LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te konu ifadesini içeren 918 kelime bulundu...

a'cemi / a'cemî

  • Aceme mensub.
  • Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz.
  • Beceriksiz.

a'fet

  • En güç sey.
  • Pek akılsız.
  • Peltek konuşan. Kekeleyen.

abkame

  • Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. (Farsça)
  • Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi. (Farsça)

abra

  • Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
  • Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

acem

  • İranlı. Yabancı.
  • Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar.
  • Çekirdek.

adab / âdâb

  • Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak. Müfredi (tekili) edeb'dir.
  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

adem-i ma'lumat / adem-i ma'lûmât / عَدَمِ مَعْلُومَاتْ

  • (Bir konu hakkında) Bilgisizlik.

adem-i muhakeme

  • Bir konu üzerinde derinlemesine düşünmeme ve araştırma yapmama.

afaki / âfâkî / آفاقى

  • Nesnel. (Arapça)
  • Şuradan buradan konuşma. (Arapça)

ahann

  • Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.

ahbiye

  • (Tekili: Hıbâ) Kıldan yapılmış göçebe çadırı.
  • Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

akabe biatı

  • Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

akd-i meclis

  • Konuşmak için toplanma, meclis kurma.

akıbet-endişlik / âkıbet-endişlik

  • Gelecek konusunda endişeye kapılma.

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

akval / akvâl

  • Sözler, konuşmalar.

altın kozak

  • Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.

amariyye

  • Deveye konulan mıhfe.

anasır-ı esasiye / anâsır-ı esasiye

  • Esas unsurlar, temel konular.

arabe / arâbe

  • (Çoğulu: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
  • Açık saçık konuşma.

arafat

  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha

aram / ârâm

  • (Tekili: İrem) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arka

  • Çadıra diktikleri direk.
  • Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.

arrade

  • (Çoğulu: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu.
  • Dişi çekirge.

arube

  • Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur.
  • Cuma günü.

ashab / ashâb

  • Peygamber efendimizi sağlığında peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ ise (gözleri görmüyorsa) bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlar. Tekili sâhib'dir.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

av'ave

  • Havlama, köpeğin havlaması.
  • Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

bab / bâb / باب

  • Kapı. (Arapça)
  • Konu. (Arapça)
  • Bölüm. (Arapça)

bahis / بحث

  • Konu.
  • Konu.
  • Konu. (Arapça)
  • Tartışma. (Arapça)

bahis mevzu

  • Söz konusu.

bahis mevzuu

  • Söz konusu.

bahs / بحث

  • Kazmak.
  • Ayırmak.
  • Saçmak.
  • Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey.
  • Teftiş.
  • Söz münazarası, muaraza, mübahese.
  • Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama.
  • İddialaşma.
  • Konu.
  • Bahis, konu
  • Konu. (Arapça)
  • Tartışma. (Arapça)
  • Bahs edilmek: Ele alınmak, söz edilmek. (Arapça)
  • Bahs etmek: Ele almak, söz etmek. (Arapça)

bakara

  • Sığır, inek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.

bakbak

  • Çok söyleyici. Çok konuşan.

balapervazane / bâlâpervâzâne

  • Yüksekten konuşarak, atıp tutarak.

banyol

  • Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.

bast-ı mukaddemat

  • Asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

belagat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

beliğ / belîğ / بليغ

  • Fasih konuşan. (Arapça)
  • Fasih, düzgün. (Arapça)

beraber mi-zenend her şey / beraber mî-zenend her şey

  • Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

besguy / besgûy

  • Geveze. Çok konuşan. (Farsça)

betkiş

  • Atılacak okların içine konulup omuza asılan mahfaza. Ok mahfazası, okluk. (Farsça)

beyan / beyân

  • Açık olmak, açıklamak, bildirmek. Konuşma, yazma, anlama, anlatma, ifâde etme.

beyan ilmi / beyân ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belâgat ilminin teşbîh (benzetme), mecâz, kinâye gibi konularını anlatan ilim.

beyt / بيت

  • Ev. (Arapça)
  • Konut. (Arapça)
  • Beyit. (Arapça)

beyzar

  • Geveze, çok konuşan.

beza

  • Konuşmada açık saçıklık.
  • Hayasızlık, utanmazlık.

bezer

  • Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.

bezir

  • Geveze, fazla konuşan.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

boşboğaz

  • Yerli yersiz konuşan.

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

bülega

  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

burhan-ı natık / burhan-ı nâtık

  • Konuşan delil; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

bürhan-ı natık / bürhan-ı nâtık

  • Konuşan bürhan. Mecaz olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M) kastedilir ki; bütün hakikatları isbat ve izhar etmiştir.

burhan-ı natık-ı sadık / burhan-ı nâtık-ı sâdık

  • Doğru konuşan delil.

çaçaron

  • İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.

cal'

  • (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.

çalçene

  • Durmayıp konuşan, geveze. (Türkçe)

can

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

ce'vet

  • Kıtlık.
  • Bir şeyin üzerine örtülen.
  • Üzerine tencere konulan örtü.
  • Çömlek.

cedel

  • Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik)
  • Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.

cedye

  • (Çoğulu: Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.

çek

  • Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer.

çemen

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.

cencene

  • Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.

cephane

  • (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer.
  • Yanıcı maddeler levazımı.

cidal

  • Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza.
  • Muharebe. Cenk. Kavga.

cinaze

  • Tabut. İçine cenaze konulan sandık.

cism-i natık / cism-i nâtık

  • Söz söyleyen cisim. Konuşan cisim. İnsan.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

dahiye-i siyaset / dâhiye-i siyaset

  • Siyaset konusunda dehâ olan.

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

defin

  • (Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü.

defn

  • Cenâzenin yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra kabre konularak üzerinin toprakla örtülmesi.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

dehangüşa

  • Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız. (Farsça)

dekaik-i mesail-i fer'iye / dekaik-i mesâil-i fer'iye

  • Ana meselelerin kollarına ve en alt konularına yönelik incelikler.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

delalet-i vaz'iye / delâlet-i vaz'iye

  • Konulan lâfzın delâleti.

dem

  • Kan, zaman, konu, kıvam.

dermeyan / dermeyân / درميان

  • Ortada. (Farsça)
  • Dermeyân edilmek: Ortaya konulmak, ele alınmak. (Farsça)
  • Dermeyân etmek: Ortaya koymak, ele almak. (Farsça)

desatir-i hükumet / desâtir-i hükûmet

  • Hükümetler ve yönetimler tarafından konulan yasalar.

desatir-i külliye

  • Her yerde ve konumda geçerli olan genel kurallar, prensipler, kanunlar; evrensel kanunlar.

dest-res olma

  • Yetişme, ulaşma; br konuda delil vs. gelme, olma.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dil-baz

  • Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. (Farsça)

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

diyanet alemi / diyanet âlemi

  • Dinî konuların ele alındığı alan.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

durc

  • İçine inci ve altın konulan küçük hokka.

dürzi

  • (Çoğulu: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.

düstur-u kur'ani / düstur-u kur'ânî

  • Kur'ân tarafından ortaya konulan kanun, prensip.

düstur-u şüyuhat

  • Şeyh olma konusunda uyulması gereken kural.

e'cam

  • (Tekili: Acem) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar.
  • Acemiler.

ebhem

  • Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.

ebkem

  • (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
  • Dilsiz, konuşamayan.

ebkemiyet

  • Dilsizlik. Konuşamamazlık.

ebzar

  • (Tekili: Bezr) Yemeklere konulan baharat.

edebiyat

  • Güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.

edebiyat yapmak

  • Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.

edib / edîb / اَد۪يبْ

  • Edebiyatçı, güzel konuşan ve yazan.
  • Edebî konuşan veya yazan.

edrem

  • Eğerin altına konulan keçe. (Farsça)

efaviye

  • Yemeklere konulan kokulu baharat.

efsah-ı füseha / efsah-ı füsehâ

  • Sözü düzgün, akıcı ve etkili konuşanların en ileri geleni.
  • Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.

efzar

  • Ayakkabı, kundura. (Farsça)
  • Gemi yelkeni. (Farsça)
  • Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. (Farsça)
  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

egann

  • Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan.
  • Otlu dere.

ehann

  • Genzinden konuşan kimse, hımhım.

ehl-i ihtisas ve müşahede

  • Görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler.

ehl-i inad

  • İnat edenler; Allah'ın emir ve yasaklarına boğun eğmeme konusunda inat edenler.

ehl-i kelam / ehl-i kelâm

  • Konusu daha çok inançla ilgili olan kelâm ilmiyle uğraşanlar.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

elsen

  • Fasih ve düzgün konuşan.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

eluf

  • Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.

emyan

  • Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. (Farsça)

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

eşbu / eşbû

  • Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer. (Farsça)

eşdak

  • Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık.
  • Büyük ağızlı.

ezeli nutuk / ezelî nutuk

  • Allah'ın ezelî konuşması.

ezra

  • Çok konuşma.
  • Çok yeme.
  • Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse.

fart

  • İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık.
  • Acele etmek ve ansızın gelmek.
  • Yollara alamet olarak konulan işâret.

fasahat / fasâhat

  • Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.
  • Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.

fasahat-perdaz / fasahat-perdâz

  • Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan. (Farsça)

fasih / fasîh / فصيح / فَص۪يحْ

  • Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
  • Düzgün ve güzel konuşan.
  • Güzel konuşan. (Arapça)
  • Açık ve güzel konuşan.

fasık-ı mütecahir / fâsık-ı mütecâhir

  • Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fenn-i beyan

  • Konuşma ve üslup san'atı.

fesahat / fesâhat

  • Açık ve düzgün konuşma.

fetil / fetîl

  • Yaralara konulan tiftik.
  • Lâmba fitili.
  • Deriden çıkan kir.
  • Örgü.

fetit / fetît

  • Terit altına konulan ekmek parçaları.

fetva / فَتْوَا

  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

fi'l-i hikaye / fi'l-i hikâye

  • Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.

fihriste

  • Kitabın konularını gösteren liste.

fıkra-i galib

  • Galib'in konu hakkında yazdığı yazı.

fimaba'd / fîmâba'd

  • Bundan sonra mânâsına gelen konuya giriş ifadesi.

foya

  • İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık.
  • Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.

füruat-ı islamiye / füruat-ı islâmiye

  • İslâmî konuların dalları, detayları.

fusaha / fusahâ / فصحا

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
  • Fasih konuşanlar. (Arapça)

füseha / füsehâ

  • Güzel ve düzgün konuşanlar.

füseha-i arab

  • Arap fasihleri, Arapların en güzel, akıcı ve etkili konuşanları.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gayr-i kabil-i mukavemet / gayr-i kâbil-i mukavemet / غير قابل مقاومت

  • Karşı konulmaz.

geçmiş olsun makamı

  • Bir kişinin başına gelen sıkıntıdan dolayı "geçmiş olsun" deme konumu.

gevher-nisar

  • Cevher serpen. (Farsça)
  • Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

gevher-paş

  • Mücevher saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan. (Farsça)

gıybet / غِيْبَتْ

  • Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek.
  • Arkadan çekiştirmek; hazır olmayan birisinin aleyhinde hoşlanmayacağı şekilde konuşmak.
  • Orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.
  • Birinin ardından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme, dedikodu.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

gümüş kozak

  • Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine

gürcü

  • Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.

guy

  • Söyleyen, konuşan, söyleyici. (Farsça)
  • Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. (Farsça)
  • Baykuş. (Farsça)
  • "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu(y) : Doğru söyleyen. Suhan-gu(y) : Söz söyleyen, konuşan.

güzide-suhen / güzîde-suhen

  • Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan. (Farsça)

haber

  • Herhangi bir konuda alınan yazılı veya sözlü bilgi.
  • Sünnet, hadîs-i şerîf.
  • Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden bildirilen söz.

hacz

  • Men'etmek. Mâni olmak.
  • İki şeyin arasını ayırmak.
  • Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

hafe

  • İçine bal konulan sahtiyan tuluk.

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

halef

  • Bir meslek veya konumda öncekilerin yerine geçenler.

hallat

  • Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan.
  • Ortalığı karıştıran.

halvethane

  • Gizli ibadet yeri. (Farsça)
  • Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer. (Farsça)

hamhama

  • Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.

hamye

  • İçine yağ ve zeytin konulan kap.

hana

  • Yaramaz ve boş sözler konuşmak.

hareket-i vaz'iye

  • Hareket şekli, hareket konumu ve pozisyonu.

harre

  • (Çoğulu: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.

harun-u fesahat / hârûn-u fesâhat

  • Hz. Hârun'un (a.s.) çok güzel ve açık konuşması.

has / hâs

  • Tek bir mânâ için konulan her lâfız ve tek başına belirli ferdler için kullanılan her isim.

hasal

  • Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları.
  • Bir işte ortaya konulan ödül.

hasb-i hal

  • Halleşme. Görüşüp konuşma.

hasbihal / hasbihâl

  • Görüşüp konuşma.

hasr-ı kelami / hasr-ı kelâmî

  • Konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması.

haşvi / haşvî

  • Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan.
  • Haşve benziyen.

hatb

  • (Çoğulu: Hatub) Mühim iş.
  • İstemek.
  • Konuşmak.
  • Nidâ.

hatib / hatîb

  • Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
  • Hitap eden, topluluğa karşı konuşan.
  • Konuşmacı, hatip.

hatıb-ı leyl

  • Geceleyin odun toplayan kimse.
  • Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.

hatip

  • Hitap eden, konuşan, konuşmacı.
  • Konuşan, hitap eden.

hatrib

  • Daima beyhude ve mânasız konuşan.

havale-i muaccele

  • Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.

havale-i mübheme

  • Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

hayvan-ı natık / hayvan-ı nâtık

  • "Konuşan canlı" olma özelliği.
  • Konuşan hayvan. (İnsan)

hayy-ı layemut / hayy-ı lâyemut / hayy-ı lâyemût

  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı daimî hayat sahibi Allah.
  • Ölümün kendisi için söz konusu olmadığı, daimî hayat sahibi Allah.

hayy-ı natık / hayy-ı nâtık

  • Konuşan canlı.

hazine-i ezeliye-i kelam-ı ilahi / hazine-i ezeliye-i kelâm-ı ilâhî

  • İlâhî konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan hazinesi.

hem-sohbet

  • Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. (Farsça)

hem-zanu

  • Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. (Farsça)

hem-zeban

  • Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.

hemze

  • Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret.
  • Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.

hemzeban / hemzebân / همزبان

  • Aynı dili konuşan. (Farsça)

hert

  • Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma.
  • Yırtma.
  • Dürtme.

herzederay

  • Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan. (Farsça)

herzegu / herzegû

  • Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen. (Farsça)
  • Saçma sapan konuşan, lüzumsuz ve mânâsız sözler söyleyen.
  • Saçmasapan konuşan.

herzehayi / herzehayî

  • Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme. (Farsça)

herzekar / herzekâr

  • Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen. (Farsça)

herzekarane / herzekârane / herzekârâne

  • Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. (Farsça)
  • Saçmasapan konuşarak.

hetepete

  • Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme.

hevadic

  • (Tekili: Hevdec) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.

hevdec

  • (Çoğulu: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel.

heyet-i içtimaiye-i islamiye / heyet-i içtimaiye-i islâmiye

  • Müslümanların sosyal hayatı, konumu, yapısı.

hezeliyat

  • (Tekili: Hezl) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konuşmalar. Deli saçması.

hezeyan

  • Kötü sözler. Soğuk şakalar.
  • Sayıklama. Saçma sapan konuşma.

hezeyanat

  • (Tekili: Hezeyan) Sayıklamalar.
  • Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar.

hezl

  • Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak.
  • Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.

hidc

  • (Çoğulu: Ahdac-Huduc) Yük.
  • Deveye konulan mahfel.

hiddis / hiddîs

  • Çok sözlü, çok konuşan.

hikmet-i tabiiye

  • Tabiatı konu alan fen ilmi.

hikmet-i vazı' / hikmet-i vâzı'

  • Konulma gaye ve maksadı.

hilafiye / hilâfiye

  • İhtilaf konuları.

hilal / hilâl

  • Yeni ay şekli. Yeni ay.
  • Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir.
  • Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hindi / hindî

  • Hind'e ait.
  • Hind ahalisinden olan, Hindli.
  • Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı.
  • Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi.

hınziyan

  • Faydasız ve mânasız sözler konuşan.

hitab / hitâb / خطاب

  • Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma.
  • Konuşma, seslenme.
  • Hitap, konuşma.
  • Konuşma, hitap etme. (Arapça)
  • Hitâb etmek: Muhatap alıp konuşmak. (Arapça)

hitab-ı umumi

  • Umumi konuşma, seslenme.

hitabat / hitâbât

  • Konuşmalar.

hitabat-ı ezeliye-i sübhaniye / hitâbât-ı ezeliye-i sübhâniye

  • Kusur ve aczden yüce olan Allah'ın ezelî konuşmaları.

hitabat-ı sübhaniye / hitâbât-ı sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah'ın kendine has hitap ve konuşmaları.

hitabe / hitâbe / خطابه

  • Konuşma.
  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.
  • Konuşma.
  • Konuşma. (Arapça)

hitaben / hitâben

  • Konuşmakla.

hitabet / hitâbet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.
  • Konuşma, nutuk.

hitabi / hitabî

  • Hitap edilmiş, konuşulmuş.

hitabiyat

  • Hitabet (etkileyici konuşma) ile ilgili sözler.

hitap

  • Konuşma, nida, sesleniş.
  • Konuşma.

hitap eden

  • Konuşan.

hitap etme

  • Konuşma.

hizip gülü

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Yazma mushaflarda hizblerin başına konulan işaretlere verilen addır.

hokka

  • Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hoşsohbet

  • Konuşması tatlı, sohbeti güzel. (Farsça)

hotoz

  • Eski zamanda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş.
  • Hayvan, kuş ve tavuk tepesi.
  • Yapıların ve eşyaların üzerine konulan tepelik.

hüccet-i natıka / hüccet-i nâtıka

  • Konuşan delil.

hükkam-ı fesahat / hükkâm-ı fesahat

  • Güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar.

hükmünde

  • Konumunda, yapısı içinde.

hukuk-u mevzua

  • Konulmuş kanunların meydana getirdiği hukuk.

humhane

  • Meyhane. (Farsça)
  • Şarap küplerinin konulduğu yer. (Farsça)
  • Tas: Âşığın kalbi. (Farsça)

hünkar mahfili / hünkâr mahfili

  • Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.

hunzub

  • Şişman gövdeli, boş konuşan kadın.

hüsn-ü kelam / hüsn-ü kelâm / حُسْنُ كَلَامْ

  • Güzel konuşma (sıfatı).

husus / husûs / خصوص

  • Konu.
  • İş, şekil, yol, konu.
  • İş, konu, özellik.
  • Konu. (Arapça)

hususat / hususât / husûsat / خصوصات

  • Hususlar, konular.
  • Hususlar, konular. (Arapça)

hususat-ı şahsiye

  • Şahsi konular.

hususta

  • Konuda.

hususunda

  • Konusunda.

hutbe

  • Hitâbe, nutuk, konuşma, vâz. Cumâ namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatîbin (imâmın) minber denilen yüksekçe yerde cemâate karşı okuduğu Allahü teâlâya hamd, Resûlullah'a salât ve selâm ve mü'minlere nasihat ve duâdan ibâret bir ibâdet.
  • Dinî konuşma.

huteba / hutebâ

  • Konuşmacılar.

huzakiyy

  • Lisanı fasih, konuşması açık olan kimse.
  • Eşek sıpası.

i'caz-ı kur'ani / i'câz-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın mu'cize olan özellikleri; Kur'ân'ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü özellikleri.

i'caz-ı san'at / i'câz-ı san'at

  • San'attaki olağanüstülük; burada bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan Kur'ân san'atının olağanüstülüğü kastedilmektedir.

i'cazvari / i'câzvâri

  • Mu'cizeli; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü olan.

i'rab / i'râb

  • Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak.
  • Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.
  • Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme.
  • Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

ibare-senc

  • Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen. (Farsça)

ibrahim

  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o

ibrik / ibrîk / ابریق

  • İbrik, ıbrık, su, şarap gibi sıvı konulan kap. (Arapça)

icma-ı manevi / icmâ-ı mânevî

  • Mânevi olarak görüş birliğine varma; uzmanların aynı konuyu faklı tarzlarda belirtmeleriyle veya susmak sûretiyle onu tasdik etmeleriyle görüş birliğine varmaları.

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müçtehit olanların, şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri, dinî bir konuda söz birliği etmeleri.
  • Büyük fakihlerin dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları.

içtihad

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

ifade

  • Konuşma, hakikatleri dile getirme.

ifasa

  • Yumuşak söylemek.
  • Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.

ifsah

  • Fesahatla konuşmak. Açık ve düzgün söz söylemek.

iğlak / iğlâk / اغلاق

  • Üstü kapalı konuşma. (Arapça)

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

ihfaf

  • Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

ihtilafi / ihtilâfî

  • Anlaşmazlık konusu.

ikbar

  • Kabre koyma, mezara koyma veya konulma.

ikbar-ı meyyit

  • Ölünün kabre konulması. Mevtanın gömülmesi.

iki imam

  • Her dönemde bulunan ve manevî açıdan önderlik konumunda bulunan iki şahıs.

iknaiyat

  • İkna ve inandırma ile ilgili konular.

iktirah / iktirâh / اقتراه

  • İçinden gelerek konuşma. (Arapça)

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

ilm-i esrar-ı huruf

  • Harflerin sırlarını ve hikmetlerini konu alan ilim.

ilm-i huruf

  • Harflerin sırlarını ve hikmetlerini konu edinen ilim dalı.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

iltimam

  • Bir kimseyi ziyaret etme.
  • Konma, konup durma.

imza-yi padişahi / imza-yi padişahî

  • Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.

inbac

  • Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.

intak / intâk / انطاق

  • Edb: Söylemeğe kabiliyeti olmayanı söyletmek. Onun nâmına konuşmak. Nutka getirmek, söyletilmek. Dile getirmek.
  • Konuşturma.
  • Konuşturma.
  • Konuşturma. (Arapça)

intak-ı bi-l hak

  • Hakk'ın söyletmesi. Cenab-ı Hakk'ın konuşturması. İnayet-i Hak ile hakikatı olduğu gibi dile getirmek.

intak-ı bil-hak

  • Cenâb-ı Hakkın konuşturması, bir şeyi dile getirmesi.

intak-ı bilhak / intâk-ı bilhak

  • Hakkın söyletmesi, Allah'ın konuşturması.
  • Cenâb-ı Hakkın konuşturması, bir şeyi dile getirtmesi.

intakıbilhak / intâkıbilhak

  • Allahın konuşturması.

intikal etme

  • Yer veya konum değiştirme, bir halden diğerine geçme.

irad / irâd

  • Getirilme, ortaya konulma.

irhan

  • Rehin koyma veya konulma.

ırk

  • Ayrı soyda olan, ayrı dilde konuşan değişik kültüre sâhip, şeklî özellikleri bulunan insan topluluğu, millet.

irsal-i mesel

  • Konuşurken meşhur hikmetli sözleri kullanmak.

irtac

  • Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama.
  • Devamlı yağmur ve kar yağma.
  • Kapıyı örtme, kapama.
  • Kıtlık her tarafa yayılma.

irtibak

  • Çamura batma.
  • Dolanbaçlı konuşma.
  • Karışma.
  • Bir işi aksi veya ters gitme.

irticalen

  • Hazırlıksız olarak, düşünmeden ezbere içinden geldiği gibi konuşmak.

irticali / irticâlî

  • Hazırlıksız konuşma.
  • Sözlü konuşma.

irtitac

  • Konuşurken kekelemeye başlama, dili tutulma.

ispirtizma

  • Cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.

istidad-ı insani / istidad-ı insanî

  • İnsanın yaratılışında var olan bütün özellikleri, konuşma, sevme gibi.

istidlaliyat / istidlâliyat

  • Bir konu ve iddia hakkında delil arama işlemleri.

istidradi / istidrâdî

  • Bir sözde asıl gayeden bahsederken bağlantılı olarak ikinci derece başka konulardan bahsetmek.
  • Başka konu anlatılırken arada söylenen söz.

ıstıhab

  • Saklama, gizleme.
  • Dostluk kurma.
  • Konuşma, musâhabe etme.

istihare / istihâre

  • Hayır istemek.
  • Bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rek'at namaz kıldıktan sonra bu husustaki duâyı okuyarak o işle ilgili rüyâ görmek üzere hiç konuşmadan uykuya yatmak.
  • Her gün evden çıkmadan iki rek'at namaz kılıp Allahü teâlâdan o günün ve işinin

istikra / istikrâ

  • Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama.
  • Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.

istintak / istintâk / اِستِنْطَاقْ

  • Konuşturma.
  • Konuşmasını isteme, sorgulama.

iştirak-ı lisan

  • Lisan ortaklığı. Aynı dili konuşma keyfiyeti.

istişare / istişâre

  • Danışma, konuşma.

istitradi / istitradî

  • Asli mevzudan olmayıp sırası gelmişken bir konuyu dile getirme.

itidal / itidâl

  • Her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama.

ıtlak-ı lisan

  • Ağzına geleni söylemek. Çok serbest ve kolay konuşmak.

ıtnab / ıtnâb

  • Edb: Konuşurken, fazla tafsilât vermek. Lüzumundan fazla sözü uzatmak. (Îcazın zıddı)
  • Konuşurken fazla tafsilât vermek, sözü gereğinden fazla uzatmak.

jajha

  • Saçma sapan söyliyen. Mânâsız ve boş konuşan. (Farsça)

jajhayan

  • Saçma sapan söz söyleyenler. Mânâsız ve boş konuşanlar. (Farsça)

jajhor

  • Mânâsız ve mâlâyani şeyler konuşan. (Farsça)

jardiniyer

  • Salonlara süs için konulan ve içine çiçek ekilmek üzere bir sandığı bulunan bir mobilya. (Fransızca)

jerfin

  • Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak. (Farsça)

kabil-i hitab

  • Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.

kabile

  • Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.

kabilesinden

  • Bir konunun sınırları içinde yer alması yönünden; türünden.

kàbiliyet-i makam

  • Konunun kaldırabileceği kapasite.

kabr azabı / kabr azâbı

  • Îmânsız ölenin ve günahkâr müslümanın kabre konulduktan sonra çektiği, nasıl olduğunu bilemediğimiz azâb, cezâ.

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kaide-i istidlal / kâide-i istidlâl

  • Bir konu hakkında ispat için uyulması gerekli delil sunma kaidesi; çıkarımda bulunma kaidesi.

kail ve kani

  • Bir konuda kesin kanaat sahibi olma ve dile getirme.

kal

  • Konuşma.
  • Söz, konuşma.

kalen

  • Konuşarak.

kali / kalî

  • Konuşmakla.

kamakım

  • (Tekili: Kumkuma) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.

kàmet

  • Boy, konum.

kani / kâni

  • (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.

kanun / kanûn

  • (Çoğulu: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar.
  • Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.
  • Devletin yasama kuvveti tarafından herkesçe uyulmak üzere konulan her türlü nizam, kaide.

kanun-u beşer

  • İnsanlar tarafından konulan kanun.

kar haddi / kâr haddi

  • Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalığa, kâra konulan sınır.

karavana

  • Kışla, okul, hastane gibi kurumlarda dağıtılacak yemeğin konulduğu kap.

kasr-ül kelam / kasr-ül kelâm

  • Sözü az etmek. Kısa konuşmak.

kasti hüküm / kastî hüküm

  • Bir şeyin bizzat kendisi hakkında "bu doğrudur veya yalandır" şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu.

kat-ı mükaleme / kat-ı mükâleme

  • Konuşmayı kesme, küsme.

kavanin-i beşer

  • İnsanlarca ortaya konulan kanunlar, yasalar.

kavl

  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Konuşulan söz. Söz cümlesi.
  • İtikad, delâlet.
  • Tarif.
  • İlham.

kavval

  • (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen.
  • Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.

kaziye-i mutlaka

  • Bir mesele hakkında, hiçbir sınırlama söz konusu olmaksızın ifade edilen kaziye, önerme.

kecave

  • Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan. (Farsça)

kelam / kelâm / كَلَامْ

  • Konusu îman olan bir ilim.
  • Konuşma (sıfatı).

kelam-ı mudari / kelâm-ı mudarî / kelâm-ı mudârî

  • Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
  • Arap kabîlelerinden Mudar kabilesinin konuştuğu Arapça, Kur'ân-ı Kerîm bu lehçe üzerine nâzil olmuştur, en fasîh Arapça'dır.

kelam-ı nefsi / kelâm-ı nefsî

  • İçten kendi kendine konuşma. Cenab-ı Hakk'ın harf, ses ve söz olmaksızın zatî kelamı.
  • Cenab-ı Hakk'ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma.

kelamen / kelâmen

  • Söz ve konuşma ile.

kelamullah-ı natık / kelâmullah-ı nâtık

  • Konuşan Allah kelâmı, sözü.

kelim

  • Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan.
  • Hz. Musa'nın (A.S.) bir ünvanı.
  • Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs.
  • Yaralı kimse.
  • Yaralı kimse.
  • Konuşulan kimse.

kelimullah / kelîmullah

  • "Allahü teâlânın kendisiyle konuştuğu zât" mânâsına Mûsâ aleyhisselâmın lakabı.

kem-güftar

  • Az konuşan. Az söyliyen. (Farsça)

kem-harf

  • Az söyliyen kimse, az konuşan kişi. (Farsça)

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

kemal-i içtihad / kemâl-i içtihad

  • Tam ve mükemmel bir içtihad; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

kemgu / kemgû

  • Az konuşan. Az söyleyen. (Farsça)

kemsuhan

  • Az konuşan. Az söyleyen. (Farsça)

kemzeban

  • Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi. (Farsça)

kenane

  • (Çoğulu: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.

kerevet

  • Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

ketkat

  • Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.

ketum

  • Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen.
  • Her şeyi gizleyen.

kinaye

  • Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.

kırzam

  • Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.

kıymet-i natıkıyet / kıymet-i nâtıkıyet

  • Konuşma ve düşünme özelliğinin taşıdığı değer.

klüp

  • ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.

komprime

  • Tablet; bir konuyla ilgili olarak kalıplaşmış bilgi.

konferans

  • Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. (Fransızca)

kroki

  • Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı.

külbet

  • Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet.
  • İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.

kumkuma

  • (Çoğulu: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi.
  • Bakır şişe, bakır ibrik.

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

kur'an'ın i'cazı / kur'ân'ın i'câzı

  • Kur'ân'ın mu'cizeliği, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olması.

kurare

  • Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.

kureyş lehçesi

  • Arab dilinin Kureyş kabîlesince konuşulan lehçesi. Kur'an-ı kerîm bu lehçe üzerine inmiş ve bu lehçe üzerine yazılmıştır.

kütüb-ü mutebere

  • Konu hakkında kaleme alınan ve bütün ilim ehli tarafından kabul edilen eserler.

kütüb-ü siyer

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını konu alan kitaplar.

kuvve-i natıka / kuvve-i nâtıka

  • Konuşma, güzel ifade etmek kudreti.

kuvve-i şeheviye

  • Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler.

laf

  • Konuşma, tekellüm. (Farsça)
  • Söz, lâkırdı. (Farsça)

lafzen

  • Geveze, çok konuşan. (Farsça)
  • Övünen, kendini medheden. (Farsça)

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

lahiya / lâhiya

  • Bir konu hakkında yazılan yazı.

lahva

  • Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)

latime / latîme

  • (Çoğulu: Letâyim) Misk.
  • Güzel kokular konulan kap.
  • Attarlar pazarı.
  • Güzel kokulu nesneleri götüren deve.

latince

  • Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.

layiha / lâyiha

  • Herhangi bir konuda bir görüş ve düşünceyi bildiren yazı.

lebbeste

  • (Leb-beste) Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan. (Farsça)

lebcünban

  • Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan. (Farsça)

lebgüşa

  • Dudağı açık. Söyleyen, konuşan. (Farsça)

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lebküşa

  • Dudağı açık. Konuşan, söyleyen. (Farsça)

lede-l-müzakere

  • Müzakere anında, konuşma sırasında.

leffaf

  • Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.

lehce

  • Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
  • Bir beldenin konuşma tarzı.

lesen

  • Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.

leyle-i akabe

  • Nübüvvetin 11. yılında Mekke dışında Akabe denilen yerde Medine halkından bir topluluğun Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuşup İslâm'ı kabul ettikleri gece.

lezz

  • Uyku, nevm.
  • Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi.
  • Tatlı, leziz, lezzetli.

lika / lîka

  • Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.

lisan

  • Dil. Konuşma dili. Lehçe.

lisan-ı hal ve kàl

  • Beden ve konuşma dili.

lisan-ı hal ve kal / lisan-ı hâl ve kal

  • Beden ve konuşma dili.

lisan-ı kal

  • Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.

lisan-ı natık / lisân-ı nâtık

  • Konuşan dil.

lisanen

  • Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.

lizaz

  • Kapı ardına konulan ağaç sürgü.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

ma'raz-ı kelam / ma'raz-ı kelâm

  • Sözün arz olunduğu yer; konu, alan (kitaplar vs.).

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

mahall

  • Yer, konum.

mahçe

  • Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. (Farsça)

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahkiyun anh / mahkîyun anh

  • Anlatılan, söz konusu olan; hikâyenin konusu olan şey, kimse.

mahmel

  • Üzerine yük konulan şey.

mahmil

  • Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler.
  • Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre.
  • Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.

mahmul

  • Bir hüküm ve önermede konuyu niteleyen, yani kendisiyle hükmedilen söz, yüklem; Meselâ; 'Mehmed âlimdir' hükmünde 'âlim' mahmuldür.

mahmulat / mahmulât

  • Bir hükümde kendisiyle hükmedilenler; hükmün konusunu niteleyen yüklemler.

mahmum

  • Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.

mahsulat-ı fikriye / mahsulât-ı fikriye

  • Fikir ve düşüncelerle ortaya konulanlar; düşünce ürünleri.

makam-ı ebcedi / makam-ı ebcedî

  • Bir cümlenin ebced hesabı açısından konumu, sayısal değeri.

makam-ı tasdik

  • Doğruluma makamı, konumu.

makamat-ı hitabiye / makamât-ı hitâbiye

  • Hitap etme makamları, konumları, ifade tarzları.

makbur

  • (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

malaya'niyyat / mâlâya'niyyât

  • Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.

manahnü fih / manahnü fîh

  • Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.

manay-ı iltizami / mânây-ı iltizâmî

  • Bir lafzın (sözün) asıl konulduğu mânânın lâzımı olan (ondan ayrılmayan) mânâ.

manay-ı mutabıki / mânây-ı mutâbıkî

  • Bir lafzın asıl konulduğu mânânın tamâmı, hepsi.

manay-ı zımni / mânây-ı zımnî

  • Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri.

mansıb

  • Mevki, konum, rütbe.

mansub

  • Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş.
  • Konulmuş, dikilmiş.
  • Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.

mantık

  • (İntak. dan) Konuşturan, söyleten.
  • Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi.
  • Akıl, nutuk, söz.
  • Konuşma, düşünce, söz.
  • Doğru muhâkeme ve doğru düşünmeyi öğreten ilim.

mantıki kıraet / mantıkî kırâet

  • Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.

matlab / مطلب

  • Konu. (Arapça)
  • İstek. (Arapça)

matmur

  • Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.

matruh

  • Tarh edilmiş, çıkarılmış.
  • Belirtilmiş, konulmuş (vergi)
  • Temeli atılmış (Binâ).

maye

  • Damızlık.
  • Esas. Temel.
  • Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde.
  • Para, mal. İktidar. Güç.
  • İlim.
  • Dişi deve.

mayın

  • ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.

mazanne

  • Zan taşıyan, tahmin yürütülen mevzular, konular, yerler.

mazbata

  • Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.

mazruf / مظروف

  • Kaba konulan. (Arapça)
  • Zarflı. (Arapça)

mebahis / mebâhis / مباحث

  • Arama, araştırma yerleri, araştırma veya münakaşa konuları.
  • Bahisler, konular.
  • Konular.
  • Konular, bahisler. (Arapça)

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebahisat

  • Konular.

mebhas

  • Bahisler, konular.

mecaz

  • Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
  • (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol.
  • Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.

mechuriye

  • Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

meclis-i ülfet

  • Konuşma meclisi.

mecmua

  • Belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser.

medar-ı bahis / medâr-ı bahis

  • Üzerinde konuşulan.

medar-ı bahs / medâr-ı bahs

  • Bahis sebebi, söz konusu.

medar-ı beyan

  • Açıklama konusu.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

mef'ul

  • Bir fail tarafından yapılan, ortaya konulan.

meh-çe

  • Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

mekan / mekân

  • Yer, mahal.
  • Ev, oturma yeri, konut.

melek-i natık / melek-i nâtık

  • Konuşan melek.

meleke-i hassasiyet

  • Hassasiyet melekesi; duyarlılık alışkanlığı, duyarlılık konusunda yatkınlık.

melfuf

  • Sarılı. Bir mektup veya bir şey içine konulmuş olan.

melfuzat / melfuzât

  • (Tekili: Melfuz) Konuşulan şeyler.

melhud

  • (Lahd. dan) Mezara sokulmuş, kabre konulmuş. Lâhid içine konulmuş.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    men'uş

    • Hayır ile yâdedilen ölü.
    • Yukarı kaldırılmış.
    • Fakir olduktan sonra sevindirilmiş.
    • Tabuta konulmuş.

    menakıb / menâkıb

    • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.

    menkıbe

    • Bir zâtın güzel iş, söz ve hallerini, hayâtını konu edinen hikâye ve hâtıralar. Çoğulu menâkıbdır.

    menzil

    • İnilen yer. Konulacak yer.
    • Yer. Dünya. Ev.
    • Mesafe.

    merkeziyet-i islamiye / merkeziyet-i islâmiye

    • İslâmın merkezlik konumu.

    meşahir-i mu'cizat / meşâhir-i mu'cizat

    • Meşhur mu'cizeler; Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü hallerin, mucizelerin meşhurları.

    mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye / mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiye

    • İhtilaf konusu olan, hakkında farklı görüş belirtilebilen cüz'î (bireylerle ilgili) ve fer'î (imanla ilgili olmayan, amellerle ilgili) meseleler.

    mesail-i diniye / mesâil-i diniye

    • Dinî meseleler, konular.

    mesail-i mühimme-i hakikiye / mesâil-i mühimme-i hakikiye

    • Gerçek önemli meseleler, konular.

    mesail-i müteferrika / mesâil-i müteferrika

    • Farklı meseleler, değişik konular.

    mesail-i nahviye / mesâil-i nahviye

    • Arapça dilbilgisi konuları.

    mesakin / mesâkin / مساكن

    • Konutlar. (Arapça)

    mesele

    • Konu, problem.

    mesêle

    • Düşünülecek husus, konu.

    mesele / مسئله

    • Mesele, konu. (Arapça)
    • Sorun. (Arapça)
    • Problem. (Arapça)

    mesele-i diniye

    • Dinî konu.

    mesele-i haşr

    • Haşir konusu.

    mesele-i içtihadiye

    • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkartmayla ilgili olan mesele.

    mesele-i melaike / mesele-i melâike

    • Melekler meselesi, konusu.

    mesele-i miraciye

    • Miraç konusu.

    mesele-i tevhid

    • Tevhid meselesi, birleme konusu.

    mesele-i vahide / mesele-i vâhide

    • Tek mesele, tek konu.

    meşerre

    • Eyerin içine konulan yastık.

    mesken / مسكن

    • Konut. (Arapça)
    • Mesken etmek: Yurt tutmak. (Arapça)
    • Mesken ittihaz etmek: Yurt tutmak, mesken edinmek. (Arapça)

    meskuk

    • (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş.
    • Para hâline konulmuş.

    mesrece

    • Gece kandili konulan şişe.

    meşveret

    • Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi.
    • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimse ile bir konu üzerinde fikir alış-verişinde bulunma; danışma.

    metalip / metâlip

    • Kaziyyeler, kàideler, ispat istemeyen konular.

    meters

    • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
    • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

    mevaki

    • Mevkiler, yerler, konumlar.

    mevakıf

    • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

    mevarid / mevârid / موارد

    • Konular, hususlar, yerler. (Arapça)

    mevki / موقع

    • Konum.
    • Durum, konum. (Arapça)
    • Yer. (Arapça)

    mevki-i mer'iyet

    • Yürürlük, tatbik konumu.

    mevki-i münasib

    • Uygun yer ve konum.

    mevkufat

    • (Tekili: Mevkufe) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para.
    • Vakfedilmiş mal, emlâk.
    • Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.

    mevzi / mevzî

    • Bir şey konulacak yer.

    mevzi'

    • Bir şey konulacak yer.

    mevzi-i münasib

    • Uygun yer ve konum.

    mevzi-i münasip

    • Uygun konum.

    mevzu / mevzû / موضوع

    • Konu.
    • Konulmuş.
    • Konu.
    • Doğru olmayan, uydurma.
    • Konu.
    • Konu. (Arapça)

    mevzu' / mevzû' / مَوْضُوعْ

    • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
    • Aşağılanmış olan.
    • Konulmuş. Vaz olunmuş.
    • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
    • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.
    • Konu.

    mevzu-i bahis / موضوع بحث

    • Sözkonusu. (Arapça - Farsça)

    mevzu-u bahis

    • Söz konusu.

    mevzu-u bahs

    • Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu.

    mevzubahis / mevzûbahis

    • Söz konusu.

    mevzuu bahis

    • Bahsedilen konu.

    mevzuubahis

    • Bahis konusu.

    meyelan-ı gıybet / meyelân-ı gıybet

    • Gıybete meyletme, başkalarının ardından konuşma eğilimi.

    michar

    • Yüksek sesle konuşan.

    mihaffe

    • Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.

    mihda

    • İçine hediye konulan kap.

    mihman / mihmân / مهمان

    • Konuk. (Farsça)

    mihzar

    • Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan.

    mıkleb

    • Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.
    • Saban demiri.

    miksar

    • Çok konuşan, sözü uzatan, geveze.
    • Çoğaltan, teksir eden.

    miksir

    • Çok söyleyici, çok konuşan.

    mikval

    • Çok konuşan.

    milka

    • Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik.

    mim

    • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
    • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
    • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

    mıntik / mıntîk

    • Çok düzgün konuşan.

    mir-i kelam / mir-i kelâm

    • Güzel ve zarif konuşan.

    mirşaha

    • Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.

    mis'eb

    • Bal konulan tulum, bal tulumu.

    misafirhane

    • Konuk evi.

    misbar

    • (Çoğulu: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.

    mişkat

    • İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer.
    • Kandil.

    mislak

    • Fesih lisanlı, güzel konuşan.
    • Kırkbeş sene yaşayan adam.
    • Fesih, beliğ konuşan kimse.

    mişya'

    • Boşboğaz. Çok konuşan.

    mu'cem

    • İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı.
    • Hadis şeyhlerinin herbirisi.
    • Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.

    mu'cizat / mu'cizât

    • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü işler.

    mu'cize

    • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey.

    mu'cizeli

    • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü bir şekilde olan.

    mu'cizevi / mu'cizevî

    • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz ve hayrette bırakır şekilde.

    mu'riz

    • İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.

    muahez değil

    • Eleştiri konusu değil, sorguya tâbi tutulmaz.

    mübahasat

    • (Tekili: Mübâhese) Mübâheseler. Bir şeye dâir iki veya daha fazla kimsenin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar.
    • Bahse girişmeler. İddiâlı ve karşılıklı konuşmalar.

    mubahase / mubâhase

    • Konuşma.

    mübahase / mübâhase / مُبَاحَثَه

    • Karşılıklı konuşma, fikir belirtme, sohbet.
    • Karşılıklı konuşma.

    mübahesat / mübâhesât

    • Söz etmeler, konuşmalar.

    mübahesat ve münakaşat-ı ilmiye

    • İlmî tartışma ve konuşmalar.

    mübahese / mübâhese

    • Karşılıklı konuşma, bahse giriş.
    • Bir şeye dair iki veya daha çok kimse arasında olan konuşma. Bir şeyin bahsini etmek. Musahabe.
    • Söz etme, konuşma.

    mübahis

    • (Çoğulu: Mübahisîn) (Bahs. dan) Bir mes'ele hususunda konuşanlar.

    mübahisin / mübahisîn

    • (Tekili: Mübâhis) Mübahisler. Bir mes'ele hususunda konuşanlar.

    mübezzirin / mübezzirîn

    • (Tekili: Mübezzir) İsraf edenler. Lüzumsuz harcıyanlar.
    • Çok ve lüzumsuz konuşanlar.

    mübrez

    • Gösterilmiş, meydana konulmuş, ibraz olunmuş.

    müdavele

    • Elden ele gezdirme. Alıp verme, devretme.
    • Fikir verme, konuşma.
    • Çevirme, döndürme.
    • Alıp verme, konuşma.

    müdavele-i efkar / müdavele-i efkâr

    • Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak. (Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)

    müdekkik

    • Dikkatle araştıran. İnceden inceye tetkik eden. En ufak gizli şeyleri bilmeğe, görmeğe çalışan. (Konuşurken ekseriyetle müdakkik denir.)

    müdhün

    • İçerisine güzel kokulu yağ, ıtır gibi şeyler konulan şişe, kap.

    müdrec

    • (Derc. den) İçerisine konulmuş. İdrac olunmuş.

    mufaddıl

    • Dilediğine dilediği konuda üstünlük veren, lütufta bulunan Allah.

    mufsih

    • Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.

    müfti / müftî

    • Fetvâ veren.
    • Vilâyet ve kazâlarda din işlerine bakan, İslâm âlimlerinin dînî bir konuda vermiş oldukları hükümleri yâni fetvâyı, insanlara bildiren kimse; nakleden me'mur.
    • Fetvâ veren, yâni herhangi bir şeyin, İslâm dînine uygun olup olmadığını bildiren, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şer

    muhaberat

    • Haberleşmeler, konuşmalar.

    muhaccel

    • Ayağı sekili, beyazlı at.
    • Gerdeğe konulmuş.

    muhadese

    • (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.

    muhatab ittihaz etmek

    • Karşısındakilerini dinleyen.
    • Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek.
    • Konuşmaya lâyık görmek.

    muhatabat

    • (Tekili: Muhâtaba) Konuşmalar.

    muhaverat / muhaverât / muhâverât

    • (Tekili: Muhavere) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar.
    • Karşılıklı konuşmalar.
    • Konuşmalar.

    muhaverat-ı ehl-i islam / muhaverât-ı ehl-i islâm

    • Müslümanların fikir, görüş alış-verişleri, birbiriyle konuşmaları.

    muhavere / muhâvere / محاوره / مُحَاوَرَه

    • Karşılıklı konuşma.
    • (Çoğulu: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma.
    • Konuşma.
    • Konuşma.
    • Konuşma. (Arapça)
    • Karşılıklı konuşma.

    muhayyer

    • Seçme konusunda serbest bırakma.

    mukabele-i bilhuruf

    • Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek.

    mükalemat / mükâlemat

    • (Tekili: Mükâleme) (Kelâm.dan) Mükâlemeler, konuşmalar.

    mukaleme / mukâleme

    • Konuşma.

    mükaleme / mükâleme / مكالمه / مُكَالَمَه

    • Konuşma, müzakere, muhavere.
    • Karşılıklı konuşma.
    • Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.
    • Konuşma.
    • Konuşma. (Arapça)
    • Karşılıklı konuşma.

    mükaleme-i ezeliye / mükâleme-i ezeliye

    • Ezeli konuşma, söyleşme.

    mükaleme-i kalbi / mükâleme-i kalbî

    • Kalpten konuşma.

    mükaleme-i kudsiye / mükâleme-i kudsiye

    • Karşılıklı kutsal konuşma.

    mükaleme-i rabbaniye / mükâleme-i rabbâniye

    • Rab olan Allah'ın Zâtına has konuşması.

    mükaleme-i ulviye / mükâleme-i ulviye

    • Yüce konuşma.

    mukallid

    • Amelde, yapılacak işlerle ilgili konularda müctehid denilen derin âlime tâbi olan, uyan kimse.
    • İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân eden.
    • Fıkıh âlimlerinin yedinci derecesinde bulunan âlim.

    mukavemet-suz / mukavemet-sûz

    • Karşı konulmaz.

    mukavemetsiz

    • Karşı konulmaz, direnilmez.

    mukteda-yı küll / muktedâ-yı küll

    • Herkesin her konuda uyduğu, örnek aldığı kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.).

    mukzı'

    • Fuhşiyat söyleyen, ahlâksızca şeyler konuşan.

    mülakat / mülâkat

    • Kavuşma, konuşma.

    mülaki / mülâkî

    • Buluşan, görüşen, konuşan.

    mülzime

    • Masa üzerine konulan kâğıtların uçup dağılmasını önlemek için üzerine konulan bir âlet.

    mümaresat-ı ilzamiyat / mümâresât-ı ilzâmiyat

    • İknâ veya mağlup etmek için çaba harcamaya devam etmek, bu konuda ustalık göstermek.

    mumatala

    • Sohbet eder gibi karşılıklı konuşma.

    mümessel

    • Temsile konu olan, haklarında kıyaslama tarzında benzetme yapılan.

    mün'al

    • Altına gön ve sahtiyan konulmuş nesne.

    münademet

    • (Nedm. den) Nedimlik etme. Bir arada bulunup konuşma.

    münazara / münâzara

    • Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese.
    • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

    munazzama

    • Tanzim olunmuş, yoluna konulmuş olan. İntizamlı teşkilât. Nizamlı. Adaletli.

    münderic

    • İçine konulmuş.
    • Yer almış. İndirac eden, derc olunan.
    • Bir şeyin içine konulmuş bulunan. İçinde bulunan.

    müneccim

    • Astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran.

    münhasır kalma

    • Bir özellik ve konumla sınırlı kalma.

    münzecir

    • Yasak edilmiş, men edilmiş, yapılmaması emredilmiş, alıkonulmuş, mâni olunmuş.

    müpteda / müptedâ

    • (Ar. gr.) İsim cümlesinde haberin (yüklemin) anlattığı iş, hareket veya oluşu taşıyan ve onlara konu teşkil eden isimdir.

    murafaa

    • Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak.
    • Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.

    murakkam

    • (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış.
    • Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.

    müratane

    • Acem dilini konuşmak.

    müretteb

    • Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış.
    • Kasden uydurulmuş.
    • Tayin edilmiş. Bir şey, bir yer için ayrılmış.
    • Sonradan kurulmuş.

    mürettep

    • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

    mürtecel

    • Düşünülmeden hemen söylenmiş söz veya şiir.
    • Kelimenin lügat mânası ile ıstılah mânası arasında münasebet bulunmayan kısmına mürtecel; münasebet bulunan kısmına da menkul denir.
    • Fık: Konuşulandan başkasına bir alâka bulunmaksızın sarih bir ihtimal ile kullanılan lâfızdır. Mese

    müsadere / مصادره

    • Mal varlığına el koyma. (Arapça)
    • Müsadere edilmek: Mal varlığına el konulmak. (Arapça)
    • Müsadere etmek: Mal varlığına el koymak. (Arapça)

    müsadere etmek

    • Suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması.

    müşafehat

    • (Tekili: Müşafehe) (Şefe. den) Konuşmalar, dudak dudağa yakından konuşmalar.

    müşafehe

    • Yakından karşılıklı konuşmak, karşı karşıya konuşmak.

    müsafir / مسافر

    • Yolcu. (Arapça)
    • Konuk. (Arapça)

    müsafirin / müsafirîn

    • (Tekili: Müsafir) (Sefer. den) Misafirler, konuklar. Yolcular.

    müsagsag

    • Konuştuğu zaman dişleri ağzından hareket edip ızdırap çektiğinden sözü anlaşılmayan kimse.

    musahabat

    • (Tekili: Musahebe) (Sohbet. den) Sohbetler, konuşup görüşmeler.

    musahabe / musâhabe / مصاحبه

    • Karşılıklı sohbet etme, konuşma.
    • Konuşma, sohbet etme. (Arapça)

    musahhar

    • Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş.
    • İstenilen hâle konulmuş.
    • Birine bağlanmış.

    musalla taşı

    • Namazı kılınmak için cenazenin konulduğu yüksekçe taş.

    musannef

    • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
    • Te'lif edilmiş, yazılmış.

    musannefat

    • (Tekili: Musannef) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.

    musattah

    • Satıh haline getirilmiş. Düz ve yassı hâle konulmuş olan. Satıhlandırılmış. Düzleştirilmiş.

    müşavere / müşâvere

    • Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme. (Bir kavim müşaverede bulundu mu rüşd ü salâha nâil olur. Hadis meâli)
    • Danışma, bir iş üzerinde konuşma.
    • Danışma, konuşma.
    • Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne baş vurma.

    müsaviyü't-tarafeyn / müsâviyü't-tarafeyn

    • İki tarafın birbirine denk olması; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olma.

    müşedded

    • Şeddelenmiş, Arapçada bir harfi iki kez okumayı sağlayan işaretin konulduğu harf.

    müsemmeyat

    • İsim verilenler. Ad konulanlar.

    müsheb

    • Çok konuşan. Çok söyleyici.

    müstahlef

    • (Halef. den) Kendi yerine geçirilmiş. Başkasının yerine konulmuş.

    mustalahi / mustalahî

    • Istılahlı konuşan.

    müştehire

    • Açıkça ortaya konulan, sergilenmiş, meşhur.

    mutabık-ı makam

    • Sözün konumuna uygun.

    mütebekkim

    • (Bekem. den) Konuşurken kekeleyen, tutulup kalan.

    mütecevviz

    • Sözü mecazla söyliyen. Mecazlı konuşan.
    • Caiz olmayan şeyi caiz gören.

    mütecevvizane

    • Mecazlı konuşarak, mecazlı söz söyleyerek. (Farsça)
    • Caiz olmayan şeyi caiz görürcesine. (Farsça)

    mütecevvizin / mütecevvizîn

    • (Tekili: Mütecevviz) Mecazlı konuşanlar. Mecazlı söz söyleyenler.
    • Caiz olmayan şeyleri caiz görenler.

    mütehammik

    • (Humk. dan) Ahmak gibi konuşan veya ahmakçasına hareketlerde bulunan. Ahmaklaşan.

    mütehavir

    • Birbiriyle konuşan.

    mütekayhık

    • Diline ne gelirse söyleyen. Ağzına geleni konuşan.

    mütekellim / متكلم / مُتَكَلِّمْ

    • Söyleyen, konuşan, nutuk söyleyen.
    • Gr: Söyleyen, birinci şahıs.
    • Konuşan.
    • Söyleyen, konuşan.
    • Konuşan. (Arapça)
    • Birinci tekil şahıs. (Arapça)
    • Konuşan.

    mütekellim-i alim / mütekellim-i alîm / مُتَكَلِّمِ عَل۪يمْ

    • Gizli ve âşikâr her şeyi bilen ve kendi Zâtına lâyık şekilde konuşan Allah.
    • Her şeyi hakkıyla bilen, şânına lâyık konuşan (Allah).

    mütekellim-i ezeli / mütekellim-i ezelî / مُتَكَلِّمِ اَزَل۪ي

    • Ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması, hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah.
    • Başlangıcı olmayıp ezelden beri konuşan (Allah).

    mütekellim-i maa'l-gayr

    • Kendi ile beraber başkaları adına da konuşan.

    mütekellim-i maalgayr

    • Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaata ait fiili ifade eden kelimelerin sigasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız... gibi.

    mütekellim-i vahde

    • Konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sigasıdır. Baktım, görüyorum, gezmişim, oturacağım gibi.

    mütekellimane / mütekellimâne

    • Konuşarak, söz söylercesine.
    • Konuşarak.
    • Konuşur gibi, konuşmak suretiyle. (Farsça)

    mütekellimimaalgayr

    • Başkaları adına da konuşan.

    mütekellimin / mütekellimîn

    • Îman konularındaki âlimler.

    mütekellimivahde

    • Sadece kendi adına konuşan.

    müteleclic

    • Dilini çiğneyerek basık basık konuşan.

    mütenaci

    • Fısıldayan, fısıltı ile konuşan. Tenâci eden.

    mütenattı'

    • Boğaz içinden konuşan kişi.
    • İşlerinde mübâlağa eden.

    mütenemmir

    • Kaplanlaşan, kaplan huylu olan.
    • Sert bir dille konuşan.

    müterennim

    • (Renim. den) Terennüm eden, güzel sesle şarkı söyleyen. Güzel güzel konuşan.

    müteşaddık

    • Istılahlı konuşan.

    mütesaviyü't-tarafeyn / mütesâviyü't-tarafeyn

    • İki tarafı birbirine denk olan; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olan.

    mütevaggıl

    • Bir işle fazla uğraşan, bir konu hakkında derinlemesine ilgilenen ve takip eden.

    mutlak kemal / mutlak kemâl

    • Genel mânâda kemâl, olgunluk; yani kemâl kelimesinin teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylerine bakmaksızın konulduğu genel mânâsına, "mutlak kemâl" denir.

    müverrah

    • Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.

    müzakere / müzâkere

    • Bir iş hakkında konuşmak, bir iş için önceden danışıp görüşmek.
    • Talebenin derse çalışması.
    • Bir konuyu anlamak için karşılıklı konuşma, ders çalışma.

    müzayede

    • Artırma, ziyadeleştirme.
    • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

    na'naa

    • Irak etmek, uzaklaştırmak.
    • Hızlı konuşmak, tez tez söylemek.
    • Katı deprenmek.
    • Yemeğe nane koymak.

    na-ehil / nâ-ehil

    • Bir konuda ehil olmayan.

    nadi

    • Nidâ eden, haykıran, çağıran.
    • Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri g

    nadire-senc

    • Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse. (Farsça)

    nahil

    • Hurma ağaçları, hurmalık.
    • Hurma ağacı.
    • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

    nahiv

    • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.

    nahv

    • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.

    nakş-ı simavi / nakş-ı simâvî

    • Yüzdeki nakış, her insanın yüzüne Allah tarafından konulan nakış.

    namazgah / namazgâh

    • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
    • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

    narh

    • Çarşıda pazarda satılan her türlü mal için hükûmet tarafından konulan fiyat.

    nast

    • Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.

    natık / nâtık / ناطق / نَاطِقْ

    • Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen.
    • Altın ve gümüş gibi olan mal.
    • Konuşan.
    • Konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden. bildiren.
    • Konuşan.
    • Konuşan. (Arapça)
    • Konuşan.

    natık-ı sadık / nâtık-ı sâdık

    • Dosdoğru konuşan.

    natıka / nâtıka / ناطقه

    • (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.
    • Konuşabilme.
    • Konuşma gücü. (Arapça)

    natıkaperdaz / nâtıkaperdâz / ناطقه پرداز

    • Düzgün ve etkili konuşan. (Arapça - Farsça)

    natıkıyet

    • Konuşma ve söz söyleme özelliği.

    natıkıyyet

    • Konuşmaklık, söz söylemeklik.

    natnat

    • (Çoğulu: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu, akılsız kimse.

    natnata

    • Çok söylemek, çok konuşmak.
    • Çekmek.

    natuk / natûk / نطوق

    • Düzgün konuşan. (Arapça)

    nazad

    • (Çoğulu: Enzâd) şeref.
    • Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.

    nebbar

    • Fasih dilli, güzel konuşan adam.

    nedim

    • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
    • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
    • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.

    nedve

    • Yaşlık, nemlilik.
    • Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek.
    • Konuşmak.
    • Konuşma, bir iş hakkında konuşma, istişare.

    nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

    • Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan.

    nefs-i natıka-i kainat / nefs-i nâtıka-i kâinat

    • Kâinatın konuşan ruhu anlamında Peygamber Efendimiz (a.s.m.).

    nefsülemir

    • Birşeyin gerçek hâli ve konumu; işin aslı esası.

    nehy-i kur'ani / nehy-i kur'ânî

    • Kur'ân tarafından konulan yasak.

    nemed-zin / nemed-zîn

    • At eğeri altına konulan keçe. (Farsça)

    nesr

    • Hamele-i Arş'tan olan bir melek.
    • Akbaba, kartal.
    • Nuh kavminin putlarından birisinin ismi.
    • Yarayı deşmek.
    • Kuşun, eti didiklemesi.
    • Birinin aleyhinde konuşmak.
    • Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair

    nevamis-i fıtrat / nevâmis-i fıtrat

    • Yaratılışa Allah tarafından konulan temel kanunlar, anayasa kanunları.

    nihade

    • Konmuş, konulmuş. (Farsça)

    nokta

    • Benek, konu.

    nokta-i nübüvvet

    • Peygamberlik noktası, konusu.

    nüktedar / nüktedâr

    • Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan. (Farsça)

    nüktegu

    • Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen. (Farsça)

    nükteguyi / nükteguyî

    • Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme. (Farsça)

    nükteperdaz

    • (Çoğulu: Nükteperdâzân) Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan. (Farsça)

    nümunehane

    • Nümunelik şeylerin konulduğu yer. (Farsça)
    • Müze. (Farsça)

    nutk / نطق

    • (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet.
    • Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
    • Konuşma.
    • Konuşma.
    • Nutuk, söylev. (Arapça)
    • Konuşma. (Arapça)

    nutk-u beliğ-i bitarafane / nutk-u beliğ-i bîtarafane

    • Tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma.

    nutk-u beşeri / nutk-u beşerî / نُطْقُ بَشَر۪ي

    • İnsan konuşması.
    • İnsanın konuşması.

    nutuk / نُطُقْ

    • Konuşma.
    • Konuşma.

    nutukhan / nutukhân

    • Konuşmacı.

    ordu (urdu) dili

    • Pakistan'da Müslümanların konuştukları Arapça, Türkçe, Farsça ve Hintçeden müteşekkil olan dil.

    osmanlıca

    • Osmanlıların konuştuğu dil olup, Türkçe, Arapça ve Farsçadan müteşekkildir.

    padişah-ı maznun / padişah-ı maznûn

    • Sanık konumunda bulunan Padişah.

    papağan

    • İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.

    parantez

    • Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.

    parseng

    • Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey. (Farsça)

    perakendegu / perakendegû

    • Saçma sapan konuşan. Saçmalayan. (Farsça)

    perçem

    • Kâkül. (Farsça)
    • Tepede bırakılan saç. (Farsça)
    • Mızrak ve bayrak gibi şeylerin başlarına konulan püskülümsü şeyler. (Farsça)

    perdebirun

    • Utanmaz, açıksaçık konuşan. (Farsça)

    propaganda

    • Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat. (Fransızca)

    pür-gu / pür-gû

    • Çok söyliyen, çok konuşan. (Farsça)

    puthane

    • Putların konulduğu yer.

    ra'ad

    • Geveze kimse. Çok konuşan adam.
    • Torpil balığı.

    rastgu / rastgû

    • (Çoğulu: Râstguyân) Doğru konuşan, hak konuşan. (Farsça)

    ratanet

    • Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.

    ratbüyabis / ratbüyâbis / رطب و یابس

    • Yaş ve kuru. (Arapça)
    • Düşünmeden konuşan, boşboğaz. (Arapça)

    recmetmek

    • Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek.
    • Mc: Aleyhte konuşmak.

    redd

    • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
    • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
    • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
    • Cerhetmek.
    • Kötü ve fena şey.

    remmaz

    • (Remz. den) İşaretlerle konuşan.

    remz / رمز

    • Sembol, işaret. (Arapça)
    • İmalı konuşma. (Arapça)

    rıtane

    • Arap lisanından başka dille konuşmak.

    ruşenbeyan

    • Fasih konuşan. Açık ifadeli. (Farsça)

    saci'

    • Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan.
    • Kasdedici, kasdeden.

    sadakte ve bilhakkı natakte

    • "Doğru söyledin ve hakkı konuştun".

    sadd

    • Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek.
    • Fikir, niyet, kasd.
    • Yakınlık, civar.
    • Konuşulan husus.

    saded / صدد

    • Konu, maksat.
    • Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir.
    • Niyet, kasıd. Teşebbüs.
    • Yakınlık, civar.
    • Konu, asıl mesele. (Arapça)

    saded harici

    • Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.

    sadet harici

    • Asıl konunun dışında.

    sadık-ul kelam / sadık-ul kelâm

    • Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.

    safak

    • Yeni kırba içine konulmuş su.

    safsatacı

    • Yalan ve uydurma şey konuşan kimse.

    sagsag

    • Galat kelâm konuşmak.

    sahabe / sahâbe

    • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

    sahabi / sahâbî

    • Peygamber efendimizi sağlığında ve peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ (gözü görmüyor) ise bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlardan bir tânesine verilen isim.

    sahh

    • (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.

    sahve

    • En yüksek dağ.
    • Atın sırtı, eğer konulan yeri.
    • Su menbaı.

    şairane / şairâne

    • Şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey. (Farsça)

    şakk-ı şefe

    • Ağzını açıp konuşma.
    • Dudağını açıp konuşmak.

    saksaka

    • Sığırcık kuşunun ötmesi.
    • Çok söylemek, çok konuşmak.
    • Serçenin terslemesi.

    samut

    • (Samt. dan) Az konuşan.
    • Susmuş. Surat asarak susan.

    sanduka

    • Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan y

    sarf

    • Dilbilgisinin konusu kelimeler olan bölümü.

    şedaka

    • Çok konuşan kadın.

    şedde

    • Arapça'da bir harfin üzerine konulan ve o harfi iki defa okutan işaret.

    sedir

    • Köşk.
    • Nehir.
    • Karyola.
    • Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.

    seffah

    • Cömert, eliaçık, civanmerd.
    • Güzel konuşan, hatip.
    • Kan dökücü, gaddar.

    sefihan

    • Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.

    sehb

    • Sahra, çöl. Düz yer.
    • Çok söylemek, çok konuşmak.

    şehname / şehnâme

    • Hükümdarların hayat ve zaferlerini konu edinen manzum eser.

    seki

    • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
    • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

    selata

    • Kahır, galebe, hiddet.
    • Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran.
    • Merhametsiz olmak.
    • Acı söz söylemek.

    selika / selîka / سليقه

    • Güzel konuşma ve yazma yeteneği. (Arapça)

    serbesti-i kelam / serbesti-i kelâm

    • Konuşma, ifade özgürlüğü.

    serdetmek

    • Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.

    şerh

    • Açma, genişletme.
    • Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.
    • Bir şeyi dilim dilim kesme.
    • Bollaştırma.
    • Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme.
    • Açıklanmış yazı, risale.

    şeriat-ı kübra-yı fıtriye / şeriat-ı kübrâ-yı fıtriye

    • Yaratılışta konulan ilâhî büyük şeriat, kâinattaki kanunlar.

    sersar

    • Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen.
    • Büyük bir nehrin adı.

    sersere

    • Bir kimse konuşurken söz katmak.

    şicar

    • Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç.
    • Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç.
    • Kapı ağacı.
    • Deve alâmetlerinden bir alâmet.

    siccin

    • Sert, şiddetli olan şey.
    • Dâim olan.
    • Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer.
    • Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.

    şifahen

    • Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.

    şifahi / şifahî

    • Sözle, görüşerek konuşma.

    sıfat-ı kelam / sıfat-ı kelâm

    • Konuşma sıfatı.

    siga-i hitap

    • Karşılıklı konuşma kipi.

    şikayetname / şikâyetnâme / شكایت نامه

    • Şikayet mektubu. (Arapça - Farsça)
    • Şikayeti konu alan yapıt. (Arapça - Farsça)

    sikke

    • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
    • Dirhem.
    • Para üstüne vurulan damga.
    • Düz, doğru yol.
    • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
    • Basılmış madeni para.

    siper

    • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
    • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
    • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
    • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

    siper-i saika / siper-i sâika

    • Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kıs

    sirar

    • (Çoğulu: Esirre) Sürur, sevinç.
    • Sırayla konuşmak.
    • Ay sonu.

    şiraze

    • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
    • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
    • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)

    şivar

    • Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.

    siyer

    • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını konu alan ilim dalı.

    sıyga

    • Gr. kip fiillerde belirli bir zamanla konuşanın, dinleyenin ve konuşulanın teklik veya çokluk olarak belirtilmiş biçimi.

    sohbet / صحبت

    • Tatlı tatlı konuşma.
    • Berâberlik. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnud olduğu şeyleri konuşması.
    • Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı.
    • Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.
    • Konuşma. (Arapça)

    spiker

    • ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.

    sühan-güzar

    • Güzel konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

    sühan-pira

    • Süslü konuşan, süslü söz söyleyen. (Farsça)

    sühan-ran / sühan-rân

    • Güzel söyleyen, güzel konuşan. (Farsça)

    sühan-senc

    • (Çoğulu: Sühansencân) Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. (Farsça)

    sühan-ver

    • Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. (Farsça)

    sükut / sükût

    • Susma. Konuşmama.
    • Susma, konuşmama, sessizlik.

    sükuti / sükûtî

    • Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.

    şura / şûra

    • Müzakere, konuşma yeri, meclis, divan.
    • Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri.
    • Meşveret için toplantı.
    • Meşveret etme.
    • Danışıp konuşmak için toplanılan yer.

    süryanice / süryanîce

    • Asurî halkının konuştuğu dil.

    süryaniler / süryânîler

    • Hıristiyanlıktaki katolik mezhebine bağlı olan ve süryânî dili ile konuşan bir hıristiyan topluluğu.

    sütre

    • Perde, örtü. Namaz kılarken ön tarafa konulan engel.

    ta'rizat / ta'rizât

    • (Tekili: Ta'riz) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.

    tabaka'

    • Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi.
    • Cimaı yerince yapamayan kimse.

    tabel

    • (Tâbil) (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.

    tabu

    • Uğursuz, hakkında konuşmaktan korkulan.

    tabut

    • (Çoğulu: Tevâbit) Sandık.
    • Ölü nakline mahsus sandık.
    • Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll.
    • Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık.
    • Su kovası.

    tadyif

    • Konuk almak.

    tahassür

    • Dili tutulup konuşamamak.

    tahris

    • Elbisenin eteğine konulan parça.

    tahşid

    • Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak.
    • Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.

    tahşidat / tahşidât

    • Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar.
    • Konuşarak fazla üzerinde durma.

    tahşidat-ı kur'aniye / tahşidat-ı kur'âniye

    • Kur'ân'ın tahşidatı; Kur'ânın bazı konular üzerinde yaptığı vurgulamalar.

    taht-ı müzakere

    • Konuşulmakta olan.

    taksim-i akli / taksim-i aklî

    • Akıl ve fikir yoluyla bir konuyu bölümlere ayırmak.

    taratun

    • Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.

    tarz-ı mükaleme / tarz-ı mükâleme

    • Karşılıklı konuşma tarzı.

    tasaffuh

    • Yaprak yaprak olma.
    • Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.

    tasavvuf

    • Dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü konu edinen bilim veya meslek.

    tasnif

    • Bir âlimin, te'lif etmeden, kendi usûlünce daha önce benzeri olmayan bir kitâb yazması.
    • Hadîs ilminde tedvîn edilen yâni toplanıp bir araya getirilen hadîs-i şerîflerin konularına ayrılması, kitablara geçmesi.

    tasnifat

    • Konu ve meseleleri düzenleyici mâhiyette olan kitaplar.

    tatvil-i kelam / tatvil-i kelâm

    • Uzun konuşma. Sözü uzatma.

    tazyik

    • Daraltmak, sıkıştırmak.
    • İcbar etmek.
    • Sıkıntı ve ızdırab vermek.
    • Zorlama, baskı.
    • Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; ga

    teati

    • Karşılıklı alıp vermek.
    • Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak.
    • Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.

    teba'ul

    • Kadının kocasıyla konuşup görüşmesi.

    tebekküm

    • (Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.

    tebelbül-ü akvam / tebelbül-ü akvâm

    • Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları.
    • Kavimlerin, ayrı ayrı milletlerin farklı dilleri konuşması.

    tecemcüm

    • Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.

    tedvin

    • Bir konudaki mevzuatı bir araya toplama.

    teemmül / تأمل

    • Enikonu düşünme. (Arapça)
    • Teemmül etmek: Enikonu düşünmek. (Arapça)

    tefciye

    • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

    tefeyhuk

    • Geniş, bol olmak.
    • Çok konuşmak.

    tefviye

    • Konuşkan olmak.

    tehtehe

    • Ağır söylemek, sert konuşmak.

    tekellüm / تكلم / تَكَلُّمْ

    • (Çoğulu: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek.
    • Konuşma.
    • Konuşma.
    • Konuşma.
    • Konuşma. (Arapça)
    • Konuşma.

    tekellüm etme

    • Konuşma.

    tekellüm etmek

    • Konuşmak.

    tekellüm-i ilahi / tekellüm-i ilâhî

    • Cenâb-ı Hakkın konuşması.

    tekellüm-i samit / tekellüm-i sâmit

    • Sessiz konuşma.

    tekellüm-ü hacer ve şecer

    • Ağaç ve taşın konuşması.

    tekellüm-ü ilahi / tekellüm-ü ilâhî / تَكَلُّمُ اِلٰه۪ي

    • Allah'ın konuşması.
    • Allâhın konuşması.

    tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvan

    • Ağaçların, taşların ve hayvanların konuşması.

    tekellümat / tekellümât

    • Konuşmalar.

    tekellümat-ı nebeviye / tekellümât-ı nebeviye

    • Hz. Peygamberin (a.s.m.) konuşması, mübârek sözleri.

    tekellümat-ı tesbihiye / tekellümât-ı tesbihiye

    • Allah'ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anan konuşmalar.
    • Cenab-ı Hakk'ı tesbih eden kelâmlar, konuşmalar.

    tekellümen

    • Konuşarak.

    tekellümvari / tekellümvâri

    • Konuşur gibi.

    temhid / temhîd

    • Konunun hazırlık bölümü.

    tenadüm

    • (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.

    tenakuz

    • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
    • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.

    tenezzül

    • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
    • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
    • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

    tenezzül etmez

    • Kendi düzeyine, konumuna aykırı olan birşeyi kabul etmez.

    tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

    • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

    tenkid

    • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

    tenvin

    • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.

    termos

    • yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.

    tertil

    • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
    • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
    • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
    • Tane tane ve düşünerek okuma veya konuşma.

    teşedduk

    • Ağzın köşesiyle konuşmak.

    teşhis / teşhîs / تشخيص

    • Ayırt etme. (Arapça)
    • Kişilik kazandırma. (Arapça)
    • Tanı. (Arapça)
    • Teşhîs edilmek: (Arapça)
    • Ayırt edilmek. (Arapça)
    • Tanı konulmak. (Arapça)
    • Teşhîs etmek: (Arapça)
    • Ayırt etmek. (Arapça)
    • Tanı koymak. (Arapça)

    tesis-i ahkam-ı risalet / tesis-i ahkâm-ı risalet

    • Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması.

    tevazzu'

    • Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu.

    tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

    • Sözü birine yöneltme, biriyle konuşma.

    teve'ur

    • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
    • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
    • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

    tevrih

    • Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek.

    tezekkür

    • Akla getirme, hatırlama, anımsama.
    • Birkaç kişinin toplanarak bir işi konuşması, görüşme, müzakere etme.

    tezekkür-i mevt

    • Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünmesi.

    tezerru'

    • Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak.
    • Yemeği çok yemek.
    • Çok konuşmak.

    tezkere

    • Pusla, betik.
    • Herhangi bir konuda izin verildiğini bildirmek için hükümetten alınan kâğıt.

    ticani meselesi / ticanî meselesi

    • Ticanî tarikati konusu.

    tiyatro

    • yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer.
    • Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.

    tündzeban

    • Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen. (Farsça)

    ucb

    • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
    • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
    • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

    ucme

    • Dil tutukluğu. Tutuk tutuk kekeliyerek konuşma.
    • Acemlik.

    ülfet / الفت

    • Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
    • Alışma, kaynaşma.
    • Görüşme, konuşma.
    • Dostluk.
    • Dostluk. (Arapça)
    • Kaynaşma. (Arapça)
    • Görüşme, konuşma. (Arapça)
    • Ülfet etmek: (Arapça)
    • Dostluk kurmak. (Arapça)
    • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
    • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

    ulum-i akliye / ulûm-i akliye

    • Akıldan hareketle ortaya konulan bilimler.

    ulum-u diniye ehli / ulûm-u diniye ehli

    • Dinî ilimler konusunda bilgili olanlar.

    ulum-u nazariye

    • Yalnız görüş halinde kalmış, tatbikata konulmamış ilimler, teoriler.

    ümmet

    • Cemaat, kavim, taife.
    • Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye.
    • Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat.
    • Bir dille konuşan millet.
    • Arkasına düşülecek bir cemaat veya tarikat.

    umur-u mukarrere

    • Kesin hatlarıyla ortaya konulmuş meseleler, konular ve işler.

    ünsa-üns

    • Sıkıfıkı konuşma.

    ünvan-ı mülahaza / ünvan-ı mülâhaza

    • Bir şeyin hakikatini bir derece düşünebilmek için konulan isim veya ünvan.

    üslub-u mücerred

    • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

    üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

    • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

    üst perdeden başlamak

    • Ağız bozmak, sert konuşmak.

    usul

    • Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.

    va'z

    • Cemaati irşad amacıyla Kur'ân ve hadisleri yorumlayarak yapılan konuşma.
    • Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.

    vaaz

    • Dinî konular üzerinde konuşup nasihat etme.
    • Dini konuşma.

    vahdet-i mes'ele

    • Konu birliği.

    vahhabilik / vahhabîlik

    • Dinin bazı konularında aşırılıkları olan bir anlayış.

    vakf-ı nazar

    • Dikkatin bir konu üzerinde yoğunlaşması.

    varid / vârid / وارد

    • Gelen, ulaşan. (Arapça)
    • Sözkonusu. (Arapça)

    vaz edilen

    • Konulan.

    vaz edilme

    • Konulma, yerleştirilme.

    vaz olunan

    • Konulan, yerleştirilen.

    vaz' / وضع

    • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.
    • Koyma, konulma. (Arapça)
    • Bırakma. (Arapça)
    • Atama. (Arapça)
    • Durum, konum. (Arapça)
    • Vaz' etmek: Koymak. (Arapça)

    vaz'-ı kadim / vaz'-ı kadîm / وضع قدیم

    • Eski konum, eski durum.

    vaz'-ı yed / وضع ید

    • El koyma.
    • Vaz'-ı yed edilmek: El konulmak.
    • Vaz'-ı yed etmek: El koymak.

    vaz'an / وضعا

    • Konumu bakımından. (Arapça)

    vaz-ı hasen

    • Güzel bir konum.

    vaziyet / وضعيت

    • Durum, konum. (Arapça)

    vefa-i ahid / vefâ-i ahid

    • Sözünü yerine getirme, sözünde durma konusu.

    vefza

    • (Çoğulu: Evfaz) Ok yayı konulan ve beylik denilen kap.

    vehhabilik / vehhâbîlik

    • Bazı konularda aşırılıkları olan dinî bir anlayış.

    via' / viâ'

    • (Çoğulu: Eviye) Kap, içinde bir şey konulabilen zarf.

    vukuf / vukûf / وقوف

    • Bir konu hakkında geniş bilgi sahibi olma. (Arapça)

    vukuf-u tamme / vukuf-u tâmme

    • Tam vukufiyet, konuya tamamıyla hakim olma.

    vukufsuz

    • Bir konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan.

    yalak

    • Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.

    yave-gu / yâve-gû

    • (Çoğulu: Yâve-guyân) Saçmasapan konuşan, saçmalayan. (Farsça)

    ye'cüc ve me'cüc

    • Kur'ân-ı Kerim'de bahse konu edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.

    yedi meratib-i tevhid

    • Herşeyi bir olan Allah'a verme konusundaki yedi derece.

    yehmur

    • Çok sözlü, çok konuşan adam.
    • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
    • Yeri götüren balık.

    yekzeban

    • Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik.
    • Aynı dili konuşan. Bir dilde.

    yolcu

    • Yola çıkan, konuk, seferî kimse.

    zamir-i mütekellim

    • Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)

    zamme

    • Ötre denilen, üstüne konulan harfi o, ö, u, ü okutan hareke.

    zarf

    • Kap, kılıf. Mahfaza.
    • İçine mektup konulan kılıf kâğıt.
    • Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.

    zarif

    • Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli.
    • İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.

    zeban-aver / zeban-âver

    • Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. (Farsça)
    • Dile getiren. (Farsça)

    zemin / zemîn / زمين

    • Yer. (Farsça)
    • Dünya. (Farsça)
    • Fon. (Farsça)
    • Konu, alan. (Farsça)

    zenbil

    • İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR