LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te karin ifadesini içeren 138 kelime bulundu...

akifan

  • Uzun ayaklı karınca.
  • Araptan bir kabile adı.

akran

  • (Tekili: Karin) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.

ales

  • Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
  • Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
  • Büyük kene.
  • Bir nevi karınca.
  • Katı, sağlam nesne.

amar

  • Hesap. (Farsça)
  • Araştırma. (Farsça)
  • Tıb: Karında su toplanma hastalığı. (Farsça)

amelehu

  • "Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.

aşevsec

  • Büyük karınlı iri deve.

ba'c

  • Karına dürtmek, karın yarmak.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

batın / بطن / بَطِنْ

  • Mide, karın.
  • Karın. (Arapça)
  • Kuşak, nesil. (Arapça)
  • Karın.

batn / بطن

  • Karın, nesil.
  • Karın, mide.
  • Karın, kuşak, nesil.
  • İç, karın, insanın içi. Mide.
  • Soy, nesil.
  • Birbirlerine hısımlığı pek yakın olmayan küçük kabile.
  • Karın. (Arapça)
  • Kuşak, nesil. (Arapça)

bel'as

  • Büyük karınlı dişi deve.

bendeniz

  • "Hizmetkârınız" anlamında saygı ifadesi.

berniş

  • Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. (Farsça)
  • Karın ağrısı, sancısı. (Farsça)

betane

  • Büyük karınlı olmak.

betin

  • Büyük karınlı. Şişman.
  • Irak, baid, uzak.

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

butun

  • (Tekili: Batn) Batınlar, karınlar, kucaklar.
  • Nesiller, soylar.

bütun

  • (Tekili: Batn) Batınlar, karınlar, kucaklar.
  • Soylar, nesiller.

butun / butûn / بطون

  • Karınlar. (Arapça)
  • Kuşaklar, nesiller. (Arapça)

bütun / bütûn / بطون

  • Karınlar. (Arapça)
  • Kuşaklar, nesiller. (Arapça)

buuc

  • Karında olan yaralar.

cahil

  • Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy.
  • Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)

cayife / cayîfe

  • Karın içine geçmiş olan yara.

celenfea

  • Şişman karınlı büyük deve.

cesle

  • Kara karınca.

ciya'

  • (Tekili: Câyi') Karınları acıkmış olanlar, açlar.

cürşu'

  • Büyük karınlı deve.

cürsume

  • (Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik.
  • Gırtlak kapağı.
  • Karınca yuvası.

cüsad

  • Karın ağrısı.

dader / dâder

  • Karındaş, kardeş, birâder. (Farsça)

deylem

  • Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer.
  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Düşman.
  • Türaç kuşunun erkeği.
  • Cemaat.
  • Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.

dü'bub

  • Zayıf nesne.
  • Çirkin huylu, kısa boylu kimse.
  • Kolay yol.
  • Uzun at.
  • Karınca nevinden bir nev.
  • Hububattan bir cins.

ebbaz

  • Kaçma, ürkme.
  • Sıçrayıp atlayan karınca.

ebes

  • Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş.

ehşa

  • Karındaki iç uzuvlar. Karında olan.

eksem

  • Büyük karınlı, şişman adam.

ektem

  • Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse.
  • Büyük karınlı ve şişman olan adam.

enzam

  • Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.

evca-i batn

  • Karın ağrıları.

fazir

  • Kırmızı, büyük karınca.
  • Geniş, bol nesne.

fazz

  • Kaba ve kötü huylu olan kimse.
  • Karın suyu, mide suyu.

haben

  • Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.
  • Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.

hacif

  • Karın gurultusu.

haciz

  • Ayıran. Bölen.
  • Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı.
  • Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan.
  • Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir.

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

harfi nazar / harfî nazar

  • Varlıklara bizzat kendisini değil de san'atkârını, ustasını, sahibini tanıtan mânasıyla bakma.

haşerat

  • Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar.
  • Değersiz ve zararlı adamlar.

havsala

  • Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl.
  • Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf.
  • Mide.

heveş

  • (Karın) Göçük olmak.

hicab-ı haciz / hicab-ı hâciz

  • (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.

hikkab

  • Uzun boylu, büyük karınlı kişi.

hılb

  • Kalble karın arasında olan perde.

hirsıyan

  • Karın derisinin içi.
  • Fil derisinin içi.

hükl

  • Karınca gibi sesi işitilmeyen hayvan.

humsa

  • Boş böğürlü ve ince karınlı olmak.

  • t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun.
  • Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek.
  • Karın, mide.
  • Kalb, vicdan, gönül.
  • Harem dairesi.
  • Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın.

icaz-ı hazf

  • Mânâya halel gelmemek şartı ile ve lâfzî veya aklî karine delâleti ile cümleyi tamamlayanlardan birinin hazfıdır.

ıdtımar

  • İnce belli, karınsız olmak.

iktiran

  • Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek.
  • İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin aynı anda bulunması gibi...

işkembe

  • Geviş getiren hayvanların midesinin en büyük kısmı. (Farsça)
  • Karın. (Farsça)

ka'seb

  • Büyük karınlı, kalın.

kabkab

  • Karın, batn.

karain / karâin / قرائن

  • (Tekili: Karine) Karineler, ip uçları.
  • Karineler, ip uçları.
  • İpuçları, karineler. (Arapça)

karine-i mania / karine-i mânia

  • (Bak: Karine-i mecaz)

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

karkara

  • Karın gurultusu.
  • Kumru kuşunun ötmesi.
  • Kahkaha ile gülmek.
  • Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.

kars

  • İki parmağıyla çimdiklemek.
  • Karıncanın ısırması.

kaziye-i zanniye

  • Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir.

kenak

  • Karın ağrısı. Buruntu. (Farsça)

kerker

  • Karındaş sığır.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kıbbe

  • (Çoğulu: Kıbbât) Kırkbayır adı verilen karın.

kırba

  • (Çoğulu: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı.
  • Tıb: Çocuklarda karın şişmesi.
  • Süt tulumuna da kırba denir.
  • 13 bin dirhemlik veya 32 okıyyelik bir kab.

kirş

  • İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi.
  • Karın, mide.

küfr-ü meşkuk / küfr-ü meşkûk / كُفْرِ مَشْكُوكْ

  • İnkârında şüpheye düşme.

kurduh

  • Maymun.
  • Küçük karınca.

kuş'am

  • (Çoğulu: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse.
  • Belâ.
  • Arslan.
  • Sırtlan.
  • Örümcek.
  • Karınca yuvası.

lafz-ı muhtemel

  • Huk: İki veya daha ziyade mânâya hamli mümkün bulunan sözdür ki, hangi mânânın kast olunduğu mücerred rey ile değil; deliller ve karineler ile tayin olunur.

levs-ül katl

  • Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.

levy

  • Bükmek.
  • Eğmek, meylettirmek.
  • Karın ağrısı.
  • Mide fesadı.

mana-yı harfi / mânâ-yı harfî

  • Harf mânâsı; birşeyin kendisini değil de san'atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâsı.

mazin

  • Karınca yumurtası.
  • Bir kabilenin adı.

mecr

  • Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek.
  • Çokluk asker.
  • Akıl.

menfaatperest

  • Çıkarına tapan.

menfaatperestlik

  • Sadece çıkarını düşünme.

menfuh

  • Üfürülmüş.
  • Büyük karınlı. Nefholunmuş.

menmul

  • (Neml. den) Üzerine karınca üşüşmüş olan şey.

mesarib

  • (Tekili: Mesrebe) Otlaklar, çayırlar, mer'alar.
  • Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

mezhar

  • (Çoğulu: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi.
  • Damar.

misk

  • Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)

mübattın

  • Zayıf karınlı kimse.

muhkem kaziye

  • Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edil

muk

  • Göz pınarı.
  • Akılsızlık.
  • Kanatlı karınca.
  • Mest üzerine giyilen çizme.

müntakil

  • (Nakl. den) intikal eden, geçen. Bir yerden bir yere göç etmiş, taşınmış olan.
  • Miras kalmış.
  • Karine ile sözün gelişinden anlayan.

mur / mûr / مور

  • Karınca. Neml. (Farsça)
  • Karınca. (Farsça)

muran

  • (Tekili: Mur) Karıncalar.

murane

  • Karıncavâri, karınca gibi. (Farsça)

murçe

  • Küçük karınca. (Farsça)

mütenemmil

  • Karınca gibi kaynaşan.

nafize

  • Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.

necv

  • (Çoğulu: Nicâ) Yüzmek.
  • İki kişi arasında olan sır.
  • Karından çıkan necis.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred, fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.

nehd

  • İri gövdeli ve karınlı at.

neml / نمل

  • Karınca.
  • Karınca.
  • Karınca.
  • Karınca. (Arapça)

nemle

  • Bir tek karınca.
  • Vücutta olan karıncalanma.

neyseb

  • Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.

nimal

  • (Tekili: Neml) Karıncalar.

nuht

  • Çocukla birlikte karından çıkan su.

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.

safer

  • (Çoğulu: Esfâr) Boş ve hâli olmak.
  • Arabi aylardan ikincisi.
  • Karın içinde durabilen bir yılanın adı.

şah

  • Ağaç dalı. Budak. (Farsça)
  • Boynuz. Karın. (Farsça)
  • Su arkı. (Farsça)
  • Alın. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)

sanayi' şirketi / sanâyi' şirketi

  • İki veya daha fazla san'at sâhibinin başkasından iş kabûl ederek ücretini paylaşmak üzere veya fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık. Şirket-i A'mâl.

sayref

  • (Çoğulu: Seyârif) Sarraf.
  • İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.

selt

  • Karın gürüldemesi.

sermaye-i ilmiye-i evveliye-i bendegane / sermaye-i ilmiye-i evveliye-i bendegâne

  • Hizmetkârınızın önceki ilmi, ilmî varlığı.

şevsa

  • Karın içinde olan yel.

şevşeb

  • Karınca.

şikem / شكم

  • Karın. (Farsça)
  • Karın. (Farsça)
  • Mide. (Farsça)

şikemderd / شكم درد

  • Karın ağrısı.
  • Karın ağrısı. (Farsça)

sintah

  • Büyük karınlı kuvvetli deve.

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • İki veya daha fazla san'at sâhiblerinin, başkasından iş kabûl ederek ücretini veya bir fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık.

şuha

  • Karın ağrısı.

takrin

  • (Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma.

tasrah

  • Karınca.
  • Bit.

tays

  • Çok adet.
  • Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü.
  • Nesli çok olan karınca ve sinek.

teakkün

  • Karın buruşukluğu.

telakkum

  • Parçalayıp lokma yapıp yutma.
  • Karın gurultusu.

tenemmül

  • (Neml. den) Karınca gibi kaynama.
  • Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.

ucruf

  • (Çoğulu: Acârif) Uzun ayaklı karınca.

ukaykan

  • Karınca.

ukne

  • (Çoğulu: Uknâ-Akân-Uknât) Karın büklümü. (Şişmanlık ve semizlikten olur.)

ul'ul

  • Göğüs altında ve karın üzerinde dile benzer bir kemik.
  • Çekik kuşunun erkeği.

unab

  • Büyük burun.
  • Akıl.
  • Karın.

zakzak

  • Yeynicek, hafif.
  • Bir karınca cinsi.

zerr

  • Zerre, en küçük parça.
  • Karınca yumurtası.
  • Ayırmak.

zerre

  • (Çoğulu: Zerrat) Pek ufak parça.
  • Atom.
  • Çok küçük karınca.
  • Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
  • Küçük boylu adam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR