LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ki kelimesini içeren 1063 kelime bulundu...

kaved

  • Kısas olarak, öldüreni öldürme.

a'kar

  • Kısır.

abdestlik

  • Kısa cübbe. (Farsça - Türkçe)

abe'

  • Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.

abid

  • Kıvılcım. (Farsça)

abiy

  • Kısmet, nasib,

acüri / acürî

  • Kiremitçi, tuğlacı.

adem / âdem / آدم

  • Kişi.

adem-i kifayet / adem-i kifâyet

  • Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.

afaki hadisat / âfâkî hâdisât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen, kendi dışında cereyan eden olaylar.

ağaliş / âğâliş / آغالش

  • Kışkırtma. (Farsça)

ağraz / ağrâz

  • Kinler, garazlar, kötü maksatlar.

ağraz-ı şahsi / ağrâz-ı şahsî

  • Kişisel kinler, garazlar.

ahavat / ahavât / اخوات

  • Kızkardeşler. (Arapça)

ahek / âhek / آهك

  • Kireç. (Farsça)

ahihte / âhîhte / آهيخته

  • Kınından çıkmış, sıyrılmış. (Farsça)

ahmer / احمر

  • Kırmızı.
  • Kırmızı.
  • Kırmızı, kızıl. (Arapça)

akamet / akâmet

  • Kısırlık, verimsizlik.

akaret

  • Kısırlık, kısır olma.

akevka'

  • Kısa boylu.

akim / akîm

  • Kısır, verimsiz, neticesiz.

akl-ı sakim / akl-ı sakîm

  • Kısa görüşlü akıl. Düşündükleri şeylerde ve yaptıkları işlerde yanılan ve çok kere pişmanlığa sebeb olan akıl.

akm / عقم

  • Kısırlık.
  • Kısırlık. (Arapça)

akret

  • Kısırlık.

aksad

  • Kırık şey.

aksam / aksâm / اقسام / اَقْسَامْ

  • Kısımlar.
  • Kısımlar, bölümler.
  • Kısımlar, bölümler. (Arapça)
  • Kısımlar.

akşer

  • Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.

aksülümen

  • Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.

ala

  • Kirleten, kirli yapan. (Farsça)

ala-tarik-il icmal / alâ-tarik-il icmal

  • Kısaca, icmal yoluyla.

alamat-ı kıyamet / alâmât-ı kıyamet

  • Kıyametin alâmetleri, işaretleri.

alamet-i kıyamet / alâmet-i kıyamet

  • Kıyametin kopmasını haber veren belirtiler.

alamet-i kıymet / alâmet-i kıymet

  • Kıymetin belirtisi, verilen değerin işareti.

algun

  • Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe. (Farsça)

alikadr / âlîkadr

  • Kıymeti yüksek.

almanak

  • Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir. (Fransızca)

alotropi

  • Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.

amin

  • Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.

amize-muyi / âmize-muyî

  • Kır saçlı ve kır sakallı kimse. (Farsça)

ancehaniye

  • Kibir, azamet.

antika

  • Kıymetli sanat eseri.

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

arşiv

  • Kıymetli belgelerin saklandığı yer.

aşihe

  • Kişneme. (Farsça)

ateş-i ter

  • Kırmızı şarap.

ateşpare / âteşpâre / آتش پاره

  • Kıvılcım. (Farsça)

ayij

  • Kıvılcım, şerâre. (Farsça)

ayn-ı kıble

  • Kıblenin ta kendisi.

ayn-üs suht

  • Kızgınlık ile bakış, hiddet gözü.

azad

  • Kısa ve sık olarak dikilmiş.

azamet-füruş / azamet-fürûş

  • Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.

azug / azûg

  • Kir, pas. (Farsça)

bab-ul mendeb / bâb-ul mendeb

  • Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.

badiye / bâdiye

  • Kır, ova, sahra, çöl.

baha / bahâ / بَهَا

  • Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ. (Farsça)
  • Kıymet.

bahadar / bahâdar / بهادار

  • Kıymetli. (Farsça)

bahar

  • Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'. (Farsça)

bahr-i ahmer / بحر احمر / بَحْرِ اَحْمَرْ

  • Kızıl deniz, Şap Denizi.
  • Kızıldeniz.
  • Kızıl deniz.

bahr-i kulzum / بحر قلزم

  • Kızıldeniz.

bakire / bâkire / باكره

  • Kızoğlan kız. (Arapça)

bazen / بعضا

  • Kimi zaman (Arapça)

bazı / بعض

  • Kimi. (Arapça)

bazıyet / bâzıyet

  • Kısımlara ayrılma, ayrılabilir olma, bölünebilir olma.

bazü'l-eşheb / bâzü'l-eşheb

  • Kır renkli, ak doğan; Abdülkadir-i Geylânî'nin bir lâkabı.

bekà-yı şahsi / bekà-yı şahsî

  • Kişinin varlığının devamı.

bekaret / bekâret

  • Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.

beldah

  • Kişinin kendini yere vurması.

beltah

  • Kişi nefsini yere vurmak.

benat / benât / بنات

  • Kızlar.
  • Kızlar. (Arapça)

berbere

  • Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.

berestuk / berestûk

  • Kırlangıç denilen deniz balığı.

berf-nak

  • Kış yaz devamlı karlı olan yer. (Farsça)

berk-i süyuf

  • Kılıç darbesi, parıltısı.
  • Kılıçların şimşeği, kılıç korkusu.

bevarik-i süyuf / bevârik-i süyuf

  • Kılıçların parıltıları.

beyare

  • Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi. (Farsça)

beykara

  • Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.

bi-hareket / bî-hareket

  • Kımıldamıyan, hareketsiz. (Farsça)

bi-kes / bî-kes

  • Kimsesiz.

bi-kıyas / bî-kıyas

  • Kıyassız, ölçüsüz. (Farsça)

bi-teşvik

  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

bibliyografya

  • Kitaplar hakkında bilgi.

bikes / bîkes

  • Kimsesiz.

bikesem / bîkesem

  • Kimsesizim.

bikütübihi / bikütübihî

  • Kitaplara.

bint / بنت

  • Kız. Kızı. "Fâtıma bint-i Resûl-i Ekrem (A.S.M.): Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) kızı Fâtıma (R.A.)"
  • Kız.
  • Kız. (Arapça)

birişte

  • Kızartılmış. (Farsça)

bissüyuf / bissüyûf

  • Kılıçlarla ve kuvvet ile.

bistam

  • Kıymetli bir cins taş olan mercan. (Farsça)

buğz

  • Kin, nefret.

buğzetme

  • Kin besleme, kötüleme.

buğzetmek

  • Kin gütmek, düşman olmak.

büza'

  • Kibar, zarif.

büzaa

  • Kibarlık, incelik, zerafet.

büzuzet-i hal / büzûzet-i hâl

  • Kıyafet pejmürdeliği, hâl perişanlığı.

ca'd

  • Kıvırcık saç, şa're.

ca'l

  • Kılma, yapma.

ca'zeri / ca'zerî

  • Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.

caadet

  • Kıvırcıklık.

çabük / çâbük / چابك

  • Kıvrak, çevik, çabuk. (Farsça)

çabüki / çâbükî / چابكى

  • Kıvraklık, çeviklik, çabukluk. (Farsça)

cahder

  • Kısa boylu.

cahif

  • Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.

çakaçak / çâkâçâk / چاكاچاک

  • Kılıç şakırtısı. (Farsça)

cami-ül huruf

  • Kitap te'lif eden, müellif, yazar.

caub

  • Kısa adam.

cebire / cebîre

  • Kırık ve çıkığın iki yanına bağlanan tahtalar.

ceda'

  • Kıtlık ve şiddet senesi.

cedib

  • Kıtlık olan yer.

çeh

  • Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı. (Farsça)

çekaçak / çekâçâk / چكاچاک

  • Kılıç şakırtısı. (Farsça)

cela'la'

  • Kirpi.

çepel

  • Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.

cereng

  • Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. (Farsça)

ceşir

  • Kir.

çeşm-i gazub

  • Kızgın bakış.

cessas

  • Kireç ile bina yapan. Badanacı.

cevab-ı mucez / cevab-ı mûcez

  • Kısa ve özlü cevap.

cevahir-i gàliye / cevâhir-i gàliye

  • Kıymetli cevherler.

cevcem

  • Kızıl gül, verd-i ahmer.

ceyder

  • Kısa boylu.

ci'zare

  • Kısa boylu tıknaz kimse.

çihil / چهل

  • Kırk. (Farsça)

çihilpa / çihilpâ / چهل پا

  • Kırkayak. (Farsça)

çil / چل

  • Kırk. (Farsça)

cilvesaz / cilvesâz / جلوه ساز

  • Kırıtan, cilve yapan. (Arapça - Farsça)

cimri

  • Kimseye bir şey vermeyen eli sıkı kimse.

çin / çîn / چين

  • Kırışık. (Farsça)

cüdube

  • Kıtlık.

cülul

  • Kişinin, yerinden başka yere çıkması.

cümah

  • Kibirlenmek.

cümle-i vecize / cümle-i vecîze

  • Kısa ve öz söz.

cünbiş / جنبش

  • Kıpırtı, hareket, sallanma. (Farsça)

cüşüm

  • Kısa boylu, tıknaz kimse.

cuudet

  • Kıvırcıklık.

cüz

  • Kısım, parça.

cüz'

  • Kısım, parça.

cüz'ü

  • Kısım, parça.

cüzdan

  • Kimlik.

dabbet-ül-erd / dâbbet-ül-erd

  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden. Kıyâmetin kopmasına yakın çıkacak olan bir hayvan.

dabbetü'l-arz / dâbbetü'l-arz

  • Kıyâmet alametlerinden olup topraktan çıkan varlık.

dabie

  • Kişinin çoluk çocuğu.

dağlama

  • Kızdırılmış mâdenle vücûdun bir yerini yakma.

dahdah

  • Kısa boylu adam.

dakm

  • Kırmak, kesr.

darülmuallimat / dârülmuallimât / دارالمعلمات

  • Kız öğretmen okulu. (Arapça)

debretmek

  • Kımıldatmak.

deccal / deccâl / دَجَّالْ

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.
  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Kıyâmete yakın çıkacağı bildirilen ve Îsâ aleyhisselâm ile hazret-i Mehdî tarafından öldürülecek olan zâlim.
  • Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.
  • Kıyametten önce ortaya çıkarak yandaşlarıyla birlikte dini yıkmaya çalışan azgın kimse.
  • Kıyâmete yakın çıkacak, yalancı, dini tahrîb edecek şahıs.

defi'

  • Kızgın olan nesne.

dehles

  • Kısa boylu kimse.

dehy

  • Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması.

delail-i enfüsiye

  • Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.

delil / delîl / دَلِيلْ

  • Kılavuz, rehber.

denaset

  • Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.

denis

  • Kirli, paslı.

depretme

  • Kımıldama, hareket etme.

der-niyam

  • Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta. (Farsça)

derc etme

  • Kitaba koyma.

derece-i kıymet

  • Kıymet derecesi.

derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyet

  • Kıymet, beğenilme ve önem derecesi.

dereman

  • Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).

deren

  • Kir, vesah.

devderi / devderî

  • Kısa boylu cariye.

dey / دی

  • Kış. (Farsça)

deyrhane

  • Kilise, manastır. (Farsça)

dı'zabe

  • Kısa boylu ve eti çok olan kimse.

dıhl

  • Kısa boylu, tıknaz kimse.

dilgir / dilgîr / دلگير

  • Kırgın, alınmış. (Farsça)

dinnabe

  • Kısa boylu kimse.

dinname

  • Kısa boylu.

dinneme

  • Kısa boylu.

dise

  • Kişi, şahıs, zât, fert. (Farsça)

duht / دخت

  • Kız, kerime. (Farsça)
  • Kız. (Farsça)

duhter / دختر

  • Kız. (Farsça)
  • Kız. (Farsça)

duhteri / duhterî

  • Kızlık, bekârlık. (Farsça)

düm-çe

  • Kısa kuyruk, kuyrukçuk. (Farsça)

dümuy / dümûy / دوموی

  • Kırçıl. (Farsça)

duşize / dûşîze / دوشيزه

  • Kız, matmazel. (Farsça)

düstur-u gàliye

  • Kıymetli prensip, kanun.

ebabil / ebâbil / ابابيل

  • Kırlangıç. (Arapça)

ebi-l benat / ebi-l benât

  • Kızların babası.

ecel-i şahsi / ecel-i şahsî

  • Kişinin ölüm vakti.

ef'al-i ihtiyariye ve içtimaiye / ef'âl-i ihtiyariye ve içtimaiye

  • Kişisel ve sosyal işler.

ef'al-i ihtiyariyye / ef'âl-i ihtiyariyye

  • Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.

ehadd-i süyuf

  • Kılıçların en keskini.

ehdeb

  • Kirpikleri sık ve uzun olan adam.

ehl-i kıble

  • Kıbleye yönelen, Müslüman.

ehl-i kin

  • Kin güdenler.

ehl-i kitap

  • Kitap ehli; Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler.

el-karia

  • Kıyâmet.

elhaf

  • Kirli, pis.

elhamdü-lillah

  • Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir.

elhasıl / elhâsıl

  • Kısacası, özetle.

elkıssa / القصه

  • Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)

emr-i nisbi / emr-i nisbî

  • Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan emir.

enfüsi / enfüsî

  • Kişinin kendisi ile ilgili, nefis ve beden dairesine ait.

engizisyon

  • Kiliselerin işkenceci mahkemeleri.

engüşt-i muhanna / engüşt-i muhannâ

  • Kınalı parmak.

enza'

  • Kılsız, tüysüz kimse.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

erbain / erbaîn / erbâin / اربعين

  • Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
  • Kırk.
  • Kırk.
  • Kırk. hadîs-i ~ kırk hadis. (Arapça)

erbaun

  • Kırk sayısı.

erz

  • Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar. (Farsça)

eşhas / eşhâs / اشخاص

  • Kişiler. (Arapça)

eşkah

  • Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).

eşrat-ı kıyamet

  • Kıyamet alâmetleri.

eşrat-ı saat / eşrât-ı saat

  • Kıyâmet alâmetleri..
  • Kıyamet alâmetleri.
  • Kıyamet alâmet-leri.

eşratısaat / eşrâtısaat

  • Kıyamet alâmetleri.

eşratü's-saat / eşrâtü's-sâat

  • Kıyamet alâmetleri; kıyamet alâmetlerinin anlatıldığı ve yorumlandığı risale olan Beşinci Şua.

esrem

  • Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.

esyaf / esyâf / اسياف

  • Kılıçlar. (Arapça)

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Kıyaslamayla olan vasıflar; diğerlerine göre diye anlatılan vasıflar.

evtaf

  • Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

faide-i şahsiye

  • Kişisel fayda.

fakfon

  • Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.

faks

  • Kırmak, kesr.

farz-ı ayn

  • Kişinin bizzat yapması gereken farz. Herkese farz olan.

fasic / fâsic

  • Kısır, semiz davar.

fasıl

  • Kısım.

fasl-ı şita / fasl-ı şitâ

  • Kış mevsimi.

feca

  • Kirişi çıkmış yay.

fecva

  • Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.

fedn

  • Kısaltmak.

fegv

  • Kına çiçeği.

fehm-i kàsır

  • Kısa anlayış.

fenn-i kimya

  • Kimya bilimi.
  • Kimya ilmi.

ferda-yı kıyamet / ferdâ-yı kıyâmet

  • Kıyâmetten sonra.

ferdi / ferdî / فردی

  • Kişisel. (Arapça)

fersahlarca

  • Kilometrelerce.

fert

  • Kişi, şahıs.

feşk

  • Kırmak.

fess

  • Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.

fett

  • Kırmak, kesr.

fihriste

  • Kitabın konularını gösteren liste.

fikr-i hodserane / fikr-i hodserâne

  • Kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi.

fıkra / فِقْرَه

  • Kısa yazı.
  • Kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.
  • Kısa yazı.

filcümle

  • Kısmen.

fıtrat / فِطْرَتْ

  • Kişiye hâs yaratılış.

füfs

  • Kırman dağlarında bulunan bir taife.

fustat

  • Kıldan yapılmış büyük çadır.
  • Kıldan yapılan büyük çadır.

füvve

  • Kızıl boya dedikleri damarlar.

gabane

  • Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.

gahi / gâhî / گاهى

  • Kimi zaman, bazen, arasıra. (Farsça)

gaiz

  • Kızgın, öfkeli, gayzlı.

ğala / ğalâ

  • Kıtlık, pahalılık.

gali / galî

  • Kıymetli.

gàliye

  • Kıymetli, pahalı.

garib-nüvaz

  • Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan. (Farsça)

gayz ü gazab

  • Kızgınlık ve hiddet.

gazb

  • Kızıl boya, kırmızı renkli boya.

gec

  • Kireç, alçı, harç. (Farsça)

geh / گه

  • Kimi zaman, bazı. (Farsça)

gil

  • Kil, çamur, balçık.

gılaf / gılâf / غلاف

  • Kın. Kılıcın kılıfı. Bir şeyin üzerinin örtüsü.
  • Kılıç, kın, muhafaza.
  • Kılıf, kın.
  • Kın, kılıf. (Arapça)

gılaf-ı seyf

  • Kılıç kını.

gıll ü gış

  • Kin, düşmanlık ve aldatma gibi anlamsız şeylerle uğraşılar.

gıllügış / غل و غش

  • Kin. (Arapça)

giran-baha

  • Kıymet ve pahası çok olan. (Farsça)

giran-maye

  • Kıymetli ve değerli olan şey. (Farsça)

giran-seri / giran-serî

  • Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik. (Farsça)

girankadr / گران قدر

  • Kıymetli. (Farsça - Arapça)

girankıymet / گران قيمت

  • Kıymetli, değerli, pahalı. (Farsça - Arapça)

gül-i hamra / gül-i hamrâ

  • Kırmızı gül.

gül-ü muhammedi / gül-ü muhammedî

  • Kırmızı renkte bir gül çeşitidir.

gunyan

  • Kimseye ihtiyacı olmayıp müstağni olmak.

gurur

  • Kibir, boş yere güvenmek.

gusn-i meksur

  • Kırılmış dal.

habenta'

  • Kısa boylu, tıknaz kişi.

habib-i kibriya / habîb-i kibriya

  • Kibriyanın sevgilisi. Hz. Muhammed (s.a.v.).

habter

  • Kısa boylu.

hadd-i kifaye

  • Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.

hadis-i muddarib / hadîs-i muddarib

  • Kitab yazanlara, çeşitli yollardan, birbirine uymayan şekilde bildirilen hadîs-i şerîfler.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevatir

  • Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir..

hafide / hafîde / حفيده

  • Kız torun.
  • Kız torun.
  • Kız torun. (Arapça)

hafız-ı kütüb / hâfız-ı kütüb

  • Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.

haher / hâher / خواهر

  • Kızkardeş. Hemşire. (Farsça)
  • Kızkardeş. (Farsça)

hakaik-i şahsiye

  • Kişinin kendisine ait gerçekler.

hakd

  • Kin tutmak. Adâvetini gizlemek.

haki' / hakî'

  • Kırağı.

hakikat-ı haşir ve kıyamet

  • Kıyamet ve haşir gerçeği.

haliçe

  • Kilim, halı.

halsan

  • Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.

ham-be-ham

  • Kıvrım kıvrım. Büklüm büklüm. (Farsça)

ham-ender-ham

  • Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm. (Farsça)

hamail / hamâil / حمائل

  • Kılıç kayışı. (Arapça)

hamız-ı fahim / hâmız-ı fahim

  • Kim: Karbonik asit.

hamız-ı hall / hâmız-ı hall

  • Kim: Sirke asidi.

hamız-ı karbon / hâmız-ı karbon

  • Kim: Karbonik asit.

hamra / hamrâ / خمرا

  • Kırmızı.
  • Kırmızı, kızıl. (Arapça)

hamralanmak / hamrâlanmak

  • Kızarmak, kırmızılaşmak, al al olmak.

han-salar

  • Kilerci, sofracıbaşı. (Farsça)

hansalar / hânsâlar / خوان سالار

  • Kilerci. (Farsça)

hareket

  • Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
  • Kımıldanma, davranma.

harpuşt / hârpuşt / خارپشت

  • Kirpi. (Farsça)

harr / hârr / حار

  • Kızgın, yakıcı. (Arapça)

has ve halis kardeşler / has ve hâlis kardeşler

  • Kıymetli ve ileri gelen; samimî mühim talebeler.

hasadet / hasâdet / حسادت

  • Kıskançlık. (Arapça)

haşafet

  • Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.

hasbe / حصبه

  • Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
  • Kızamık hastalığı.
  • Kızamık. (Arapça)

hasebe / حصبه

  • Kızamık. (Arapça)

hased / حسد

  • Kıskançlık.
  • Kıskanmak, çekememek. Allahü teâlânın bir kimseye ihsân ettiği nîmetin, onun elinden çıkmasını istemek. Zararlı bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, gayret olur.
  • Kıskançlık. (Arapça)
  • Hased etmek: Kıskanmak. (Arapça)

haset

  • Kıskançlık.

hasid / hâsid / حاسد

  • Kıskanç. (Arapça)

hasidane / hâsidane

  • Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine. (Farsça)

hasılı / hâsılı

  • Kısaca, özet olarak.

haşin / haşîn

  • Kırıcı, sert.
  • Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
  • Kırıcı, katı.

haşinane / haşînâne

  • Kırıcı, sert ve katı bir şekilde.

hasme

  • Kırmızı meşe.

haşr / حشر

  • Kıyamet, haşır. (Arapça)

haşr-i a'zam / حَشْرِ اَعْظَمْ

  • Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ.
  • Kıyâmetten sonraki büyük diriltme ve toplama.

hasretmek

  • Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.

hasub

  • Kirişini atan yay.

hasud / hasûd / حسود

  • Kıskanan.
  • Kıskanç. (Arapça)

hasudane / hasûdâne / حسودانه

  • Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette. (Farsça)
  • Kıskanırcasına.
  • Kıskanarak, kıskançlıkla. (Arapça - Farsça)

hasudi / hasudî / hasûdî / حسودی

  • Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
  • Kıskançlık. (Arapça - Farsça)

hatım

  • Kırıcı, ufalayıcı.

hatm

  • Kırmak, ufalamak.

havz-ı kevser

  • Kıyâmet günü mahşerde veyâ Cennet'te Peygamber efendimize tahsîs edilmiş olan ve bir kere içenin bir daha susamayacağı havuz.

hayat-ı şahsiye

  • Kişisel hayat.

hayat-ı şahsiye ve uhreviye

  • Kişisel hayat ve âhiret hayatı.

hayfes

  • Kısa adam.

hazefat-ı safile / hazefât-ı sâfile

  • Kıymetsiz şeyler; çamurdan, topraktan yapılmış kiremit, tuğla, çanak, çömlek gibi değersiz şeyler.

hazelan

  • Kızgın kimsenin yürümesi.

hazeme

  • Kısa boylu kadın.

hazevver

  • Kısa boylu kimse.

hazul

  • Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.

hecmet-üş-şita / hecmet-üş-şitâ

  • Kışın şiddeti. Soğuğun sertliği.

hedk

  • Kırmak.

hemşire / hemşîre / همشيره / هَمْش۪يرَه

  • Kız kardeş.
  • Kız kardeş.
  • Kız kardeş, bacı.
  • Kızkardeş. (Farsça)
  • Kız kardeş.

hemşire-zade / hemşire-zâde

  • Kızkardeş çocuğu. (Farsça)

henber

  • Kısa boylu kimse.

hengam-ı şita / hengâm-ı şita

  • Kış mevsimi.

henne

  • Kişinin kendi karısı.

herifçioğlu

  • Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir.

heşm

  • Kırmak veya kesmek.

hevber

  • Kırmızı gül.

heyz

  • Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak.

hez'

  • Kırmak.

hezarpa / hezârpâ / هزارپا

  • Kırkayak. (Farsça)

hiddet-i seyf

  • Kılıç keskinliği.

hikaye-i temsiliye / hikâye-i temsiliye

  • Kıyaslamalı, analojik hikâye.

hıkd

  • Kin tutma, öç almak için fırsat bekleme.
  • Kin, intikam arzusu.

hilal-i ahmer / hilâl-i ahmer

  • Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.

hılle

  • Kılıç gediği.

hına / hınâ / حنا

  • Kına.
  • Kına. (Arapça)

hınai / hınaî

  • Kına satan, kınacı.

hınezkar

  • Kısa boylu kişi.

hink

  • Kır at.

hınna

  • Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.

hışm

  • Kızgınlık, öfke, gazap.

hışm-nak / hışm-nâk

  • Kızgın, öfkeli, hiddetli, hışımlı. (Farsça)

hiyela

  • Kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik.

hizab

  • Kısa boylu bodur kimse.

hukuk-u umumiye ve hususiye

  • Kişisel ve genel haklar.

hulasa-i kelam / hulâsa-i kelâm / خلاصهء كلام

  • Kısacası, sözün kısası.

hülasa-i kitap / hülâsa-i kitap

  • Kitabın özü, esası.

hülasalı / hülâsalı

  • Kısa, özetlenmiş.

hulasaten

  • Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.

hulel-i fahire / hulel-i fâhire

  • Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.

hulul-i şita

  • Kış mevsiminin gelmesi.

humret / حمرت

  • Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat.
  • Kırmızılık.
  • Kırmızılık, kızıllık. (Arapça)

hünbül

  • Kısa boylu. Kürk.

hurdevat

  • Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat. (Farsça)

hursend

  • Kısmetine râzı olan, kanaatkâr, tokgözlü. (Farsça)

husale

  • Kırıntı, ufalanmış şey.

hüsam / حسام

  • Kılıç. (Arapça)

huslet

  • Kıldan bükülmüş nesne.

hutruş

  • Kısa.

hutut-u cevher

  • Kılıcın çelik kısmındaki dalgalı çizgiler, meneviş, hare, dalgır (Buradaki maksat; kalemle kılıcın güç birliğidir.).

hüviyet-i şahsiye

  • Kişinin şahsî hüviyeti, kimliği.

huyela'

  • Kibir, ucub.

huzaka

  • Kıymetsiz ve rağbetsiz olan şey.

huzurkarane / huzurkârâne

  • Kişinin kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesi şeklinde.

i'tikal-i sevahil / i'tikâl-i sevâhil

  • Kıyıların aşınması.

ibne

  • Kız çocuğu. Veya teennüs eden oğlan.

icar / îcar / îcâr

  • Kira bedeli.
  • Kirâya verme, kirâya verilme, kirâ parası.
  • Kiralama.

icarat

  • Kiranın gelirleri. Gelirler.

icare / îcâre / icâre / اجاره

  • Kira, gelir.
  • Kira geliri. (Arapça)

icmal / icmâl

  • Kısaltma, ihtisar, özet.
  • Kısaca, özet olarak.

icmalen / icmâlen

  • Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.
  • Kısaca, özetle.
  • Kısaca, özetle.

icmali / icmalî / icmâlî

  • Kısaca, toplu olarak, tafsilatsız. Muhtasaran.
  • Kısaca, özetle.
  • Kısa, özlü.

icmali iman / icmâlî îmân

  • Kısaca inanmak. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm ne bildirmiş ise hepsine inandım demek.

ıcrim

  • Kısa boylu bodur adam.

idil

  • Kır hayatını mevzu yapan nazım veya nesir yazı. (Fransızca)

igaza

  • Kızdırma, darıltma.

iğbirar / iğbirâr / اغبرار

  • Kırılma, gücenme.
  • Kırılma, alınma, gücenme. (Arapça)

iğde

  • Kızılcığa benzer bir meyve ve bu meyveyi veren ağaç ve çiçeği.

igmad-ı seyf

  • Kılıcı kınına sokma.

igtilaf

  • Kılıf içine girme, gılaflanma.

igtilaf-ı seyf

  • Kılıcın kınına girmesi.

ihtar-ı mücmel / ihtâr-ı mücmel / اِخْطَارِ مُجْمَلْ

  • Kısa öz hatırlatma.

ıhtirat

  • Kılıç çekme.

ihtisar / ihtisâr / اختصار / اِخْتِصَارْ

  • Kısaltma, özetleme.
  • Kısaltma, icmâl etme.
  • Kısaltma.
  • Kısaltma, özetleme. (Arapça)
  • İhtisâr edilmek: Kısaltılmak, özetlenmek. (Arapça)
  • İhtisâr etmek: Kısaltmak, özetlemek. (Arapça)
  • Kısa tutma.

ihtisaren

  • Kısaca, özetleyerek.
  • Kısaltarak.

ihtiyari / ihtiyârî / اختياری

  • Kişisel seçime bağlı, isteğe bağlı. (Arapça)

ijek

  • Kıvılcım, şerare. (Farsça)

ikam

  • Kısırlar, akamete uğrayanlar.

ıkfal

  • Kilitlemek.

ikfal

  • Kilitlenmek, kilitlemek, kilit takmak.

ikra

  • Kiraya verme.

iktihan

  • Kır saçlı ve sakallı olma.

iktirab-ı saat

  • Kıyamet vaktinin yaklaşması.

iktisar / iktisâr / اقتصار

  • Kısaltma.
  • Kısaltma. (Arapça)

iktisaren

  • Kısa ve özet şeklinde.

iktiyal

  • Kile veya ölçek ile ölçme.

ila yevmi'l-kıyam / ilâ yevmi'l-kıyâm

  • Kıyamet gününe kadar.

ila yevmilkıyam / ilâ yevmilkıyâm

  • Kıyamet gününe kadar.

ila-yevm-il kıyame

  • Kıyamete kadar.

ilas

  • Kinâyeli ve iğneleyici sözler söyleme.

ılka

  • Kişinin göbeğine dek olan gömlek.

imale / imâle / اماله

  • Kısa heceyi uzun okuma. (Arapça)

iman-ı icmali / îmân-ı icmâlî

  • Kısaca inanmak, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Allahü teâlâdan ne bildirmiş ise, hepsine inandım, demek.

imtiha-yi seyf

  • Kılıcın bilenmesi, keskinleştirilmesi.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizac-ı kimyeviye / imtizâc-ı kimyeviye

  • Kimyasal bileşim.

imtizacat-ı kimyeviye / imtizâcât-ı kimyeviye

  • Kimyasal bileşimler, kimyasal karışımlar.

ınas

  • Kızın büluğ çağına vardıktan sonra evlerinde evlenmeden çok durması.

incibar

  • Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.

indi / indî / عندی / عِنْد۪ي

  • Kişisel, kişinin kendi kanısına dayanan. (Arapça)
  • Kişiye göre.

infial / infiâl / انفعال

  • Kırılma, gücenme. (Arapça)

infilal-i seyf

  • Kılıcın keskinliğinin gitmesi, körlenmesi.

inhitam

  • Kırılma, ezilme, ufalanma.

inkısam / inkısâm / اِنْقِسَامْ

  • Kısımlara ayrılma. Bölünme. Taksim olunma.
  • Kırılıp ayrılma. Parçalanma.
  • Kısımlara ayrılma.

inkısar

  • Kısalma, kısa olma.
  • Kısalma.

inkisar / inkisâr / اِنْكِسَارْ

  • Kırılma.
  • Kırılma.
  • Kırıklık, kırılma. Allahü teâlânın huzûrunda kalbin kırık olması.
  • Kırılma.

inkisarat

  • Kırılmalar.
  • Kırılmalar.

inzal-i kütüb / inzâl-i kütüb / اِنْزَالِ كُتُبْ

  • Kitapların indirilmesi.
  • Kitapları indirme.

ırk-ı ahmer / عرق احمر

  • Kızıl derili.
  • Kızılderili ırkı.

irticaz

  • Kısaltma, ihtisâr.

işhaz-ı seyf

  • Kılınç bileme.

iskendan

  • Kilit. (Farsça)

işkeste

  • Kırık, bitik. Kırılmış. (Farsça)

ismifail / ismifâil

  • Kimin iş yaptığını bildiren isim, özne.

isticar

  • Kiralamak. Kiraya vermek.

istifa-yı kısas

  • Kısas hakkının bilfiil yerine getirilmesi. Câni hakkında kısas cezasının tatbik edilmiş olması.

istikbal-i kıble / istikbâl-i kıble

  • Kıbleye, Kâbe istikametine yönelmek.
  • Kıbleye yönelme.
  • Kıbleye yönelme; namazda Mekke-i mükerremedeki Kâbe-i muazzamaya doğru durma.

istikra'

  • Kiralamak, kiraya vermek.

istikzar

  • Kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme.

istilal-i seyf

  • Kılıcı kınından sıyırıp çıkarma.

istiska / istiskâ

  • Kıtlık, kuraklık vaktinde, sahrâya çıkıp, yağmur yağdırması için Allahü teâlâya yalvarmak, duâ etmek. Yağmur duâsı.

istiska namazı / istiskâ namazı

  • Kıtlık, kuraklık vaktinde, yağmur yağması için sahrâda kılınan namaz.

iştiva'

  • Kızarma, pişip yenecek duruma gelme.

istiva-yi sinn

  • Kırk yaşlarına gelme.

itidal-i dem / itidâl-i dem

  • Kızgınlığa mağlup olmayış, soğukkanlılık.

ızmar-ı gayz

  • Kin saklama.

izz

  • Kıymet. Değer. Güçlü oluş. Alikadir olmak. Kavi. Şerif. Azim.

jikase

  • Kirpi. (Farsça)

jiyan

  • Kızgın, kükremiş, hışımlı. (Bu tabir, ekseriyetle arslanlar hakkında kullanılır.) (Farsça)

ka't

  • Kısa boylu kimse.

kabia

  • Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.

kabil-i kıyas / kâbil-i kıyas / قابل قياس

  • Kıyası mümkün.
  • Kıyaslanabilir, karşılaştırılabilir.

kabil-i kıyas olmayan

  • Kıyası mümkün olmayan, karşılaştırılamaz.

kabza-i tig / kabza-i tîg

  • Kılıncın kabzası, sapı.

kadib / kadîb

  • Kılıç.

kadir-şinas

  • Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen. (Farsça)

kadirşinas

  • Kıymet bilir.

kadr

  • Kıymet, değer.

kafi / kâfi

  • Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.

kahba

  • Kırmızısı çok olan beyaz nesne.

kaht / قحط / قَحْطْ

  • Kıtlık.
  • Kıtlık.
  • Kıtlık, kuraklık, gıdâ maddelerinin azlığı.
  • Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.
  • Kıtlık. (Arapça)
  • Kıtlık.

kaht u gala / kaht u galâ

  • Kıtlık, pahalılık.

kaht ve gala / kaht ve galâ / قَحْطُ وَ غَلَا

  • Kıtlık ve pahalılık.
  • Kıtlık ve pahalılık.

kahtlık

  • Kıtlık.

kalaye

  • Kilise odası.

kalb gözü

  • Kin, hased, kibir gibi mânevî hastalıklardan kurtulup, her an Allahü teâlâyı anan kimsenin kalbinde meydana gelen, işlerin iç yüzünü görme kuvveti, basîret.

kamet-i kıymet

  • Kıymet derecesi, statü, makam, mevki.
  • Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.

kanaat / kanaât / قناعت

  • Kısmetine razı olma, kabullenme.
  • Kısmetine razı olma.

kanaatkar / kanaatkâr

  • Kısmetine razı olan.

kanaatkarane / kanaatkârâne

  • Kısmetine razı olarak, yetinerek.

kantin

  • Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı. (Fransızca)

karabe

  • Kırba. Büyük testi.

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

karanitıs

  • Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.

karavana

  • Kışla, okul, hastane gibi kurumlarda dağıtılacak yemeğin konulduğu kap.

kareh

  • Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.

karsel

  • Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)

kasaret

  • Kısalık. Kısa olma.

kasas

  • Kıssalar.
  • Kıssalar, hikâyeler.

kasır

  • Kısa.

kásır

  • Kısa, dar.

kasir / kasîr / قصير

  • Kısa.
  • Kısa. (Arapça)

kasır / قَصِرْ

  • Kısaltma.

kasir-ül ba' / kasîr-ül bâ'

  • Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.

kasir-ül kame / kasîr-ül kame

  • Kısa boylu. Boyu kısa olan.

kasr

  • Kısalık, saray.

kasr-ı nazar

  • Kısa nazar, kısa görüş.

kasretme

  • Kısaltma.

kassa

  • Kireç.

katalog

  • Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi. (Fransızca)

katarat-ı semine

  • Kıymetli damlalar.

katat

  • Kısa, kıvırcık saç.

katibane / kâtibane

  • Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.

kazar

  • Kirlenme, pislenme.

kebel

  • Kısa.

kebicek

  • Kış otu.

kehire

  • Kısa boylu kadın.

kelah

  • Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.

kelce

  • Kile, mikyâl.

kem-baha

  • Kıymetsiz, değersiz, âdi. (Farsça)

kemmun

  • Kimyon.

kenise / kenîse / كنيسه

  • Kilise. (Arapça)

kerdeme

  • Kısa düşman.

kerime / kerîme / كریمه

  • Kız evlat.
  • Kız evlat.
  • Kız çocuk. (Arapça)

keriyy

  • Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.)

kes / كس

  • Kimse.
  • Kişi, kimse. (Farsça)

kes-i bikesan / kes-i bîkesan

  • Kimsesizlerin yardımcısı.

kesan / kesân

  • Kimseler.

kese

  • Kısa yol, para torbacığı.

kesir

  • Kırılmış.

keşişhane / keşişhâne

  • Kilise, manastır. (Farsça)

kesr

  • Kırma.

ketn

  • Kir, pas.

kevalik

  • Kısa boylu.

keyfen

  • Kıymetçe, nitelik bakımından.

keyli / keylî

  • Kile ile ölçülen şeyler.

keyyal

  • Kile ile ölçen kimse. Kileci.

kezkeza

  • Kırbanın dolu olması.

kıbb

  • Kişinin arkasında yumrulanan kemik.

kıblegah / kıblegâh

  • Kıblenin bulunduğu yer.
  • Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer. (Farsça)
  • Kıble yeri.

kıblename

  • Kıbleyi gösteren yazı.

kıblenüma / kıblenümâ

  • Kıbleyi gösteren.

kıdemen

  • Kıdemce, kıdem yoluyla.

kilar

  • Kiler. (Farsça)

kile / kîle / كيله

  • Kile. (Arapça)

kilisa / kilîsa / كليسا

  • Kilise. (Farsça)
  • Kilise. (Farsça)

kils

  • Kireç, kireçtaşı.

kilsi / kilsî

  • Kireçtaşı yapısında olan.

kimyager / kimyâger / كيمياگر

  • Kimyacı.
  • Kimyacı.
  • Kimyacı.
  • Kimyacı. (Arapça - Farsça)

kimyahane / kimyahâne

  • Kimya deneylerinin yapıldığı laboratuvar.

kimyevi / kimyevî / كيميوی

  • Kimyâ ile alâkalı
  • Kimyasal. (Arapça)

kinai nevinden / kinâî nevinden

  • Kinâye türünden; bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı türünden.

kinaiyyat / kinâiyyât

  • Kinayeler.

kinayeamiz / kinâyeâmîz / كنایه آميز

  • Kinayeli. (Arapça - Farsça)

kinayeten / kinâyeten

  • Kinaye bakımından.

kindar / kindâr / كيندار

  • Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. (Farsça)
  • Kinci.
  • Kinci. (Farsça)

kindarane

  • Kinci olarak, kindarcasına. (Farsça)

kine

  • Kin, garaz. Kalbde beslenen düşmanlık. (Farsça)

kinecu / kînecû / كينه جو

  • Kinci. (Farsça)

kinedar / kinedâr

  • Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen. (Farsça)

kinemeşhun

  • Kinle, intikamla dolu. (Farsça)

kinever

  • Kin besleyen, hased eden, kinci. (Farsça)

kırab

  • Kılıç veya bıçak kını.

kırmeta

  • Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.

kısas

  • Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.
  • Kıssalar, hikayeler. (Arapça)
  • Kıssalar, hikâyeler.
  • Kıssalar.

kısasen / kısâsen

  • Kısas yoluyla, kısas yaparak öldüren veya yaralayanı cezalandırma.
  • Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.
  • Kısas olarak.

kışlak

  • Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.

kısm / قسم

  • Kısım, bölüm. (Arapça)

kışri / kışrî

  • Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

kıssat / kıssât

  • Kıssalar.
  • Kıssalar, hikâyeler.

kist

  • Kimdir? (mânâsına soru edâtı) (Farsça)

kisve

  • Kılık, elbise.

kıt'a / قِطْعَه

  • Kısım, parça.

kitab / kitâb / كتاب

  • Kitap.
  • Kitap. (Arapça)

kitab-hane

  • Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer. (Farsça)

kitabi / kitabî / kitâbî

  • Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
  • Kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.

kitbe

  • Kitabe yazmak. Zam ve cem'etmek. Artırmak ve biriktirmek.

kıvılcım-misal / kıvılcım-misâl

  • Kıvılcım gibi.

kıyafet / قيافت

  • Kılık, görünüm. (Arapça)

kıyam-ı saat / kıyâm-ı saat

  • Kıyamet.

kıyamet alametleri / kıyâmet alâmetleri

  • Kıyâmetin kopmasının yaklaştığına dâir Resûlullah efendimizin haber verdiği büyük ve küçük alâmetler, işâretler.

kıyamet-i şahsiye

  • Kişinin kıyameti.

kıyas-ı temsili / kıyas-ı temsilî

  • Kıyaslama tarzında benzetme, analoji.

kıyasen / kıyâsen

  • Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.
  • Kıyasla.

kıyasi / kıyasî

  • Kıyasan uygun olan.

kıymet-agah / kıymet-agâh

  • Kıymetten anlar, değer bilir. (Farsça)

kıymet-şinas

  • Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir. (Farsça)

kıymetdar / kıymetdâr / ق۪يمَتْدَارْ

  • Kıymetli, değerli.
  • Kıymetli, değerli.
  • Kıymetli.

kıymettar / kıymettâr

  • Kıymetli, değerli.

kıymettarlık

  • Kıymetlilik, değerlilik.

kıyye-i aşari / kıyye-i âşâri

  • Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.

kızıl

  • Kırmızı.

kufl / قفل

  • Kilit. (Arapça)

kufte / kûfte

  • Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte. (Farsça)

kufuf

  • Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak.

kühbe

  • Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.

kuhut

  • Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme.

kulafe

  • Kılıf, kın, kabuk. Zarf.

külkül

  • Kısa boylu bodur adam.

küls

  • Kireç.

kümte

  • Kızıllık, kırmızılık, humret.

küntan

  • Kısa boylu.

kunyan

  • Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

kunye

  • Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

künye

  • Kimlik.

kuraze / kurâze / قراضه

  • Kırıntı, döküntü. (Arapça)

küreyvat-ı hamra

  • Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)

kürk

  • Kızıl, kırmızı, ahmer.

kurtubi / kurtubî

  • Kılıç. Halid bin Velid'in kılıcı.

küssar

  • Kırılan şeyin parçaları.

kutah / kûtah / كوتاه

  • Kısa. (Farsça)

kutahnazar / kûtahnazar / كوتاه نظر

  • Kıt görüşlü, basiretsiz. (Farsça - Arapça)

kutehbal / kûtehbâl

  • Kısa boylu. (Farsça)

kutehbin / kûtehbîn

  • Kısa görüşlü. İleriyi göremez. (Farsça)

kuti / kûtî

  • Kısa boylu adam.

kutruti / kutrutî

  • Kısa boylu küçük adam.

kütüb / كتب / كُتُبْ

  • Kitaplar.
  • Kitaplar.
  • Kitaplar.
  • Kitaplar. (Arapça)
  • Kitaplar.

kütüp

  • Kitaplar.

kuvvet-i şahsiye

  • Kişisel kuvvet.

la'l-fam

  • Kırmızı renkli, al. (Farsça)

la'l-reng

  • Kırmızı renkli. Al renkte. (Farsça)

la'laa

  • Kırmak.

laalgun

  • Kırmızı renkte. Al renkte. (Farsça)

layetefellel / lâyetefellel

  • Kırılmaz, körelmez.

lehire / lehîre

  • Kısa boylu kötü huylu kadın.

levm

  • Kınama.
  • Kınama, kötüleme.
  • Kınama.

levme

  • Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.

levsiyyat / levsiyyât

  • Kirli ve pis şeyler.

levvame / levvâme

  • Kınayan.

liberal

  • Kişi hürriyetine önem veren.

luk

  • Kısa tüylü yük devesi. (Farsça)

lütne

  • Kirpi.

ma'ma'

  • Kimseye birşey vermeyen kadın.

ma'tebe

  • Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek.

madde-i ulya / madde-i ulyâ

  • Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey.

madiyan / mâdiyân / مادیان

  • Kısrak. (Farsça)

madrebe

  • Kılıncın ağzı.

maglak

  • Kilitlenecek yer.

mahaşşe

  • Kıç, dübür, makad.

mahcur / mahcûr

  • Kısıtlı.

mahl

  • Kıtlık, kaht.

mahsub

  • Kızamık çıkarmış kişi.

mahsud / mahsûd

  • Kıskanılan.

mahtid

  • Kişinin durduğu mekân.

mahzen ve medfen-i mücevherat / mahzen ve medfen-i mücevherât

  • Kıymetli taşların ve hazinelerin bulunduğu define ve mahzen.

makalid

  • Kilitli yerler.

makam-ı zem

  • Kınama makamı.

makbız

  • Kılıcın ve yayın kabzası.

maksur / maksûr

  • Kısaltılmış.

makt

  • Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz.

mal-ı mütekavvim / mâl-ı mütekavvim

  • Kıymetli mal. İslâm'a göre yenilmesi, içilmesi, kullanılması ve faydalanılması mümkün olan mal.

malayaniyat / mâlâyâniyât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen şeyler; boş, anlamsız şeyler.

malik-i yevmiddin / mâlik-i yevmiddîn

  • Kıyamet gününün sahibi olan Allah.

maliyet

  • Kıymet. Mâlolma değeri.

masa'

  • Kılıçla vuruşmak.

masbu'

  • Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş.

masku'

  • Kırağı düşmüş yer.

mastihi

  • Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.

matbaa

  • Kitap basılan yer.

mazille

  • Kıldan yapılma büyük çadır.

meal / مئال / meâl / مَآلْ

  • Kısa mana.
  • Kısa ma'na.

meal-i icmali / meâl-i icmalî / meâl-i icmâlî

  • Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
  • Kısaca açıklama, meâl.

meali / meâlî

  • Kısaca mânasına ait.

mecdeye

  • Kıtlık yeri.

mechul-ül ahval

  • Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.

mechul-ün neseb

  • Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.

mecmua / mecmûa / مَجْمُوعَه

  • Kitap.

mecmuacık

  • Kitapçık.

medar-ı kıymet

  • Kıymet sebebi.

medd-i bisat

  • Kilim yayma, halı serme.

mefhum-u kıyasi / mefhum-u kıyasî

  • Kıyâsî kavram; bir ölçüye göre yapılmış kavram, kalıplaşmış kavram.

mehdi / mehdî

  • Kıyâmete yakın geleceği, Peygamber efendimiz tarafından haber verilen ve İslâmiyet'i ve adâleti yeryüzüne hâkim kılacak olan mübârek zât.

mekare / mekâre / مكاره

  • Kiralık binek veya yük hayvanı. (Arapça)

mekil / mekîl

  • Kile ve ölçek ile yâni hacim ile ölçülen mal.

meksur / مكسور

  • Kırık. (Arapça)

mekyul

  • Kile ile ölçülmüş.

melamet / melâmet

  • Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
  • Kınanmışlık.

melami / melâmî

  • Kınanmış, melamilik tarikatından olan.

men

  • Kim.

men talebe ve cedde, vecede

  • Kim birşeyi ister ve elde etmek için ciddî çalışırsa istediği şeye ulaşır.

menfaat-i millet

  • Kişinin mensup olduğu milletin menfaati, yarar ve çıkarı.

menfaat-i nefs

  • Kişisel çıkar.

menfaat-i şahsiye

  • Kişisel çıkar.

mertum

  • Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

mesen

  • Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması.

meşk / مشك

  • Kırba. Tulumdan yapılmış su kabı. (Farsça)
  • Kırba. (Farsça)

mevkıf

  • Kısım, bölüm.

mevsim-i şita / mevsim-i şitâ

  • Kış mevsimi.
  • Kış mevsimi.

meydan-ı kıyamet

  • Kıyamet meydanı.

mezhüvv

  • Kibirli, gururlu.

mi'kab

  • Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.

mi'nas

  • Kız doğuran kadın.

mikyas

  • Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek.

minkar-ı meşkuk

  • Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.

minmas

  • Kıl yolacak âlet.

miştat

  • Kış günlerinde oturulacak yer.

miv

  • Kıl. (Farsça)

molekül

  • Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. (Fransızca)

mu / mû / مو

  • Kıl. (Farsça)

muamele-i kimyeviye

  • Kimyasal işlem.

muaraza-i bis-süyuf

  • Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.

mücalih

  • Kışın da sağılan ve süt veren deve.

mücavele

  • Kıtal edişmek, dövüşmek, vuruşmak.

mücevher

  • Kıymetli taş.

mücevherat

  • Kıymetli taşlar.

mucez / mûcez

  • Kısaca; kısa ve özlü.

muciz / mûciz

  • Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.
  • Kısa ve özlü ifade.
  • Kısa, fakat çok mânâlı, özlü.

mücmel / مجمل

  • Kısa. Öz. Muhtasar. Sözü az, mânası çok olan. Hülâsa edilmiş. Müfesser olmayan söz.
  • Kısa, özet.
  • Kısa ve az sözle anlatılmış, öz. Kapalı ifade. (Çoğulu) Mücmelat.
  • Kısa.
  • Kısa, öz.

mücmelen

  • Kısaca.
  • Kısaca, özetle.

müdennes

  • Kirletilmiş, tednis edilmiş.

müdennis

  • Kirleten, tednis eden.

müellif

  • Kitap yazan.

müellifin / müellifîn

  • Kitap yazanlar; yazarlar.

mufassıl

  • Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.

müfdem

  • Kızıla boyanmış nesne.

muğber / مغبر

  • Kırgın, gücenik. (Arapça)
  • Muğber olmak: Kırılmak, gücenmek. (Arapça)

muhafaza-i nefis

  • Kişinin kendisini ve canını koruması.

muhammat

  • Kızdırılmış nesne.

muhammir

  • Kızdırıcı ilâç.

muharebe-i bissüyuf

  • Kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele.

muhareşe

  • Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.

muharriz

  • Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden.

muhaşşi'

  • Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran.

muhcen

  • Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi.

muhda'

  • Kiler.

müheddeb

  • Kirpikli.

muhtasar / مختصر / مُخْتَصَرْ

  • Kısa, özet.
  • Kısa.
  • Kısa, özlü. (Arapça)
  • Kısa.

muhtasaran / مختصرا / مُخْتَصَرًا

  • Kısaca.
  • Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
  • Kısaca. (Arapça)
  • Kısaca.

muhtasıra

  • Kısaltma. Hülâsa.

muhtekir

  • Kıymetlensin diye mal saklayan vurguncu.

müj

  • Kirpik. (Farsça)

müje / مژه

  • Kirpik. (Farsça)

müjek

  • Kirpikçik. Kirpik kılı. (Farsça)

müjgan / müjgân

  • Kirpik. (Farsça)
  • Kirpik.

mükarat / mükârat

  • Kiraya verme. Kira ile tutma.

mukavvim

  • Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.

mukayese / mukâyese / مقایسه

  • Kıyaslama.
  • Kıyas etme, karşılaştırma.
  • Kıyaslama, karşılaştırma. (Arapça)

mukāyese / مُقَايَسَه

  • Kıyaslama.

mükesser

  • Kırılmış. Kırılan.

mükessir

  • Kıran. Parçalayan.

mükettel

  • Kısa, kâsır.

mükra

  • Kiraya verilmiş eşya.

muktasır

  • Kısa kesen, uzatmıyan.

müktera

  • Kirâya verilen eşya.

mükteri / mükterî

  • Kira ile tutmuş olan. İktirâ eden.

muktesir

  • Kısa kesen, iktisar eden.

mülevves / ملوث / مُلَوَّثْ

  • Kirli, pis, bulaşık.
  • Kirli, pis.
  • Kirli. (Arapça)
  • Kirli.

mülevves etme

  • Kirletme.

münazara-i nefsiye

  • Kişinin kendisiyle tartışması.

mündell

  • Kılavuzluk edilmiş, yol gösterilmiş.

munfasım

  • Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.

münhaşi'

  • Kibiri kırılma.

münkasım / مُنْقَسِمْ

  • Kısımlara ayrılmış, bölünmüş.
  • Kısımlara ayrılmış.

münkesir / منكسر

  • Kırılmış.
  • Kırık. (Arapça)
  • Münkesir olmak: Kırılmak. (Arapça)

münsal

  • Kılıç, seyf.

münteha-yı kitab

  • Kitabın sonu. Kitabın nihayeti.

mürg-i bal-şikeste / mürg-i bâl-şikeste

  • Kırık kanatlı kuş.

mürtecir

  • Kişnemesi güzel olan at.

musannif

  • Kitap tertip eden; sınıflandıran, yazar.

müşetta

  • Kış evi.

muşikafane / mûşikâfâne / موشكافانه

  • Kılı kırk yararak. (Farsça)

müstakıss

  • Kısas istiyen.

müstakzar

  • Kirli, pis, murdar.

müste'cer

  • Kira ile tutulmuş olan.

müste'cerün-fih

  • Kiralama maksadı.

müste'cir / مستأجر

  • Kiracı. (Arapça)

müste'ciren

  • Kiracı olarak.

müstêcir

  • Kiracı.

müstekra

  • Kiraya verilen eşya.

muta

  • Kimseden bir şey istemeyen.

mütebaggız

  • Kin gösteren, buğz gösteren.

mütebahtır

  • Kibir ve gururla yürüyen.

mütebahtırane / mütebahtırâne

  • Kibirle sallana sallana yürüyenler gibi. (Farsça)

müteca'id-ül eş'ar

  • Kıvırcık saçlı, saçları kıvırcık olan.

mütedennis

  • Kirlenen.

müteferrik

  • Kısım kısım, farklı farklı, dağınık.

mütegallif

  • Kılıflanmış. Kılıflı. Kın içinde bulunan.

mütehakkid

  • Kin tutan, kindâr.

mütekallid

  • Kılıç kuşanan, takınan; bir vazifeyi üzerine alan, yüklenen.

mütekavvim mal

  • Kıymetli, kullanılması mubâh ve mümkün olan mal.

mütekebbir / مُتَكَبِّرْ

  • Kibirlenen.

mütekebbirane

  • Kibirlenerek, büyüklenerek.

mütenekkiren

  • Kıyafet değiştirip kendini tanıtmayarak.

müteşetti

  • Kışı geçiren, bir yerde kışlıyan.

müvessah

  • Kirli, kirletilmiş.

müvessih

  • Kirleten.

müzafere

  • Kirlenmek.

na-cunban

  • Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam. (Farsça)

nadc

  • Kıvam. Büluğa erme. Pişme.

nahis

  • Kıtlık yılı.

nahvet

  • Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.

nakus

  • Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.

nasil

  • Kıl dökücü ilâç.

nasip

  • Kısmet.

nazar-ı takdir

  • Kıymet veren, değer bilen bakış.
  • Kıymet biçme bakışı, takdir bakışı.

nazariyat / nazariyât

  • Kitabî bilgiler, görüşler, ispatlanmamış düşünceler.

nazikane / nâzikâne / نازكانه

  • Kibarca, nazikçe. (Farsça)

nebise

  • Kız torun.

necim

  • Kısım, parça.

necm

  • Kısım, durak; yıldız.

nedg

  • Kılıçla veya sözle taan etmek, çekiştirmek.

nefs u cism

  • Kişinin kendisi ve cismi.

nefsi tefekkür / nefsî tefekkür

  • Kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi.

nemas

  • Kılın ince olması.

netf

  • Kıl yolma.

nevatır

  • Kirişi kesik olan yay.

nevesan

  • Kımıldama, hareket etme.

nevk-i müjgan / nevk-i müjgân

  • Kirpiklerin ucu.

nicad

  • Kılıç bağı.

nisbet

  • Kıyas, oran.

nisbeten / نِسْبَتًا

  • Kıyasla.

nisbetle

  • Kıyasla, oranla.

nisbi / nisbî

  • Kıyaslama ile olan, göreceli.

nispeten

  • Kıyasla, oranla.

niyam / niyâm / نيام

  • Kılıf, kın. Kılıç kını. (Farsça)
  • Kın. (Farsça)

nizam-ı fıtrat / نِظَامِ فِطْرَتْ

  • Kişiye hâs yaratılış düzeni.

nugaşi

  • Kısa boylu adam.

nüku'

  • Kısa boylu kadın.

öfke

  • Kızma, sinirlenme, hiddet.

papaz

  • Kilisenin önde gelen din adamı.

parafe

  • Kısa imza, işâret. (Fransızca)
  • Kısa imza.

pejmürde-hal

  • Kılığı kıyafeti pejmürde olan, üstü başı pis bir halde bulunan. (Farsça)

pejvin

  • Kirli, pis. Çirkin. (Farsça)

pelid / pelîd / پليد

  • Kirli. (Farsça)

perd

  • Kıvrım, büklüm, kat. (Farsça)

perestu / perestû / پرستو

  • Kırlangıç. (Farsça)

petgir

  • Kıl elek. (Farsça)

pilvaye

  • Kırlangıç. (Farsça)

piristubeçe

  • Kırlangıç kuşu yavrusu. (Farsça)

pişmanlık

  • Kişinin işlediği bir iş veya günâh sebebiyle vicdânen üzüntü duyması; tövbeye gelme; nedâmet.

pür-paye

  • Kırkayak. (Farsça)

radife

  • Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)

raic / râic

  • Kıymetli olan ve halk arasında tutulan.

re'sen

  • Kimseye danışmadan, kendi başına, doğrudan doğruya.

re'y yolu

  • Kıyas yolu. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş bir işin hükmünü buna benziyen ve açıkça bildirilen başka bir işin hükmüne benzeterek bulma yolu.

rehber / رهبر

  • Kılavuz. (Farsça)

rehberi / rehberî

  • Kılavuzluk, rehberlik.

rehnümuni / rehnümunî

  • Kılavuzluk, rehberlik. (Farsça)

rekd

  • Kımıldamamak, durgun olmak.

rencide

  • Kırılmış, incinmiş.

reşk / رشك

  • Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren.
  • Kıskançlık. (Farsça)

reşkaver / reşkâver / رشك آور

  • Kıskandırıcı. (Farsça)

reşkin

  • Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid. (Farsça)

resl

  • Kıvırcık olmayan saç.

retm

  • Kırmak.

revac

  • Kıymet, değer.

revaç

  • Kıymet, değer.

rıhlet-i şitaiye / rıhlet-i şitâiye

  • Kış seyahati, kış yolculuğu.

risale / risâle / رِسَالَه

  • Kitapçık.

riştab

  • Kıvırcık saç ve sakal. (Farsça)

rizeçin

  • Kırıntı ve döküntü toplayan. (Farsça)

rizehar / rizehâr

  • Kırıntı ve döküntü yiyen. (Farsça)

rizehor

  • Kırıntı, döküntü yiyen. (Farsça)

rübd

  • Kılıcın cevheri ve rengi.

ruz-i ceza / rûz-i cezâ / روز جزا

  • Kıyamet günü.

şa'ar

  • Kıl büken.

şa'r / شعر

  • Kıl. (Arapça)

şa're

  • Kıl, saç.

saat-i kıyamet

  • Kıyâmet vakti.

safak

  • Kıllı derinin altında olan ince deri.

saha

  • Kirli ve paslı olmak.

sahanet

  • Kızgınlık, sıcaklık.

sahhaf / صحاف

  • Kitapçı. (Arapça)

sahib-i ağraz

  • Kin ve garaz sahipleri.

sahib-üs seyf / sâhib-üs seyf

  • Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan.

sahibü's-seyf / sâhibü's-seyf

  • Kılıç sahibi.

sahibüsseyf

  • Kılıç sahibi, savaşçı.

sahil / sâhil / ساحل

  • Kişneyen. Kişneyici.
  • Kıyı.
  • Kıyı. (Arapça)

şahıs

  • Kişi, kimse.

sahn

  • Kırma. Kesr.

sahra / sahrâ

  • Kır, ova, çöl.

şahs / شخص

  • Kişi, şahıs. (Arapça)

şahsi / şahsî / شخصى

  • Kişisel.
  • Kişiyle ilgili.
  • Kişisel. (Arapça)

şahsi hayat / şahsî hayat

  • Kişisel hayat, ferdin hayatı, yaşamı.

şahsi nüfuz / şahsî nüfuz

  • Kişisel etki, tesir.

şahsiyat

  • Kişilikler.

şahsiyet / شخصيت

  • Kişilik.
  • Kişilik.
  • Kişilik. (Arapça)

saik

  • Kırağı, çiğ.

saki / sakî

  • Kırağı, şebnem, çiğ.

saki'

  • Kırağı, şebnem, çiğ.

sakk

  • Kin tutmak.

sebet

  • Kıvırcık olmayan saç.

şefa'at / şefâ'at

  • Kıyâmet günü, Allahü teâlânın izni ile, başta Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem olmak üzere, diğer peygamberler, âlimler, şehîdler, sâlihler (iyi kimseler) ve küçük yaşta ölen müslüman çocuklar ve Allahü teâlânın izin verdiklerinin; gün ahkâr olan mü'minlerin günahlarının affedilip Ceh

şefa'at-ı kübra / şefâ'at-ı kübrâ

  • Kıyâmette, o günün dayanılmaz dehşeti ve şiddetli sıkıntıları sebebiyle, insanların mürâcaatları üzerine Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), onların muhâkeme ve hesâblarının bir an evvel görülmesi için Allahü teâlâya yalvarması ve bu dileğinin kabûl olması. O gün herkes kendi başını

sefahet / sefâhet

  • Kıt akıllılık, düşüncesizlik, günahlara düşkünlük.

sefih / sefîh

  • Kıt akıllı, düşüncesiz, zevke düşkün.

sekit

  • Kırağı.

selha

  • Kıyamet günü.

sell-i seyf

  • Kılıç çekme.

semen

  • Kıymet, değer; para, fiyat.

şemşir / şemşîr / شمشير

  • Kılıç. (Farsça)
  • Kılıç. (Farsça)

şemşir-zen

  • Kılıç çeken, kılıçla vuran. (Farsça)

şerarat / şerârât

  • Kıvılcımlar.

şerare / şerâre / شراره

  • Kıvılcım.
  • Kıvılcım. (Arapça)

şerarefigen

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

şerer / شرر

  • Kıvılcımlar. (Arapça)

şererfeşan

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

şerernak / şerernâk

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

seriülintikal / serîülintikal / سریع الانتقال

  • Kıvrak zekalı. (Arapça)

serma

  • Kış. Soğuk. (Farsça)

sevahil / sevâhil / سواحل

  • Kıyılar. (Arapça)

seyahat-i cüz'iye

  • Kısa zaman içindeki yolculuk.

seyf / سيف / سَيْفْ

  • Kılıç.
  • Kılıç.
  • Kılıç.
  • Kılıç. (Arapça)
  • Kılıç.

seyf-i meslul

  • Kınından çıkmış kılıç.

seyr-i enfüsi ve afaki / seyr-i enfüsî ve âfâkî

  • Kişinin kendi iç âleminde ve dış dünyada yaptığı tefekkür ve mânevî yolculuk.

şezr

  • Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.

şid

  • Kireç. Sıva.

siga

  • Kip, fiil çekim şekli.

şihe / şîhe / شيهه

  • Kişneme. (Farsça)

sıhriz

  • Kızıl hurma.

şiken-i kakül / şiken-i kâkül

  • Kıvırcık saç.

şikenc

  • Kıvrım, büklüm. (Farsça)

şikened

  • Kırıyor, kesiyor.

şikeste

  • Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi. (Farsça)

şikestebeste / شكسته بسته

  • Kırık dökük. (Farsça)

şikestegi / şikestegî

  • Kırıklık. (Farsça)

şimşir / شمشير

  • Kılıç. (Farsça)

sınıf

  • Kısım, bölüm, tabaka.
  • Kısım, bölüm, tabaka.

sintel

  • Kısa boylu.

sırr-ı temsil

  • Kıyaslama tarzında benzetme sırrı, esprisi.

şita / şitâ / شتا / شِتَا

  • Kış. Senenin soğuk mevsimi.
  • Kış.
  • Kış.
  • Kış. (Arapça)
  • Kış.

sitam

  • Kılıcın ağızı.

siyabe

  • Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.

siyafet

  • Kılıççılık sanatı.

şübani / şübanî

  • Kırmızı yüzlü.

subh-u kıyamet / صُبْحُ قِيَامَتْ

  • Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı.
  • Kıyamet sabahı.

şübrüm

  • Kısa boylu kimse.

süf'a

  • Kırmızılığa yakın olan siyahlık.

suht

  • Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)

sukata

  • Kırıntı, döküntü, artık.

sukataçin

  • Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. (Farsça)

sukatahar / sukatahâr

  • Kırıntı, artık yiyen. (Farsça)

sulfato

  • Kinin, sıtma ilacı.

sülfe

  • Kişinin aceleyle hazırladığı yemek.

sümkat

  • Kızıl, kırmızı, ahmer.

sumnat

  • Kilise, puthane. (Farsça)

sümum-u ağraz / sümum-u ağrâz

  • Kinlerin zehirleri, kötü maksatların zehirleri.

sur / sûr

  • Kıyamet gününde Hz. İsrafil'in (a.s.) üfleyeceği emir borusu.
  • Kıyâmet kopacağı zaman, dört büyük melekten biri olan İsrâfil aleyhisselâmın üfleyeceği, nasıl olduğu bilinmiyen boru.
  • Kıyamet borusu.

suret-i icmali / suret-i icmâlî

  • Kısa ve özlü bir şekil.

suret-i mülevves

  • Kirli ve çirkin görünüş.

suret-i temsiliye

  • Kıyaslamalı benzetme şeklinde.

sürhi / sürhî

  • Kırmızılık, kızıllık.

sürme

  • Kirpik diplerine sürülen bir çeşit siyah madde, kühl.

şütürdil / شتردل

  • Kinci. (Farsça)

şuvaz

  • Kızgın ateş.

şuvazlı

  • Kızgın, ateşli.

süyuf / süyûf / سيوف

  • Kılıçlar.
  • Kılıçlar. (Arapça)

ta be kıyamet / tâ be kıyamet

  • Kıyamete kadar.

tabbağ

  • Kılıç yapan kimse.

tabi / tâbi / tâbî

  • Kitap vs. basan, baskı işlemini yapan.
  • Kitap basan.

tabi' / tâbi' / طابع

  • Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
  • Kitap basan. (Arapça)

tafes

  • Kir, necis.

tagmid

  • Kınına koyma.

tahakkud

  • Kin tutma, kin gütme.

tahattum

  • Kin, hiddet ve öfke içinde olmak.

tahattüm

  • Kırmak.

tahh

  • Kırmak.

tahniye

  • Kınaya boyamak.

tahrik-amiz

  • Kışkırtıcı. Tahrik edici. (Farsça)

taih

  • Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.

takassuf

  • Kırılmak.

takatül

  • Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.

takdir / تقدير

  • Kıymet verme.

taklid-i seyf

  • Kılıç kuşatma.

taksib

  • Kıvırcık yapmak.

taksimat / taksimât

  • Kısımlara ayırma.

taksir

  • Kısaltma, kusur, günah.

takvim / takvîm / تَقْوِيمْ

  • Kıvam, biçim verme.

tali / tâli

  • Kısmet, talih.

talikat / tâlikât

  • Kitap okurken hatıra gelen mânâları not ederek yazılan eser.

tammat

  • Kıyamet.

tas'ir

  • Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.

tasallüf

  • Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.

tavb

  • Kırmızı kiremit.

tebahtur / تبختر

  • Kibirlenerek yürüme. (Arapça)

tebdil-i kıyafet

  • Kıyafet değişikliği.

tede'lüb

  • Kimse görmeden gitmek.

tedeldül

  • Kımıldamak.

tefassum

  • Kırılma. Kesilme.

tefri / tefrî

  • Kısım kısım ayırma.

tefrigat

  • Kısım kısım boşaltıp yer açma.

tefte / تفته

  • Kızgın. (Farsça)

teheyyüz

  • Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.

tehzi'

  • Kırmak.

tekari / tekâri

  • Kira almak.

tekebbür / تَكَبُّرْ

  • Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek.
  • Kibir sâhibi olma, büyüklenme, kibirlenme, kendini büyük gösterme.
  • Kibirlenmek, kendini büyük saymak, nefsini büyük görmek.
  • Kibirlenme.

tekessür

  • Kırılmak.

tekessur / تكسر

  • Kırılma. (Arapça)

teklif-i malayutak / teklif-i mâlâyutak

  • Kişinin yapmayacağı, gücünün yetmeyeceği bir şeyi ona yükleme.

televvüs / تَلَوُّثْ

  • Kirlenme, pislenme.
  • Kirlenme.
  • Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak.
  • Kirlenme.

telhis / telhîs

  • Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.

telhisen

  • Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.

telvih / telvîh

  • Kinaye yoluyla işaret etme; asıl mânâ ile kinâye yoluyla kastedilen mânâ arasındaki vasıtaların çok olması durumu.

telvihen

  • Kinayeli bir şekilde.

telvihi / telvihî

  • Kinaye şeklinde bildirilen mânâ.

telvis

  • Kirletme, pisletme.

telvis eden

  • Kirleten.

temşik

  • Kırmızı balçıkla renk etmek.

temsili / temsîlî

  • Kıyaslamalı benzetme şeklinde, analojik.

tenbal

  • Kısa boylu, bodur adam.

terk-i menafi-i şahsi / terk-i menafi-i şahsî

  • Kişisel çıkarları terk etme.

terk-i menafi-i şahsiye / terk-i menâfi-i şahsiye

  • Kişisel yararları terk etme.

terviç etmek

  • Kıymet ve değerini arttırmak.

teşa'ub

  • Kısım ve bölümlere ayrılma.

tesanif / tesânîf / تصانيف

  • Kitaplar. (Arapça)

teştiye

  • Kışın uyuyan hayvanların uykusu.

tevacüd

  • Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi.

tevbih etme

  • Kınama, kötüleme.

tezebbu'

  • Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak.

tezenbür

  • Kibirlenme.

ti' / tî'

  • Kırk baş koyun.

tig / tîg

  • Kılıç, seyf. (Farsça)

tiğ / tîğ / تيغ

  • Kılıç. (Farsça)

tigbend / tîgbend

  • Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan. (Farsça)

tigdar / tîgdâr

  • Kılıç taşıyan, kılıçlı. (Farsça)

tıknaz

  • Kısa boylu ve şişman, toplu.

tinbal

  • Kısa, bodur kimse.

tırad

  • Kısa mızrak.

tizna

  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin keskin olan ağız tarafı. (Farsça)

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

ucb

  • Kibir, kendini beğenme.

udtumme

  • Kişinin aslı.

uht / اخت

  • Kızkardeş. (Arapça)

ukre

  • Kısır. Doğurmayan kadın veya hayvan.

ülbub

  • Kiraz çekirdeği.

ülke-i kisra / ülke-i kisrâ

  • Kisra'nın ülkesi.

ullame

  • Kına.

ümm-üd dem

  • Kırmızı kan damarlarında görülen kabarma. Bu nabız damarlarından birisine açılan kan kesesi.

ümmi / ümmî

  • Kitab okumamış, yazı yazmamış, kimseden ders görmemiş kimse.

unsut

  • Kıldan bükülme ip.

ünvan-ı icmali / ünvan-ı icmâlî

  • Kısa ve öz ünvan.

üskür

  • Kirpi. (Farsça)

üştürdil / اشتردل

  • Kinci, fesatçı, hasedçi. (Farsça)
  • Kinci. (Farsça)

vaciz

  • Kısa.

vafih

  • Kilise kayyımı.

vasiyet

  • Kişinin öldükten sonra yapılmasını istediği şey.

vaye / vâye / وایه

  • Kısmet. (Farsça)

vayedar / vâyedâr

  • Kısmetli. Nasibi olan. (Farsça)

ve'd

  • Kızını diri iken toprağa gömme.

veciz / vecîz / وَج۪يزْ

  • Kısa ve özlü söz.
  • Kısa ve öz.

vecize

  • Kısa ve özlü sözler.

vêd

  • Kız evladı diri diri toprağa gömüp öldürme âdeti.

vefhiyye

  • Kilisede kayyımlık hizmetini etmek.

vegir

  • Kızmış taş üstüne koyarak pişirilen et.

vegire

  • Kızmış taş ile sıcaklık verilerek pişirilen süt.

vegm

  • Kin.

velhasıl / velhâsıl / والحاصل

  • Kısacası.
  • Kısaca, sözün kısası. (Arapça)

vesile / vesîle

  • Kişiyi Allahü teâlâya yaklaştıran, Allahü teâlânın nezdinde (katında) yakınlığa ve hâcetlerin yâni ihtiyâçların giderilmesine sebeb olan her şey.

vicdan-ı şahsiye

  • Kişisel vicdan.

yakıti / yakıtî

  • Kırmızı üzüm.

yalvane

  • Kırlangıç kuşu. (Farsça)

yani'

  • Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.

ye'cüc ve me'cüc

  • Kısa boylu olacakları söylenen ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin ismi.

yevm-i kıyamet / yevm-i kıyâmet

  • Kıyamet günü.
  • Kıyamet günü.

yevm-i nüşur

  • Kıyamet günü, mahşer günü. Herkesin amel defterinin açılıp neşredilip gösterileceği gün.

yevm-i tenad

  • Kıyamet günü.

yevm-ül hulud

  • Kıyamet günü.

yevm-ül huruc

  • Kıyamet günü.

yevm-üt telaki / yevm-üt telâki

  • Kıyamet günü. Ruz-u mahşer.

yürna

  • Kına.

za'bub

  • Kısa boylu fena adam.

zaarre

  • Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması.

zabil

  • Kısa boylu.

zagak

  • Kızılcık yemişinin çekirdeği.

zahif

  • Kibirli, mağrur.

zahm-i tig / zahm-i tîg

  • Kılıç yarası.

zaman-ı kasır

  • Kısa zaman.

zaman-ı kasir / zaman-ı kasîr

  • Kısa zaman.

zaman-ı kàsıra

  • Kısa zaman.

zarf

  • Kılıf, kap.

zat / zât

  • Kişi.

zat-ı ali-kadr / zât-ı âli-kadr

  • Kıymetli, yüce şahsiyet, kişi.

zati / zâtî / ذاتى

  • Kişisel. (Arapça)

zeberced

  • Kıymetli bir taş.

zebtel

  • Kısa boylu.

zeff

  • Kişinin nikâhlısını kocasına teslim etmek.

zefur

  • Kir, pas, vesah.

zellet-ül kari / zellet-ül kârî

  • Kırâat hatâsı. Namazın içindeki farzlardan kırâati yerine getirirken (Fâtiha ve zamm-ı sûreyi okurken) meydana gelen hatâ, yanlış okuma.

zelzelet-üs saa / zelzelet-üs sâa

  • Kıyamet sarsıntısı. Kıyamet kopması ânında meydana gelecek olan çok müthiş zelzele.

zem

  • Kınama, kötüleme.

zemistan / زمستان

  • Kış. Kış mevsimi. (Farsça)
  • Kış. (Farsça)

zemistani / zemistanî / zemistânî / زمستانى

  • Kışlık. Kış mevsimine ait. (Farsça)
  • Kışlık. (Farsça)

zerreşikaf / zerreşikâf / ذره شكاف

  • Kılı kırk yaran. (Arapça - Farsça)

zevat / zevât / ذوات

  • Kişiler. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın