LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kapı ifadesini içeren 256 kelime bulundu...

ağa yeri

  • Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.

akfal

  • (Tekili: Kufl) Kilitler. Kapı kilitleri.

akıbet-endişlik / âkıbet-endişlik

  • Gelecek konusunda endişeye kapılma.

anamalcılık

  • (Bak: Kapitalizm)

ank

  • Kapı, bâb.
  • Güzel, hoş, gökçek olmak.

arz-hane

  • İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda. (Farsça)

asitan / âsitan

  • Kapı eşiği. (Farsça)
  • Dergâh. (Farsça)
  • Tekke. (Farsça)

azin / âzin

  • Kefil. Birinin yerine kefalet eden.
  • Kapıcı, perdeci.
  • İzin veren.

bab / bâb / باب

  • Kapı.
  • Fasıl, bölüm.
  • Mine'l-bab ile'l-mihrab: Kapıdan mihraba dek, baştan sona kadar.
  • Kapı.
  • Kısım.
  • Mevzu.
  • Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab.
  • Hususi madde.
  • Sığınacak yer.
  • İş.
  • Şekil.
  • Tövbe.
  • Kapı.
  • Kapı.
  • Bir kitâbın bölümlerinden her biri.
  • Bozuk bir yol olan Bâbîliğin kurucusu Ali Muhammed'in kendisine verdiği ad.
  • Kapı, bölüm.
  • Kapı. (Arapça)
  • Konu. (Arapça)
  • Bölüm. (Arapça)

bab-ı alem / bâb-ı âlem

  • Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
  • Âlemin kapısı.

bab-ı ali / bâb-ı âlî

  • Yüksek kapı.
  • Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina.
  • Mc: Osmanlı Hükümeti.

bab-ı bekà / bâb-ı bekà

  • Sonsuzluk kapısı.

bab-ı cibril / bâb-ı cibrîl

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osm an'ın evini ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip

bab-ı feyz

  • Bereket kapısı.

bab-ı fitne

  • Fitne kapısı.

bab-ı hükümet / bâb-ı hükümet

  • Hükümet dairesi, hükümet kapısı.

bab-ı hümayun / bâb-ı hümayun

  • Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.

bab-ı rahmet / bâb-ı rahmet

  • İlâhî şefkat ve merhamet kapısı.

bab-ı saadet / bâb-ı saadet

  • Saadet kapısı.
  • Sultanın sarayı.
  • İstanbul şehri.

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî / بَابِ سَرْعَسْكَر۪ي

  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
  • Savunma Bakanlığı kapısı.

bab-ı şerif / bâb-ı şerîf

  • Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.

bab-ür-rahme / bâb-ür-rahme

  • Rahmet kapısı. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin yaptırdığı mescidin batı duvarındaki iki kapıdan biri. Bâb-ül-Âtike ve Bâb-üs-Sûk diye de bilinir.

bab-üs-selam / bâb-üs-selâm

  • Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı Şeybe de denir.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu kapı, Mescid-i

bab-üt-tevessül / bâb-üt-tevessül

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidin kuzeye açılan kapısı. Bu kapı Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han tarafından yeniden yaptırıldığından Bâb-ı Mecîdî diye de bilinir.

babeyn

  • İki kapı.
  • Mc: Dünya ve âhiret.

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

babü's-selam / bâbü's-selâm

  • Mescid-i Nebevî'nin kapılarından biridir.

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

barbakan

  • Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat. (Fransızca)

barut

  • yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır.
  • Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.

bedergah

  • Kapıya çıkma. (Farsça)
  • Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri. (Farsça)

belk

  • Kapı açmak.
  • Ak ile kara alaca olma.
  • Büyük terazi.

berk-i hatıf / berk-i hâtıf

  • Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.

bervar

  • Sayfiye. (Farsça)
  • Havadar köşk, mesken. (Farsça)
  • Evin küçük, arka kapısı. (Farsça)

beskele

  • Kapı sürgüsü, kapı mandalı. (Farsça)

bevabet

  • Kapıcılık, kapı bekçiliği.

bevabi / bevabî

  • Kapıcılık, kapı bekçiliği.

bevvab / bevvâb / بواب

  • Kapıcı.
  • Menedici.
  • Kapıcı, men edici.
  • Kapıcı. (Arapça)

bevvab-ı mi'de

  • Mide kapısı.

bevvaban

  • (Tekili: Bevvâb) Kapıcılar.

bevvabin / bevvabîn / bevvâbîn / بوابين

  • (Tekili: Bevvâb) Kapıcılar.
  • Kapıcılar. (Arapça)

beya

  • Dolu, dolmuş. (Farsça)
  • Kapı, girilecek yer. (Farsça)

bijeng

  • Kapı anahtarı, miftah. (Farsça)

bürhun

  • Duvar. Kemer. (Farsça)
  • Çember, daire. (Farsça)
  • Hâne, ev ve kale kapısı. (Farsça)
  • Mâni, engel, çit. Avlu. (Farsça)

carure / carûre

  • Kapı ökçesinin yeri.

cerbeze-alud / cerbeze-âlûd

  • Cerbezeye bulaşmış, kapılmış.

cülünbak

  • Diş gıcırtısı.
  • Kapı gıcırtısı.

cümle kapısı

  • Sarayın büyük kapısı.
  • Dış kapı.

dabbe

  • (Çoğulu: Dıbâb) Dişi kertenkele.
  • Kapıya koyulan yassı enli demir.

dagre

  • Bir şeyi kapıp almak.

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dakk-ı bab etmek

  • Kapıyı vurmak, kapıyı çalmak.

dakk-ül bab / dakk-ül bâb

  • Kapı çalmak.

darabine

  • Kapı bekçileri.

darb

  • (Çoğulu: Dürub) Kapı, bâb.
  • Büyük, geniş sokak.
  • Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.

dehliz

  • (Çoğulu: Dehâliz) Hol, koridor. Ev ile kapı arası.

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

der / در

  • Kapı. (Farsça)

der-ban

  • Kapıcı, kapıya bakan. (Farsça)

der-bar

  • Ev kapısı. (Farsça)

der-beder

  • Serseri, kapı kapı dolaşan. (Farsça)
  • Dağınık, perişan. (Farsça)

der-bend

  • Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. (Farsça)
  • Anahtarsız kapı. (Farsça)

der-best

  • Kapalı kapı. (Farsça)
  • Kapanmış susmuş. (Farsça)

der-saadet

  • Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi. (Farsça)

derban / derbân / دربان

  • Kapıcı. (Farsça)

derbar-ı saadet-karar

  • İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)

dergah / dergâh / دَرْگَاهْ

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.
  • (Der-geh) Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. (Farsça)
  • Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. (Farsça)
  • Şeyhlerin tekkesi. (Farsça)
  • Mürâcaat kapısı.

dergah-ı adalet / dergâh-ı adalet

  • Adalet kapısı.

dergah-ı ali / dergâh-ı âlî

  • Padişah kapısı. Yüksek dergâh.

dergah-ı ilahi / dergâh-ı ilâhî / dergâh-ı ilahî / دَرْكَاهِ اِلَهِي

  • Cenâb-ı Allah'ın rahmet kapısı.
  • Allah'a müracaat kapısı.

dergah-ı ilahiye / dergâh-ı ilâhîye / دَرْگَاهِ اِلٰهِيَه

  • Allah'a müracaat kapısı.

dergah-ı izzet / dergâh-ı izzet

  • İzzet sahibi Allah'ın yüce kapısı.

dergah-ı mualla / dergâh-ı muallâ

  • Büyük kapı.
  • Mc: Saray.

dergah-ı rahmet / dergâh-ı rahmet / دَرْكَاهِ رَحْمَتْ

  • Allah'ın rahmet kapısı.
  • Rahmete mürâcaat kapısı.

deri

  • Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) (Farsça)
  • Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. (Farsça)

deriçe / derîçe / دریچه

  • Küçük kapı, oyma kapı. Pencere. (Farsça)
  • Pencere. (Farsça)
  • Küçük kapı. (Farsça)

dersaadet

  • Saadet kapısı; İstanbul.

dervaze / dervâze / دروازه

  • Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı. (Farsça)
  • Ana kapı. (Farsça)
  • Kale kapısı. (Farsça)
  • Şehir kapısı. (Farsça)

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

devr-i ebvab

  • Kapı kapı gezip dolaşmak.

dihliz

  • (Çoğulu: Dehâliz) Ev ile kapı arası.

ebvab / ebvâb / ابواب

  • (Tekili: Bab) Kapılar.
  • Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
  • Kapılar, bölümler.
  • Kapılar. (Arapça)
  • Bölümler, bâblar. (Arapça)

ebvab-ı müteaddide / ebvâb-ı müteaddide

  • Çeşitli bölümler, kapılar.

ebvab-ı müzehheb / ebvâb-ı müzehheb

  • Yaldızlı kapılar.

ebvab-ı rahmet / ebvâb-ı rahmet

  • Rahmet kapıları.

ebvab-ı sema / ebvâb-ı semâ

  • Semâ kapıları, gök kapıları.
  • Gök kapıları.

ehl-i cezbe

  • Cezbeye kapılanlar.

el-bab-ül evvel

  • Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı.

eşbah

  • (Tekili: Şebâh) Şahıslar, cisimler, vücudlar.
  • Büyük kapılar.
  • Uzaktan görünen karaltılar, hayâller.
  • Renk, levn.

esid

  • Ev önü.
  • Bağlanmış kapı.

eskefe

  • Kapı basamağı, eşik.

evham etmek

  • Olmayan bir şeyi var zannederek şüphelenmek, kuruntuya kapılmak.

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

fatih / fâtih

  • Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden.
  • Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.

feth-i bab

  • Kapı açmak.

feth-i bab-ı rahmet eden

  • İlâhî şefkat ve merhamet kapısını açan.

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

fetva emini

  • Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İ

firibende

  • Kapılmış, aldanmış. (Farsça)

füruc

  • Çatlaklık, yarık.
  • Geçit, kapı.
  • Boşluk.
  • Ayıp, kusur.

füsat

  • (Füstât) Kıl. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.
  • Mısır'da bir mahallin adı.

fustat

  • (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.

galak

  • (Çoğulu: Ağlak) Kapı kilidi.

galk

  • Kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek.

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

gururiyet

  • Böbürlenme, kuruntuya kapılarak kendini yüksek görme.

ha

  • "İşte!" mânasınadır. (Farsça)
  • Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler. (Farsça)

hacebe

  • (Tekili: Hâcib) Perdeciler, kapıcılar.
  • İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler)

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hacib / hâcib / حاجب

  • Perde.
  • Perdeci. Kapıcı.
  • Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler.
  • Kaş.
  • Kapıcı. (Arapça)
  • Perdedar. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)
  • Kaş. (Arapça)

haddad

  • Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir.
  • Muhâfız, bekçi, gardiyan.
  • Kapıcı.

halkazen

  • Kapı çalan, kapı halkasını vuran. (Farsça)

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

hatıf

  • Süratli kapıp götürücü.
  • Göz kamaştırıcı şimşek.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

hattaf

  • Kırlangıç kuşu.
  • Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.

herc

  • İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad.
  • Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak.
  • Kapıyı açık bırakmak.
  • İnsanların işlerinin karışması.
  • Seğirtmek.
  • Katletmek.

heyecan-ı kalbi / heyecan-ı kalbî

  • Kalple heyecana kapılma.

hicabet

  • Kapıcılık. Perdecilik.
  • Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu.
  • Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik.
  • Kâbe perdeciliği.

hical

  • (Tekili: Hacle) Gerdekler, gelin odaları.
  • Çadır kapısına asılan kalın perde.

hırka-i saadet

  • Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir.

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hissiyatsız

  • Hislere kapılmadan objektif davranma.

hizb-üş şeytan / hizb-üş şeytân

  • Şeytânın aldatmalarına kapılan topluluk. Şeytanın taraftarı, şeytana uyanlar.

hüccab

  • (Tekili: Hâcib) Perdeciler.
  • Kapıcılar.

huşrübude

  • Aklı kapılmış, aklı başından gitmiş. (Farsça)

i'lamat-ı şer'iye mümeyyizi

  • Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi.

iblak

  • Alaca olmak. Kapı açmak.

icad

  • (Ücâd) Kapı ve pencerelerin üstlerinde bulunan kemer.

ihtitaf

  • (Hatf. dan) Göz kamaştırma.
  • Kapıp götürme, kapma.

iktila'

  • Kapıp alma, koparma.

iltima'

  • Parıldamak. Işıldamak.
  • Kapıp almak.

imtiyaz / imtiyâz / امتياز

  • Ayrıcalık. (Arapça)
  • Kapitülasyon. (Arapça)

incizab / incizâb / انجذاب

  • Cazibeye kapılma. (Arapça)

infitah-ı ebvab

  • Kapıların açılması.

inhimak

  • Kapılma, düşkünlük.

intihab

  • Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.

intihabat

  • (Tekili: İntihab) Yağmalar, talan etmeler, kapışmalar.

intisab

  • Bağlanma, kapılanma.

irtac

  • Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama.
  • Devamlı yağmur ve kar yağma.
  • Kapıyı örtme, kapama.
  • Kıtlık her tarafa yayılma.

ısfak

  • Kapıyı örtmek.
  • El ile bir nesneye erişmek.

ishakiyye köşkü

  • Sadrazam İshak Paşa tarafından Sultan İkinci Bayezid için, Topkapı surları dahilinde yaptırılmış olan köşkün adıdır. Bânisinin ismine nisbetle bu adı almıştır.

islab

  • Giderme, selbetme. Kapıp götürme.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

istilab

  • (Selb. den) Kapma, kapıp alma, selbetme.

izn-i amm / izn-i âmm

  • Herkese müsaadeli olan.
  • Ist: Cum'a namazı kılınan cami kapısının kayıtsız şartsız her müslümana açık olması.

jerfin

  • Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak. (Farsça)

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

kerv

  • Top oynamak.
  • Kapı içini taş ile örmek.

ketife

  • Hased.
  • Kapıya çakılan yassı büyük demir kilit.

keyfiyet-i meczubane / keyfiyet-i meczubâne

  • Cezbeye kapılıp kendinden geçme hâli.

kubale

  • Mukabele.
  • Kapı önü.

kubbe altı

  • Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.

kubbe-nişin

  • İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri. (Farsça)

künne

  • Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.

kunut

  • Ümidsizlik. Ye'se kapılma.

levs

  • Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.

licaf

  • Kapının üst eşiği.

lizaz

  • Kapı ardına konulan ağaç sürgü.

ma-fi-l-bab

  • Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey.

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahrec

  • Dışarı çıkacak, çıkılacak kapı.
  • Ağızdan harflerin çıktığı yer.

mazif

  • Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.

meclub

  • Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış.
  • Tarafdarlığı kazanılmış kimse.
  • Aşık. Tutkun.

meclubiyet

  • Celb olunmuşluk, çekiciliğine kapılma.

meczub / meczûb / مجذوب

  • Cezbedilmiş. (Arapça)
  • Tanrı sevgisiyle cezbeye kapılan. (Arapça)
  • Deli. (Arapça)

meczubane / meczûbane

  • Cezbeye kapılmışcasına.

medar-ı içtihad

  • İçtihad sebebi, dinde yeniliklere kapı açma sebebi.

medenk

  • Kapı sürgüsü. Kilit. (Farsça)

medhal

  • Girecek yer, kapı, giriş.
  • Başlangıç.

medhuş / medhûş / مدهوش

  • Dehşete kapılmış. (Arapça)

mehbut

  • Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.

melkut

  • Yerden kaldırılıp alınan şey.
  • Sokağa, virâneliğe, câmi veya kilise kapısına bırakılmış çocuk.

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

meşihat-ı islamiyye / meşîhat-ı islâmiyye

  • Bâb-ı fetvâ (fetvâ kapısı). Şeyhülislâmın bulunduğu yer.

meşrık

  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.

meters

  • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
  • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

Mihrimah

  • Mimar Sinan'ın uğuna biri Edirnekapı diğeri Üsküdar olmak üzere iki eser yaptığı, Osmanlı Padişahı 1. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın kızının adıdır.

mirtac

  • Kapı kilidi.
  • Dar yol.

mısra'

  • Kapı kanadı.
  • Edb: Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz.

mitres

  • Kapı ardınca koydukları ağaç.

mü'sade

  • (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir.

mübaşir

  • Müjdeleyen.
  • Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi.
  • Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan.
  • Müfettiş. Kontrolör.

mücif / mücîf

  • İçe işleyen.
  • Kapıyı kapatan.

müdruz

  • Kapı üstünde veya sokak başında duran kimse.

müfettehatü'l-ebvab / müfettehatü'l-ebvâb

  • Kapıları açık.

müfettih-ül ebvab

  • (Hayır) kapıları(nı) açan. Bütün müşkilleri giderip ferahlatan. (Cenab-ı Hak)

muhtatif

  • Göz kamaştıran.
  • Kapıp götüren.

mültezem

  • Kâbe-i muazzamanın kapısı ile Hacer-ül-esved denilen mübârek siyah taş arasında kalan Kâbe duvarı.

mütekellif

  • Gereksiz külfete giren, gösterişe kapılan.

muzaf

  • (Zayf. dan) Bağlı. Katılmış. İzâfe olmuş. Bağlanmış.
  • Gr: Başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.
  • "Evin kapısı" dediğimiz zaman; "kapı", "ev"i tamamlıyor. Bu muzâfdır.

muzafun ileyh

  • İsim tamlamasında (izâfet terkibinde) muzâfın (belirtenin) bağlı bulunduğu ismin hâli.Türkçede muzâf sonra gelir. "Evin kapısı" dediğimiz zaman, ev; muzâfun ileyh; kapı; muzâfdır.

necran

  • Susuz.
  • Kapı ökçesi. ("süve" denir).
  • Yemen diyarında bir yerin adı.

nefak

  • (Çoğulu: Enfâk) İki kapılı ev.

nevmid / nevmîd / نوميد

  • Umutsuz. (Farsça)
  • Nevmîd etmek: Umutsuzluğa düşürmek. (Farsça)
  • Nevmîd olmak: Umutsuzluğa kapılmak. (Farsça)

nicaf

  • Kapının üst eşiği.

padgane / padgâne

  • Yüksek dam. (Farsça)
  • Kapı içinde olan pencere. (Farsça)

palikane

  • Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı. (Farsça)

paravan

  • İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler.
  • Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde.
  • Gizleme vasıtası.

perde

  • Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. (Farsça)
  • Mc: Irz, namus, iffet. (Farsça)
  • Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. (Farsça)
  • Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. (Farsça)
  • Ekran, (Farsça)

perdedar / perdedâr / پرده دار

  • Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan. (Farsça)
  • Kapı görevlisi. (Farsça)

rahmet kapısı

  • Duâların kabûl edildiği, ihsân ve bereket kapısı. Duâların geri çevrilmediği lütuf kapısı.

raht

  • (Çoğulu: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım.
  • Pencere ve kapıların menteşe takımı.
  • Yol levazımı.
  • Döşeme ve ev takımı.

re's-ül mal

  • Ana para, sermâye, kapital.
  • İnsan ömrü, hayat.
  • Ana para, sermaye, kapital.
  • İnsanın ömrü. Hayat.

re'sülmal / رأس المال

  • Sermaye, anapara, kapital. (Arapça)

redm

  • (Çoğulu: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma.
  • Bir şey dâimi olmak ve akmak.
  • Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama.
  • Zülkarneyn seddinin ismi.

retc

  • Kapıyı sürgülemek. Kapının kilitlenmesi.

retec

  • (Ritâc) Büyük kapı.

rezze

  • İçine kilit sokulan kapı razzesi.

ribac

  • Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.

rıdvan / رضوان

  • Memnunluk, razılık, hoşnudluk.
  • Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
  • Cennet kapıcısı olan melek.
  • Razılık, hoşnutluk.
  • Cennet. (Arapça)
  • Cennetin kapıcısı. (Arapça)

rübude

  • Kapılmış, kapılan. (Farsça)

ruzban

  • Kapıcı. (Farsça)

sadd

  • (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.

sadin

  • (Çoğulu: Sedene) Kapıcı. Perdedar.
  • Kâbe hizmetçisi.

safiha

  • (Çoğulu: Safayih) Yüzün derisi.
  • Kapı tahtası.
  • Kâğıdın bir tarafı.
  • Yassı ve düz nesne.
  • Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)

sakk

  • (Çoğulu: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap.
  • Kapı yapmak.
  • Vurmak, darbetmek.

salib

  • Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden.
  • Kapıp götüren, zorla alan.
  • Alan.
  • Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.

sarif

  • Kapı gıcırtısı.
  • Diş gıcırtısı.
  • Makara sesi.

sarir

  • (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

sary

  • Kalem ve kapı cızıltısı.

secif

  • Perde, setre.
  • Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.

sedd-i bab / sedd-i bâb

  • Kapı örtme.

sedene

  • (Tekili: Sâdin) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

senkendaz

  • Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı.

sermayedar / sermâyedâr / سرمایه دار

  • Sermaye sahibi, kapitalist. (Farsça)

şicar

  • Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç.
  • Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç.
  • Kapı ağacı.
  • Deve alâmetlerinden bir alâmet.

silsil

  • Kapı halkası.

südde / سده

  • (Çoğulu: Süded) Kapı, eşik.
  • Kapı. (Arapça)
  • Eşik. (Arapça)

süded

  • (Tekili: Südde) Kapılar, eşikler.

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

sürdak

  • (Çoğulu: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak.
  • Çadır. Bezden olan ev.

tak / tâk

  • Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.

talan

  • Çapul, yağma. (Farsça)
  • Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması. (Farsça)

tanef

  • Kayış.
  • Dağ burnu. Dağ başı.
  • Kapı üstüne yapılan örtü.
  • Duvar üzerine yapılan saçak.

tehevvüs-ü süfli / tehevvüs-ü süflî

  • Alçakça arzu ve heveslere kapılma.

tekellüf

  • Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak.
  • Gösterişe kapılmak. Özenmek.
  • Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
  • Kendi isteği ile bir zorluğa katlanmak.
  • Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.

tekellüfkarane / tekellüfkârâne

  • Gösterişe kapılırcasına.

tevehhüm

  • Kuruntuya kapılma, sanma, zannetme.

tevehhümkarane / tevehhümkârâne

  • Vehimlenerek, kuruntuya kapılarak.

tür'a

  • (Çoğulu: Türa') Kapı. Derece.
  • Bağ ve bostan.
  • Kanal.
  • Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.

türra'

  • Kapıcı.

vasid / vasîd

  • Kapı eşiği.

vehmetmek

  • Vehme kapılmak, kuruntulanmak.

veyl

  • Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsran.
  • Cehennem'de bir çukur ismi veya Cehennem'in bir kapısına bu isim verilmiştir.
  • Vaid, tehdid makamında kullanılan azab kelimesidir.

zafire

  • Kapı perdesi.

zahib / zâhib / ذاهب

  • (Zehâb. dan) Giden, gidici.
  • Bir zanna kapılan. Bir fikre uyan.
  • Gidici, giden.
  • Bir fikre veya zanna uyan, kapılan.
  • Giden. (Arapça)
  • Sanıya kapılan. (Arapça)
  • Zâhib olmak: (Arapça)
  • Gitmek. (Arapça)
  • Sanıya kapılmak. (Arapça)

zahip olma / zâhip olma

  • Bir zanna kapılma, bir fikre uyma.

zahip olmak

  • Gitmek, bir görüş veya fikre kapılmak.

zaman-ı tereddüt ve evham

  • İnsanların şüpheye düştüğü ve kuruntulara kapıldığı dönem.

zebun

  • Düşkün, tutkun, kapılmış.

zehab / zehâb / ذهاب

  • Gitme, bir fikre kapılma.
  • Gidiş. (Arapça)
  • Sanıya kapılma. (Arapça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR