LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kıll ifadesini içeren 390 kelime bulundu...

a'kal

  • En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.

acmi / acmî

  • İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.

adla'

  • (Tekili: Azla') (Dıl') Kaburgalar.
  • Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.

ahkem

  • En sağlam. En kuvvetli.
  • En çok hükmeden.
  • En hakim ve akıllı.

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

akıl / âkıl / عاقل / عَاقِلْ

  • Akıllı.
  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.
  • Akıllı.
  • Akıllı, akıl sahibi. (Arapça)
  • Akıllı.
  • Akıllı.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akıl-füruş

  • Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan. (Farsça)

akılane / âkılane / âkılâne / عاقل

  • Akıllıca.
  • Akıllı, mantıklı olarak.
  • Akıllıca.
  • Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. (Farsça)
  • Akıllıca. (Arapça - Farsça)

akılat / âkılât

  • Akıllı kadınlar.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akıle / âkıle / عاقله

  • Akıllı kadın. (Arapça)

akılfüruş

  • Akıllılık taslayan.

akli / aklî

  • Akılla ilgili, akıl alanına giren.
  • Akılla ilgili, akla uygun.

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

akşar

  • (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.

aleyhim, aleyhima

  • Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

anfe

  • Dudak altında biten kıllar.

arab / ârâb

  • (Tekili: İrb ve İrbe) Hacetler.
  • Uzuvlar.
  • Akıllar, zekâlar.
  • Hileler, oyunlar.

areb

  • Çok açıkgöz, en akıllı.

asaf-rey

  • Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.

ateş-pare

  • Ateş parçası. Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Çok zeki, çok akıllı. (Farsça)
  • Durup dinlenmeyen. (Farsça)

atlal

  • (Tekili: Talel) şekiller, biçimler.

avret

  • İslâmiyet'te akıllı ve bâliğ (ergen ve evlenecek yaşa gelmiş) olan kimsenin namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram (günâh) olan yerleri.
  • Kadın, hanım.

ba-haber / bâ-haber

  • Haberi olan, haberli.
  • Zeki, akıllı.
  • İhtiyatlı, tedbirli.

ba-haberan / bâ-haberan

  • (Tekili: Bâ-haber) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.

ba-hired / bâ-hired

  • Akıllı, zeki. (Farsça)

bahired / bâhired / باخرد

  • Akıllı. (Farsça)

bakteri

  • Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaş (Fransızca)

bari / bâri / bârî

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yaradan, yoktan var eden. Yarattıklarını farklı şekiller ve özelliklerle birbirinden ayıran.

bari' teala ve tekaddes / bâri' teâlâ ve tekaddes

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren, onları mükemmel bir surette yaratan, yüce ve her türlü eksiklikten uzak Allah.

bari-i teala / bâri-i teâlâ

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren, onları mükemmel bir şekilde yaratan ve her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah.

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

benin / benîn

  • (Tekili: İbn) Oğullar, erkek çocuklar.
  • Akıllı, temkinli, tedbirli kimse.

bezi'

  • Uslu, akıllı, zarif çocuk.
  • Zarif.

bihred

  • Akıllı kimse.

billit

  • Akıllı, hâzık ve mâhir kimse.

binende

  • Görücü, gören. (Farsça)
  • Tedbirli, ilerisini düşünen, akıllı. (Farsça)

bişkul

  • Becerikli, çevik. (Farsça)
  • İhtiyatlı, tedbirli. (Farsça)
  • Akıllı. (Farsça)
  • Kuvvet sahibi. (Farsça)

bittasavvur / بِالتَّصَوُّرْ

  • Tasavvur ederek, zihinde şekillendirerek.
  • Zihinde şekillendirerek.

bü'bü'

  • Her nesnenin aslı.
  • İzzet, kerem.
  • Zeyrek akıllı, zarif kişi.
  • Hâkim, seyyid.
  • Gözbebeği.
  • Mc: Çok kıymetli ve değerli olan şey.

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

ca'cere

  • (Çoğulu: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.

caadet

  • Etli, semiz ve kıllı kişi.
  • Su kenarında biter bir ot.
  • Bir kabile adı.

cesl

  • Kıllı kimse.
  • Çok nesne, kesir.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cüfal

  • Selin kenara attığı çör çöp.
  • Davarın yünü ve kılı çok olmak.
  • Kıllı kimse.
  • Bol.

cumhur-i ukala / cumhûr-i ukalâ

  • Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.

cumhuriyet

  • Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç ta

cüsacis

  • Büyük deve.
  • Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehadar

  • Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. (Farsça)

demşinas

  • Hikmetli davranan, akıllı. (Farsça)

deryab

  • Akıllı, anlayışlı, müdrik. (Farsça)

desen

  • Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine çizilmişi. (Fransızca)
  • Bir kumaşı süsleyen şekiller. (Fransızca)

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

din

  • Ceza, ivaz.
  • İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İns

dühat

  • Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.

edmas

  • Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.

efazıl-ı ukala / efâzıl-ı ukalâ

  • Akıllıların en ileri gelenleri.

efazıl-ı vükela-yı fiham / efâzıl-ı vükelâ-yı fihâm

  • Büyük vekillerin bilgilileri.

ehl-i hall ü akit

  • Bir ülkeyi yönetme, bir devlet başkanını seçme veya azletme yetkisine sahip kişiler, millet vekilleri.

ehl-i keşf

  • His ve akılla anlaşılamayan şeylerin, kalbine doğduğu velî zâtlar.

ehl-i ukul / ehl-i ukûl

  • Akıllılar, akıl sâhibleri.
  • Akıllılar, akıl sahipleri.

ehleb

  • Kuyruğu kıllı olan at.

ehliyet

  • Salâhiyet, elverişlilik. Kişinin borçlandırma ve borçlanmaya elverişli olması. Akıllı olmak, iyiyi kötüden ayırabilmek.

ejir

  • Akıllı, uyanık, açık göz. (Farsça)

ekyas

  • (Tekili: Kis) Kisler, para keseleri. Torbalar.
  • (Keys) Akıllı kimseler.

elbab

  • (Tekili: Lübb) Akıllar.

elibba'

  • (Tekili: Lebib) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.

enmas

  • Kaşının kılları az olan kişi.

erabet

  • Akıllı, zeyrek ve uslu olma.

eris

  • Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. (Farsça)

eş'ar

  • (Tekili: Şa'r) Kıllar. Tüyler. Tüycükler.
  • (Şiir) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.

eşkal / eşkâl / اشكال / اَشْكَالْ

  • (Tekili: Şekil) Şekiller, kılık.
  • Şekiller, biçimler.
  • Şekiller.
  • Şekiller (Arapça)
  • Şekiller.

eşkal-i habise / eşkâl-i habîse

  • Kötü ve çirkin şekiller.

eşkal-i hayat / eşkâl-i hayat

  • Hayatın şekilleri.

eşkal-i muntazama / eşkâl-i muntazama

  • Düzenli şekiller.

eşkal-i zeman / eşkâl-i zeman

  • Zamanın şekilleri.
  • Ahmet Rasim'in bir romanı.

evtaf

  • Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.

evveliyat

  • Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler.
  • Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar.
  • Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.

ezebb

  • Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam. (Farsça)

ezhan-ı avam / ezhan-ı avâm

  • Avamın zihinleri; sıradan halkın akılları.

ezlem

  • Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.

eznem

  • Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.

fahim

  • Akıllı. Anlayışlı.

farih

  • (Çoğulu: Fevârih-Füreh) Gayretli davar.
  • Akıllı kişi.

fariza-i cihad

  • Cihad farzı; din uğrunda, Allah için çeşitli şekillerde mücadele etme zorunluluğu.

fatın

  • (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.

fatin

  • (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.

fatin-ül asr

  • Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.

fatinü'l-asr / fatînü'l-asr

  • Asrın en dâhisi, en akıllısı.

fatinülasr / fâtinülasr

  • Asrın en akıllısı.

fehim / fehîm

  • (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)

fenn-i kitabet

  • Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.

ferahe

  • Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.

fetanet / fetânet

  • Peygamberlerde bulunması lâzım olan sıfatlarından biri. Peygamberlerin; bütün insanların en akıllısı, en zekîsi ve en anlayışlısı olmaları.

fırka-i dalle / fırka-i dâlle

  • Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi görüş ve akıllarına göre mânâ vererek, doğru yoldan ayrılıp dalâlete (yanlış ve bozuk yollara) sapmış fırkalardan her biri.

fıskıye

  • Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.

fıtne

  • Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak.

garaib-i hilkat / garâib-i hilkat / غَرَائِبِ خِلْقَتْ

  • Yaratılışın görülmedik şekilleri.

gazel-sera

  • Nazım şekilleri arasında gazel meydana getiren. (Farsça)

grafik

  • yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.

haca

  • Haris olmak.
  • Akıllı.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

harf

  • Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri.
  • Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret.
  • Vecih, ü

harik

  • Zeyrek akıllı kimse.

hass

  • Azlık, kıllet.

hatai

  • Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller.
  • Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.

hatemkari / hatemkârî

  • Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.

hayal / hayâl

  • (Çoğulu: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey.
  • Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
  • Bir şeyi gördükten sonra veya görmeden önce zihinde şekillendirme. Hâfızanın yardımıyla zihinde bir şeyler canlandırma.

hazım / hâzım

  • İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan.

hey'et-i vekile

  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.

heyet-i vükela / heyet-i vükelâ

  • Vekiller heyeti, Bakanlar Kurulu.

hica

  • Akıllı.
  • Münasib, lâyık.

hilafet / hilâfet

  • Birinin yerini tutma.
  • Peygamberin vekilliği, halifelik.

hilafet-i nübüvvet / hilâfet-i nübüvvet

  • Peygamberimizden sonra devam eden peygamberlik varisliği, vekilliği; tebliğ görevi.

hıred-mend

  • (Çoğulu: Hıredmendân) Akıllı, anlayışlı. (Farsça)

hıred-mendi / hıred-mendî

  • Akıllılık.

hıred-pesend

  • Akıllı, zîakıl, düşünen.

hıredmend / خردمند

  • Akıllı. (Farsça)

hızk

  • Zeyreklik, akıllılık.
  • Ustalık, mahâret.

hükm-i vicahi / hükm-i vicahî

  • Huk: Tarafların her ikisinin de veya vekillerinin hazır bulundukları hâlde verilen hüküm.

hükumet / hükûmet

  • Bir memleketi idare edenler. Vekiller hey'eti. Devlet.

huşdar

  • Akıllı, uslu. (Farsça)

huşmend

  • (Çoğulu: Huşmendân) Akıllı, aklı başında. (Farsça)

huşmendane / huşmendâne

  • Akıllıca, aklı başında olarak. (Farsça)

hususat

  • (Tekili: Husus) Hususlar, bakımlar, işler. Tarzlar, şekiller. Mes'eleler. Maddeler.

hüşyar

  • Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.

huşyar / huşyâr / هشيار

  • Akıllı. (Farsça)

hüşyarane

  • Akıllıcasına. (Farsça)

hüşyari / hüşyarî

  • Hüşyarlık, akıllılık. (Farsça)

i'tikal

  • Zorlaşma, müşkilleşme.

icra vekilleri hey'eti

  • Vekiller heyeti. Başvekilin riyaset ettiği bakanlardan meydana gelen hey'et.

ihtifaf

  • Kuşatma, etrafını çevirme.
  • Yüzdeki kılları giderme, traş etme.

iklal

  • (Kıllet. den) Azaltma, miktarını indirme.
  • Az bulma, az görme.

ilahiyyun

  • İlâhiyatçılar.
  • Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar.

ilm

  • Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak. Cehlin zıddı.
  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Her şeyi bilmesi.
  • Bir şeyin sûretinin, görünüşünün zihinde şekillenmesi, bilme, bilgi.

ilm-i sarf

  • Kelime bilgisi. Arabîde kelimenin aldığı şekillerden bahseden ilim. Morfoloji.

iman-ı kesbi / îmân-ı kesbî

  • Bir kimsenin âkıl (akıllı) ve bâliğ olduktan (ergen, gusül, boy abdesti alacak yaşa geldikten) sonra ettiği îmân.

irb

  • (İreb) Akıl. Zihin, zekâ.
  • Akıllılık.

irbe

  • Akıllılık, zekâ.
  • Hile, oyun.

işkal / işkâl

  • Güçleştirme, müşkilleştirme.
  • Zorlaştırma.
  • Şüpheli ve karışık olma.

isti'dad

  • Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil.
  • Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.

istihase

  • Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

izn-i bari / izn-i bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah'ın izni.

kabine

  • Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. (Fransızca)
  • Küçük oda. (Fransızca)
  • Doktorun muâyene yeri. (Fransızca)

kadi naibi / kadî naibi

  • Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.

kal u kil / kal u kîl / kâl u kîl

  • "Dedi denildi" şeklindeki nakiller.
  • "Dedi, denildi" şeklindeki nakiller.

kale-kile / kale-kîle

  • Dedi-denildi şeklindeki nakiller.

kalemkar / kalemkâr

  • Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. (Farsça)
  • Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. (Farsça)
  • Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş. (Farsça)

kamil-i ukala / kâmil-i ukalâ

  • Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.

kar-ı akıl / kâr-ı akıl

  • Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.

karheb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Yaşlı öküz.
  • Çok kıllı keçi.
  • Ulu ve şerefli kişi.

kasır-ul akl

  • Düşüncesi noksan, kısa akıllı.

kelam-ı kibar / kelâm-ı kibâr

  • Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı.

kemal-i şehamet / kemâl-i şehâmet

  • Mükemmel derecede akılla bütünleşmiş yiğitlik.

kemmiyet

  • Sayı.
  • Nicelik.
  • Tekillik veya çoğulluk.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

kesret

  • Çokluk, sıklık.
  • Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)

kess

  • Sakal kıllarının sık ve kıvırcık olması.

keyyis

  • (Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki.
  • Zarif.

kılle

  • (Bak: KILLET)

kıraet ilmi / kırâet ilmi

  • Kur'ân-ı kerîmin kelimelerinin okunuş şekillerini râvileriyle berâber bildiren ilim.

kıraet-i seb'a / kırâet-i seb'a

  • Yedi kırâet imâmının okuyuş şekilleri.

kirpik

  • Göz kapağının kenarındaki kıllar.
  • Bir nevi taş.
  • Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.

kırra

  • Soğuk, berd.
  • Çok fazla susuzluk.
  • Akıllılık.

kiyaset / kiyâset

  • Akıllılık.

kur'an-ı mu'cizi'l-beyan / kur'ân-ı mu'cizi'l-beyân

  • Açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur'ân-ı Kerim.

kur'an-ı mu'cizü'l-beyan / kur'ân-ı mu'cizü'l-beyân

  • Açıklamalarıyla mu'cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur'ân.

kur'an-ı mu'cizü'l-beyan-ı azimüşşan / kur'ân-ı mu'cizü'l-beyân-ı azîmüşşân

  • Açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları aciz bırakan, şan ve şerefi yüce olan Kur'ân.

kur'an-ı mucizü'l-beyan / kur'ân-ı mucizü'l-beyân

  • Açıklamalarıyla mu'cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur'ân.

kurban

  • Allahü teâlâya yakınlık. Mükîm (yolcu olmayan), âkıl (akıllı), bâliğ (ergen, evlenecek çağa gelmiş), hür ve dînen zengin sayılan, müslüman erkek ve kadın tarafından, Allah rızâsı için kurban niyetiyle kurban bayramının ilk üç gününde (Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinin her hangi biri

kuvve-i musavvire / قُوَّۀِ مُصَوِّرَه

  • Bir şeyi zihinde şekillendirme, resmetme kabiliyeti.

lebabet

  • Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.

lebb

  • Lâzım olmak.
  • Akıllı olmak.

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lebk

  • Akıllı olmak.
  • Islah etmek, terbiye etmek.
  • Karıştırmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

lehan

  • Akıllılık.

levzai / levzaî

  • Akıllı, zarif kimse.

lezir / lezîr

  • Akıllı, zeki. (Farsça)

libab

  • (Tekili: Lebib) Akıllılar, zeki kimseler.

lütuf ve inayet-i bari / lütuf ve inâyet-i bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir şekilde yaratan Allah'ın lütuf ve yardımı.

ma'kul

  • Akla uygun, akıllıca iş gören, anlayışlı, mantıklı.

magfele

  • Dudak altında biten kılların çevresi.

maharit

  • (Tekili: Mahrut) Mahruti şekilller. Koniler.

mahya

  • Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

mahz-ı hikem

  • Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.

makam-ı vekalet / makam-ı vekâlet

  • Vekillik makamı.

makulat / mâkûlât

  • Akla uygun olanlar, akılla ilgili bulunanlar.

makulü'l-mana / mâkulü'l-mânâ

  • Hikmeti akılla kavranılabilir.

meb'usan / meb'usân

  • Mebuslar, milletvekilleri.
  • Meb'uslar. Milletvekilleri. (Farsça)

meb'usiyet

  • Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.

meb'usluk

  • Milletvekilliği.

mebusan / mebusân / mebûsân

  • Milletvekilleri.
  • Mebuslar, milletvekilleri.

mecaz-ı akli / mecaz-ı aklî

  • Akla uygun olan mecaz, akılla bilinen mecaz, bir şeyi asıl sebebinin dışında başka bir sebebe isnad etmek.

meclis

  • Oturulacak, toplanılacak yer.
  • Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu.
  • Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.

meclis-i ali-i misali / meclis-i âlî-i misalî

  • Rüyada şekillenen yüce meclis.

meclis-i meb'usan-ı mukaddese

  • Kutsal vekiller meclisi.

mekyes

  • Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse.

menab

  • Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.

mesarib

  • (Tekili: Mesrebe) Otlaklar, çayırlar, mer'alar.
  • Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.

meşhum

  • Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı.
  • Korkmuş. Korkutulmuş.
  • Çok güzel hareketli at.

mesles

  • (Çoğulu: Mesâlis) Üçer üçer olmak.
  • Üç kıllı tanbur.

mesnun

  • Sünnet olan. Sünnet olmuş olan.
  • Âdet edilen şey.
  • Bilenmiş bıçak.
  • Üzerinden ömürler geçmiş olan.
  • Şekillendirilmiş.
  • Kalıba dökülmüş.
  • Kokusu değişmiş.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

migfer

  • Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan,

mihver

  • Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez.
  • Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsu

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

muallim-i ukul / muallim-i ukûl

  • Akılların öğretmeni.
  • Akılların öğretmeni.

muallim-i ukūl / مُعَلِّمِ عُقُولْ

  • Akıllara öğretmen.

mubid

  • Zerdüşt. Mecusi din adamı.
  • Tedbirli, akıllı adam.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

müdrik

  • Aklı eren. Anlayan. Kavrayan, akıllı.
  • Büluğ çağına, erginlik yaşına gelmiş olan.

müdrikat

  • (Tekili: Müdrik) Akıllılar. İdrak sahipleri.

müfettih-ül ebvab

  • (Hayır) kapıları(nı) açan. Bütün müşkilleri giderip ferahlatan. (Cenab-ı Hak)

muhammes

  • Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş.
  • Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume.
  • Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden her biri. Beşgen.

muhayyir-ül ukul

  • Akıllara hayret veren. Akılları şaşırtan, akılları durduran.

muhayyirü'l-ukul

  • Akıllara hayret verip hayranlık uyandıran.

muhayyirü'l-ukùl

  • Akıllara şaşkınlık veren.

muhayyirülukul / muhayyirülukûl / محيرالعقول

  • Akıllara durgunluk veren. (Arapça)

mükellef

  • Bir şeyi yapmaya ve yerine getirmeye mecbûr olan; Allahü teâlânın emir ve yasaklarından mes'ûl (sorumlu) olan; îmânı olan, âkil (akıllı) ve bâliğ (evlenme yaşına, ergenlik çağına ulaşmış) olan kimse.

mümeyyiz

  • Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.

münakalat

  • Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

münhaniyat

  • (Tekili: Münhani) Eğri olan şeyler. Eğri şekiller.

müntif

  • (Netf. den) Kılları döken. Koparan, çeken.

müsakkal

  • Ağırlaştırılmış. Sakilleştirilmiş.

müşate

  • Saç ve sakaldan dökülen kıllar.

müşekkel

  • (Şekl. den) Kalıbı, şekli, biçimi, kıyafeti gösterişli ve yerinde.
  • Şekil verilmiş, şekillendirilmiş.

müşkilat / müşkilât

  • Müşkiller, zorluklar.

müstaid

  • İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.

müstakillen

  • (Kıllet. den) Yalnız, ancak.
  • Başlı başına olarak, kendi başına, bağımsız olarak.

müteaddiden

  • Farklı farklı şekillerde.

mütecessim

  • Şekillenen, cisimlenerek görünen, gözle görünen.

mütekallil

  • (Kıllet. den) Azalan, azalmış olan.

mütekeyyis

  • (Çoğulu: Mütekeyyisîn) Zeki ve akıllı gibi görünen.

mütekeyyisin / mütekeyyisîn

  • (Tekili: Mütekeyyis) Akıllılık taslıyanlar, tekeyyüs edenler.

müteşa'ir

  • (Şaar. dan) Kıllı, saçlı. Kılı çok olan.

müteşekkil / مُتَشَكِّلْ

  • Şekillenmiş, oluşmuş.
  • Şekillenen, oluşan.

mutezile / mûtezile

  • Kendi akıllarını temel unsur kabul edip, Kur'ân ve sünneti ona uydurmaya çalışan Ehl-i Sünnet dışı bâtıl bir mezhep.

müvesseb

  • Yünlü ve kıllı davar.

muyan

  • (Tekili: Muy) Kıllar. Tüyler. (Farsça)

naharir

  • (Tekili: Nihrir) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.

naht

  • Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı.
  • Yontma, oyma.

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nakli / naklî

  • Nakille ilgili.

nakliyat

  • Nakil işleri, taşıma işleri.
  • Anlatılanlardan öğrenilenler.
  • Nakiller.

nam

  • İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan. (Farsça)
  • Vekillik. (Farsça)
  • Adres. (Farsça)

nebil

  • (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi.
  • Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu.
  • Bilgili ve faziletli kimse.

nedis

  • Akıllı kişi.

neds

  • Akıllılık.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

neha

  • Pek akıllı adam.
  • İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)

nekr

  • Zeki, akıllı kimse. Pek zeyrek olan.
  • Dehâ, fetânet.

nezare

  • Azlık. Kıllet.

nezaret

  • (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış.
  • Nâzırlık etmek. Göz etmek.
  • Tenezzüh.
  • Reislik.
  • Vekillik, nâzırlık, bakanlık.

nezaza

  • Az olmak, kıllet.
  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.

nezzare

  • Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.

niyabet / niyâbet / نيابت

  • Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
  • Vekillik.
  • Kâdı vekilliği, kâdılık.
  • Naiplik, vekillik. (Arapça)

nukul

  • Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.

parlamento

  • İng. Millet meclisi. Milletvekillerinden meydana gelen meclis ve senatonun tamamı.

pejuhide

  • Çok akıllı, olgun, bilgili. (Farsça)

pota

  • İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.

rabıta-i mevt / râbıta-i mevt

  • Ölümü her an hatırlama ve hayatını buna göre şekillendirme.

rasadhane / rasadhâne

  • Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer. (Farsça)

raşid

  • (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan.
  • Akıllı.

raşidin / raşidîn

  • Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.

reis-i vükela / reis-i vükelâ

  • Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.

reşid

  • Doğru yolda giden, hak yolunda olan.
  • Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun.
  • Büluğ çağına girmiş kimse.
  • Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden.
  • Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.

resis

  • Sâbit, devamlı.
  • Bakıyye, artık.
  • Akıllı, zeki kimse.
  • Sahih olmayan haber.
  • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
  • Hastalık başlangıcı.

rıza-yı bari / rıza-yı bârî

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah'ın rızası.

rub'-ı daire / rub'-ı dâire

  • Namaz vakitlerinin hesaplanmasında, yükseklik ölçülmesinde ve bâzı trigonometrik hesapların yapılmasında kullanılan el âleti. Bâzı geometrik şekillerden ibâret olup, dörtte bir dâire şeklinde tahta üzerine şekiller işlendiği için buna Rub'-ı dâire ta htası da denilmiştir.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rüsum

  • Resimler, şekiller. Âdetler. Vergiler, gümrükler, gümrük vergisi.
  • Merasim, usûl.

sadaret

  • Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim.
  • Öne geçme, başta bulunma.

sadr-ı ali / sadr-ı âli

  • Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.

safak

  • Kıllı derinin altında olan ince deri.

sahfe

  • Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.

sahif

  • (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse.
  • Gevşek dokunmuş. Boş.

sanayi-i lafziye

  • Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)

seaf

  • Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir.
  • Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.

şecere-i tuba-i ubudiyet / şecere-i tûbâ-i ubudiyet

  • Kulluğun nurlu tûbâ ağacı; tûbâ ağacı gibi şekillenmiş ve dal budak salmış kulluk.

sefahet / sefâhet

  • Kıt akıllılık, düşüncesizlik, günahlara düşkünlük.

sefih / sefîh

  • Kıt akıllı, düşüncesiz, zevke düşkün.

şefn

  • Akıllı ve zeyrek kişi.

şehamet / şehâmet

  • İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik.
  • Akıllıca yiğitlik.

şehim

  • (Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.

sekafe

  • Akıllılık.

şekir

  • Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar.
  • Fercte olan kıllar.

şekli / şeklî

  • Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.

servet-i akl

  • Akıllılık. Akıl zenginliği.

setr-i avret

  • Mükellef olan yâni akıllı ve bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek.

şiar

  • İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet.
  • Üstünlük veren işaret.
  • İnsanın gömleği.
  • Ölüm.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.

siga

  • Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.
  • Fiilin çekiminden meydana gelen çeşitli şekillerden her biri.

su-i tedbir

  • Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.

süfeha

  • Sefihler, kıt akıllılar, günahkârlar.

şühud

  • şâhidler.
  • Görme, şahid olma.
  • Müşahede etme.
  • Görünecek halde şekillenme.

sünnet

  • Göbekle kasık arası.
  • Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar.

şünşün

  • Zeyrek ve akıllı genç yiğit.

suret-i mütegayyire / sûret-i mütegayyire

  • Değişken biçimler, şekiller.

suretpezir

  • Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen. (Farsça)

sürsur

  • Âlim ve akıllı kişi.

şuur

  • Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak.
  • Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir.
  • Kendi varlığından haberi olma.
  • Bir şeyi hoşça tanıma.
  • İnceliklerini iyice idrak etme.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.

suver-i hayaliye

  • Hayale ait biçimler, şekiller, hayalî ifadeler.

suver-i maani / suver-i maânî

  • Mânâ şekilleri, biçimleri.

suver-i misaliye

  • Temsilî ifadeler, misalî şekiller, suretler.

suver-i muteaddide

  • Çeşitli şekiller, suretler.

suver-i müteaddidede

  • Bir çok şekillerde.

suver-i zihniye

  • Zihindeki şekiller, sûretler.

ta'birat

  • (Tekili: Ta'bir) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar.

taazzi

  • Uzuv peydâ etme. Şekillenme.

taazzuv / تعضو

  • Şekillenme, biçim alma, organ oluşturma. (Arapça)

taben

  • (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.

tabi'iyyeciler / tabî'iyyeciler

  • Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).

tahlil

  • Müşkül meseleyi halletmek.
  • Bir şeyi kolaylıkla tutmak.
  • Eritmek.
  • Bir şeyi helâl kılmak.
  • Yemine kefaret etmek.
  • Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması.
  • Fiz:

takallül

  • (Kıllet. den) Azalma, az olma.

takvim

  • Düzeltme, şekillendirme.

tasavvur / تَصَوُّرْ

  • Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak.
  • Düşünce, tasarı. Arzu.
  • Zihinde şekillendirme.

tasavvur-u dalalet / tasavvur-u dalâlet

  • İnançsızlığı zihinde şekillendirme.

tasavvur-u küfür / تَصَوُّرُ كُفُرْ

  • Küfrü zihinde şekillendirme, canlandırma.

tasavvuran / تَصَوُّرًا

  • Zihinde şekillendirerek.

tasavvuri / tasavvurî

  • Düşünmeye, zihinde şekillendirmeye ait.

tasrif

  • İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak.
  • Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek.
  • Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimele

tayf

  • Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller.
  • Gül.
  • Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.

tebane

  • Zeyreklik, akıllılık.

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.

teben

  • Zeyrek, akıllı kimse.

tecessüm / تجسم

  • Cisimleşme, şekillenme. (Arapça)
  • Tecessüm etmek: Cisim halinde ortaya çıkmak. (Arapça)

teenni

  • İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tekevvün

  • (Çoğulu: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş.
  • şekillenmek.
  • Var olmak.

televizyon

  • Elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla hareketli veya hareketsiz şekillerin resmini uzaklara nakletme usulü. (Fransızca)
  • Bunun alıcı cihazı. (Fransızca)

temessül etmek

  • Şekillendirmek, canlandırmak.

tenehhus

  • Kadınların kaşlarını ve yüzlerindeki kılları yolmaları.

tenkidat-ı ukala / tenkidât-ı ukalâ

  • Akıllıların tenkitleri, eleştirileri.

teşa'ur

  • (Şa'r. dan) Kıllanma, tüylenme.

teşahhusat / teşahhusât

  • Belirlenmeler, şekillenmeler.

teşekkül / تَشَكُّلْ

  • Şekillenme, oluşma.
  • şekillenme. şekil alma.
  • Meydana gelme.
  • Şekillenme, oluşma.

teşekkül etmek

  • Oluşmak, şekillenmek.

teşekkül-ü ervah / teşekkül-ü ervâh / تَشَكُّلُ اَرْوَاحْ

  • Ruhların şekillenmesi, oluşması.

teşekkülat / teşekkülât

  • (Tekili: Teşekkül) Teşekküller. şekillenmeler.
  • Kuruluşlar.
  • Şekillenmeler, oluşmalar.

tesfih

  • Sefih görme, kıt akıllı sayma, eğlence düşkünü olarak tanıma.

teşkil / teşkîl / تشكيل / تَشْك۪يلْ

  • Şekillendirme, oluşturma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Teşkîl edilmek: Kurulmak. (Arapça)
  • Teşkîl etmek: Oluşturmak. (Arapça)
  • Şekillendirme, oluşturma.

teşkil ve tasvir

  • Şekillendirme ve belli bir görünüm verme.

teşkilat / teşkilât / teşkîlât / تَشْك۪يلَاتْ

  • Teşkiller, örgüt.
  • Şekillendirilmiş genel yapı.

teşkilatça / teşkilâtça

  • Yapı ve şekillendirme açısından.

teşmir-i said / teşmir-i sâid

  • Kolları sıvama.
  • Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme.

teşrii masuniyyet / teşriî masuniyyet

  • (Masuniyyet-i teşriiye) Milletvekillerinin Meclis'te izhar ettikleri fikir ve verdikleri reylerden, mes'uliyete tâbi olmamaları.

tevatür-ü manevi / tevatür-ü mânevî

  • Mânevî nakiller ile gelen, mânâsı üzerinde ittifak sağlanan nakil.

tilavet secdesi / tilâvet secdesi

  • Kur'ân-ı kerîmdeki on dört secde âyetinden herhangi birini okuyan veya işiten bir mükellefin yâni akıllı ve ergenlik çağına erişmiş bir müslümanın yapması vâcib (lâzım gelen) secde. Secde âyetleri, Kur'ân-ı kerîmin; A'râf, Ra'd, Nahl, İsrâ, Meryem, Hac, Furkân, Neml, Secde, Sâd, Necm, İnşikâk ve Ala

tüede

  • Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak.
  • Mühlet vermek.

turuk-u tabir

  • İfade tarzları, yorum şekilleri.

ukala / ukalâ

  • (Tekili: Âkıl) Akıllılar.
  • Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
  • Akıllılar; akıl sahipleri.
  • Akıllılar, akıllılık taslayanlar.
  • Akıllılar.
  • Akıllılık iddia edenler, ukelalar.

ukala-yı nas / ukalâ-yı nâs

  • İnsanların akıllıları, zekileri.

ukdegüşa

  • Müşkilleri yenen. (Farsça)

ukul / ukûl / عقول

  • Akıllar.
  • (Tekili: Akıl) Akıllar.
  • Akıllar.
  • Akıllar.
  • Akıllar. (Arapça)

ukul-ü aşere

  • Bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah'ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllar.

ukul-u beşer

  • İnsanoğlunun akılları.

ukul-ü beşer

  • İnsanların akılları.

ukul-ü münevvere

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-ü münevvere erbabı

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-ü müstakime / ukul-ü müstakîme

  • Doğru yolda olan akıllar.

ukul-ü selime

  • Sağlam ve bozulmamış akıllar.

ülinnüha

  • (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.

ulü-n nüha

  • Akıllı kimseler.

usnun

  • (Çoğulu: Asânin) Sakal ucu.
  • Her nesnenin evveli.
  • Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.

vakf

  • Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı) malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfe

vataf

  • Kaşın çok kıllı olması.
  • Kirpiğin sık ve çok olması.

vekalet / vekâlet / وكالت

  • Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık.
  • Vekilin vazife gördüğü bina.
  • Vekillik, bakanlık.
  • Vekillik. (Arapça)
  • Bakanlık. (Arapça)
  • Avukatlık. (Arapça)

vekaletname / vekâletnâme / وكالت نامه

  • Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt. (Farsça)
  • Vekillik belgesi. (Arapça - Farsça)

veleh-resan-ı ukul

  • Akılları hayrette bırakan.
  • Akılları hayrette bırakan.

vezaret

  • (Vizaret) Vezirlik. Başvekillik.

vücud-u müteşabihat ve müşkilat / vücud-u müteşabihat ve müşkilât

  • Kur'ân'da müteşâbih ve müşkillerin bulunması (birbirleriyle benzerlik içinde birden fazla mânâya gelen ve anlaşılması zor olan kapalı ifadelerin bulunması).

vücuh / vücûh / وجوه

  • Yüzler. (Arapça)
  • Şekiller, tarzlar. (Arapça)
  • Yüzeyler. (Arapça)
  • İleri gelenler. (Arapça)

vücuh ilmi / vücûh ilmi

  • Kur'ân-ı kerîmin çeşitli okunuş şekillerini bildiren ilim.

vuhufet

  • Kılın yumuşak ve çok siyah olması.
  • Çok fazla kıllı oluş, çok kıllılık.

vükela / vükelâ / وكلا / وُكَلَا

  • (Tekili: Vekil) Vekiller. Bakanlar. Nâzırlar. Kendilerine iş havale edilenler.
  • Vekiller, bakanlar.
  • Vekiller. (Arapça)
  • Bakanlar. (Arapça)
  • Vekiller.

vükela-i deavi / vükelâ-i deâvî

  • Dâvâ vekilleri. Avukatlar.

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

yoldaş-ı hüşdar

  • Akıllı, uyanık yoldaş.

zebeb

  • Kaşın kıllı ve yoğun olması.

zehen

  • (Çoğulu: Zehân) Zeyreklik, akıllılık.
  • Hıfz.
  • Kuvvet.

zeleme

  • Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem. Müe: Zelmâ)

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zevi'l-ukul

  • Akıl sahipleri, akıllılar.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR