LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kabiliyet ifadesini içeren 141 kelime bulundu...

a'ya

  • En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.

aciz / âciz

  • Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.

aciziyyet / âciziyyet

  • Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik.
  • Fakirlik, tevâzu.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

agrafi

  • yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahsen-i takvim

  • En güzel kıvama koyma.
  • Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.

akbel

  • Eğri gözlü.
  • Kabiliyetli kimse.
  • En çok beğenilen

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

aleksi

  • yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.

atletizm

  • yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.

aya / ayâ

  • Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez.
  • Kabiliyetsiz, kudretsiz.

bazmande

  • Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. (Farsça)
  • Durmuş, geri kalmış. (Farsça)

bil'isti'dad / bil'isti'dâd / بِالْاِسْتِعْدَادْ

  • Kābiliyetle.

bil'istidat

  • Kabiliyet ile.

bilkuvve / بالقوه / بِالْقُوَّه

  • Potansiyel; yetenek ve kabiliyet halinde.
  • Fiil mertebesine varmadan. Tasavvurda, tasavvurî olarak. Düşünce halinde. Kabiliyet ve istidat ile.
  • Kabiliyet olarak.
  • Kābiliyet hâlinde.

biniş

  • Basiret, görüş, görme kabiliyeti. (Farsça)
  • Mülâkat. (Farsça)

camid / câmid

  • Donmuş, hareketsiz.
  • Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.

camiiyet-i istidad / câmiiyet-i istidad

  • Kabiliyetin kapsamlılığı.

deha

  • Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti.
  • Olağanüstü zeka sahibi kimse.

delil-i ihtirai / delil-i ihtirâî

  • Kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması.

derece-i istidat

  • Yetenek, kabiliyet derecesi.

derece-i istidat ve kabiliyet

  • Beceri ve kabiliyet derecesi.

dirayet / dirâyet

  • Zekâ, bilgi, idâre kâbiliyeti.

dumur

  • Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek.
  • Bir yere izinsiz gitmek.

eazım-ı müçtehidin / eâzım-ı müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan büyük İslâm âlimleri.

efsürde-dimag

  • Beyni donmuş. (Farsça)
  • Mc: Kabiliyetsiz. (Farsça)

ehl-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyeti olanlar.

ehl-i içtihad

  • İçtihad yapma kàbiliyeti olan büyük din âlimleri.

emn

  • Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.

fakülte

  • (Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. (Fransızca)
  • Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet. (Fransızca)

fasahat / fasâhat

  • Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.

feraset / ferâset

  • Çabuk sezme ve anlama kàbiliyeti.

ferasetli

  • Çabuk sezen, yüksek anlama kabiliyetine sahip olan.

firaset

  • Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur.
  • Yiğitlik.

fıtnat

  • Yaradılıştan gelen iyi anlama kabiliyeti.

fusaha

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.

hafıza / hâfıza / حَافِظَه

  • Hatırlama kābiliyeti.

hanadır

  • Görme kabiliyeti kuvvetli olan.

havsala

  • Kavrama kabiliyeti.

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

heva / hevâ

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

heva-yı nefis

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

intak

  • Edb: Söylemeğe kabiliyeti olmayanı söyletmek. Onun nâmına konuşmak. Nutka getirmek, söyletilmek. Dile getirmek.

ipnotizma

  • (Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. (Fransızca)
  • Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler. (Fransızca)

irade / irâde

  • Seçme ve isteme kabiliyeti.

ıslahpezir

  • Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.

isti'dad / isti'dâd / استعداد

  • Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil.
  • Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.
  • Bir şeyin alınmasına, elde edilmesine ve kazanılmasına olan yatkınlık, doğuştan gelen kâbiliyet, kavrayış, anlayış.
  • Alışma, ünsiyet.
  • Kabiliyet.
  • Kabiliyet.

isti'dad-şure

  • Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti. (Farsça)

isti'dadat

  • (Tekili: İsti'dad) İstidadlar, kabiliyetler, yetenekler.

istidad / istidâd

  • Kabiliyet, yetenek.

istidad-ı belagat / istidad-ı belâgat

  • Belâgat kabiliyeti.

istidad-ı hayat

  • Hayat kabiliyeti.

istidad-ı hayatiye

  • Hayatî kabiliyet, yetenek.

istidad-ı kemali / istidad-ı kemâli

  • Olgunlaşma kabiliyeti.

istidad-ı muhabbet

  • Sevme kabiliyeti.

istidad-ı muhabbet-i ilahiye / istidad-ı muhabbet-i ilâhiye

  • Allah'ı sevme kabiliyeti.

istidad-ı zatiye / istidad-ı zâtiye

  • Zâtındaki istidat, kabiliyet, yetenek.

istidadat / istidâdât

  • İstidatlar, kàbiliyetler.

istidadat-ı beşeriye / istidâdât-ı beşeriye

  • İnsandaki kabiliyetler, yetenekler.

istidadat-ı insaniye / istidâdât-ı insaniye

  • İnsanın yaratılışında var olan kabiliyet.

istidadat-ı maneviye / istidâdât-ı mâneviye

  • Manevî istidatlar, kabiliyetler.

istidaden

  • Kabiliyet, yetenek olarak.

istidadi / istidadî

  • Kàbiliyet ve yetenek icabı, gereği.

istidadsız

  • Kabiliyetsiz, yeteneksiz.

istidat

  • Kabiliyet, yetenek.

istidatça

  • Kabiliyetçe.

istidrac

  • Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.

kabil-i telkih

  • Dölleme kabiliyeti olan.

kabiliyat / kabiliyât

  • Kabiliyetler, yetenekler.

kabiliyet-i camia

  • Çok kapsamlı kabiliyet.

kabiliyet-i harika

  • Harika kabiliyet.

kabiliyet-i hayr

  • Hayır kabiliyeti.

kabiliyet-i hilafet / kabiliyet-i hilâfet

  • Halifelik kabiliyeti.

kabiliyet-i ilim

  • İlim kabiliyeti, becerisi.

kabiliyet-i mahiyet

  • Mahiyetindeki kabiliyet, yetenek.

kabiliyet-i san'at

  • San'at kabiliyeti, bir şeyi san'atlı bir şekilde yapabilme yeteneği.

kabiliyet-i şer

  • Kötülük kabiliyeti.

kabiliyet-i telkiha / kabiliyet-i telkîha

  • Aşılanabilir olma, aşı tutmaya elverişli ve kabiliyetli olma.

kabiliyet-i tevessü

  • Genişleme, yayılma kabiliyeti.

kabiliyet-i zatiye / kabiliyet-i zâtiye

  • Zâtındaki kabiliyet, istidat.

kabiliyet-i zulüm

  • Zulüm yapma kabiliyeti, potansiyeli.

kamet-i namiye / kamet-i nâmiye

  • Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.

kapasite

  • İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. (Fransızca)
  • Kabiliyet, bilgi. (Fransızca)

kariha / karîha

  • Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı.
  • Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli.
  • Kuyudan çıkarılan ilk su.
  • Fikir kuvveti, düşünce kabiliyeti, zekâ.

kariha-i ulviye / karîha-i ulviye

  • Üstün ve yüksek zekâ, kàbiliyet.

kavabil

  • (Tekili: Kabile) Ebeler.
  • (Kabiliyet) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.

kemal-i istidat ve kabiliyet / kemâl-i istidat ve kabiliyet

  • İstidat ve kabiliyetin mükemmelliği.

keramet-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyetindeki keramet.

kudret

  • Güç. Takat.
  • Her yeri kaplayan kudretullah.
  • Varlık. Ehliyet. Becerebilme.
  • Zenginlik.
  • Kabiliyet.
  • İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.

kur'an-ı ezher / kur'ân-ı ezher

  • Parlak Kur'ân (ayrıca burada Kur'ân, insanlığın bütün kabiliyet ve donanımının gelişmesine hitap ettiği için evrensel üniversite anlamında Ezher Üniversitesine benzetilmiş de olabilir.).

kuvve / قوه / قُوَّه

  • Kabiliyet.
  • Kābiliyet, his.

kuvve-i icadiye

  • İcâd etme kabiliyeti, gücü.

kuvve-i inbatiye

  • Bitkilerin filiz verip yetişme yeteneği, kabiliyeti.

kuvve-i musavvire / قُوَّۀِ مُصَوِّرَه

  • Cenâb-ı Hakkın izni ve kanunu ile maddiyatın şekil ve suretini alma kabiliyeti
  • Bir şeyi zihinde şekillendirme, resmetme kabiliyeti.

kuvve-i müvellide / قُوَّۀِ مُوَلِّدَه

  • Birşeyler meydana getirme kabiliyeti.

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma duyusu (sezme kabiliyeti).

kuvve-i şeheviye

  • Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler.

lazım-ı beyyin / lâzım-ı beyyin

  • Bir mesele hakkında hiçbir delil ve işarete ihtiyaç olmadan, o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey (insan denilince ilim kabiliyetinin akla gelmesi gibi).
  • Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi...

lisan-ı istidad

  • Kabiliyet dili.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

manevra

  • Hareket kabiliyeti, harp oyunu.

meleke-i ameliye

  • İş yapma mahareti, kabiliyeti.

meleke-i ilmiye

  • İlmi kàbiliyet, yetenek.

meleke-i san'at

  • San'at kabiliyeti, becerisi.

meyelan-ı hayat / meyelân-ı hayat

  • Hayat bulma meyli, arzusu, kabiliyeti.

meyelan-ı incimad / meyelân-ı incimad

  • Donma meyli, kabiliyeti.

mihanikiyet

  • Hareket kabiliyeti, mekanik özellik.

mihanikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.

müçtehid

  • Âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan.

müdrike

  • İdrak kuvveti. Akıl. Anlama kabiliyeti.
  • Anlama kabiliyeti.

müfekkire

  • Düşünme kabiliyeti.

mürşid-i kamil / mürşîd-i kâmil

  • Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.

müstaid / müstaîd / مُسْتَعِدْ

  • İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.
  • Hazır; istidat ve kabiliyet sahibi.
  • Kābiliyetli.

müstait

  • Kabiliyetli, yetenekli.

müteharrik-i bizzat

  • Hareket kabiliyeti kendinde olan.

na-kabil

  • Mümkün olmayan. Kabil olmayan. (Farsça)
  • Câhil, kabiliyetsiz. (Farsça)

na-kabul

  • Kabiliyetsiz, istidatsız. (Farsça)

na-müstaid

  • Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız. (Farsça)

natıka

  • (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan.

nutk

  • (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet.
  • Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.

rütbe-i kabiliyet

  • Kabiliyet rütbesi, derecesi.

sahib-i tasarruf

  • Her şeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme kabiliyetine sahip olma.

şe'n-i zati / şe'n-i zâtî

  • Zâtında olan istidat ve kabiliyet.

selaik

  • (Tekili: Selika) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri.

selef-i müçtehidin / selef-i müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kâbiliyetine sahip olan İslâmın ilk dönemlerinde yaşamış İslâm âlimleri.

semere-i istidad

  • Var olan kabiliyet ve potansiyelden ortaya çıkan netice.

sevk-i insaniyet

  • İnsanlığın sevki; beşerî istidat ve kabiliyetlerin yönlendirmesi.

sima-yı istidadi / sima-yı istidadî

  • Yetenek ve kabiliyet yüzü.

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

şuun ve kabiliyet-i zatiye / şuûn ve kabiliyet-i zâtiye

  • Zâti nitelikler; istidatlar ve kabiliyetler.

tayyar

  • Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan.

tesir-i icadi / tesir-i icadî

  • Yaratma kabiliyeti.

tevsi-i zihin

  • Zihni genişletme, anlayış ve kavrayış kabiliyetini yükseltme.

varis-i istidad / vâris-i istidad

  • Kabiliyetin mirasçısı.

vüs'at-i istidat

  • Kabiliyet genişliği, kapasitesi.

zade-i tab'

  • (Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri.

zeka / zekâ

  • Çabuk anlama kabiliyeti.

zevk

  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.

zevk-i selim

  • En temiz, nezih ve en yüksek derecedeki zevk. Selâmette olan zevk. Meşru dairedeki zevk.
  • Sezme kabiliyeti.