REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BAŞLAR --> REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BİTER -->

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kilde ifadesini içeren 651 kelime bulundu...

abidane / abîdâne

  • Kulluğa yakışır bir şekilde.

abidevi / abidevî

  • Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.

acibe-i hilkat

  • Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)

acizane / âcizâne

  • Âciz bir şekilde, güç yeteden anlamında kullanılan bir tevazu ifadesi.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adaletkarane / adâletkârane

  • Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette. (Farsça)

adilane / âdilâne

  • Adaletli bir şekilde.

afüvkarane / afüvkârâne

  • Affedici bir şekilde.

aguş-u nazdarane / âguş-u nazdârâne

  • Nazlı bir şekilde sarmalayan kucak.

ahmakane

  • Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde. (Farsça)

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ahsen-i takvim

  • İnsanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması.

ahsen-ül kasas

  • İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli.
  • Sure-i Yusuf (A.S.).

ahsenü'l-halıkin / ahsenü'l-hâlıkîn

  • Herşeyi en güzel bir tarzda ve şekilde yaratan Allah.

akrostiş

  • yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.

alimane / âlimâne

  • Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde. (Farsça)

aliyyü'l-a'la / aliyyü'l-a'lâ

  • En üstün, en iyi şekilde.

amirane / âmirane

  • Emredercesine. Amir imiş gibi. (Farsça)
  • Emreden büyük kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

amiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Sıradan halka yakışır şekilde.

ane / âne / انه

  • Gibi anlamını verecek şekilde sıfat ve zarf yapan son ek. (Farsça)

ansiklopedi

  • yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.

aram-cuyane / ârâm-cûyane

  • Dinlenmek isteyene yakışır şekilde. (Farsça)

arifane / ârifane / ârifâne

  • Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak. (Türkçe)
  • Bilen birine yakışır bir şekilde.

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

arusane

  • Geline yakışır şekilde. (Farsça)

asammane / asammâne

  • Sağır bir şekilde.

asar-ı sani / âsâr-ı sâni

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın eserleri.

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

ashab-ı ress / ashâb-ı ress

  • Kur'anda bahsi geçen bir kavim adıdır. Kimler oldukları kati bir şekilde tesbit edilemiyor. Râvilerin ekserisi, peygamberlerine isyan eden ve onu öldürüp kuyuya atan, bundan dolayı da Cenab-ı Hakkın helâk ettiği bir kavim olduğu hakkında ittifak etmektedir. (Furkan Suresi, 38 inci Ayet)

aşikare / âşikâre

  • Açık bir şekilde.

asilane / asilâne

  • Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık. (Farsça)

asla ve mutlaka zarar iras etmez / asla ve mutlaka zarar îras etmez

  • Bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez.

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

ateş-suhan

  • Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen. (Farsça)

avam-perestane

  • Avam kimselere yakışır şekilde. (Farsça)
  • Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette. (Farsça)

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

aynelhak

  • Yaşayarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme.

azamet-i sani / azamet-i sâni

  • Herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah'ın yüceliği, büyüklüğü.

azimkarane / azimkârane / azimkârâne

  • Gayretli, kararlı bir şekilde.
  • Azmederek, kararlı bir şekilde.

bagiyane

  • Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. (Farsça)
  • Zâlimlere yakışır şekilde. (Farsça)

bahtiyarane

  • Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde. (Farsça)

bakiyane / bâkiyâne

  • Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca. (Farsça)

balapervazane

  • Yüksekten uçar gibi.
  • Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.

bari-i teala / bâri-i teâlâ

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren, onları mükemmel bir şekilde yaratan ve her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah.

barnabas incili / barnabas incîli

  • Hazret-i Îsâ'nın havârîlerinden biri olan Barnabas'ın, Îsâ aleyhisselâmdan görüp işittiklerini doğru şekilde yazıp derlediği İncil.

bed-agaz

  • Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış. (Farsça)

bedahat

  • (Tekili: Bedihî) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.

bedahaten

  • Çok açık bir şekilde.

bedahet derecesinde / bedâhet derecesinde

  • Çok açık bir şekilde.

bedbinane / bedbinâne

  • Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine. (Farsça)

bedeviyane

  • Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi. (Farsça)

bedihi

  • İspat gerekmeyecek şekilde açık.
  • Akla kendiliğinden gelen.

bedihiyat-ı hissi / bedihiyat-ı hissî

  • Hislerle açık bir şekilde idrak edilen nesneler, olaylar.

beligane / beligâne

  • Beliğ bir şekilde, noksansız ve güzel bir şekilde.

berahin-i sani / berahin-i sâni

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının delilleri.

berkemal / berkemâl / بزكمال

  • En iyi şekilde, mükemmel. (Farsça - Arapça)

bi'l-hadsi's-sadık / bi'l-hadsi's-sâdık

  • Doğruluğuna hemen hükmedilecek bir şekilde.

bihasebil'ade / bihasebil'âde

  • Âdet olduğu üzere, normalde, olağan şekilde.

bil'ayan

  • Belli, açık bir şekilde.

bilbedahe / bilbedâhe

  • Apaçık bir şekilde.

bitarafane muhakeme / bîtarafâne muhakeme

  • Tarafsız bir şekilde değerlendirme.

buhu

  • Mütevazi bir şekilde hakkını isteme.

burhan-ı sani / burhan-ı sâni

  • Allah'ın herşeyi mükemmel bir şekilde ve san'atla yaratmasının delili.

cahilane

  • Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

camiiyet-i tamme / câmiiyet-i tâmme

  • İnsanın İlâhî ilimlerin tecellîlerini mükemmel bir şekilde mahiyetinde toplanması.

cazibedarane / cazibedârâne

  • Çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde.

cazibekarane / câzibekârâne

  • Cazibeli şekilde.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

cehreten

  • Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

cemilane / cemîlâne

  • Çok güzel bir şekilde.

cihan-pesendane / cihan-pesendâne

  • Dünyaya meydan okuyarak kabul ettirir bir şekilde.
  • Dünyaya kabul ettiren bir şekilde.

cihanpesendane / cihânpesendâne

  • Dünyanın beğeneceği şekilde.

cilveli

  • Güzel ve hoş bir şekilde görünme.

çünan

  • Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi. (Farsça)

cür'etkarane / cür'etkârâne

  • Cesaretli bir şekilde.

cürcani / cürcanî

  • (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde olu

dahiyane / dâhiyâne

  • Dâhiye yakışır şekilde.

dahs

  • Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek.

damar-ı müteassıbane / damar-ı müteassıbâne

  • İnandığı şeylere körü körüne, katı bir şekilde bağlılık damarı.

def-i tabii / def-i tabiî

  • Bünyede ve içte olan şeyi, fıtrî ve normal şekilde dışarı atmak.
  • Doğal şekilde çıkarma, başından atma.

dehişt

  • İttifak, ittihad, birlik. (Farsça)
  • Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket. (Farsça)

delil-i ihtirai / delil-i ihtirâî

  • Kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması.

dessasane / dessâsâne

  • Hileli ve aldatıcı bir şekilde.

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

devr-i bid'at

  • Dinde olmayıp sonradan dine aykırı ve zarar verici şekilde ortaya çıkan şeylerin çok olduğu zaman.

düzdane / düzdâne

  • Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. (Farsça)

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

ehl-i rivayet-i sadıka / ehl-i rivâyet-i sadıka

  • Peygamberimizden duyulan şeyleri dosdoğru bir şekilde nakleden kimseler.

ehl-i tefekkür

  • Varlıklar üzerinde Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünenler.

ehliyet-i eda / ehliyet-i edâ

  • Şahsın dînen geçerli olacak şekilde iş yapabilmeye elverişli olması.

ekiden

  • Metin, muhkem ve sağlam şekilde.
  • Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen.
  • Mükerreren, tekrar olarak.

ekmelane / ekmelâne

  • Ekmel olana yakışacak şekilde.

ekmeliyet

  • En mükemmel bir şekilde.

ekremane

  • Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.

el-hubbu fillah muhibb-i muhlis / el-hubbu fillâh muhibb-i muhlis

  • Allah için, hâlis ve samimî bir şekilde seven.

elemkarane / elemkârâne

  • Acı duyarak, üzüntülü bir şekilde.

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

emin / emîn

  • Kendisine güvenilen.
  • Peygamber efendimizin lakabı. Peygamber olduğu bildirilmeden önce de, Kureyş kabîlesi Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem çok güvenir, inanır ve; "Muhammed-ül-emîn" derlerdi.
  • Vücuttaki bütün âzâlarını İslâmiyete uygun şekilde ve uygun yerlerde kullan

erbab-ı fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması noktasında uzman olanlar.

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

eş'ari / eş'arî

  • Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunun iki büyük imâmından biri. Ebü'l-Hasen Ali bin İsmâil Eş'arî. 879 (H. 266) yılında Basra'da doğdu. 941 (H. 330) yılında Bağdâd'da vefât etti.
  • Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını Ebü'l-Hasen Eş'arî hazretlerinin açıkladığı şekilde öğrenip inanan.

eser-i kast ve şuur

  • Bilerek, isteyerek ve şuurlu bir şekilde yapılmanın izi, işareti.

ev kema kàl / ev kemâ kàl

  • Veya buna benzer şekilde buyurmuşlar.

eyzan / ایضا

  • Yine, öyle de, aynı şekilde.
  • Ve yine, aynı şekilde. (Arapça)

fa'al / fa'âl

  • Dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan.

fa'alün lima yürid / fa'âlün limâ yürid

  • Dilediğini mükemmel şekilde yapan Allah.

faalane / faalâne

  • Faal, hareketli bir şekilde.

fahimane / fahimâne

  • İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. (Farsça)

fakirane / fakirâne

  • Muhtaç bir şekilde.

fedakarane / fedakârâne

  • Fedakar şekilde.

federasyon

  • Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. (Fransızca)
  • Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik. (Fransızca)

fenafişşeyh / fenâfişşeyh

  • Tarikatlerde müridin şeyhine, onda fâni olacak şekilde bağlanması.

ferzendane / ferzendâne

  • Evlada yakışır şekilde.

fesahat / fesâhat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.

fesahat-i harika

  • Sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı.

feth-i suver

  • Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı.

fettahiyet / fettâhiyet

  • Herşeyi uygun şekilde açma fiili.

fevkalme'mul

  • Umulmadık bir şekilde, beklenenin üstünde.
  • (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.

fevt

  • Ölüm, mevt.
  • Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.

fihriste-i san'at-ı rabbaniye / fihriste-i san'at-ı rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların özeti ve listesi.

fiil-i tezyin ve ihsan

  • Herşeyi güzel ve süslü bir şekilde yapma fiili, işi.

furkan-ı ahkem

  • Doğruyu yanlıştan en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran Kur'ân-ı Kerim.

furkan-ı hakim / furkân-ı hakîm

  • Hak ile bâtılı gayet hikmetli bir şekilde birbirinden ayıran Kur'ân.

gabn-ı fahiş / gabn-ı fâhiş

  • Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.

galebe-i i'cazkarane / galebe-i i'cazkârâne

  • Mu'cizeli bir şekilde galip gelme.

galibane / galibâne

  • Galip şekilde.

gani / ganî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiçbir zamanda, hiçbir mekânda, hiçbir hâlde, hiçbir şeye muhtâc olmayan. Allahü teâlâya, hiçbir şekilde başkasına muhtaç olmayan mânâsına Ganiy-yi mutlak da denir.

ganiyy-i mutlak

  • Hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah.

garibane

  • Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine. (Farsça)

gasl

  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.

gaybiyane / gaybiyâne

  • Gaybı görür, görünmeyeni bilir bir şekilde.

gayr-i mahsus / gayr-i mahsûs / غير محسوس

  • Hissedilmeyecek şekilde.

gayr-ı şuuri / gayr-ı şuurî

  • Bilinçsiz şekilde.

gayurane

  • Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi. (Farsça)

gıptakarane / gıptakârâne

  • İmrendirici bir şekilde.

gıybet / غِيْبَتْ

  • Arkadan çekiştirmek; hazır olmayan birisinin aleyhinde hoşlanmayacağı şekilde konuşmak.
  • Birinin ardından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme, dedikodu.

günbed

  • Kümbet, kubbe, üst tarafı yuvarlak şekilde olan bina veya çıkıntı. (Farsça)

gururkarane / gururkârâne

  • Gururlu bir şekilde.

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

habir-i basir / habîr-i basîr

  • Kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah.

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

hablullahi'l-metin / hablullahi'l-metîn

  • Allah'ın hiçbir şekilde kopmayan ipi.

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hadd-i te'dib

  • Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi.

hadia / hadîa

  • (Çoğulu: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.

hadis-i muddarib / hadîs-i muddarib

  • Kitab yazanlara, çeşitli yollardan, birbirine uymayan şekilde bildirilen hadîs-i şerîfler.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hadsi / hadsî

  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hakaretkarane / hakaretkârâne

  • Hakaret eder şekilde.

hakeza / hâkezâ / هكذا

  • Aynı şekilde. (Arapça)

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

hakimane / hakîmane / hâkimâne / hakîmâne / حَك۪يمَانَه

  • Hikmetli bir şekilde.
  • Hükmeder bir şekilde.
  • Hikmet sâhibine yakışır şekilde.

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

hakk-ı marifet / hakk-ı mârifet

  • Hakkıyla, gerçek bir şekilde bilme ve tanıma.

halavetle / halâvetle

  • Tatlı bir şekilde.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak bir şekilde, uysalca.

halisane / hâlisâne

  • Halis bir şekilde, temiz kalplilikle.

halisen lillah / hâlisen lillâh

  • Samimi bir şekilde, sadece Allah rızası için.

halkabend

  • Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma. (Farsça)

hamd

  • En üstün şekilde senâ, övgü.

hamulane

  • Tahammüllü kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

hamuşane

  • Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde. (Farsça)

hannan-ı mennan / hannân-ı mennân

  • Rahmetlerin en hoş cilvesini kullarına bağışlayan ve sonsuz minnete lâyık olduğunu gösterecek şekilde kullarını nimetlendiren Allah.

hararetle

  • Çok yoğun bir şekilde.

harekat-ı muttarıda / harekât-ı muttarıda

  • Birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler.

hareket-i cezbekarane / hareket-i cezbekârâne

  • Kendinden geçer bir şekilde hareket.

harice temessül

  • Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.

harisane / harîsâne

  • Hırslı bir şekilde.

haşinane / haşînâne

  • Kırıcı, sert ve katı bir şekilde.

haşmetkarane / haşmetkârâne

  • Heybetli, görkemli bir şekilde.

hata-i biedebane / hatâ-i bîedebâne

  • Edebe aykırı bir şekilde işlenilen hatâ.

hatib-i fasih / hatib-i fasîh

  • Meseleleri çok net ifadelerle muhataplarına veciz şekilde anlatan hatip.

hatme

  • Toplu bir şekilde, birlikte yapılan zikir, hatim.

hatme-i muazzama-i muhammediye / خَتْمَۀِ مُعَظَّمَۀِ مُحَمَّدِيَه

  • Çok büyük bir zikir halkasında Peygamberimizin (asm) yaptığı şekilde belirli zikirleri okuma.

hava-yı nesimi / havâ-yı nesîmî

  • Tatlı ve hoş bir şekilde esen rüzgar.

havale-i muaccele

  • Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.

hayal-perestlik

  • Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
  • Sözde, hakikati rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.

hayatkarane / hayatkârâne

  • Hayatlı bir şekilde.

hayattarane / hayattârâne

  • Canlı bir şekilde.

hayretefza / hayretefzâ

  • Hayret içinde bırakacak şekilde; hayret saçan.

hazef

  • Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hazinane / hazînâne

  • Hüzünlü bir şekilde.

hem / هم

  • -deş, -daş anlamını verecek şekilde kelimeye türetmeye yarayan ön ek. (Farsça)
  • Hem, üstelik. (Farsça)

hert

  • Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma.
  • Yırtma.
  • Dürtme.

heveskarane / heveskârâne

  • Hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde.

hevesperverane / hevesperverâne

  • Nefsin istek ve arzularına düşkün bir şekilde.

hezeyanvari / hezeyanvâri

  • Saçma sapan bir şekilde.

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hicv

  • (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume.
  • Alay etmek.

hikmetperverane / hikmetperverâne

  • Hikmetli yapmayı pek sever bir şekilde.

hile-i batıla / hîle-i bâtıla

  • Haramı helâl ve helâli haram yapmak veya farzı kendisine uygun gelecek şekilde yapmak yâhut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için yapılan hîle.

himmet

  • Kast, irâde, kuvvetli istek, arzu. Allahü teâlânın velî kullarından bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan o işin olmasını dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması. Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi Sofi

hırpadak

  • Birdenbire, hemencecik.
  • Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.

hodbinane

  • Kendini beğenerek, kibirli bir şekilde.

hodfuruşane / hodfuruşâne

  • Kendini beğendirmeye çalışır bir şekilde.

hodpesendane / hodpesendâne

  • Kendini beğenerek, mağrur bir şekilde.

hüsn-ü isabet

  • Güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme.

hüsn-ü rıza / hüsn-ü rızâ

  • Güzel bir şekilde razı olma, hoş karşılama.

hüzn-engizane / hüzn-engizâne

  • Hüzün ve üzüntü verici bir şekilde.

hüzün-engizane / hüzün-engizâne

  • Keder verici bir şekilde.

i'cazkarane / i'câzkârâne

  • Mu'cizeli bir şekilde.

i'cazlı / i'câzlı

  • Bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakacak şekilde mucizeli.

ibadet / ibâdet

  • Kulluk, kulluk vazîfelerini İslâmiyetin bildirdiği şekilde yerine getirmek. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak.

ibadet-i tefekkür

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme ibadeti.

ibhah

  • Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.

ibham

  • Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan.
  • Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı.
  • Baş parmak.

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

icaleten

  • Hemen, acele olarak, seri bir şekilde.

icaz-ı mu'ciz / îcâz-ı mu'ciz

  • Mu'cizeli vecizlik; mu'cizeli bir şekilde az sözle çok mânâlar ifade etme.

icazkarane / îcazkârâne

  • Vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek.

icmalli

  • Özet şekilde.

icraat-ı hakimane / icraat-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan icraatlar.

içtihadat-ı safiyane / içtihadat-ı sâfiyâne

  • Samimî, hâlis bir şekilde sırf Allah rızası için yapılan içtihadlar.

ictimaiyyun

  • İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler. Sosyologlar.

ifratkarane / ifratkârâne

  • Aşırıya kaçacak şekilde.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ihata-i ummani / ihata-i ummânî

  • Deniz gibi geniş bir şekilde kuşatma.

ihatavi / ihatavî

  • İhata edecek şekilde. Kaplayıp içine alacak yolda.

ihfaf

  • Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihsanperverane / ihsanperverâne

  • Bağışta bulunmayı pek sever şekilde.

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

iktina'

  • Künyelenme.
  • Anlaşılmayacak şekilde söyleme.
  • Gizlenme, saklanma.

iktirah

  • (Çoğulu: İktirahat) (Karh. dan) Evvelden hazırlamadan düzgün bir şekilde ve içe doğduğu gibi (şiir veya nutuk) söyleme.

ila ahirihi / ilâ âhirihî

  • "Aynı şekilde devam eder" mânâsına gelen bir ifade; sonuna kadar.

ilan-ı sani / ilân-ı sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ı ilân.

ilticakarane / ilticakârâne

  • Sığınır bir şekilde.

iltifatkarane / iltifatkârane

  • İltifat edene yakışır şekilde. (Farsça)

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

inayetkarane / inayetkârâne

  • İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde. (Farsça)

inhimal

  • İhmal etme, önem vermeme.
  • Mühlet alma.
  • Göz yaşı dökme.
  • Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.

inhisaf

  • Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.

inkişaf-ı fevkalade / inkişaf-ı fevkalâde

  • Olağanüstü bir şekilde ortaya çıkma, belirme.

insafkarane / insafkârâne

  • İnsaflı bir şekilde.

insaniyetperverane / insaniyetperverâne

  • İnsancıl bir şekilde.

intidam

  • Kolayca ele geçme. Kolay bir şekilde elde etme.

intizamat-ı kazaiye

  • Kaderde olanların düzenli bir şekilde ortaya çıkması.

intizamkarane / intizamkârane

  • Düzgün bir şekilde.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

ism-i bedi' ve hakim / ism-i bedî' ve hakîm

  • Allah'ın örneksiz olarak, eşsiz bir şekilde yaratan, ismi ile her işini hikmetle yapan mânâsındaki ismi.

ısmarlama

  • Bir san'at sâhibine bir şeyi târif ederek istediği şekilde yaptırmak.

istavroz

  • Hıristiyanlığın alâmeti, işâreti sayılan şekil ve bu şekilde yapılmış put, haç.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istifham-ı inkari / istifham-ı inkârî

  • Gr: Menfî cihetle sual sormak. (İnkâr ettiğini bildirir şekilde "Olmaz" diyen birisine karşı, "Olur mu? diye sormak gibi.)

istiğrak / istiğrâk

  • Türü kapsayacak şekilde umumi hâle getirme.

istihale-i latife / istihale-i lâtife

  • Çok ince ve hoş bir şekilde bir halden başka bir hâle geçme; lâtif ve ince dönüşüm.

istikametkarane / istikametkârâne

  • Doğru bir şekilde.

istikametle

  • Doğru bir şekilde.

istilakarane / istilâkârâne

  • Her şeyi ele geçirir bir şekilde.

istitafkarane / istîtafkârâne

  • Merhamet isteyene yakışır şekilde.

itaat-i amya / itaat-i amyâ

  • Körü körüne itaat; bilinçsiz ve şuursuz bir şekilde itaat etme.

itare-i name

  • Sür'atle ve hevesli bir şekilde mektub yollama.

itfal

  • İnsan vücudunun fenâ bir şekilde kokması.

ıtnab-ı mümille

  • Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.

ıtra'

  • Bir kimseyi mübalağa ile medhetmek. En güzel şekilde sena etmek.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittisafkarane / ittisafkârâne

  • Güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan.

izhar-ı muhalefet

  • Karşı olduğunu ortaya koyma; açık bir şekilde muhalefet yapma.

ıztımar

  • Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme.
  • İnce belli olma.

kabe kavseyn / kâbe kavseyn

  • Peygamber efendimizin Mîrac gecesinde bilmediğimiz bir şekilde Allahü teâlâya yakınlığından kinâye olan bir tâbir.

kabiliyet-i san'at

  • San'at kabiliyeti, bir şeyi san'atlı bir şekilde yapabilme yeteneği.

kaf-nun / kâf-nûn

  • Arap alfabesinde yer alan iki harften oluşan ve Allah'ın varlıkları dilediği şekilde yaratmasını ifade eden "kün", yani "ol" emri.

kafirane / kâfirane

  • Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. (Farsça)

kamilane / kâmilâne

  • Mükemmel bir şekilde.

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kaside-i manzume-i hikmet

  • Hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir.

kat'iyetle

  • Kesin bir şekilde, şüphesiz.

katib-i zülkemal / kâtib-i zülkemâl

  • Bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah.

kehf-misal

  • Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren.

kehribar

  • Birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş.

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

kemal-i imtisal / kemâl-i imtisâl

  • Eksiksiz bir şekilde bağlanma, boyun eğme.

kemal-i imtiyaz / kemâl-i imtiyaz

  • Bir şeyi mükemmel bir şekilde diğerlerinden ayırma.

kemal-i itaat / kemâl-i itâat

  • Tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme.

kemal-i merak ve dikkatle / kemâl-i merak ve dikkatle

  • Oldukça meraklı ve dikkatli bir şekilde.

kemal-i sarahat / kemâl-i sarahat

  • Eksiksiz bir şekilde açık olma.

kemal-i sür'at

  • Hızlı bir şekilde.

kemal-i sür'atle / kemâl-i sür'atle

  • Çok hızlı bir şekilde.

kemal-i tazim / kemâl-i tâzim

  • Allah'ın sonsuz büyüklüğünü mükemmel bir şekilde dile getirme. Büyük saygı, hürmet.

kemal-i vüsuk / kemâl-i vüsûk

  • Gayet mükemmel şekilde kendinden emin.

kemerbeste-i hizmet-i mevla / kemerbeste-i hizmet-i mevlâ

  • Allah'ın huzurunda, Onun emrine hazır şekilde el bağlamak.

kemerbeste-i ubudiyet

  • Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)

keramet-i acibe

  • Şaşırtıcı bir şekilde gerçekleşen keramet.

kerametkarane / kerâmetkârâne

  • Kerametli bir şekilde.

kerametkarene / kerâmetkârene

  • Kerametli bir şekilde.

kerametvari / kerâmetvâri

  • Keramet gösterir şekilde.

kerimane / kerîmâne

  • Lütufkâr ve cömert bir şekilde.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

keza / kezâ / كذا

  • Aynı şekilde, böylece. (Arapça)

kezalik / kezâlik / كذالك

  • Aynı şekilde. (Arapça)

kinai / kinâî

  • Maksadı, kapalı bir şekilde ve dolaylı olarak anlatan söz biçimi.

kinai nevinden / kinâî nevinden

  • Kinâye türünden; bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı türünden.

kinaye / kinâye

  • Bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı.

kinayet

  • Bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san'atı.

kinayeten

  • Hem gerçek, hem de mecâzi mânâya gelebilecek bir sözü mecaz yönüyle kullanmak suretiyle, maksadını kapalı bir şekilde, dolaylı anlatarak.

kısas

  • Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.

kısasen

  • Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

kur'an

  • Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığ

kur'an-ı kerim / kur'ân-ı kerîm

  • Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla Muhammed aleyhisselâma yirmi üç senede Arabça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların bildirmeleri ile gelen ve mushaf larda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hi

kusurkarane / kusurkârâne

  • Kusurlu bir şekilde.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lahn

  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.

laşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda

latifane / lâtifâne

  • Hoş ve güzel bir şekilde.

laübali / lâübâlî

  • Başkalarıyla saygısızlığa varacak şekilde senlibenli; çekinmesi ve sakınması olmayan.

laubaliyane / lâubaliyane

  • Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak. (Farsça)

layıkı veçhile / lâyıkı veçhile

  • Lâyık olduğu şekilde.

lian / liân

  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

lisan-ı mu'cizü'l-beyan-ı nebevi / lisan-ı mu'cizü'l-beyân-ı nebevî

  • Her şeyi ap açık şekilde açıklayan Peygamberimizin mu'cizeli dili.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

lütuf ve inayet-i bari / lütuf ve inâyet-i bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir şekilde yaratan Allah'ın lütuf ve yardımı.

lüzum-u zati-i tabii / lüzum-u zâti-i tabiî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ tam olmasa da "Ateşin lüzum-u zâti-i tabiîsi sıcaklıktır." denilebilir.

ma'nevi bağ / ma'nevî bağ

  • Herhangi bir şekilde, iki şey arasında zihinde kurulan irtibat, ilgi. Buna mânevî râbıta da denir.
  • Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat, dînine bağlılık gibi mânevî değerler.

ma'nidarane

  • Mânâlı şekilde. (Farsça)

madalya

  • İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.

maddeten

  • Cismen. Madde ve cisim olarak.
  • İş olarak, iş ile.
  • Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.

maglubane

  • Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. (Farsça)

mağlubane / mağlûbane

  • Mağlup bir şekilde, yenilmiş olarak.

mağrurane / mağrurâne

  • Gururlu bir şekilde.

mahbubane / mahbubâne

  • Sevimli bir şekilde.

mahirane / mâhirâne

  • Maharetli bir şekilde.

mahmurane

  • Baygın bir şekilde. Mahmurcasına. (Farsça)

mahremane / mahremâne

  • Mahrem ve gizli bir şekilde.

mahremce

  • Herkesçe bilinmeyecek bir şekilde.

mahv u nabud / mahv u nâbud

  • Hiçbir izi kalmayacak şekilde yok olma.

mahzunane / mahzunâne

  • Mahzun ve üzgün bir şekilde.

makhurane

  • Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.

makine-i alem / makine-i âlem

  • Bir makine gibi mükemmel bir şekilde çalışan âlem, dünya makinesi.

makulane / mâkulâne

  • Akla uygun bir şekilde.

manidarane / mânidarâne

  • Anlamlı bir şekilde.

manzum kaside

  • Kâfiyeli bir şekilde yazılan şiir.

marifet-i sani / mârifet-i sâni

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı tanıma ve bilme.

masadak

  • Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.

maslahatkarane / maslahatkârâne

  • Faydalı ve yararlı bir şekilde.

masnuat-ı muntazama / masnuât-ı muntazama

  • Düzenli bir şekilde yaratılan san'at eseri varlıklar.

masnuat-ı müzeyyene

  • Süslü bir şekilde yaratılan san'at eseri varlıklar.

masumen / mâsumen

  • Mâsum, günahsız bir şekilde.

masun ve mahfuz buyursun

  • Sağlam bir şekilde korusun ve muhafaza etsin.

mazhar-ı ekmel

  • En mükemmel şekilde bir özelliği üzerinde yansıtan.

mazhar-ı etemm / مَظْهَرِ اَتَمّ

  • En tamam şekilde kendisinde gösteren.

mazhariyet-i münkeşife / مَظْهَرِيَتِ مُنْكَشِفَه

  • Açılmış, açığa çıkmış bir şekilde kendinde gösterme.

mecazen

  • Mecâzî olarak; bir sözü gerçek anlamı dışında başka bir mânâyı anlatacak şekilde kullanma.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

medlul-ü mecazi / medlûl-ü mecazî

  • Mecazî bir şekilde ifade edilen mânâ.

memnunane / memnunâne

  • Memnun bir şekilde.

merdane / merdâne

  • Mert kişiye yakışır şekilde.

merhametkarane / merhametkârâne

  • Merhametli bir şekilde.

mes'udane / mes'udâne / mes'ûdâne

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)
  • Mutlu bir şekilde.
  • Mutlu bir şekilde.

meş'umane / meş'umâne

  • Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına. (Farsça)

mesrurane / mesrurâne / mesrûrâne

  • Sevinçli bir şekilde.
  • Sevinçli bir şekilde.
  • Sevinçli bir şekilde.

mesture

  • Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın.
  • Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

metinane / metînane

  • Sağlam ve kuvvetli bir şekilde.

mevcudiyet-i rabbaniye / mevcudiyet-i rabbâniye

  • Herşeye hâkim olan ve herşeyi istediği şekilde terbiye eden Allah'ın varlığı.

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

mevsukan

  • Güvenilir ve sağlam şekilde, yazılı olarak kaydedilmiş.
  • Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.

meyusane / meyûsâne

  • Ümitsizce, ümitsiz bir şekilde.

min haysü la yeş'ur / min haysü lâ yeş'ur

  • Bilmediği bir tarzda, beklemediği şekilde.

mollayane

  • Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.

mu'amma / mu'ammâ

  • Gizli, örtülü, anlaşılmaz veya anlaşılması güç şey.
  • Edebiyâtta bir ad sorulacak şekilde düzenlenmiş manzûm bilmece.

mu'cizane / mu'cizâne

  • Mu'cizeli bir şekilde.

mu'cize-i tevafukıyye

  • Kur'ân'daki tevafuka ait mu'cize, kelimelerin mu'cizeli bir şekilde birbirine uygunluğu.

mu'cizeli

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü bir şekilde olan.

mu'cizevi / mu'cizevî

  • Bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz ve hayrette bırakır şekilde.

mü'minane / mü'minâne

  • Mü'min olan kimseye yakışır şekilde.

mu'terizane / mu'terizâne

  • İtiraz eder şekilde. Muteriz suretinde. (Farsça)

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

muannidane / muannidâne

  • İnatçı bir şekilde.

muazale

  • Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme.
  • Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama.
  • Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.

mübelliğ-i beliğ

  • Noksansız ve belâgatli bir şekilde tebliğ eden.

mücahidane / mücâhidane

  • Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)
  • Mücahide yakışır şekilde.

müceddidane

  • Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde. (Farsça)

mücemmil

  • Herşeyi en güzel şekilde yaratan Allah.

muciddane / muciddâne

  • Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)

mucizane / mucizâne / mûcizâne

  • Mucizeli bir şekilde.
  • Mucizeli bir şekilde.

müdebbirane / müdebbirâne

  • Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. (Farsça)
  • Tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek.

müfehhimane

  • Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde. (Farsça)

muhabbetdarane

  • Muhabbete yakışır şekilde.

muhakkik-i kamil / muhakkik-i kâmil

  • Gerçekleri mükemmel bir şekilde araştıran ve bilen âlim.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)

muhalif

  • Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan.
  • Başka şekilde düşünen.
  • Karşı duran.

muhassal-ı mazbut

  • Elde tutulacak şekilde var olan, oluşan.

mühelhil

  • Lâtif ve nâzik söz söyleyen.
  • Bir şeyi lâtif ve zarif bir şekilde yapan.

muhkemat / muhkemât

  • İslâmiyetin sağlam ve kuvvetli kanunları, emirleri; yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık sözler, kesinlik ifade eden naslar.

muhkemat-ı kur'aniyye

  • Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya

muhkemat-ı şeriat / muhkemât-ı şeriat

  • Kur'ân ve Hadisin yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık hükümleri, ifadeleri.

muhlisane / muhlisâne

  • Hâlis ve samimî bir şekilde.

müjdekarane / müjdekârâne

  • Müjdeli şekilde.

mukabele / mukâbele

  • Ramazân-ı şerîf ayında câmide her gün Kur'ân-ı kerîmden bir cüz (yirmi sayfa) olacak şekilde cemâatin huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okumak.

mukabele-i rahmani / mukabele-i rahmânî

  • Rahmân olan Allah'ın Zâtına has ve yaraşır şekilde karşılık vermesi.

mükemmelen

  • En iyi ve mükemmel bir şekilde.

mukniane / mukniâne

  • İkna ederek, ikna edici bir şekilde.

muktesidane / muktesidâne

  • İktisadlı şekilde, tutumlu biçimde.
  • İktisatlı bir şekilde.

mukteza-yı hal / muktezâ-yı hâl

  • Halin gerektirdiği şekilde, icabına göre.

mülayimane / mülâyimâne

  • Yumuşak ve uysal bir şekilde.

mülk şirketi

  • İki veya daha çok kimsenin, mîrâs veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip satın alarak, bir mala berâber sâhib olmaları; yâhut mallarını ayrılmayacak şekilde karıştırıp ortak olmaları.

müminane

  • Mümine yakışır şekilde, inanarak.

mümteni-un bizzat

  • (Mümteniatün bizzât) Varlığı, vücudu hiç bir şekilde mümkün olmayan. Zâtı itibariyle imkânsız olan.

mün'imane / mün'imâne

  • Nimet verene, ihsan edene yakışır bir şekilde.

munazzım

  • Herşeyi en güzel bir şekilde düzenleyen Allah.

müneccimane / müneccimâne

  • Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. (Farsça)

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

mürgane

  • Kuşlara yakışır şekilde. Kuşlar gibi. (Farsça)
  • Kuş yumurtası. (Farsça)

mürşidane / mürşidâne

  • Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.

musaddıkane / musaddıkâne

  • Tasdik eder tarzda, doğrulayıcı şekilde.

musahhihane / musahhihâne

  • Tashih eder, yanlışları düzeltir bir şekilde.

musahhir-üş şemsi ve-l kamer

  • Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)

müşakelet

  • Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş.
  • Cinsiyet birliği.
  • Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.

musannıf

  • Herşeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde sınıflandıran, düzenleyen Allah.

müşevvikane

  • Teşvik eder bir şekilde.

müşfikane / müşfikâne

  • Şefkatli bir şekilde.

musırr-ı muhteris

  • Hırslı bir şekilde ısrar eden; ihtiraslı ve hırslı bir şekilde ısrarla isteyen.

musırrane / musırrâne

  • Israrlı bir şekilde.

müstağni-yi mutlak

  • Hiçbir şekilde ihtiyacı olmayan.

müstağniyane / müstağniyâne

  • Tok gönüllülükle, kanaatkar bir şekilde.

müstahsinane / müstahsinâne

  • Bir şeyin güzelliğini kabul eder şekilde.

müştakane / müştâkane

  • Çok arzulu ve istekli bir şekilde.

müstebidane / müstebidâne

  • Baskıcı şekilde, despotça.

müştehiyane / müştehiyâne

  • İştahlı bir şekilde.
  • İştahlı bir şekilde.

müsterhimane / müsterhimâne

  • İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde. (Farsça)

müsteskılane / müsteskılâne

  • İstiskal eden kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

mutaassıbane

  • (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.

mutarassıdane / mutarassıdâne

  • Tarassud edene yakışır şekilde. (Farsça)

mutarrid

  • Bir düziye, devamlı, aynı şekilde olan.

mutasavvıfane

  • Tasavvuf ehline benzer şekilde.

mutazallimane / mutazallimâne

  • (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.

müteaccibane / müteaccibâne

  • Şaşakalma suretiyle. Taaccüb eder şekilde. (Farsça)
  • Şaşırarak, şaşkın bir şekilde.

müteakkılane / müteakkılâne

  • Anlayana yakışır şekilde. (Farsça)

müteassıb

  • Çok katı ve tavizsiz bir şekilde savunan.

mütebadir

  • En açık ve net bir şekilde zihne gelen, hatıra gelen.

mütecavizane / mütecavizâne / mütecâvizâne

  • Tecavüz eder şekilde. Tecavüz edene yakışır halde. (Farsça)
  • Haddi aşarak, saldırgan bir şekilde.

müteemmilane / müteemmilâne

  • Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. (Farsça)
  • Dalgın şekilde. (Farsça)

mütehacimane / mütehacimâne

  • Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde. (Farsça)

müteharriyane

  • Taharri edip araştırana yakışır şekilde. (Farsça)

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütekebbirane / mütekebbirâne

  • Kendini büyük gösterir şekilde, kibirli olarak.

mütekellim-i alim / mütekellim-i alîm

  • Gizli ve âşikâr her şeyi bilen ve kendi Zâtına lâyık şekilde konuşan Allah.

mütemehhil

  • Yavaş yavaş, aşamalı şekilde.

mütemerridane / mütemerridâne

  • İnatla, inatçı bir şekilde.

mütena'imane / mütena'imâne

  • Nimetler içinde nazdar bir şekilde büyümek, yetişmek suretiyle. Varlık içinde, ferahlık ve nimet içinde olarak. (Farsça)

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

müterakkiyane / müterakkiyâne

  • İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde. (Farsça)

mütereffih

  • (Refh. den) Rahat bir şekilde ve bolluk içinde yaşıyan. Refah bulan.

müterettibe

  • Birbirine uyumlu şekilde sıralanan.

müteşakil

  • Şekli birbirine benzeyenlerden herbiri, bir şekilde olan.
  • Bir aruz vezninin ismi.

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteselsilen

  • Birbirine bağlanmış sıra halinde, zincirleme şekilde.

mütevatir-i bilmana / mütevatir-i bilmânâ

  • Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.

mutmainane / mutmainâne

  • Şüphesiz bir şekilde.

muttarid

  • Düzenli bir şekilde devam eden.

muvazzah

  • Açıklanmış. İzahı yapılmış. Açık, anlaşılır şekilde.

muvazzahan

  • Açıklanarak. Etraflı ve açık şekilde izah olarak.

nafizane / nâfizâne

  • Derinlere işler ve hükmü geçer bir şekilde.

nakkaş / nakkâş

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah.

nakkaş-ı alim / nakkâş-ı alîm

  • Her şeyi bilen ve her şeyi san'atlı bir şekilde işleyen Allah.

nakkaş-ı zülcelal / nakkâş-ı zülcelâl

  • Herşeyi nakışlı ve süslü bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah.

namuskarane / nâmuskârane

  • Namusluca, namuslu insanlara yakışır şekilde.

nass

  • Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
  • Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide.
  • Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakle

nassi / nassî

  • Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet.
  • Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.

nasuhi / nasuhî

  • (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.

nazar-ı gaflet

  • Hakikatten habersiz şekilde bakış.

nazar-ı hafi-i gaybi / nazar-ı hafî-i gaybî

  • Görünmeyeni, ileride olacakları görecek şekilde gizli bakış.

nazar-ı müşahede

  • Göz önünde, göze görünecek şekilde.

nazdarane / nazdârâne

  • Nazlı bir şekilde.

nazeninane / nâzeninâne

  • Nazlı bir şekilde.

nazikane / nâzikâne / نَازِكَانَه

  • Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice. (Farsça)
  • Nâzik bir şekilde.

nazım / nâzım

  • Her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah.

nazzam-ı vahid / nazzâm-ı vâhid

  • Bütün varlık âlemini yaratılış gayelerine uygun olarak en güzel şekilde düzenleyen Kendisi bir olan Allah.

nefsani / nefsânî

  • Nefsin hoşuna gider şekilde.

nefsaniyet

  • Nefsin hoşuna gider şekilde arzular.

nehy-i sarih

  • Açık bir şekilde yasaklama.

nesak-ı vahid / nesak-ı vâhid

  • Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.

nezihane / nezihâne

  • Temiz ve kibar bir şekilde.

nikah / nikâh

  • Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme.
  • Resmi evlenme muâmelesi.

nitak-ı ka'be-i ulya / nitâk-ı ka'be-i ulyâ

  • Yüce Kâbe'nin örtüsü (Burada Kâbe örtüsü nutaka benzetilmiştir. Nutak ise, hanımların vücudun ortasına gelecek şekilde taktıkları ikiye bölünmüş bir elbise veya elbisenin bir parçasıdır ve yere kadar serbestçe sarkıtılır.).

nübüvvettarane / nübüvvettârâne

  • Peygamberlik şeklinde, peygambere yakışır bir şekilde.

nukuş-u bedayikarane / nukuş-u bedayikârâne

  • Eşsiz ve benzersiz şekildeki harika nakışlar.

nutk-u beliğ-i bitarafane / nutk-u beliğ-i bîtarafane

  • Tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma.

pederane / pederâne

  • Babaya yakışır şekilde.

rahimane / rahîmâne

  • Merhametli bir şekilde.

rahman-ı rezzak / rahmân-ı rezzâk

  • Rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve bütün varlıkların rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.

rakkasane / rakkasâne

  • Oynar şekilde. Raksederek. (Farsça)

raks ve hareket

  • Oynama, düzenli bir şekilde hareket etme.

rasiha / râsiha

  • Çok sert ve katı, güçlü bir şekilde yerleşmiş.

rasihane / râsihâne

  • Sağlam ve köklü bir şekilde.

re'fetkarane / re'fetkârane

  • Merhametli bir şekilde, çok acıyarak.

rezzak / rezzâk

  • Bütün varlıkların rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.

rububiyet-i sani

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın bütün mahlûkatı besleyip terbiye etmesi, idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rüşd ü irşad

  • Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.

rüşd-ü irşad

  • Mükemmel bir şekilde doğru yola sevk etmek.

saadet-saray-ı ebediye / saadet-sarây-ı ebediye

  • Sonsuz mutluluk sarayı; hiç bitmeyecek şekilde mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı.

saadetkarane / saadetkârâne

  • Mutlu bir şekilde.

sadıkane

  • Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle. (Farsça)

şahane / şâhâne

  • Şaha yakışır şekilde.

sahavetkarane / sahavetkârâne

  • Cömert bir şekilde, cömertçe.

saik-i hakim / sâik-i hakîm

  • Herşeyi hikmetli bir şekilde bir amaca yönlendiren Allah.

sakinane / sakinâne

  • Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. (Farsça)

şakirane / şâkirâne

  • Şükredene yakışır şekilde, şükrederek.

sakitane / sâkitâne

  • Sessizce, suskun bir şekilde.

salah / salâh

  • İyilik, bir şeyin iyi ve istenen şekilde bulunması, dindarlık, barış.

samimane / samimâne

  • Samimî bir şekilde.

san'atkar / san'atkâr

  • Herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

san'atkar-ı zülcelal / san'atkâr-ı zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve görkem sahibi olan ve her şeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

san'atkar-ı zülcemal / san'atkâr-ı zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

san'atkarane / san'atkârane

  • San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. (Farsça)

san'atperverane / san'atperverâne

  • San'atı sever bir şekilde.

sani-i adl / sâni-i adl

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan ve sonsuz adâlet sahibi olan Allah.

sani-i alem / sâni-i âlem

  • Bütün varlık âlemini san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i alim-i zülcemal / sâni-i alîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi olan ve sonsuz ilmiyle herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i ehad / sâni-i ehad

  • Zâtı bir olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i ezeli / sâni-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i hayy-ı kayyum / sâni-i hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratıp ayakta tutan Allah.

sani-i kadim / sâni-i kadîm

  • Ezelden beri var olan ve varlıkları sa'natlı bir şekilde yaratan Cenâb-ı Allah.

sani-i kadim-i ezeli / sâni-i kadîm-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i külli şey / sâni-i külli şey

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i mevcudat / sâni-i mevcudat

  • Bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i mu'ciznüma / sâni-i mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i muhteşem / sâni-i muhteşem

  • İhtişam sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i musavvir / sâni-i musavvir

  • Herşeyi istediği surette, mükemmel ve sanatlı bir şekilde yapan Allah.

sani-i rahman / sâni-i rahmân

  • Sonsuz şefkatiyle yaratıklarını esirgeyip rızıklandıran ve herşeyi mükemmel birşekilde san'atlı olarak yaratan Allah.

sanii / sânii

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sarahat-i kur'aniye / sarâhat-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın açık bir şekilde ortaya koyduğu hükümler.

sarahatle

  • Açık bir şekilde.

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

şedidane / şedîdâne

  • Şiddetli bir şekilde.

sefihane

  • Yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde; beyinsizce.

şefkatkarane / şefkatkârâne

  • Şefkatli bir şekilde.

şefkatperverane / şefkatperverâne

  • Çok şefkatli ve merhametli bir şekilde.

senakarane / senakârane / senâkârâne

  • Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. (Farsça)
  • Övgü dolu bir şekilde.

serd-i kelam / serd-i kelâm

  • Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek.

serdetmek

  • Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.

serkeşane / serkeşâne

  • Başıbozuk bir şekilde.

settare

  • Dışarıdan gelecek soğuk veya olumsuz şeylerden koruyacak şekilde yapılan küçük kulübe.

sıbgatullah

  • Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi.
  • Allah'ın dini.

şiddet-i iltihab

  • Şiddetli bir şekilde tutuşma.

şiddet-i istiğrak

  • Şiddetli şekilde Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma.

sıhhat-i ubudiyet / sıhhat-i ubûdiyet

  • Kulluğu sağlıklı bir şekilde yapma.

şiir

  • Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz.
  • Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.

sinsi

  • Gizli ve kurnaz bir şekilde kötülük için yapılan şey.

sırr-ı ahsen-i takvim

  • İnsanın en güzel şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olmasının sırrı.

sistem

  • Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. (Fransızca)
  • İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. (Fransızca)
  • Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. (Fransızca)
  • Proğramlı çalışmak. (Fransızca)
  • Manzume. (Fransızca)

su-i telakki / su-i telâkki

  • Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.

sühan-ver

  • Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. (Farsça)

sukut-u mutlak

  • Kesin bir şekilde düşüş, alçalış.

sür'at-i icad / sür'at-i îcad

  • Çok hızlı bir şekilde var etme.

suret-i ciddiye / sûret-i ciddiye

  • Ciddî şekilde.

suret-i hakimane / suret-i hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde.

suret-i kat'iye

  • Kesin bir şekilde.

suret-i mahsusa / sûret-i mahsusa

  • Hususi, özel şekilde.

surette / sûrette

  • Şekilde.
  • Şekilde.

şuunat-ı hakimane / şuûnât-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan işler.

şuurane / şuurâne

  • Şuurlu bir şekilde.

şuurdarane / şuurdârâne

  • Bilinçli bir şekilde.

şuuren

  • Şuurlu bir şekilde.

şuuri / şuurî

  • Bilinçli şekilde, şuurla.

şuurkarane / şuurkârâne

  • Şuurlu ve bilinçli bir şekilde.

ta'mik

  • (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak.
  • İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

ta'rife

  • Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tacdarane

  • Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. (Farsça)

tadil-i erkan / tâdil-i erkân

  • Namazı şartlarına uygun şekilde kılma ve rüku ve secde gibi temel esasların arasında biraz bekleme.

taglib / taglîb

  • Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya "Ebeveyn" denilmesi gibi.
  • Bir ilgiden dolayı kelimeyi başka bir anlamı da içine alacak şekilde kullanma.

tağlib

  • Bir alâka ve ilgiden dolayı bir kelimeyi, başka bir mânâyı da içine alacak şekilde kullanma, ana-babaya ebeveyn denilmesi gibi.

taha

  • ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek.
  • Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.

tahrifat / tahrîfat / تحریفات

  • Anlamından uzaklaştıracak şekilde üstünde kalem oynatmalar. (Arapça)

tahripkarane / tahripkârâne

  • Yıkıcı şekilde.

takdim-i acizane / takdim-i âcizâne

  • Âciz bir şekilde sunma.

taklid-i tufeylane / taklid-i tufeylâne

  • Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.

talim ve terbiye etme / tâlim ve terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde eğitme ve geliştirip olgunlaştırma.

talim-i iman-ı tahkiki / tâlîm-i imân-ı tahkikî

  • Delillere dayalı bir şekilde iman dersi verme.

tamahkarane / tamahkârâne

  • Aç gözlü bir şekilde.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bütün işlerin birbiriyle sürekli şekilde düzenli olması.

tarsis

  • (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma.
  • Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.

tasannukarane / tasannukârâne

  • Yapmacık bir şekilde davranma.

tasarruf-u azim / tasarruf-u azîm

  • Büyük tasarruf; herşeyi kendi emri altında tutarak dilediğini dilediği şekilde yapmak.

tasarruf-u hallakıyet / tasarruf-u hallâkıyet

  • Allah'ın varlıkları istediği şekilde yaratma faaliyeti.

tasarrufat / tasarrufât

  • Faaliyetler, istediği şekilde yönlendirmeler.

tasarrufat-ı hakimane / tasarrufât-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan tasarruflar, icraatlar.

tasni / tasnî

  • San'atlı bir şekilde yaratma.

tasrif

  • İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak.
  • Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek.
  • Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimele
  • Bir şeyi bir yöne çevirmek, yönlendirmek, istediği şekilde kullanma ve idare etme.

tasrifat / tasrifât

  • İstediği şekilde kullanma ve idare etme.

tasrihen / tasrîhen

  • Çok açık bir şekilde.

tasvir / tasvîr

  • Kâğıda, kumaşa, duvara ve başka yerlere canlı ve cansız resimleri yapmak veya bu şekilde yapılan resimler.

te'vil / te'vîl

  • Yorumlamak, açıklamak.
  • Ehl-i sünnet âlimlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden ve Eshâb-ı kirâmdan bildirdikleri tefsirlere (açıklamalara) bağlı kalarak âyet-i kerîmeleri açıklamak veya bu şekilde yapılan açıklamalar ve îzâhlar.

tebarüz etmek

  • Açık bir şekilde ortaya çıkmak.

teberru'

  • Bir kimsenin, mecbur ve mükellef (yükümlü) olmadan, herhangi bir şeyi kendi rızâsı ile karşılıksız olarak birisine onun mülkü olacak şekilde vermesi.

tebessüm

  • Gülümseme, kendinin işitmeyeceği şekilde sessiz gülme.

tebsir

  • İnsanın gözünü açacak şekilde tarif ve izah etmek ve kalbine basiret vermek.

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tefekkür

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme.
  • İbret alacak ve faydalanacak şekilde derin düşünme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve nîmetlerini düşünme.

tefekkür etmek

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünmek.

tefekkürname / tefekkürnâme

  • Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünmeye sevk edici eser, yazı.

tefennün

  • Fen öğrenme. Birçok şeyler bilme, çeşitli şekilde gösterme.

tegarrüd

  • (Çoğulu: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi.

tehdidkarane / tehdidkârâne

  • Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine. (Farsça)

telvihen

  • Kinayeli bir şekilde.

tembelkarane / tembelkârâne

  • Tembel bir şekilde.

tenasuhvari / tenasuhvâri

  • Reenkarnasyonu anımsatır bir şekilde.

teneşşüd

  • Bir haberi veya bir şeyi öğrenmek için insanların farkına varamıyacağı şekilde nezâketle soruşturma.

tenezzül-ü ilahi / tenezzül-ü ilâhî

  • Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi.

tenkil / tenkîl

  • Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek.
  • Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek.
  • Zincire vurmak.
  • Ağır bir şekilde cezalandırma.

terbiye

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

terbiye eden

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran.

terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, yetiştirme.

tercüman-ı zişan / tercüman-ı zîşân

  • Şanlı Tercüman; Allah'tan aldığı bilgileri insanların anlayacağı şekilde anlatan Peygamberimiz Hz. Muhammed.

terdid

  • Geri çevirmek, geriletmek.
  • Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek.
  • İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek.

tereddütsüz

  • Şüphede kalmayacak şekilde.

tesbit etmek

  • Sağlam şekilde yerleştirmek.

tesettür

  • Örtünme. Dînin bildirdiği şekilde örtünme.

tesir-i mu'cizane / tesir-i mu'cizâne

  • Mu'cizeli bir şekilde etki.

teslimkarane / teslimkârâne

  • Teslim olmuş şekilde.

tespit

  • Sağlam şekilde yerleştirme.

teşrih

  • Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak.
  • Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.

tevhid-i ami ve zahiri / tevhid-i âmî ve zahirî

  • Yüzeysel ve taklidî bir şekilde Allah'ın bir olduğuna inanma.

tevhid-i azam / tevhid-i âzam

  • Allah'ın birliğinin en büyük şekilde tecelli etmesi.

tevhid-i celali / tevhid-i celâli

  • Allah'ın haşmet ve heybetiyle tek ve bir olması ve hiçbir şekilde ve keyfiyette ortağının bulunmaması.

teyakkuz-ı arifane / teyakkuz-ı ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde bir uyanıklılık.

ulü'l-azmane / ulü'l-azmâne

  • Büyük sabır ve metanet sahibi olan büyük insanlara yakışır şekilde.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Dostça, cana yakın bir şekilde.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

üstadane / üstadâne

  • Ustaca, maharetli bir şekilde.

üveysi / üveysî

  • Üstâdı, hocası olsun olmasın, hayatta veya vefât etmiş bir büyüğün rûhâniyetinden istifâde ederek, terbiye görerek yetişen, olgunlaşan kimse. Bu şekilde yetişme yoluna üveysîlik denir.

vahşiyane / vahşiyâne

  • Vahşice, korkunç bir şekilde.
  • Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.

vahy-i sarihi / vahy-i sarihî

  • Kur'ân-ı Kerim ve bazı kudsî hadisler gibi ap açık şekilde Cenâb-ı Hak tarafından gelen vahiy.

vakıfane / vâkıfane

  • Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle. (Farsça)

vatanperverane / vatanperverâne

  • Vatanını seven kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

vazıhan / vâzıhan

  • Açıkça, âşikâr bir şekilde.

veçhile

  • Şekilde.

vefakarane / vefâkârâne

  • Vefalı bir şekilde.

velayet-i meczubane / velâyet-i meczubâne

  • İlâhî aşkta kendinden geçmiş şekildeki evliyalık.

vera-ül-vera / verâ-ül-verâ

  • Ötelerin ötesi. Nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmeyen. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden dînî bir terim.

vezaif-i ubudiyetkarane / vezâif-i ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler.

vücub-u sani / vücub-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının gerekliliği.

vücud-u sani / vücud-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığı.

vuzuh

  • Açıklık. Açık ve anlaşılır şekilde olmak. Netlik.
  • Aydınlık.
  • Edb: İfadede açıklık.

vuzuh-u delalet / vuzuh-u delâlet

  • Çok açık bir şekilde delil olma.

ya

  • "Hey, ey!" mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. "Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu" da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi "üstün" meftuh okutur. "Yâ Rabbe-l Âlemîn" de olduğu gibi."Yâ" üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri

yeksan / yeksân / یكسان

  • Bir şekilde. (Farsça)
  • Birlikte. (Farsça)

zalimane / zâlimâne

  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)

zat-ı hafiz-i bizeval / zât-ı hafîz-i bîzevâl

  • Herşeyi sonsuza kadar noksansız bir şekilde muhafaza eden Allah.

zat-ı hakim-i hafiz / zât-ı hakîm-i hafîz

  • Herşeyi koruyup saklayan ve hikmetli bir şekilde yapan Zât, Allah.

zeka / zekâ

  • Sebeb ile netîce arasındaki bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamak, yeni îcab ve vaziyetlere zihnin en iyi şekilde uyması.

zelilane / zelilâne

  • Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde. (Farsça)

zerrece

  • En ufak bir şekilde.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın