LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kışa ifadesini içeren 459 kelime bulundu...

kaved

  • Kısas olarak, öldüreni öldürme.

a'dad

  • İnce ve kısa kollu adam.

ab-gah

  • Havuz, küçük göl, su biriken yer. (Fransızca)
  • Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür. (Fransızca)

abdestlik

  • Kısa cübbe. (Farsça - Türkçe)

abişhor

  • Hayvan sulama yeri. (Farsça)
  • İçme kabı. (Farsça)
  • Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. (Farsça)
  • Günlük yiyecek. (Farsça)

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

ade / âde

  • Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.

afur

  • Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik.
  • Zaman.

afv-i anil ceraha

  • Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.

afv-i anilkat'

  • Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.

ahmak

  • Aklı az, görüşü kısa olan.

ahmed-i faruki / ahmed-i fârukî

  • (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfı

ahsar

  • Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.

akasır

  • (Tekili: Akser) Pek kısalar.

akder

  • En kudretli.
  • Kısa boylu.

akevka'

  • Kısa boylu.

akl-ı sakim / akl-ı sakîm

  • Kısa görüşlü akıl. Düşündükleri şeylerde ve yaptıkları işlerde yanılan ve çok kere pişmanlığa sebeb olan akıl.

akreb

  • Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık.
  • Saatin kısa ibresi.
  • Semâda bir burç ismi.

akrebek

  • Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi. (Farsça)

aksar

  • (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.

akser / اقصر

  • (Kasir. den) (Çoğulu: Akasır) En kısa, çok kısa.
  • En kısa. (Arapça)

akser-i eyyam

  • En kısa gün, günlerin en kısası.

akser-i turuk

  • En kısa yol, yolların en kısası.

ala-tarik-il icmal / alâ-tarik-il icmal

  • Kısaca, icmal yoluyla.

amentü / âmentü

  • "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.

an / ân

  • En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
  • En kısa zaman.

an-ı vahid / ân-ı vâhid

  • Bir an, pek kısa bir süre.

an-karib / an-karîb

  • En kısa zamanda.

aneze

  • Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)

arifane / ârifâne / عَارِفَانَه

  • Allahı tanıyana yakışacak sûrette.

aruz

  • Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
  • Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
  • Bir beytin birinci

arzu-şikesten

  • Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl. (Farsça)

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

asm

  • "Aleyhissalâtüvesselâm" duasının kısa yazılışı.

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

atanib

  • (Tekili: İtnâbe) Kısa ipler.
  • Uzun ipler. Sicimler.
  • Sâyebanlar.

atletizm

  • yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.

ayet-i hasbiye / âyet-i hasbiye / اٰيَتِ حَسْبِيَه

  • Hasbünallâh âyetinin kısa ismi.

azad

  • Kısa ve sık olarak dikilmiş.

azul / azûl

  • Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.

bahatir

  • (Tekili: Bühter) Kısa boylu kadınlar, bodur kimseler.

bahtiyarane

  • Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde. (Farsça)

behrem

  • Kırmızı gül.
  • Kısa boylu kimse.

behsale

  • (Çoğulu: Behâsile) Etli, kısa boylu, tıknaz kadın.

besmele

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke
  • Bismillâhirrahmânirrahîm'in kısaltılmış ismi.

beyare

  • Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi. (Farsça)

bilaz

  • Kaçkın kimse.
  • Yemeği doyana kadar yiyen.
  • Kısa boylu adam.

billiz

  • Kısa boylu adam.
  • Şişman kadın.

bodur

  • Enine göre boyu kısa ve tıknaz olan.

buhter

  • Her şeyin esası, aslı.
  • Kısa boylu.

bühtür

  • Bodur, kısa boylu.

bülka

  • Kısa boylu.
  • Bir kuşun adı.

büzürgane / büzürgâne

  • Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette. (Farsça)

c

  • Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının kısaltılmış hali.

ca'ber

  • (Çoğulu: Ceâbir) Kısa boylu kimse.

ca'sus / ca'sûs

  • (Çoğulu: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu.

ca'zeri / ca'zerî

  • Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.

cahder

  • Kısa boylu.

cahif

  • Uykusunda dişini öttürmek.
  • Çok fazla hafiflik üzerine olmak.
  • Nefis, ruh.
  • İnsanın karnından çıkan ses.
  • Kısa.
  • Çok asker.

cami-ül kelim

  • Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.

camiü'l-kelim / câmiü'l-kelim

  • Vecize, kısa olmasına rağmen çok mânâları içine alan söz söyleyen.

caub

  • Kısa adam.

cebbarane

  • Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.

cedeme

  • (Çoğulu: Cüdem) Yaramaz dişi koyun.
  • Kısa boylu erkek.

celse-i hafife / celse-i hafîfe

  • İkinci secdeyi yapıp kıyâma kalkmadan önce olan kısa oturma.

çemen

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.

cenadif

  • Şişman, kısa boylu kimse.

cevab-ı mucez / cevab-ı mûcez

  • Kısa ve özlü cevap.

ceyder

  • Kısa boylu.

ci'zare

  • Kısa boylu tıknaz kimse.

cif

  • ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.

cirit

  • Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

cu'bub

  • (Çoğulu: Ceâbib) Fitil ucu.
  • Çirkin ve kısa boylu adam.

cu'şum

  • Galiz, kısa boylu adam.

cu'şuş

  • (Çoğulu: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu.

cüdera'

  • (Tekili: Cedir) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.

cümle-i vecize / cümle-i vecîze

  • Kısa ve öz söz.

cürd

  • Tüysüz, kılsız.
  • Cilt hastası (deve).
  • Tüyleri kısa olan (at).
  • Bitki örtüsü olmayan (arazi).
  • Piyâdesiz (süvâri).

cüşüm

  • Kısa boylu, tıknaz kimse.

daci'

  • İşlerinde kısaltan.
  • Yatak arkadaşı.

dafen

  • Kısa boylu, ahmak adam.
  • İri gövdeli ahmak kimse.

dahdah

  • Kısa boylu adam.

dakdak

  • (Çoğulu: Dakâdık) Kısa boylu ve katı yürüyen kişi.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

decucat

  • Ayakları kısacık dişi deve.

def'i / def'î

  • Birdenbire, kısa zamanda gerçekleşme.

dehles

  • Kısa boylu kimse.

demim

  • Çirkin ve kısa boylu kimse.

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

devderi / devderî

  • Kısa boylu cariye.

devr-i kasır

  • (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.

dı'zabe

  • Kısa boylu ve eti çok olan kimse.

dıhl

  • Kısa boylu, tıknaz kimse.

dıhvenne

  • Habis kimse.
  • Semiz kısa boylu, tıknaz kişi.

dindarane

  • Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.

dinnabe

  • Kısa boylu kimse.

dinname

  • Kısa boylu.

dinneme

  • Kısa boylu.

dırriz

  • Bahil kimse.
  • Kısa boylu, âdi kadın.

dü'bub

  • Zayıf nesne.
  • Çirkin huylu, kısa boylu kimse.
  • Kolay yol.
  • Uzun at.
  • Karınca nevinden bir nev.
  • Hububattan bir cins.

düm-çe

  • Kısa kuyruk, kuyrukçuk. (Farsça)

ecla'

  • Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.

ecred

  • Tüysüz adam, köse. Genç.
  • Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi.
  • Tüyü yumuşak ve kısa olan at.

ednef

  • Burnu kısa olan adam.

ekasır

  • (Tekili: Akser) En kısalar, pek kısalar.

ekmelane / ekmelâne

  • Ekmel olana yakışacak şekilde.

ekremane

  • Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.

elass

  • Sık dişli.
  • Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.

elastik

  • Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan. (Fransızca)

elest

  • Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.)

elhamdü-lillah

  • Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir.

elhasıl / elhâsıl

  • Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
  • Kısacası, özetle.

elkıssa / القصه

  • Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.
  • Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)

entimem

  • yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylen

eraciz

  • (Tekili: Ürcuze) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.

eshab-ı tahric / eshâb-ı tahrîc

  • Hanefî mezhebinde, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak bir mânâsını seçen dördüncü tabaka âlimleri.

evkas

  • Boynu kısa olan.

eysar

  • Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler.
  • Ot.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

ezeb

  • Leim kimse.
  • Kısa boylu.

fahimane / fahimâne

  • İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. (Farsça)

fakirane / fakirâne

  • Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. (Farsça)

fasil / fasîl

  • (Çoğulu: Fisâl-Fuslân)
  • Hâkim.
  • Kale duvarından kısa duvar.
  • Deve yavrusu.

favina / favîna

  • Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fedn

  • Kısaltmak.

fehm-i kàsır

  • Kısa anlayış.

fey-i zeval / fey-i zevâl

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
  • Güneş, gün ortasında (Nısf-ün-nehârda), tam tepeye gelince görülen en kısa gölge uzunluğu.

fi / fî

  • Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan "bâ, ilâ, min, maa" harflerinin yerine kullanılır. Geçen mef'ul ile gelecek fasıl arasında geçer. Te'kid mânası da vardı. Başka bir ifade ile kısaca (fî) : "İçinde, içine, hakkında, husus

fıkra / فِقْرَه

  • Kısa yazı.
  • Yazıda bir bahis.
  • Parağraf.
  • Kanun maddelerinden her bir kısım.
  • Kısa haber.
  • Küçük hikâye.
  • Omurga kemiklerinin her biri.
  • Bend.
  • Kıssa.
  • Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
  • Kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.
  • Kısa yazı.

fıkra-i manidar / fıkra-i mânidar

  • Nükteli, ince ve derin anlamlı kısa yazı.

fıkra-i rana / fıkra-i rânâ

  • Güzel ve lâtif olan kısa yazı.

fisal

  • (Tekili: Fasıl) Ayrılmış olanlar.
  • Yavrunun sütten kesilmesi.
  • Kısa duvar.
  • İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
  • Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)

frenk sakalı

  • Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

galibane

  • Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

ger

  • Türkçedeki "eğer" kelimesinin kısaltılmış şekli. Eğer, şayet mânasındadır. (Farsça)

gez

  • Arşın, endaze. (Farsça)
  • İlgın ağacı. (Farsça)
  • Okun çentiği. (Farsça)
  • Tâlim için yapılmış kısa ok. (Farsça)

gılale

  • (Çoğulu: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek.
  • Küçük kaftan zıbını.

haben

  • Kısaltma, azaltma, kasma.
  • Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.

habenta'

  • Kısa boylu, tıknaz kişi.

habhab

  • (Çoğulu: Habâhıb) Kısa boylu adam.

habter

  • Kısa boylu.

hafiye

  • (Çoğulu: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can.
  • Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi.
  • Gizli, mestur.

hakikat-i azime-i hakimane-i amirane / hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâne

  • Büyük bir âmire ve hâkime yakışan büyük hakikat.

hakikat-i rahimane-i müdebbirane / hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne

  • Merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-i rakibane / hakikat-i rakîbâne

  • Herşeyi gözetleyen bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-şinasane / hakikat-şinasâne

  • Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. (Farsça)

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

hamdele

  • "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması.

hamiyet-mendane / hamiyet-mendâne

  • Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

harbe

  • Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi.

hasifane / hasîfane

  • Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.

hasıl / hâsıl / حاصل

  • Ortaya çıkan, var olan. (Arapça)
  • Hâsılı: Kısacası, sonuç olarak. (Arapça)
  • Hasıl etmek: Meydana getirmek, ortaya çıkarmak. (Arapça)
  • Hâsıl olmak: Ortaya çıkmak, var olmak. (Arapça)

hasıl-ı kelam / hasıl-ı kelâm / حاصل كلام

  • Sözün kısası.

hasılı / hâsılı

  • Kısaca, özet olarak.

hasılı kelam / hâsılı kelâm

  • (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.

hasr

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.

hasretmek

  • Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.

hassasane

  • Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hatemane

  • Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine. (Farsça)

havafi

  • Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.

havtek

  • (Çoğulu: Havâtik) Kısa boylu.

haydariyye

  • Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.

hayfes

  • Kısa adam.

haykan

  • Büyük ve kalın olan.
  • Kısa boylu bir kimsenin yürümesi.
  • Omuzunu oynatmak.

hazeme

  • Kısa boylu kadın.

hazevver

  • Kısa boylu kimse.

hazf

  • Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme.
  • Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek.
  • Mahvetmek.
  • Vurmak.
  • Atmak.

hazıkane

  • Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.

hazz

  • Kesme. Kısaltma.
  • Kazmak.
  • Yırtmak.
  • Silmek.

henber

  • Kısa boylu kimse.

heysam

  • Arslan.
  • Kısa boylu kişi.

hind

  • Hindistan'ın kısa adı.
  • Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.)
  • Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb.

hınezkar

  • Kısa boylu kişi.

hinsare

  • Küçük ve kısa.

hınzab

  • Kısa boylu.
  • Yaban havucu.

hisil / hisîl

  • Dağ ağaçlarından bir cins.
  • Kısa boylu adam.

hişt

  • Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.

hizab

  • Kısa boylu bodur kimse.

hulasa

  • Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.

hülasa / hülâsa

  • Özetle, kısaca.

hülasa-i kelam / hülâsa-i kelâm

  • Sözün özü, kısası.

hulasa-i kelam / hulâsa-i kelâm / خلاصهء كلام

  • Kısacası, sözün kısası.

hülasalı / hülâsalı

  • Kısa, özetlenmiş.

hülasatan / hülâsatan / خلاصة

  • Özetle, kısaca. (Arapça)

hulasaten / hulâsaten / خلاصة

  • Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
  • Özetle, kısaca. (Arapça)

hünbül

  • Kısa boylu. Kürk.

hürriyet-i hayvani / hürriyet-i hayvanî

  • Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.

hutae

  • (Çoğulu: Hatâit) Kısa boylu kimse.

hutruş

  • Kısa.

huzuk

  • Adımları birbirine yakın olan kısa boylu kimse.

ibn-i ishak

  • (Ebu Abdullah Muhammed) Medine'de büyümüştür. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) hayatına dair vak'aları derin bir alâka ile toplamağa başladı. Daha sonra Mısır'a, oradan da Irak'a gitti. Hi: 151 veya 152 tarihinde Bağdat'ta vefat etti. Siyere dair iki eser vücuda getirmiştir.1. Kitab-ül Mübtedâ ve Kısâs-ul E

icaz / icâz

  • (İycâz) Edb: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok mânaya gelen kısa cümlenin hâli. Mâruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifâde san'atı.Böyle sözlere mucez, veciz veya vecize denilir.
  • Sözü kısa söyleme.
  • Az sözle çok mânâ anlatma.

icazkar / icazkâr

  • İcazlı, kısa ifadelerle çok şey anlatmak halinde olan. (Farsça)

icmal / icmâl

  • Hülâsa etmek. Kısaltmak, bir araya toplamak. Kısa anlatmak. Biriktirmek.
  • Uzun bir hesaptan çıkarılan hülâsa, netice.
  • Kısaltma, ihtisar, özet.
  • Kısaca, özet olarak.

icmal-i şehri / icmal-i şehrî

  • Aylık gelir ve giderleri, yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltılmış olarak gösteren cetveller.

icmal-i senevi / icmal-i senevî

  • Senelik gelir ve giderleri yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltmış olarak gösteren cetveller.

icmalen / icmâlen

  • Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.
  • Kısaca, özetle.
  • Kısaca, özetle.

icmali / icmalî / icmâlî

  • Kısaca, toplu olarak, tafsilatsız. Muhtasaran.
  • Kısaca, özetle.
  • Kısa, özlü.

icmali iman / icmalî iman / icmâlî îmân

  • İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek.
  • Kısaca inanmak. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm ne bildirmiş ise hepsine inandım demek.

ıcrim

  • Kısa boylu bodur adam.

ihlas-perverane

  • Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette. (Farsça)

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ihtar-ı mücmel / ihtâr-ı mücmel / اِخْطَارِ مُجْمَلْ

  • Kısa öz hatırlatma.

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ihtisar / ihtisâr / اختصار / اِخْتِصَارْ

  • İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak.
  • Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme.
  • Kısaltma, özetleme.
  • Kısaltma, icmâl etme.
  • Kısaltma.
  • Kısaltma, özetleme. (Arapça)
  • İhtisâr edilmek: Kısaltılmak, özetlenmek. (Arapça)
  • İhtisâr etmek: Kısaltmak, özetlemek. (Arapça)
  • Kısa tutma.

ihtisaren / ihtisâren / اختصارا

  • Kısaca, özetleyerek.
  • İhtisar suretiyle, muhtasar olarak, kısaltarak, tafsilâtsız, kısaca.
  • Kısaltarak.
  • Özetle, kısaltarak, kısaca. (Arapça)

ıknat

  • Allah'a dua etme. Aczini ve fakrını anlayarak Allah'a yalvarma.
  • Namazda kıyamı uzatma.
  • İnkisar etmek.

iktibas

  • Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak.
  • Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya başka makbul eserlerden bir cümlenin kâmilen veya kısmen az tasarruf ile veya tasarrufsuz alınması.

iktisar / iktisâr / اقتصار

  • (Kasr. dan) Sözü kısa kesmek. Kısaltmak.
  • Kısaltma.
  • Kısaltma. (Arapça)

iktisaren

  • Kısa ve özet şeklinde.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

ilah

  • Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

ilh

  • "İlâ âhir" sözünün kısaltılmışı.

ılkid

  • Şişman, kısa boylu, hakir ve hayrı az olan kadın.
  • Katı yoğurt.

imale / imâle / اماله

  • Kısa heceyi uzun okuma. (Arapça)

iman-ı icmali / îmân-ı icmâlî

  • Kısaca inanmak, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Allahü teâlâdan ne bildirmiş ise, hepsine inandım, demek.

imtisal

  • Nümune kabul etme.
  • Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme.
  • Mesel ve kıssa söyleme.
  • Bir şeyin suretine girme.
  • Muvafakat ve mutabakat etme.
  • Katili kısas etme.

inayetkarane / inayetkârâne

  • İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde. (Farsça)

infitahiyyet

  • Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)

inkişaf / inkişâf / انكشاف

  • Ortaya çıkma. (Arapça)
  • Gelişim, gelişme. (Arapça)
  • İnkişaf bulmak: Gelişmek. (Arapça)
  • İnkişaf etmek: Gelişmek. (Arapça)

inkişaf-ı hakaik-i imaniye

  • İman hakikatlerinin inkişafı, gelişmesi.

inkişafat / inkişâfât

  • İnkişaflar, gelişmeler.

inkisam / inkisâm / انقسام

  • Bölünme. (Arapça)
  • İnkisâm etmek: Bölünmek. (Arapça)

inkısar

  • Kısalma, kısa olma.
  • Kısalma.

inkısarat / inkısarât

  • İnkısarlar.

insifar

  • İnkişaf etme, açılma.

irticaz

  • Kısaltma, ihtisâr.

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

ıstıbar

  • Sabretmek.
  • Kısas almak.

istifa-yı kısas

  • Kısas hakkının bilfiil yerine getirilmesi. Câni hakkında kısas cezasının tatbik edilmiş olması.

istihkamat-ı hafife / istihkâmat-ı hafife

  • Harbde kısa zamanda yapılan sığınaklar.

istikade

  • Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.

istıksar

  • (Kasr. dan) Kısma. Bir şeyin kısaltılmasını isteme.

istıksas

  • (Kısas. dan) Kısas isteme. Bir katilin şeriatça öldürülmesini isteme.

ka'b

  • (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.

ka't

  • Kısa boylu kimse.

kakül

  • (Kâgül) Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç. (Farsça)

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

kariye

  • (Çoğulu: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş.
  • Süngü demirinin keskin yeri.
  • Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

karsel

  • Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)

kas'a

  • (Çoğulu: Kısâ') Çanak, kâse.
  • Yemek kabı.

kasaret

  • Kısalık. Kısa olma.

kasas suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)

kasatura

  • Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.

kasi'

  • Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.

kasır

  • (A, uzun okunur) Kısa, eksik.
  • Kusur işleyen. Kusurlu.
  • Kısa.
  • Küsur.
  • Kısa.

kásır

  • Kısa, dar.

kasır / kâsır

  • Eksik, kısa, yetersiz.

kasir / kasîr / قصير

  • Kısa.
  • (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
  • Kısa. (Arapça)

kasır / قَصِرْ

  • Kısaltma.

kasır-ul akl

  • Düşüncesi noksan, kısa akıllı.

kasir-ül akl / kasîr-ül akl

  • Aklı kısa, aklı ermez.

kasir-ül ba' / kasîr-ül bâ'

  • Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.

kasır-ül basar

  • Görüşü kısa.
  • Kısa görüşlü, dar düşünceli.

kasir-ül basar / kasîr-ül basar

  • Dar görüşlü, basireti kısa.
  • Miyop.

kasır-ül fehm

  • Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.

kasir-ül himme / kasîr-ül himme

  • Himmeti az veya kısa olan.

kasir-ül kame / kasîr-ül kame

  • Kısa boylu. Boyu kısa olan.

kasır-ül yed

  • Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.

kasıru'l-fehim

  • Anlayışı kısa.

kasirünnazar

  • Nazarı kısa.

kasr

  • Kısa olmak. Kısa kesmek.
  • Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek.
  • Bir işte tembellik etmek.
  • Akşamlamak.
  • Hapseylemek.
  • Yekpâre taş.
  • Beyazlatmak.
  • Gevşetmek.
  • Noksanlaştırmak.
  • Kısa kesme, kısaltma, kısma.
  • Azaltma, kesme, eksiklik.
  • Köşk, saray,
  • Tahsis.
  • Kıraatte uzatmadan okumak.
  • Kısalık, saray.

kasr-ı namaz

  • Namazın kısaltılması; yolculukta 4 rekâtlık farz namazların 2 rekât olarak kılınması.

kasr-ı nazar

  • Kısa nazar, kısa görüş.

kasr-ı salat / kasr-ı salât

  • Seferde olan bir kimsenin dört rekatlı namazı ikişer rekat kılmakla namazı kısaltması.
  • Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.

kasr-ül kelam / kasr-ül kelâm

  • Sözü az etmek. Kısa konuşmak.

kasretme

  • Kısaltma.

katat

  • Kısa, kıvırcık saç.

kavad

  • Katili maktul yerine kısas etmek.

kebel

  • Kısa.

kehire

  • Kısa boylu kadın.

kehmes

  • Boyu kısa olan.

kelam-ı ahsar / kelâm-ı ahsar

  • En kısa ve veciz söz.

keramet-i kevniye

  • Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerin

kerdem

  • Şişman ve kısa boylu olan adam.

kerdeme

  • Kısa düşman.

kerşa

  • Karnı büyük kadın.
  • Parmakları kısa düz taban.

kese

  • Kısa yol, kestirme yol.
  • Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise)
  • Kısa yol, para torbacığı.

keses

  • Alt dişleri çenesiyle çıkmak.
  • Dişleri kısa olmak.

kevalik

  • Kısa boylu.

keysaniyye / keysâniyye

  • (Bak. KÎSÂNİYYE)

kezm

  • Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak.
  • Burnun kısa ve yüksek olması.
  • Parmakları kısacık olmak.
  • Atın dudaklarının kaba ve kısa olması.

kezma

  • Parmakları kısacık olan kadın.

kezze

  • Katı sesli.
  • Kısa.

kıraet-i aşere / kırâet-i aşere

  • Kur'ân'ın on kırâet üzere okunması. Kırâet imamları şunlardır: Nafi, İbn Kesir, Ebu Amr, İbn Amir, Asım, Hamza, Kisaî, Ebu Cafer, Yakub ve Halef.

kısar

  • (Tekili: Kasir) Kısalar. Kasr olanlar.

kısasen / kısâsen

  • Kısas yoluyla, kısas yaparak öldüren veya yaralayanı cezalandırma.
  • Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.
  • Kısas olarak.

kubbere

  • (Çoğulu: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş.
  • Bacaksız, kısa boylu kimse.

külkül

  • Kısa boylu bodur adam.

kümter

  • (Çoğulu: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam.
  • Yabani eşek. Vahşi hımar.

kunbuza

  • (Çoğulu: Kunbuzât) Kısa boylu kadın. (Müz: Kunbuz)

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

kündür

  • (Çoğulu: Kenadir) "Günlük" denilen nesne.
  • Şişman ve kısa boylu kimse.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.
  • Büyük çuval.

küntan

  • Kısa boylu.

küşaf / küşâf

  • (Bak: KİŞAF)

kuskus

  • (Çoğulu: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek.

kussabe

  • (Çoğulu: Kısâb) Kamış boğumu.
  • Düdük.

kutah / kûtah / كوتاه

  • (Kuteh) Kısa, boysuz.
  • Kısa. (Farsça)

kutah-bin / kûtah-bîn

  • Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü. (Farsça)

kutah-terin / kûtah-terin

  • En çok kısa. (Farsça)

kutahter / kûtahter

  • Pek kısa, çok ufak. (Farsça)

kuteh / kûteh

  • (Kutâh) Kısa, boysuz. (Farsça)

küteh

  • (Kutah) Kısa. (Farsça)

kutehbal / kûtehbâl

  • Kısa boylu. (Farsça)

kutehbin / kûtehbîn

  • Kısa görüşlü. İleriyi göremez. (Farsça)

kutehdest / kûtehdest

  • Kısa elli. Elli kısa olan. (Farsça)
  • Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz. (Farsça)

kutehendiş / kûtehendiş

  • Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü. (Farsça)

kuti / kûtî

  • Kısa boylu adam.

kutruti / kutrutî

  • Kısa boylu küçük adam.

kuza'mele

  • Kötü huylu, kısa boylu kadın.
  • Şey.

lahavle / lâhavle

  • (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır." meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.

lahza

  • Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
  • En kısa zaman, an.
  • An, en kısa zaman.

lehire / lehîre

  • Kısa boylu kötü huylu kadın.

lugat / lûgat

  • Lügat, sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap.

luk

  • Kısa tüylü yük devesi. (Farsça)

ma'rifetullah

  • Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek.

maksur / maksûr

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i
  • Kısaltılmış.

mash

  • Sâbit olma.
  • Mahvolup belirsiz olmak.
  • Kısa olmak.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

meal / meâl / مئال / مَآلْ

  • (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum.
  • Mânası. Kısaca mânası.
  • Kaymak.
  • Husul yeri, peyda olunacak yer.
  • Son, sonuç.
  • Sözün kısaca anlamı.
  • Kısa mana.
  • Kısa ma'na.

meal-i icmali / meâl-i icmalî / meâl-i icmâlî / مَئَالِ اِجْمَال۪ي

  • Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
  • Kısaca açıklama, meâl.
  • Özet kısa mâ'nâ.

meali / meâlî

  • Kısaca mânasına ait.

mededcuyane

  • Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette. (Farsça)

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

minkar-ı meşkuk

  • Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.

misal

  • Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek.
  • Düş. Rüya.
  • Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye.
  • Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas.
  • Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.

mıtred

  • (Çoğulu: Metârıd) Avın ardından atılan kısa süngü.

mizrak

  • (Çoğulu: Mezârık) Harbe, kısa kılınç.

muahezekar / muahezekâr

  • Tenkid ve itiraz edici. (Farsça)
  • Azarlayıp çıkışan. Paylayan. (Farsça)

mucez / mûcez

  • (İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca.
  • Kısaca; kısa ve özlü.

mücezzer

  • Zeval.
  • Kısa, kasir.

muciz / mûciz

  • Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.
  • Kısa ve özlü ifade.
  • Kısa, fakat çok mânâlı, özlü.

mücmel / مجمل

  • Kısa. Öz. Muhtasar. Sözü az, mânası çok olan. Hülâsa edilmiş. Müfesser olmayan söz.
  • Kısa, özet.
  • Kısa ve az sözle anlatılmış, öz. Kapalı ifade. (Çoğulu) Mücmelat.
  • Kısa.
  • Kısa, öz.

mücmelen

  • Kısaca.
  • Kısaca, özetle.
  • Mücmel bir tarzda. Kısa olarak, muhtasaran, hülâsa olarak.

müferrit

  • (Fart. dan) Tefrit eden, kısaltan.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)

muhassal

  • Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.

muhassal-i kelam / muhassal-i kelâm

  • Sözün kısası.

muhcen

  • Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi.

muhtasar / مختصر / مُخْتَصَرْ

  • Kısa, özet.
  • Az. Kısa. Uzun olmayan.
  • Tekellüfsüz.
  • İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.
  • Kısa.
  • Kısa, özlü. (Arapça)
  • Kısa.

muhtasaran / مختصرا / مُخْتَصَرًا

  • Kısaca.
  • Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
  • Kısaca. (Arapça)
  • Kısaca.

muhtasıra

  • Kısaltma. Hülâsa.

mukassa

  • Kısas etmek.
  • Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.

mukattaat

  • (Tekili: Mukattaa) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler.
  • Kısaltmalar.
  • Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler.
  • Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler.

mukattaat-ı huruf

  • Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları.
  • Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler.

mükettel

  • Kısa, kâsır.

muktasır

  • Kısa kesen, uzatmıyan.

muktesir

  • Kısa kesen, iktisar eden.

münbagi

  • (Bugye. den) Lâyık, yakışan, şâyân.

müneccimane / müneccimâne

  • Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. (Farsça)

münkaşır

  • (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.

münkesir

  • (Kesir. den) İnkisar eden, kırılan, kırılmış, kırık. Gücenmiş.

murahham

  • Kısaltma.
  • Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.

musafih

  • Musâfaha edenlerden veya el sıkışanlardan herbiri.

müsafir / müsâfir

  • Yolcu. Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkan kimse.

müstakıss

  • Kısas istiyen.

mutasaddırane

  • Baş köşeye kurulana yakışacak surette. (Farsça)

mütedafi'

  • Düşmanı defeden.
  • İtişen, kakışan.

mütedafian

  • Düşmanı defederek.
  • İtişerek, kakışarak.

mütekasır

  • (Çoğulu: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren.
  • Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.

mütekasırin / mütekasırîn

  • (Tekili: Mütükasır) Kısalık gösterenler.
  • Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.

mütelahiz

  • (Çoğulu: Mütelahizîn) Gözucu ile bakışanların beheri.

mütelahizin

  • (Tekili: Mütelahiz) Gözucu ile bakışanlar, telâhuz edenler.

mütenasib / mütenâsib

  • Uygun, birbirine yakışan.

mütezahimin / mütezahimîn

  • (Tekili: Mütezahim) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.

mütezayyık

  • Darlaşan, sıkışan, tazayyuk eden.

müzahamet

  • Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma.
  • Bir yere itişe kakışa hücum etme.

nakısat-ül akl

  • Aklı kısa.
  • Mc: Kadın.

nazarın kusuru

  • Bakış, görüşün kusuru ve kısalığı.

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

netice-i kelam / netice-i kelâm

  • Sözün kısası.

nimlahza

  • Yarım bakış. Gözucuyla bakış. (Farsça)
  • Çok kısa zaman. (Farsça)

nota / نُوطَه

  • Emir ve istek bildiren yazı, kısa hatırlatma yazısı.

nugaşi

  • Kısa boylu adam.

nüku'

  • Kısa boylu kadın.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

parafe

  • Kısa imza, işâret. (Fransızca)
  • Kısa imza.

pusula

  • Yön bulmaya yarayan âlet, kısacık mektup.

reml

  • Hac ibâdeti yerine getirilirken, tavâfın (Kâbe'nin etrâfında dönmenin) ilk üçünde, erkeklerin kısa adımlarla, omuzları silkerek, çalımlı yürümeleri.

rıka

  • Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları.
  • Kısa mektublar.
  • Yamalar.
  • İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.

ruk'a

  • (Çoğulu: Rıka'-Ruka') Kısa mektub.
  • Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası.
  • Dilekçe.
  • Yama.

sa'r

  • Katil zehiri.
  • Kısa boylu adam.
  • Küçük hıyar.
  • Yaban soğanının kökü.

şahvar

  • (Şeh-vâr) Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. (Farsça)
  • İri ve iyi cins inci. (Farsça)

saniye

  • Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.

se'r

  • İntikam, öç almak.
  • Kin.
  • Kısas etmek.

sebk-i mürekkeb

  • Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı.

şecir

  • Küçük ve kısa ağaç.

sefer

  • Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinden dışarı çıkmak.
  • Harbe gitme, savaş.

seferi / seferî

  • Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı.
  • Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir.
  • Seferde olan, misâfir, yolcu. Bulunduğu şehirden veya köyden gideceği yolun iki veya bir kenârındaki evlerin dışına çıkarken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile, son evden îtibâren üç günde gidilecek yere (Hanefî mezhebinde 104 kil ometre) gitmeye niyyet eden kimse.

seferilik / seferîlik

  • Senenin kısa günlerinde insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeye niyet ederek bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkmak.

şelil

  • (Çoğulu: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas.
  • Çok sulu dere ortası.
  • Kısa gömlek.

şeteviyy

  • Kışa mensup, kış ile ilgili.
  • Kış evi.
  • Kış kaftanı, kışlık elbise.
  • Kış yağmuru.

seyahat-i cüz'iye

  • Kısa zaman içindeki yolculuk.

şihdare

  • Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse.
  • Kısa boylu ve şişman kimse.

sinematoğraf

  • Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir. (Fransızca)

sintel

  • Kısa boylu.

şit

  • Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

şitai / şitaî

  • (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.

şitevi / şitevî

  • (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili.
  • Kış sebzesi, kışlık sebze.

slogan

  • ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.

şübrüm

  • Kısa boylu kimse.

suret-i icmali / suret-i icmâlî

  • Kısa ve özlü bir şekil.

tacdarane

  • Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. (Farsça)

takallus

  • Kısa olmak, kısalmak.
  • Toplanmak, cem'olmak.

taksir / taksîr / تقصير

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.
  • Kısaltma, kusur, günah.
  • Kısaltma. (Arapça)
  • Kusur. (Arapça)

tarfet-ül ayn

  • Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.

tarfetü'l-ayn

  • Göz kapağının açılıp kapanışı kadar geçen kısa zaman.

tayy-ı mekan / tayy-ı mekân

  • Mekânı atlama; Allah'ın yardımıyla uzun bir mesafeyi kısa bir zamanda aşmak, kat'etmek.

tayy-ı zaman

  • Zamanı aşma; çok uzun zamanı pek kısa bir sürede görme ve yaşama.
  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tayyetmek

  • Atlamak; uzun mesafeleri kısa zamanda geçip gitmek.

tebehhür

  • Tıb: Kısa ve sık nefes alma.

telhis / telhîs / تلخيص

  • Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.
  • Kısaltma. (Arapça)
  • Özetleme. (Arapça)
  • Telhîs etmek: Özetlemek. (Arapça)

telhisat / telhisât

  • (Tekili: Telhis) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.

telhisen

  • Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.

tenbal

  • Kısa boylu, bodur adam.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tenkiş

  • (Çoğulu: Tenkişât) (Nakş. dan) Nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma.

terhim

  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

terkiş

  • (Çoğulu: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme.
  • Nakışlama, süsleme.

tıknaz

  • Kısa boylu ve şişman, toplu.

timar

  • Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. (Farsça)
  • Sipâhiye verilen öşrü alınacak arazi. (Farsça)

tinbal

  • Kısa, bodur kimse.

tırad

  • Kısa mızrak.

topuz

  • t. Ucu top şeklinde sopadan ibâret eski silâh.
  • Top şeklinde toplanmış saç.
  • Kısa ve tıknaz kimse.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

ukubat

  • (Tekili: Ukubet) Cezalar. İşkenceler, eziyetler.
  • Kısas ve şahsî cezalar.

uluhiyet / ulûhiyet

  • İlâhlık, kısaca "ibadet edilmeye lâyık olan yegâne mabud bütün varlıkları yaratan Allahtır" diye ifade edilebilen hakikat.

ünvan-ı icmali / ünvan-ı icmâlî

  • Kısa ve öz ünvan.

ürcuze

  • (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım.

üslub-u mücerred

  • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

vaciz

  • Kısa.

vahine

  • İyeği kemiklerinin kısaları.

vakas

  • Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler.
  • İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.

vakt-i zeval

  • Güneşin tam ortada, bize göre doğu ve batı ortasında bulunduğu ve gölgenin gündüzde en kısa olduğu zaman. Zeval vakti.

vecazet

  • Sözün veciz oluşu. Kelâmın kısa oluşu.

veciz / vecîz / وَج۪يزْ

  • Kısa, öz, derli toplu. Muhtasar olup mufassal olmayan.
  • Az sözle çok mâna ifâdesi.
  • Zengin mânâlı kısa söz.
  • Özdeyiş.
  • Kısa, toplu.
  • Kısa ve özlü söz.
  • Kısa ve öz.

vecize / vecîze

  • Kısa ve özlü sözler.
  • Edb: İbaresi kısa, mânası geniş olan çok kıymetli söz, özlü söz. Kısa, veciz söz.
  • Zengin mânâlı kısa söz.

vehn

  • Gevşeklik, kuvvetsizlik.
  • Zayıf.
  • Gövdesi kalın ve kısa adam.
  • Gece yarısı. Gece yarısından bir saat sonraki zaman.

velayet-i kübra

  • Büyük velilik. Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan ve veraset-i nübüvvetten gelen gayet kısa, fakat yüksek olan ve tarikat berzahına uğramadan zâhirden hakikata geçen velilik mesleği. (Sahabeler gibi)

velhasıl / velhâsıl / والحاصل

  • Sözün kısası, özü, kısacası.
  • Kısacası.
  • Sözün kısası.
  • Kısaca, sözün kısası. (Arapça)

ye'cüc ve me'cüc

  • Kısa boylu olacakları söylenen ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin ismi.
  • Kur'ân-ı Kerim'de bahse konu edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.

yekdem

  • Bir nefes, çok az, çok kısa. (Farsça)

yelel

  • Üst dişlerin kısa olması.

za'bub

  • Kısa boylu fena adam.

zabil

  • Kısa boylu.

zahr

  • (Çoğulu: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi.
  • Kuş yeleklerinin kısa tarafı.
  • Kara yolu.
  • Sırt, arka.
  • Yüksek yer.
  • Kur'an'ın lâfz-ı şerifi.
  • Haber.

zaman-ı kasır

  • Kısa zaman.

zaman-ı kasir / zaman-ı kasîr

  • Kısa zaman.

zaman-ı kàsıra

  • Kısa zaman.

zamm-ı sure / zamm-ı sûre

  • Farz namazın ilk iki rek'atinde, sünnet namazların ve vitrin her rek'atinde ayakta Fâtiha'dan sonra okunan sûre veya en az üç kısa âyet.

zebtel

  • Kısa boylu.

zena'

  • Kısa boylu ve dar nesne.
  • Sidiğini tutup işemeyen kişi.

zerafe

  • (Çoğulu: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.