LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te konul ifadesini içeren 257 kelime bulundu...

abkame

  • Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. (Farsça)
  • Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi. (Farsça)

abra

  • Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
  • Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

altın kozak

  • Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.

amariyye

  • Deveye konulan mıhfe.

anasır-ı esasiye / anâsır-ı esasiye

  • Esas unsurlar, temel konular.

aram / ârâm

  • (Tekili: İrem) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arka

  • Çadıra diktikleri direk.
  • Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

betkiş

  • Atılacak okların içine konulup omuza asılan mahfaza. Ok mahfazası, okluk. (Farsça)

beyan ilmi / beyân ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belâgat ilminin teşbîh (benzetme), mecâz, kinâye gibi konularını anlatan ilim.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

ce'vet

  • Kıtlık.
  • Bir şeyin üzerine örtülen.
  • Üzerine tencere konulan örtü.
  • Çömlek.

cedye

  • (Çoğulu: Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.

çemen

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.

cephane

  • (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer.
  • Yanıcı maddeler levazımı.

cinaze

  • Tabut. İçine cenaze konulan sandık.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

defin

  • (Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü.

defn

  • Cenâzenin yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra kabre konularak üzerinin toprakla örtülmesi.

dekaik-i mesail-i fer'iye / dekaik-i mesâil-i fer'iye

  • Ana meselelerin kollarına ve en alt konularına yönelik incelikler.

delalet-i vaz'iye / delâlet-i vaz'iye

  • Konulan lâfzın delâleti.

dermeyan / dermeyân / درميان

  • Ortada. (Farsça)
  • Dermeyân edilmek: Ortaya konulmak, ele alınmak. (Farsça)
  • Dermeyân etmek: Ortaya koymak, ele almak. (Farsça)

desatir-i hükumet / desâtir-i hükûmet

  • Hükümetler ve yönetimler tarafından konulan yasalar.

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

diyanet alemi / diyanet âlemi

  • Dinî konuların ele alındığı alan.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

durc

  • İçine inci ve altın konulan küçük hokka.

düstur-u kur'ani / düstur-u kur'ânî

  • Kur'ân tarafından ortaya konulan kanun, prensip.

ebzar

  • (Tekili: Bezr) Yemeklere konulan baharat.

edrem

  • Eğerin altına konulan keçe. (Farsça)

efaviye

  • Yemeklere konulan kokulu baharat.

efzar

  • Ayakkabı, kundura. (Farsça)
  • Gemi yelkeni. (Farsça)
  • Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. (Farsça)
  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

emyan

  • Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. (Farsça)

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

eşbu / eşbû

  • Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer. (Farsça)

fart

  • İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık.
  • Acele etmek ve ansızın gelmek.
  • Yollara alamet olarak konulan işâret.

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fetil / fetîl

  • Yaralara konulan tiftik.
  • Lâmba fitili.
  • Deriden çıkan kir.
  • Örgü.

fetit / fetît

  • Terit altına konulan ekmek parçaları.

fetva / فَتْوَا

  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

fihriste

  • Kitabın konularını gösteren liste.

foya

  • İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık.
  • Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.

füruat-ı islamiye / füruat-ı islâmiye

  • İslâmî konuların dalları, detayları.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gayr-i kabil-i mukavemet / gayr-i kâbil-i mukavemet / غير قابل مقاومت

  • Karşı konulmaz.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

gümüş kozak

  • Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine

hacz

  • Men'etmek. Mâni olmak.
  • İki şeyin arasını ayırmak.
  • Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.

hafe

  • İçine bal konulan sahtiyan tuluk.

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

hamye

  • İçine yağ ve zeytin konulan kap.

harre

  • (Çoğulu: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.

has / hâs

  • Tek bir mânâ için konulan her lâfız ve tek başına belirli ferdler için kullanılan her isim.

hasal

  • Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları.
  • Bir işte ortaya konulan ödül.

hemze

  • Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret.
  • Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.

hevadic

  • (Tekili: Hevdec) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.

hevdec

  • (Çoğulu: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel.

hidc

  • (Çoğulu: Ahdac-Huduc) Yük.
  • Deveye konulan mahfel.

hikmet-i vazı' / hikmet-i vâzı'

  • Konulma gaye ve maksadı.

hilafiye / hilâfiye

  • İhtilaf konuları.

hilal / hilâl

  • Yeni ay şekli. Yeni ay.
  • Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir.
  • Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.

hizip gülü

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Yazma mushaflarda hizblerin başına konulan işaretlere verilen addır.

hokka

  • Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)

hotoz

  • Eski zamanda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş.
  • Hayvan, kuş ve tavuk tepesi.
  • Yapıların ve eşyaların üzerine konulan tepelik.

hukuk-u mevzua

  • Konulmuş kanunların meydana getirdiği hukuk.

humhane

  • Meyhane. (Farsça)
  • Şarap küplerinin konulduğu yer. (Farsça)
  • Tas: Âşığın kalbi. (Farsça)

hünkar mahfili / hünkâr mahfili

  • Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.

hususat / hususât / husûsat / خصوصات

  • Hususlar, konular.
  • Hususlar, konular. (Arapça)

hususat-ı şahsiye

  • Şahsi konular.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

ibrik / ibrîk / ابریق

  • İbrik, ıbrık, su, şarap gibi sıvı konulan kap. (Arapça)

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

ikbar

  • Kabre koyma, mezara koyma veya konulma.

ikbar-ı meyyit

  • Ölünün kabre konulması. Mevtanın gömülmesi.

iknaiyat

  • İkna ve inandırma ile ilgili konular.

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

irad / irâd

  • Getirilme, ortaya konulma.

irhan

  • Rehin koyma veya konulma.

istidradi / istidrâdî

  • Bir sözde asıl gayeden bahsederken bağlantılı olarak ikinci derece başka konulardan bahsetmek.

jardiniyer

  • Salonlara süs için konulan ve içine çiçek ekilmek üzere bir sandığı bulunan bir mobilya. (Fransızca)

jerfin

  • Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak. (Farsça)

kabr azabı / kabr azâbı

  • Îmânsız ölenin ve günahkâr müslümanın kabre konulduktan sonra çektiği, nasıl olduğunu bilemediğimiz azâb, cezâ.

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kamakım

  • (Tekili: Kumkuma) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.

kanun / kanûn

  • (Çoğulu: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar.
  • Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.
  • Devletin yasama kuvveti tarafından herkesçe uyulmak üzere konulan her türlü nizam, kaide.

kanun-u beşer

  • İnsanlar tarafından konulan kanun.

kar haddi / kâr haddi

  • Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalığa, kâra konulan sınır.

karavana

  • Kışla, okul, hastane gibi kurumlarda dağıtılacak yemeğin konulduğu kap.

kavanin-i beşer

  • İnsanlarca ortaya konulan kanunlar, yasalar.

kecave

  • Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan. (Farsça)

kenane

  • (Çoğulu: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.

kerevet

  • Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

kumkuma

  • (Çoğulu: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi.
  • Bakır şişe, bakır ibrik.

kurare

  • Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

latime / latîme

  • (Çoğulu: Letâyim) Misk.
  • Güzel kokular konulan kap.
  • Attarlar pazarı.
  • Güzel kokulu nesneleri götüren deve.

lika / lîka

  • Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.

lizaz

  • Kapı ardına konulan ağaç sürgü.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

mahçe

  • Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. (Farsça)

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahmel

  • Üzerine yük konulan şey.

mahmil

  • Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler.
  • Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre.
  • Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.

mahsulat-ı fikriye / mahsulât-ı fikriye

  • Fikir ve düşüncelerle ortaya konulanlar; düşünce ürünleri.

makbur

  • (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

manay-ı iltizami / mânây-ı iltizâmî

  • Bir lafzın (sözün) asıl konulduğu mânânın lâzımı olan (ondan ayrılmayan) mânâ.

manay-ı mutabıki / mânây-ı mutâbıkî

  • Bir lafzın asıl konulduğu mânânın tamâmı, hepsi.

manay-ı zımni / mânây-ı zımnî

  • Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri.

mansub

  • Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş.
  • Konulmuş, dikilmiş.
  • Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.

matmur

  • Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.

matruh

  • Tarh edilmiş, çıkarılmış.
  • Belirtilmiş, konulmuş (vergi)
  • Temeli atılmış (Binâ).

maye

  • Damızlık.
  • Esas. Temel.
  • Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde.
  • Para, mal. İktidar. Güç.
  • İlim.
  • Dişi deve.

mayın

  • ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.

mazanne

  • Zan taşıyan, tahmin yürütülen mevzular, konular, yerler.

mazruf / مظروف

  • Kaba konulan. (Arapça)
  • Zarflı. (Arapça)

mebahis / mebâhis / مباحث

  • Arama, araştırma yerleri, araştırma veya münakaşa konuları.
  • Bahisler, konular.
  • Konular.
  • Konular, bahisler. (Arapça)

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebahisat

  • Konular.

mebhas

  • Bahisler, konular.

mechuriye

  • Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

mef'ul

  • Bir fail tarafından yapılan, ortaya konulan.

meh-çe

  • Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

melfuf

  • Sarılı. Bir mektup veya bir şey içine konulmuş olan.

melhud

  • (Lahd. dan) Mezara sokulmuş, kabre konulmuş. Lâhid içine konulmuş.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    men'uş

    • Hayır ile yâdedilen ölü.
    • Yukarı kaldırılmış.
    • Fakir olduktan sonra sevindirilmiş.
    • Tabuta konulmuş.

    menzil

    • İnilen yer. Konulacak yer.
    • Yer. Dünya. Ev.
    • Mesafe.

    meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

    • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

    mesail-i diniye / mesâil-i diniye

    • Dinî meseleler, konular.

    mesail-i mühimme-i hakikiye / mesâil-i mühimme-i hakikiye

    • Gerçek önemli meseleler, konular.

    mesail-i müteferrika / mesâil-i müteferrika

    • Farklı meseleler, değişik konular.

    mesail-i nahviye / mesâil-i nahviye

    • Arapça dilbilgisi konuları.

    meşerre

    • Eyerin içine konulan yastık.

    meskuk

    • (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş.
    • Para hâline konulmuş.

    mesrece

    • Gece kandili konulan şişe.

    metalip / metâlip

    • Kaziyyeler, kàideler, ispat istemeyen konular.

    meters

    • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
    • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

    mevakıf

    • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

    mevarid / mevârid / موارد

    • Konular, hususlar, yerler. (Arapça)

    mevkufat

    • (Tekili: Mevkufe) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para.
    • Vakfedilmiş mal, emlâk.
    • Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.

    mevzi / mevzî

    • Bir şey konulacak yer.

    mevzi'

    • Bir şey konulacak yer.

    mevzu

    • Konulmuş.
    • Konu.
    • Doğru olmayan, uydurma.

    mevzu'

    • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
    • Aşağılanmış olan.
    • Konulmuş. Vaz olunmuş.
    • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
    • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

    mihaffe

    • Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.

    mihda

    • İçine hediye konulan kap.

    milka

    • Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik.

    mim

    • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
    • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
    • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

    mirşaha

    • Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.

    mis'eb

    • Bal konulan tulum, bal tulumu.

    misbar

    • (Çoğulu: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.

    mişkat

    • İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer.
    • Kandil.

    mu'cem

    • İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı.
    • Hadis şeyhlerinin herbirisi.
    • Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.

    mu'cizat / mu'cizât

    • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü işler.

    mübrez

    • Gösterilmiş, meydana konulmuş, ibraz olunmuş.

    müdhün

    • İçerisine güzel kokulu yağ, ıtır gibi şeyler konulan şişe, kap.

    müdrec

    • (Derc. den) İçerisine konulmuş. İdrac olunmuş.

    muhaccel

    • Ayağı sekili, beyazlı at.
    • Gerdeğe konulmuş.

    mukallid

    • Amelde, yapılacak işlerle ilgili konularda müctehid denilen derin âlime tâbi olan, uyan kimse.
    • İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân eden.
    • Fıkıh âlimlerinin yedinci derecesinde bulunan âlim.

    mukavemet-suz / mukavemet-sûz

    • Karşı konulmaz.

    mukavemetsiz

    • Karşı konulmaz, direnilmez.

    mülzime

    • Masa üzerine konulan kâğıtların uçup dağılmasını önlemek için üzerine konulan bir âlet.

    mün'al

    • Altına gön ve sahtiyan konulmuş nesne.

    munazzama

    • Tanzim olunmuş, yoluna konulmuş olan. İntizamlı teşkilât. Nizamlı. Adaletli.

    münderic

    • İçine konulmuş.
    • Yer almış. İndirac eden, derc olunan.
    • Bir şeyin içine konulmuş bulunan. İçinde bulunan.

    münzecir

    • Yasak edilmiş, men edilmiş, yapılmaması emredilmiş, alıkonulmuş, mâni olunmuş.

    murakkam

    • (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış.
    • Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.

    müretteb

    • Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış.
    • Kasden uydurulmuş.
    • Tayin edilmiş. Bir şey, bir yer için ayrılmış.
    • Sonradan kurulmuş.

    mürettep

    • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

    müsadere / مصادره

    • Mal varlığına el koyma. (Arapça)
    • Müsadere edilmek: Mal varlığına el konulmak. (Arapça)
    • Müsadere etmek: Mal varlığına el koymak. (Arapça)

    müsadere etmek

    • Suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması.

    musahhar

    • Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş.
    • İstenilen hâle konulmuş.
    • Birine bağlanmış.

    musalla taşı

    • Namazı kılınmak için cenazenin konulduğu yüksekçe taş.

    musannef

    • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
    • Te'lif edilmiş, yazılmış.

    musannefat

    • (Tekili: Musannef) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.

    musattah

    • Satıh haline getirilmiş. Düz ve yassı hâle konulmuş olan. Satıhlandırılmış. Düzleştirilmiş.

    müşedded

    • Şeddelenmiş, Arapçada bir harfi iki kez okumayı sağlayan işaretin konulduğu harf.

    müsemmeyat

    • İsim verilenler. Ad konulanlar.

    müstahlef

    • (Halef. den) Kendi yerine geçirilmiş. Başkasının yerine konulmuş.

    müştehire

    • Açıkça ortaya konulan, sergilenmiş, meşhur.

    mütekellimin / mütekellimîn

    • Îman konularındaki âlimler.

    mutlak kemal / mutlak kemâl

    • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

    müverrah

    • Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.

    müzayede

    • Artırma, ziyadeleştirme.
    • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

    nakş-ı simavi / nakş-ı simâvî

    • Yüzdeki nakış, her insanın yüzüne Allah tarafından konulan nakış.

    namazgah / namazgâh

    • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
    • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

    narh

    • Çarşıda pazarda satılan her türlü mal için hükûmet tarafından konulan fiyat.

    nazad

    • (Çoğulu: Enzâd) şeref.
    • Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.

    nehy-i kur'ani / nehy-i kur'ânî

    • Kur'ân tarafından konulan yasak.

    nemed-zin / nemed-zîn

    • At eğeri altına konulan keçe. (Farsça)

    nevamis-i fıtrat / nevâmis-i fıtrat

    • Yaratılışa Allah tarafından konulan temel kanunlar, anayasa kanunları.

    nihade

    • Konmuş, konulmuş. (Farsça)

    nümunehane

    • Nümunelik şeylerin konulduğu yer. (Farsça)
    • Müze. (Farsça)

    parantez

    • Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.

    parseng

    • Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey. (Farsça)

    perçem

    • Kâkül. (Farsça)
    • Tepede bırakılan saç. (Farsça)
    • Mızrak ve bayrak gibi şeylerin başlarına konulan püskülümsü şeyler. (Farsça)

    puthane

    • Putların konulduğu yer.

    safak

    • Yeni kırba içine konulmuş su.

    sahh

    • (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.

    sahve

    • En yüksek dağ.
    • Atın sırtı, eğer konulan yeri.
    • Su menbaı.

    şedde

    • Arapça'da bir harfin üzerine konulan ve o harfi iki defa okutan işaret.

    sedir

    • Köşk.
    • Nehir.
    • Karyola.
    • Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.

    sefihan

    • Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.

    seki

    • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
    • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

    şeriat-ı kübra-yı fıtriye / şeriat-ı kübrâ-yı fıtriye

    • Yaratılışta konulan ilâhî büyük şeriat, kâinattaki kanunlar.

    şicar

    • Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç.
    • Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç.
    • Kapı ağacı.
    • Deve alâmetlerinden bir alâmet.

    siccin

    • Sert, şiddetli olan şey.
    • Dâim olan.
    • Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer.
    • Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.

    sikke

    • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
    • Dirhem.
    • Para üstüne vurulan damga.
    • Düz, doğru yol.
    • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
    • Basılmış madeni para.

    siper

    • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
    • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
    • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
    • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

    siper-i saika / siper-i sâika

    • Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kıs

    şiraze

    • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
    • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
    • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)

    sütre

    • Perde, örtü. Namaz kılarken ön tarafa konulan engel.

    tabel

    • (Tâbil) (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.

    tabut

    • (Çoğulu: Tevâbit) Sandık.
    • Ölü nakline mahsus sandık.
    • Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll.
    • Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık.
    • Su kovası.

    tahris

    • Elbisenin eteğine konulan parça.

    tahşidat-ı kur'aniye / tahşidat-ı kur'âniye

    • Kur'ân'ın tahşidatı; Kur'ânın bazı konular üzerinde yaptığı vurgulamalar.

    tasaffuh

    • Yaprak yaprak olma.
    • Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.

    tasnif

    • Bir âlimin, te'lif etmeden, kendi usûlünce daha önce benzeri olmayan bir kitâb yazması.
    • Hadîs ilminde tedvîn edilen yâni toplanıp bir araya getirilen hadîs-i şerîflerin konularına ayrılması, kitablara geçmesi.

    tazyik

    • Daraltmak, sıkıştırmak.
    • İcbar etmek.
    • Sıkıntı ve ızdırab vermek.
    • Zorlama, baskı.
    • Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; ga

    tefciye

    • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

    tenkid

    • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

    tenvin

    • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.

    termos

    • yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.

    teşhis / teşhîs / تشخيص

    • Ayırt etme. (Arapça)
    • Kişilik kazandırma. (Arapça)
    • Tanı. (Arapça)
    • Teşhîs edilmek: (Arapça)
    • Ayırt edilmek. (Arapça)
    • Tanı konulmak. (Arapça)
    • Teşhîs etmek: (Arapça)
    • Ayırt etmek. (Arapça)
    • Tanı koymak. (Arapça)

    tesis-i ahkam-ı risalet / tesis-i ahkâm-ı risalet

    • Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması.

    tevazzu'

    • Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu.

    tezekkür-i mevt

    • Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünmesi.

    tiyatro

    • yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer.
    • Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.

    ulum-i akliye / ulûm-i akliye

    • Akıldan hareketle ortaya konulan bilimler.

    ulum-u nazariye

    • Yalnız görüş halinde kalmış, tatbikata konulmamış ilimler, teoriler.

    umur-u mukarrere

    • Kesin hatlarıyla ortaya konulmuş meseleler, konular ve işler.

    ünvan-ı mülahaza / ünvan-ı mülâhaza

    • Bir şeyin hakikatini bir derece düşünebilmek için konulan isim veya ünvan.

    vaaz

    • Dinî konular üzerinde konuşup nasihat etme.

    vahhabilik / vahhabîlik

    • Dinin bazı konularında aşırılıkları olan bir anlayış.

    vaz edilen

    • Konulan.

    vaz edilme

    • Konulma, yerleştirilme.

    vaz olunan

    • Konulan, yerleştirilen.

    vaz' / وضع

    • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.
    • Koyma, konulma. (Arapça)
    • Bırakma. (Arapça)
    • Atama. (Arapça)
    • Durum, konum. (Arapça)
    • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

    vaz'-ı yed / وضع ید

    • El koyma.
    • Vaz'-ı yed edilmek: El konulmak.
    • Vaz'-ı yed etmek: El koymak.

    vefza

    • (Çoğulu: Evfaz) Ok yayı konulan ve beylik denilen kap.

    vehhabilik / vehhâbîlik

    • Bazı konularda aşırılıkları olan dinî bir anlayış.

    via' / viâ'

    • (Çoğulu: Eviye) Kap, içinde bir şey konulabilen zarf.

    yalak

    • Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.

    zamme

    • Ötre denilen, üstüne konulan harfi o, ö, u, ü okutan hareke.

    zarf

    • Kap, kılıf. Mahfaza.
    • İçine mektup konulan kılıf kâğıt.
    • Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.

    zenbil

    • İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın