LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kıle ifadesini içeren 375 kelime bulundu...

ab-ı abisteni / âb-ı âbistenî / آب آبستنى

  • Meni.
  • Bitkilerin yetişmesine neden olan su.

adem-i merkeziyyet

  • Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

ahbar-ı evvelin ve ahirin / ahbar-ı evvelîn ve âhirîn

  • Geçmiştekilerin ve gelecektekilerin haberleri.

ahirin / âhirîn / âhirin / آخرین

  • Sonrakiler.
  • Sonuncu. (Arapça - Farsça)
  • Sonrakiler. (Arapça - Farsça)

ahlaf / ahlâf

  • Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
  • Halefler, öncekilerin yerine geçenler.

ahval-i ahirin / ahvâl-i âhirîn / اَحْوَالِ آخِرِينْ

  • Sonrakilerin halleri.

ahyar-ı semaviyyin / ahyâr-ı semâviyyîn

  • Göktekilerin hayırlıları, iyileri.

ajans

  • Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. (Fransızca)
  • Ticari bir teşekkülün kolu. (Fransızca)

akvaryum

  • Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.

alaik-i nakş / alâik-i nakş

  • Nakış alâkaları, ilişkileri.

alem-i kebir / âlem-i kebîr

  • İnsandan başka bütün mahlûkât, kâinat ve içindekiler.

alkol

  • Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır. (Fransızca)

allam-ül guyub / allâm-ül guyub

  • Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.

amil / âmil

  • İşleyen, etkileyen.

arazi / arâzi

  • (Tekili: Arz) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.

arda

  • Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek.
  • Nişan almak için dikilen değnek.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

aşşab

  • (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.

atan

  • (Çoğulu: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu.
  • Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer.
  • Su kenarı.
  • Kokmak.
  • Dibâgat etmek.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

ayib

  • Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.

ayyaş / ayyâş

  • Haram içkileri çok içen.

azab / azâb

  • Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza.
  • Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
  • İşlenen günahlar sebebiyle âhirette çekilecek cezâ.
  • Büyük sıkıntı, şiddetli elem.
  • Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.

azab-ı uhrevi / azâb-ı uhrevî

  • Âhirette çekilecek ceza.

bahar haşri

  • Bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

bakiyat / bâkiyât

  • Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.

bendene

  • Esvabın, giyilecek şeylerin bazı yerlerine dikilen düğme, kopça. (Farsça)

beraat-ül istihlal / berâat-ül istihlâl

  • Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç.
  • Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi.
  • Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen

berahime

  • Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.

berud / berûd

  • Soğutucu.
  • Göze çekilen sürme.

bevaki

  • (Tekili: Bâki, Bâkiye) Bâkiler, kalanlar, daim olanlar.

beynesselef

  • Öncekilerin arasında.

bezir

  • Ekilecek tohum, tane.
  • Keten tohumundan çıkarılan bir yağ. Bu yağ, yağlıboya yapmakta kullanılır.

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bilinçaltı

  • Psk: Şuur altı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hâdiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hare (Türkçe)

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

botanik

  • Bitkileri inceleyen biyoloji ilmi.

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

carre

  • Komşu kadını.
  • Yularından çekilen deve.

çile

  • Eziyet. Sıkıntı. (Farsça)
  • İplik. (Farsça)
  • Yay kirişi. (Farsça)
  • Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün. (Farsça)
  • Dervişlerin bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.

çilehane / çilehâne / چِلَه خَانَه

  • Çile çekilen yer.

çilehane-i uzlet / çilehâne-i uzlet

  • Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.

çimengah / çimengâh

  • Çim ve çiçek ekip dikilen, yetiştirilen yer.

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

dar-ül ikab / dâr-ül ikab

  • Cehennem. Çok azab çekilen yer.

delv

  • (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç.
  • Oniki burçtan birinin adı.

divan-ı muhasebat

  • İnsanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap.

dünyevi haşir / dünyevî haşir

  • Büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

efatih

  • Mantar ve ona benzer bitkiler.

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

ehl-i arz

  • Dünyadakiler. Yerdekiler.

ehl-i kubur / ehl-i kubûr / اَهْلِ قُبُورْ

  • Kabirdekiler, ölüler.
  • Kabir ehli. Kabirdekiler, ölüler. Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur, Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.
  • Kabirdekiler.

ehl-i uzlet / اَهْلِ عُزْلَتْ

  • Yalnızlığa çekilenler.

ekhal

  • (Tekili: Kühl) Göze çekilen sürmeler.

ekyal / ekyâl / اكيال

  • (Tekili: Keyl) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
  • Kileler. (Arapça)
  • Ölçekler. (Arapça)

emkine

  • (Tekili: Mekân) Mekânlar, hâneler, evler, mahaller, mevkiler, yerler.

emr-i nisbi / emr-i nisbî

  • Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan emir.

enfiye

  • Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.

erdeb

  • Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.

esans

  • Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.

esatir-i evvelin / esatîr-i evvelîn

  • Eskilerin masalları.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.

eşkiya

  • Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.

eslaf / eslâf

  • (Tekili: Selef) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
  • "Selef"in çoğulu. Eskiler, yerlerine geçilmiş kimseler.
  • Selefler, öncekiler.

etene

  • Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ.
  • Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.

etkıya

  • (Tekili: Taki) Çok takvâ sâhibi olanlar. Takiler. Takvâda çok ileri giden mes'ud kimseler.

evail

  • Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.

evasıt / evâsıt / اواسط

  • Ortalar, ortadakiler. (Arapça)

evvelin / evvelîn

  • Evvelkiler, ilkler.
  • Öncekiler.

evvelin ü ahirin / evvelîn ü âhirîn

  • İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.

evveliyat

  • Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler.
  • Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar.
  • Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.

ezkiya / ezkiyâ / اذكيا

  • Zekiler.
  • Zekiler. (Arapça)

fariğ / fâriğ

  • Devreden, geçiren, çekilen.

fasile / fasîle

  • (Çoğulu: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile.
  • Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.

fayton

  • At ile çekilen binek arabası.

feha

  • (Çoğulu: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot.
  • Soğan.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

fihris / فهرس

  • İçindekiler. (Arapça)
  • İndeks, dizin. (Arapça)

fihrist / فِهْرِسْتْ

  • İçindekiler listesi.
  • İndeks, içindekiler.
  • İçindekileri gösteren liste.

fihriste / فِهْرِسْتَه

  • İçindekileri gösteren liste.

fihristecik

  • Küçük indeks, içindekiler.

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

flama

  • Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.

flandra

  • Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.

gardiyan

  • Hapistekileri bekleyen görevli.

gars olunan

  • Dikilen.

gars-ı yemin

  • Sağ el ile dikilen fidan.
  • Bir kimsenin yanından, fidan gibi ayrılmayan kişi.

gaybi / gaybî

  • Hazırda olmayan. Görünmeyenlere âit. Hazır olmayanlara âit. Başka âlemdekilere âit. Âhirete âit. Gayba âit ve müteallik.

gılman

  • Allahü teâlânın Cennet'tekilere hizmet için nûrdan yarattığı hizmetçiler.

guşe-gir / guşe-gîr

  • Bir köşeye çekilen. (Farsça)

guşe-nişin

  • Köşeye çekilen, münzevi, insanlardan uzaklaşan. (Farsça)

guşenişin / gûşenişîn / گوشه نشين

  • Köşesine çekilen, inziva hayatı süren. (Farsça)

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadd-i sekr

  • Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza.

halef

  • Bir meslek veya konumda öncekilerin yerine geçenler.

han-salar

  • Kilerci, sofracıbaşı. (Farsça)

hane-gi / hane-gî

  • Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden. (Farsça)

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

hansalar / hânsâlar / خوان سالار

  • Kilerci. (Farsça)

haraşif

  • (Tekili: Harşef) Balık pulları. Pul pul olan şeyler.
  • Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.

harfiye

  • Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.

haşr-i bahar

  • Bahar mevsiminde bitkilerden hayvanlara kadar bütün bedenlerin inşa edilmesi ve diriltilmesi.

haşr-i bahari / haşr-i baharî

  • Bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

haşr-i nebati / haşr-i nebatî

  • Bitkilerin öldükten sonra her baharda yeniden yaratılması.

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hatıl

  • Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası.

hatt-ı butlan

  • İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.

havsa

  • Bağır.
  • Bağırın yanındakiler.

hayat-ı nebatiye

  • Bitkilerin hayatı.

haybet

  • Elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek.

hayk

  • Sallanmak.
  • Dokumak.
  • Tesir etmek, etkilemek.

herek

  • Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.

hesab günü / hesâb günü

  • Öldükten sonra, dünyâda iken yapılan işlerden dolayı insanların sorguya çekilecekleri gün. Kıyâmet günü.

hey'et-i vekile

  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.

hıla'

  • Göze çekilen sürme.

hilafetname

  • Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika.

hilal / hilâl

  • Yeni ay şekli. Yeni ay.
  • Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir.
  • Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.

hitabiyat

  • Hitabet (etkileyici konuşma) ile ilgili sözler.

hiyerarşi

  • Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. (Fransızca)
  • Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. (Fransızca)
  • Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. (Fransızca)

hububat / hububât / حُبُوبَاتْ

  • Tohumlar, taneli bitkiler.
  • Buğday mısır gibi taneli bitkiler.

huzane

  • Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk.

i'tikaf / i'tikâf / اعتكاف

  • Bir yere kapanma, köşesine çekilerek yaşama. (Arapça)

ibka

  • Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.
  • Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
  • Mc: Sınıfta bırakmak.<

ibkà

  • Bâkîleştirme, sürekli ve kalıcı hale getirme.

ibka / ibkâ

  • Sürekli kılma, bakileştirme.

ibşas

  • Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.

icba'

  • Ekilen ekini henüz olgunlaşmadan satmak.

ideoloji

  • Toplumu etkileyen fikir ve düşünce sistemi.

ihtişam

  • Görkem, etkileyici görünüş.

iksir / iksîr / اكثير

  • Olağanüstü etkileri olan şurup. (Arapça)

iktiyal

  • Kile veya ölçek ile ölçme.

ilahe'l-evveline ve'l-ahirin / ilâhe'l-evvelîne ve'l-âhirin

  • Baştakilerin ve sondakilerin İlâhı, Allah.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

incirar

  • Çekilip uzanma. Çekilme. Bir neticeye doğru çekilerek sona erme.

infial / اِنْفِعَالْ / infiâl

  • Fiilden etkilenme.
  • Fiilden etkilenme.

infial mertebesi

  • Bir fiil veya tesir gücünden etkilenme derecesi.

infialat / infiâlât

  • Etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar.

insıraf

  • Çekilip gitme, çekilme, geri dönme.
  • Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.

inziva-gerde

  • İnzivaya çekilen. (Farsça)

irtihaz

  • Rezil rüsvay olma. Kepaze olma.İRTİKA' : Yükselme, yukarı çıkma.
  • Daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme. Yüksek derecelere ulaşma.

ısam

  • Göze çekilen sürme.
  • Kırba bağı.
  • Kırba örtüsü.

iskarmoz

  • Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar.
  • Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.

istibdad

  • Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi.
  • Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak, keyfi hükmünü icra ettirmek. Kimseyi

istibka

  • Devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme.

istihkamat-ı muttasıla / istihkâmât-ı muttasıla

  • Bir birine bitişik ve bağlı olarak yapılmış olan sığınaklar olup, daha ziyade şehirlerin ve mühim mevkilerin etrafına yapılır.

istikak

  • Bitkilerin sık ve çok olmalarından dolayı birbirine dolaşık olmaları.

istintakname / istintaknâme

  • Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

kabiliyet / kabilîyet

  • Yetenek, etkilenebilirlik.

kàfile-i nebatat / kàfile-i nebâtât

  • Bitkiler topluluğu.

kahkaha

  • Yanındakiler işitecek kadar gülmek.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kankal

  • Büyük kile.

karaborsa

  • Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.

kaytun

  • (Çoğulu: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.

kefaret / kefâret

  • Bir günahı affettirmek ümidiyle yapılan ibadet veya çekilen sıkıntı.

keffaret / keffâret

  • Dini suçun affı ümidiyle dünyada çekilen ceza.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kelce

  • Kile, mikyâl.

kerr

  • Çekilerek yeniden hücum etmek.
  • Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek.
  • Devlet.
  • Gemi halatı.
  • Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

kerr ü fer

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücuma geçme.

kerr u ferr

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.

keşide

  • Çekilen, çekilmiş. Çekmek. (Farsça)
  • Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış. (Farsça)

keyl

  • Ölçme.
  • Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek.

keyli / keylî

  • Kile ile ölçülen şeyler.

keyyal

  • Kile ile ölçen kimse. Kileci.

kilar

  • Kiler. (Farsça)

kile / kîle / كيله

  • (Çoğulu: Kilel) İnce tülbendden yapılan cibinlik.
  • Kile. (Arapça)

kilece

  • (Çoğulu: Kilecât-Keyalic) Arpa.
  • Kile, mikyal.

kıraet / kırâet

  • Ağız ile okumak. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa hafif kırâet, yanındakilerin işiteceği kadar sesli okumağa cehrî (sesli) kırâet denir.
  • Namazın içindeki farzlardan biri.

kırgız

  • Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgı

kısmet

  • Nasîb. Allahü teâlânın ezelde (sonsuz öncelerde) herkes için dilediği şey.
  • Birkaç kimsenin bir şeydeki hisse-i şâyialarını (ayrılmamış hisselerini) kile, terâzî, arşın gibi bir ölçü âleti ile tâyin ve tahsis etme, belli etme, ayırma.

kisra

  • Husrevden muarreb veya galat olan bu isim Sa'sâniler sülâlesinden olan Eski İran padişahlarına ve bilhassa Nevşirvan'den sonrakilere verilmiş olup, Rum imparatorlarına Kayser, Çin hükümdarlarına Fağfur ve Hakan denildiği gibi, bunlara da Kisra denilirdi.

kudema / kudemâ / قدما

  • Kadimler, eskiler, büyükler.
  • Eskiler. (Arapça)

kudema-yı sahabe

  • Sahabelerin ileri gelenleri, eskileri.

küdu'

  • Soğuğun bitkilere zarar vermesi.

kuhl

  • Göz ilâcı.
  • Göze çekilen sürme.

külbet

  • Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet.
  • İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.

kumanya

  • ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi.
  • Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık.
  • Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

küna

  • Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer. (Farsça)

kur'a

  • Talih denemek maksadı ile çekilen kapalı pusla veya fal açma.

küvar

  • (Kivar) Petek, bal peteği, kiler. (Farsça)

kuvve-i inbatiye

  • Bitkilerin filiz verip yetişme yeteneği, kabiliyeti.

kuvve-i münbite

  • (Ağaç ve bitkileri) Bitirip yeşillendirme ve büyütme gücü.

lavanta

  • Çeşitli çiçek ve bitkilerden alınan esanslarla yapılan güzel kokulu sıvı.

liin / liîn

  • Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.

lil-müttekin / lil-müttekîn

  • Müttekiler için.

ma-fi-ha

  • İçindekiler. O şeyin içinde olanlar.

mafiha / mâfihâ / mâfîhâ

  • İçindekiler.
  • İçindekiler, içinde olan her şey.

mahba

  • (Çoğulu: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.

mahfuzat / mahfûzât

  • Hafızadakiler, korunanlar.

mahşer-i azim / mahşer-i azîm

  • Bütün varlıkların yeniden diriltilip hesaba çekileceği büyük toplanma yeri; mahşer meydanı.

maiyyet

  • Yanındakiler.

makamat-ı aliye / makamat-ı âliye

  • Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.

makamat-ı asliye-i külliye / makamât-ı asliye-i külliye

  • Asıl geniş makamlar, yüce meclis ve mevkiler.

maksal

  • Mahsul ekilen yer.

makzaba

  • Yonca ekilen yer.

mal-i menkul

  • Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)

matamih

  • (Tekili: Matmah) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.

matmah

  • Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.

maznun

  • (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen.
  • Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.

meclub / meclûb

  • Çekilen, celbolunan.

mecrur / mecrûr

  • Çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime.

meful / mefûl

  • Fiilden etkilenen.

mefuliyet / mefûliyet

  • Fiilden etkilenmişlik.

mekayil / mekâyil

  • (Tekili: Mikyâl) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.

mekil / mekîl

  • Kile ve ölçek ile yâni hacim ile ölçülen mal.

mekilat / mekîlât

  • (Tekili: Mekîl) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler.

mekkuk

  • (Çoğulu: Mekâkik) Birbuçuk sa' alır kile.

mekyul

  • Kile ile ölçülmüş.

menuc

  • Sütü diğer develerden sonra çekilen deve.

merafık

  • (Tekili: Mirfak) Dirsekler.
  • Ev kilerleri.
  • Mutfaklar.

meşakkat-i bedeniye

  • Bedenen çekilen zorluklar, sıkıntılar.

mesanid

  • (Tekili: Mesned) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.

mesanid-i aliye / mesanid-i âliye

  • Yüksek rütbeler, âli mevkiler.

metuh

  • Devamlı suyu çekilen işlek kuyu.
  • Suyu ağzına yakın olan kuyu.

mevadd-ı müncezibe

  • Cezbolunan, çekilen maddeler.

mevaki

  • Mevkiler, yerler, konumlar.

mevaki'

  • Mevkiler. Duracak yerler.

mevaki-i baide / mevaki-i baîde

  • Uzak mevkiler.

mevaki-i harbiye

  • Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.

mevaki-i mühimme

  • Önemli mevkiler. Ehemmiyetli yerler.

mevalid-i selase / mevâlid-i selâse

  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevkul / mevkûl

  • (Vekâlet. den) Bir vekile emanet edilen.

mezaristan ehli

  • Mezardakiler.

mezraa

  • Ziraat olunacak, ekilecek tarla, yer, çiftlik.

mezruat / mezrûat / mezrûât

  • Ekilenler.
  • Tarlaya ekilen tohumlar.

mihnetgah / mihnetgâh

  • Keder, gam ve mihnet çekilen yer. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

mihnetkede

  • Gam ve keder çekilen yer. Nihnet yeri. (Farsça)
  • Mc: Dünya. (Farsça)

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mirfak

  • Dirsek.
  • Mutfak. Kiler.
  • Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.

mu'tezil

  • İ'tizal eden. Cemaatten ayrılıp bir tarafa çekilen.

mücameat

  • Karşılıklı iyi ilişkiler kurmak.
  • Cinsî münasebette bulunmak.

müehhirin / müehhirîn

  • Sonrakiler.

müessir / مؤثر

  • Etkileyici, etkili. (Arapça)

müessiriyet / مؤثریت

  • Etkileme gücü. (Arapça)

müfredat

  • Bir bütünü meydana getiren şeylerin her biri.
  • Bir şeyin içindekiler.
  • Basit ve gayr-i mürekkeb şeyler.
  • Toptan mâlum olan şeylerin tafsilâtı, birer birer zikrolunmuşları.
  • Edb: Tek tek ve ayrı ayrı beyitler.
  • Gr: Bir ibareyi meydana getiren kelimelerin her

muhatab ittihaz etmek

  • Karşısındakilerini dinleyen.
  • Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek.
  • Konuşmaya lâyık görmek.

muhda'

  • Kiler.

muhdec

  • İçine esvap koydukları küçük ev, kiler.
  • Azâsı noksan olan.

muhteva

  • Bir şeyin içindekiler. Kaplanan, içine alınan. İçindeki şey.

muhteviyat / محتویات

  • İçindekiler.
  • İçindekiler. (Arapça)

muhteviyyat / muhteviyyât

  • İçindekiler. Kapladığı şeyler.

mukaddemat / mukaddemât

  • Öncekiler, başlangıçlar.

mukataa

  • (Kat'. dan) Kesişmek.
  • Ülfeti terk eylemek.
  • Birbirinden kesmek ve kesişmek.
  • Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi.
  • Ekilen toprak için verilen muayyen vergi.

münakale

  • Karşılıklı iletişim, etkileşim, alış-veriş.

münasebat / münâsebât

  • (Tekili: Münasebet) Münasebetler, ilgiler. İki kişi veya hey'et arasındaki bağlar, ilişkiler. Alâkalar.
  • Münasebetler, ilişkiler.

münasebat-ı tevafukiye / münâsebât-ı tevafukiye

  • Birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler.

müncelib

  • Celbedilen, çekilen.

müncezib / مُنْجَذِبْ

  • Beriye çekilen, cezbedilen. İncizab eden.
  • Çekilen, cezbedilen.
  • Çekilen.

müncezibane / müncezibâne

  • Çekilerek, çekilircesine, cezbedilerek. (Farsça)
  • Kendini kaptırmak suretiyle. (Farsça)

münderecat / münderecât

  • İçindekiler.

mündericat / mündericât / مندرجات

  • İçindekiler. Dercolunmuş olanlar.
  • İçindekiler. (Arapça)

münfail / مُنْفَعِلْ

  • Fiilden etkilenen.
  • Etkilenen.
  • Fiilden etkilenen.

münzevi / münzevî / مُنْزَو۪ي

  • Yalnızlığa çekilen.

murad / murâd

  • İstenilen; arzû edilen şey.
  • Tasavvuf yolunda bulunanlardan çalışmadan Allahü teâlânın yardım ve dilemesi ile yüksek makâmlara kavuşanlar. İctibâ (çekilenler, istenenler) yolunun sâlikleri, yolcuları.

müsevvid

  • Müsvedde yapan, ilk nüshaları yazan, temize çekilecek olan yazıyı yazan.
  • Resmi dairede kâtip.

müşkil

  • (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.
  • Edb: Mânasının derinliği veya edebi bir san'atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede hafî olan lâfızdır. Mânaca nass'ın mukabilidir.

müskirat / müskirât

  • Haram içkiler.

musrad

  • Soğuktan hemen etkilenen kimse.

müsta'fi

  • Bir işten isteği ile çekilen, istifa eden.
  • Suçunun bağışlanıp afvedilmesini isteyen.

müstebid

  • Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, istibdat yapan. Despot.

müştemilat / müştemilât

  • İçindekiler.

mutatarrif

  • Bir yana çekilen.

müteahhirin / müteahhirîn

  • Sonrakiler.

müteessir / متأثر / مُتَأَثِّرْ

  • Etkilenen, üzülen.
  • Etkilenen, üzülen.
  • Üzgün. (Arapça)
  • Etkilenen. (Arapça)
  • Müteessir olmak: (Arapça)
  • Üzülmek. (Arapça)
  • Etkilenmek. (Arapça)
  • Etkilenen.
  • Üzüntülü, etkilenen.

müteessir eden

  • Etkileyen, üzen.

müteessir etme

  • Üzme, etkileme.

müteessir etmek

  • Üzmek, etkilemek.

müteessir olma

  • Etkilenme, üzülme.

müteessirane / müteessirâne

  • Üzüntü duyarak, etkilenerek.

mütehaşşi

  • Korkan, irkilen. Hürmet ile korkup çekinen.

mütekabbız

  • (Kabz. dan) Toplanıp çekilen.
  • Asık suratlı, asık, çehreli.
  • Buruşup kasılan adale.

mütekaddimin / mütekaddimîn

  • Öncekiler.
  • Evvelkiler, geçmiştekiler.
  • Eskiden gelmiş İslâm allâmeleri.

mutekif / mûtekif

  • İbadet için bir köşeye çekilen.

mütenahhi

  • Bir tarafa çekilen. Çekingen.

mütenassıb

  • Dikilen. Ayakta dikilip duran.

mütevari

  • (Verâ. dan) Gizli, saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan.

müttakin / müttakîn

  • (Tekili: Mütaki) Takvalılar. Müttakiler.

müvekkelün-bih

  • Müvekkil tarafından vekile tefviz olunan iş, vekile havale edilen iş.

müzy

  • Şam ahalisinin kullandığı bir ölçüdür ve onbeş kile alır.

nafiz / nâfiz / نافذ

  • Etkileyici, nüfuz edici, işleyici. (Arapça)

namusiyye

  • Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde.

nasibe

  • (Çoğulu: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.

navek-i kalbi / navek-i kalbî

  • İçten, kalbden çekilen âh.

nazıh

  • (Çoğulu: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu.

nebatat / nebatât / nebâtât / نباتات / نَبَاتَاتْ

  • Bitkiler.
  • (Tekili: Nebât) Nebâtlar, bitkiler.
  • Bitkiler.
  • Bitkiler. (Arapça)
  • Botanik. (Arapça)
  • Bitkiler.

nebati haşir / nebatî haşir

  • Bitkilerin öldükten sonra bahar mevsiminde yeniden diriltilmeleri.

nebatiyet

  • Bitkilere âit, bitkisel.

nevabit / nevâbit

  • (Tekili: Nabite) Nebatlar. Bitkiler.
  • İmar ve ihdas.
  • Dünya ahvâlinden habersiz.
  • Taze, genç kimse.
  • Bitkiler.

niks

  • Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek, tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.

nişan

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)

nizamatü'l-alem / nizâmâtü'l-âlem

  • Uluslararası İlişkiler.

nur / nûr

  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

nüşuk

  • Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs.
  • Buruna çekme.

örf-i nas / örf-i nâs

  • İnsanların âdet edindikleri, beğendikleri alışkanlık hâlleri, an'aneleri ve telâkkileri. (Farsça)

peymane

  • Büyük kadeh. (Farsça)
  • Ölçek, kile. (Farsça)
  • Şarap bardağı. (Farsça)

pute

  • Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası.
  • İçinde mâden eritilen tava.

rabt / ربط

  • Bağlama. (Arapça)
  • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
  • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
  • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)

raptetmek

  • Bağlamak, tutturmak, ilişkilendirmek. (Arapça - Türkçe)

ravi / râvî

  • Hadisi kendisinden sonrakilere aktaran kimse.

revabıt / revâbıt / روابط

  • Bağlar, ilgiler, ilişkiler. (Arapça)

revabıt-ı kuvvet / revâbıt-ı kuvvet

  • Gücün (icranın) bağları, etkileri.

rikkat

  • İncelik, yufkalık.
  • Acıma, yürek etkilenmesi.

romörk

  • Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt. (Fransızca)

ruz-i ceza / rûz-i cezâ

  • İnsanların diriltilip, hesâba çekilerek amellerinin karşılığının verileceği gün; mahşer günü, kıyâmet günü.

sa'

  • 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile.

saalib

  • (Sa'leb.C.) Tilkiler.

sabıkun / sâbıkûn

  • (Tekili: Sâbık) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.

sadr-ı evvel

  • İslâmın başlangıç devrindekiler, sahabeler.

şahide

  • (Müe.) Kadın şâhid. (Farsça)
  • Mezar taşı. (Farsça)
  • Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. (Farsça)
  • Dilber, güzel. (Farsça)

şahıs

  • (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan.
  • Belirten.

şarab

  • Şarap, içki, bu isim helâl içkileri de kapsar.

saut

  • Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar.

saye

  • (Çoğulu: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.

sebzevat / sebzevât

  • Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar. (Farsça)
  • Yeşil bitkiler.

sefif

  • Deve beline çekilen kolan.

selef / سلف

  • Öncekiler, önceki görevliler. (Arapça)

selef ve halef

  • Öncekiler ve sonrakiler.

sendere

  • Büyük kile.
  • Ok yapılan bir nevi ağaç.
  • Sür'at, hız.

sera-perde

  • Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. (Farsça)
  • Padişah çadırı, otağ. (Farsça)

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

seriü't-teessür

  • Çabuk etkilenen, üzülen.

seriütteessür / serîütteessür

  • Çabuk ve kolay etkilenen.
  • Hemen etkilenen.

şevakil

  • (Tekili: Şâkile) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.

seyr-i muradi / seyr-i murâdî

  • Murâdların, seçilmişlerin Allahü teâlânın lutf ve ihsânı ile çekilerek kavuştukları yol.

seyyiat

  • (Tekili: Seyyie) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.

siccin / siccîn

  • Şeytanların, kafirlerin (Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahkâr mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
  • Şakîlerin, kötülerin ve azâb olunan rûhların bulunduğu yer.
  • Yerin altında veya Ceh

sübha

  • Çekilen tesbih, tesbih tânesi.
  • Duâ ve nâfile namaz.

sut

  • (Çoğulu: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.

sütre

  • Perde. Örtü. Perdelenecek şey.
  • Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik)

ta'zir-i evsat

  • İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir.

tabiat

  • (Tabia) Yaratılış, huy, karakter.
  • Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük

tahassüsat / tahassüsât

  • Hislenmeler, etkilenişler.

taife-i nebatat / taife-i nebâtât

  • Bitkiler taifesi, topluluğu.

takazic

  • Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.

te'sir / تأثير / te'sîr

  • Etkileme.
  • İz bırakma. (Arapça)
  • Etkileme. (Arapça)
  • Etki. (Arapça)

te'sirat / te'sîrât / تأثيرات

  • Etkiler. (Arapça)

teessür / تأثر / تَأَثُّرْ

  • Etkilenme, üzülme.
  • Üzülme, üzüntü. (Arapça)
  • Etkilenme. (Arapça)
  • Etkilenme.

teessürat / teessürât

  • Etkilenmeler, üzülmeler.

tefaul / tefâul

  • Birbirinin fiilinden etkilenme.

tekyil

  • (Kile. den) Kile ile ölçme.

telakkiyat / telakkiyât

  • (Tekili: Telakki) Şahsî anlayış ve görüşler.
  • Kabul etmeler. Telakkiler.

tenfiz

  • Uygulama, etkileme.

terakkiyat / terakkiyât

  • (Tekili: Terakki) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.

terakkiyat-ı beşeriye / terakkiyât-ı beşeriye

  • İnsanlığa ait terakkiler, kalkınmalar.

terennüm

  • Güzel güzel anlatma.
  • Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme.
  • Ötmek. Musikîleşmek.

terennümat / terennümât

  • (Tekili: Terennüm) Terennümler. Güzel güzel anlatmalar.
  • Şarkı söylemeler. Ötmeler, musikîler.

têsirat / têsirât

  • Tesirler, etkiler.

tesirat-ı azime / tesirât-ı azîme

  • Büyük etkiler.

tesirat-ı hariciye / tesirât-ı hâriciye

  • Dış etkiler.

tesirat-ı hususiye

  • Özel etkileri.

tesirat-ı maddiye / tesirât-ı maddiye

  • Maddî etkiler.

tesniye

  • İkilenen, ikil kelime.

til'

  • Etrafına çok iltifat eden kişi. Etrafdakilerle şakalaşan kimse.

tinnin-i felek / tinnîn-i felek

  • Saman yolu, hacılar yolu. Gökteki husuf ve küsuf mevkileri olan iki düğüm.

türr

  • Yapı üstüne çekilen ip.

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

ukala-yı nas / ukalâ-yı nâs

  • İnsanların akıllıları, zekileri.

ulum-u evvelin ve ahirin / ulûm-u evvelîn ve âhirîn

  • Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri.

umumi harpler / umumî harpler

  • Bütün dünyayı olumsuz olarak etkileyen savaşlar; Birinci ve İkinci Dünya Savaşları.

üşkür

  • Mest içine dikilen astar.

uzletgüzin / عزلت گزین

  • Tenhada yaşayan, yalnızlık köşesine çekilen. (Farsça)
  • Köşesine çekilen, münzevi. (Arapça - Farsça)
  • Uzletgüzin olmak: Köşesine çekilmek. (Arapça - Farsça)

vahdet-güzin

  • Yalnızlığa çekilen. (Farsça)

vahy-i gayri metluv / vahy-i gayri metlûv

  • Allahü teâlâ tarafından peygamberlerin kalblerine bildirilen vahyi, peygamberlerin kendilerine âit kelimelerle yanındakilere bildirmesi. Hadîs-i kudsî.

verak

  • Bitkilerle yer yüzünün yeşil olması.

veşi'

  • (Çoğulu: Veşâyi) Bezlerde olan yol yol alaca.
  • Sümâme otundan yapılan hasır.
  • Ağaçlardan kuruyup düşen nesne.
  • Girilmemesi için bahçe ve bostanların çevresine dikilen ağaç veya konan diken.
  • Az nesne.

veter

  • Yayın çilesi. İp ve kiriş.
  • Bir kavsın iki ucu arasına çekilen doğru çizgi.
  • Kasları hareket ettiren kalın sinir.

vildan / vildân

  • Allahü teâlânın cennettekilere hizmet için nûrdan yarattığı güler yüzlü ve tatlı dilli hizmetçiler.

vülat-ı emr / vülât-ı emr

  • Vâliler. İşin başındakiler, idareciler. İdareye memur zâbitler.

yez

  • Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit. (Farsça)

zer edilen

  • Ekilen.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın