LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kıç ifadesini içeren 280 kelime bulundu...

ahger-i suzan

  • Yakıcı kor.

anarşist

  • Düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.

anise

  • Sıkı bağlanmış. (Farsça)
  • Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) (Farsça)

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

asagir ü ekabir / asagir ü ekâbir

  • İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler. (Farsça)

ateş-i cevval / âteş-i cevval

  • Daima hareket hâlinde olan yakıcı ateş.

ateş-i seyyal-i memat / ateş-i seyyâl-i memat

  • Ölümün akışkan (akıcı) ateşi.

ateş-i suzan / ateş-i sûzan

  • Yakıcı ateş.

avazil

  • (Tekili: Âzil) Başa kakıcı kimseler.

bade / bâde

  • Şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.) (Farsça)

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

bakiyane / bâkiyâne

  • Bakice, sonsuzca.

balyoz

  • Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. (Fransızca)
  • (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç. (Fransızca)

bazir

  • Ekici, eken.
  • Dedikodu yapan, laf taşıyan. Geveze.

berzah

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.

ca-yı dikkat / câ-yı dikkat

  • Dikkat çekici, ilginç.

çakuç / çâkûç / چاكوچ

  • Çekiç. (Farsça)
  • Çekiç. (Farsça)

calib / câlib / جالب

  • Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
  • Çekici.
  • İlginç, çekici. (Arapça)

calib-i dikkat / câlib-i dikkat / جالب دقت

  • Dikkat çekici.
  • Dikkati çekici.
  • Dikkat çekici.

can-geza

  • Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü. (Farsça)

can-gir / can-gîr

  • Can sıkıcı, ruh sıkıcı. (Farsça)

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

cari

  • Akan, akıcı.
  • Geçmekte olan.
  • İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.

cariye

  • Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden.
  • Güneş, şems.
  • Gemi.
  • Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet.
  • Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.

carr

  • Çeken, çekici. Sürükleyici.
  • Harf-ı cer.

cay-ı dikkat / cây-ı dikkat

  • Dikkat çekici.

cazib / câzib / جاذب

  • Çekici, cazibeli.
  • Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.
  • Çekici.
  • İlginç. (Arapça)
  • Çekici. (Arapça)

cazibe / câzibe / جاذبه

  • Çekicilik.
  • Çekicilik. (Arapça)

cazibe-i i'caz / câzibe-i i'câz

  • Mu'cizeliğin cazibesi, çekiciliği.

cazibe-i mutlaka / câzibe-i mutlaka

  • Mutlak çekici kuvvet.
  • Yegane çekici kuvvet.
  • Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

cazibe-i rahmet-i rahman / cazibe-i rahmet-i rahmân

  • Rahmeti her şeyi kuşatan Cenâb-ı Allah'ın merhametinin çekiciliği.

cazibedar / câzibedâr / جاذبه دار

  • Çekici, câzibeli. (Farsça)
  • Çekici.
  • Cazibeli, çekici.
  • Çekici, cazibeli. (Arapça - Farsça)

cazibedarane / cazibedârâne / câzibedarâne

  • Çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde.
  • Çekici bir biçimde.

cazibedarlık / câzibedarlık

  • Çekicilik.

cazibekarane / câzibekârane

  • Çekici biri gibi.

cazibeli

  • Çekici.

cazibiyet / câzibiyet

  • Çekicilik.

cazibiyyet / câzibiyyet / جاذبيت

  • Çekicilik. (Arapça)

cazip / câzip

  • Çekici.

çekuç / çekûç / چكوچ

  • Çekiç. (Farsça)

celb-i menfaat

  • Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.

cerahat

  • Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.

cevari

  • (Tekili: Câriye) Akıcı ve câri olanlar.
  • Hizmetçi kızlar.
  • Câriyeler, kadınlar.

cezalet / cezâlet / جزالت

  • Güçlü ve akıcı ifade.
  • Akıcılık, düzgünlük. (Arapça)

cezalet-i beyaniye / cezâlet-i beyaniye

  • Akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım.

cezalet-i nazmiye

  • Kur'ân'ın nazmındaki güzellik, üstünlük ve akıcılık.

cezbe-eda

  • Cezbeli olmak. Çekici olmak (Farsça)

cezbedar

  • Cezbeli, çekici. (Farsça)

cezbedici

  • Çekici.

cezzab / cezzâb / جذاب

  • Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.
  • Çekici, cazibeli. (Arapça)

dada

  • Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı. (Farsça)

dahiyane / dâhiyâne

  • Dahice, gayet zekice.

daye / dâye

  • Dadı, çocuk bakıcısı.

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

diktatör

  • Despot, baskıcı, zorba.

diktatorya

  • Diktatörlük, baskıcılık.

dil-aviz

  • Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber. (Farsça)

dil-şiken

  • Can sıkıcı, kalb kırıcı. (Farsça)

dilaviz / dilâvîz / دلاویز

  • Güzel, gönül çekici. (Farsça)

dilkeş / دلكش

  • Cazibeli, gönül çekici. (Farsça)

dübr

  • (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre.
  • Bir işin nihayeti, sonu.
  • Bir şeyin arkası, gerisi.

duz

  • Dikici, diken, dikmiş. (Farsça)

efgen

  • (Figen) Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı. (Farsça)

efsah-ı füseha

  • Sözü düzgün, akıcı ve etkili konuşanların en ileri geleni.

emime

  • Bir cins ot.
  • Demirci çekici.

enteresan

  • Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat. (Fransızca)

erbab-ı fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması noktasında uzman olanlar.

erre-keş

  • Bıçkıcı. (Farsça)

esakif

  • (Tekili: Eskef) Eskiciler, kunduracılar.

eskal

  • (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin.
  • Kaba, can sıkıcı.

eskef

  • (Çoğulu: Esâkif) Kunduracı, eskici.

fesahat / fesâhat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.

fesahat-i harika

  • Sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı.

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

fetis / fetîs

  • Büyük çekiç.

figen

  • Yıkıcı, düşürücü, atıcı. (Farsça)

fügen

  • Yıkıcı, atıcı, düşürücü. (Farsça)

füseha-i arab

  • Arap fasihleri, Arapların en güzel, akıcı ve etkili konuşanları.

ganiye

  • Çok hoş, çok lâtif.
  • Kadın şarkıcı.
  • Zengin kadın veya kız.

gavani / gavanî

  • (Tekili: Ganiye) Zenginler.
  • Kadın şarkıcılar.

gazal

  • (Çoğulu: Gazale-Gazelân) Ceylân. Geyik, âhu. Geyik yavrusu.
  • Şarkıcı, mızıkacı.
  • Güzel göz.

giran-can

  • Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam). (Farsça)

giran-cani / giran-canî

  • Can sıkıcılık. (Farsça)

hadim / hâdim

  • Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.

hadise-i muharrib / hâdise-i muharrib

  • Tahrip edici, yıkıcı olay.

hakikat-ı cazibe / hakikat-ı câzibe

  • Cezp edici, çekici hakikat.

hakikat-ı cazibedar / hakikat-ı câzibedar

  • Çekici hakikat, gerçek.

hakikat-i cazibedar / hakikat-i câzibedar

  • Asıl ve esasıyla çekici olan hakikat.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

halavet-i kelam / halavet-i kelâm

  • Sözün güzelliği ve akıcılığı.

haliset / hâliset

  • Edb: İbarenin düzgün ve akıcı olması.

halk-ı ezdad

  • Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.

hane-suz

  • Ev yakıcı. (Farsça)
  • Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse. (Farsça)

haneberendaz

  • (Hâne ber-endaz) Ev yıkıcı. (Farsça)

hanende / hânende / خواننده

  • Şarkıcı.
  • Şarkıcı. (Farsça)
  • Okuyucu. (Farsça)

hanende-gan / hânende-gân

  • (Tekili: Hânende) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar. (Farsça)

hanende-gi / hânende-gî

  • Şarkıcılık, hânendelik. (Farsça)

hanman-suz / hânmân-sûz

  • Ocak yakıcı, ev-bark yakan. (Farsça)

harık / hârık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
  • Yakıcı, yakan.

haris / hâris

  • Ekici.
  • Eken, ekici. Çiftçi.

harr / hârr / حار

  • Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
  • Kızgın, yakıcı. (Arapça)

harraka

  • Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.

hassa-i cazibedar / hâssa-i cazibedar

  • Cazibeli, çekici özellik.

hatibane

  • Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına. (Farsça)

hayyatin / hayyatîn

  • (Tekili: Hayyat) Terziler, dikiciler.

hemşire

  • Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. (Farsça)
  • Hastabakıcı kadın veya kız. (Farsça)

heri'

  • Acele, sür'at.
  • Akıcı kan.
  • Korkak kimse.
  • Zayıf kimse.

hetıl

  • Akıcı, akan.

hina-ger / hinâ-ger

  • Şarkıcı, şarkı söyleyen. (Farsça)

hıred-suz

  • Şaşırtıcı, akıl yakıcı. (Farsça)

hırkatli

  • Yakıcı.

hükkam-ı fesahat / hükkâm-ı fesahat

  • Güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar.

hükumet-i müstebid / hükûmet-i müstebid

  • Baskıcı, diktatör hükûmet.

hulul

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ

hümeze

  • (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı.
  • El ve kaş işâretleri ile ayıplama.
  • Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz.

hunyager / hunyâger / خنياگر

  • Şarkı söyleyen, şarkıcı. (Farsça)
  • Şarkıcı. (Farsça)

hüsn-ü beyan

  • Akıcı ve güzel anlatış.

i'nac

  • Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma.

i'tinak

  • (Unk. dan) Birbirlerinin boyunlarına sarılma.
  • Kucaklama.
  • Sıkıca kavrayıp alma.

ibare-senc

  • Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen. (Farsça)

ilahi cazibe / ilâhî cazibe

  • Allah tarafından verilen bir çekicilik, çekim gücü.

inbik

  • Süzme âleti. Akıcı maddelerin süzgeçten geçirilmesine mahsus âlet.

incizab-ı muhabbet-i şems-i ezel

  • Ezel Güneşi olan Cenâb-ı Allah'ın sevgisinin çekiciliği, cazibesi.

incizabat / incizâbât

  • Cezbedilmeler, çekicilikler.

insak

  • (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma.
  • Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.

insak-ı kelam / insak-ı kelâm

  • Söz düzgünlüğü, kelâmın akıcılığı.

iskiz

  • (İskize) Hayvanın sıçrayıp kıç atması. (Farsça)
  • Hayvanın ürkerek attığı çifte. (Farsça)

istibal

  • Havanın fenalığı ve sıkıcı olması.
  • (Kendine) idrar döktürme.

istibdad

  • Baskıcı yönetim.

istibdadkar / istibdâdkâr / استبدادكار

  • Baskıcı. (Arapça - Farsça)

işve

  • Güzellerin gönül çeken naz ve edâsı. Gönül çekici tavır.

izabe

  • Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.

izmil

  • Keskin demir.
  • Çekiç.
  • Deri kesmekte kullanılan bıçak.

kahr-ı hiddet

  • Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.

kallas

  • Takke dikici, takke diken.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kavi / kâvî

  • (Key. den) Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci. (Farsça)

kaviyyet / kâviyyet

  • Yakıcılık, dağlayıcılık.

kayıd

  • (Çoğulu: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken.
  • Çavuş.
  • Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun.

kefel

  • Dip, ard, kıç.

kelal-aver / kelâl-âver

  • Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu. (Farsça)

kelal-bahş / kelâl-bahş

  • Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren. (Farsça)

kemal-i selaset ve cezalet / kemâl-i selâset ve cezâlet

  • Çok güçlü, akıcı ve güzel anlatım.

keşan

  • (Tekili: Keş) Çekenler, çekiciler. (Farsça)
  • Çeken, çekerek. Çeke çeke. (Farsça)

keşende

  • "Çeken, çekici" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) (Farsça)
  • Dayanan, tahammül eden, mütehammil. (Farsça)

ketib

  • Dikici, diken.

kevsel

  • Geminin kıç tarafı.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

kun / kûn

  • Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak'ad, kıç.

kuvve-i cazibe / kuvve-i câzibe

  • Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.

kuvvet-i cezalet / kuvvet-i cezâlet

  • Kelimedeki akıcı ve düzgün anlatım gücü.

lesen

  • Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.

levvah

  • Yakıcı ve bozucu.

leys

  • Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır.
  • Gaflet.
  • Bahâdırlık, kahramanlık.
  • Yük çekici olmak.

litre

  • İtl. Akıcı maddelerin, sıvıların ölçü birimi.

ma'ne

  • Ekmek.
  • Az olan akıcı su.
  • Şey.

madde-i seyyale / madde-i seyyâle

  • Akıcı madde.

magnetik

  • yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan.

mahaşşe

  • Kıç, dübür, makad.

mai / maî

  • Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.

mak'ad / مقعد

  • Oturulacak yer. Minder.
  • Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.
  • Makat, kıç. (Arapça)
  • Minder. (Arapça)

marın

  • (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan.
  • Kireçtaşı.
  • Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak.

matarık

  • (Tekili: Mıtrak ve Mıtraka) Demirci çekiçleri.

mayi' / mâyi'

  • Sıvı, akıcı.
  • Akıcı. Akıcı madde.

mayi-i nari / mâyi-i nârî

  • Akıcı, sıvı ateş.

mayiat / mâyiât

  • (Tekili: Mâyi') Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.

mayiiyyet / mâyiiyyet

  • Mâyilik, akıcılık, sıvılık.

meclubiyet

  • Celb olunmuşluk, çekiciliğine kapılma.

mekfuf

  • Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış.
  • Kilitlenmiş.
  • Heybe.
  • Dürülmüş, toplanmış.
  • Men olunmuş. Yasak edilmiş.

memtul

  • Çekiçle döğülerek işlenmiş.

menfi cereyan

  • Olumsuz, yıkıcı akım.

menfi hareket / menfî hareket

  • Yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek vs. gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış.

meni / menî

  • Yerinden şehvetli (lezzetli) veya şehvetsiz olarak kopup, ayrılıp, erkekten koyu beyaz, kadından akıcı sarı olarak gelen sıvı.

meranet

  • Yumuşaklık.
  • Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.

merhum

  • (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.
  • Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)

mertebe-i nariye / mertebe-i nâriye

  • Yakıcılık, sıcaklık derecesi.

meşdud

  • (Meşdude) Kuvvetlice bağlanmış olan. Sıkıca bağlı. Sıkı.

metarık

  • (Tekili: Mıtrak ve Mıtraka) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.

mey-har

  • (Mey-hâre) İçki içen, içkici, ayyaş. (Farsça)

meyhar / meyhâr / ميخوار

  • İçkici. (Farsça)

meyl-i incizab

  • Kendisi gibi olanlara yaklaşma eğilimi, çekici olma.

mezi

  • İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez)

mihrak

  • Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta.
  • Hareket merkezi.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mitin

  • Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç. (Farsça)

mıtrak / مطرق

  • (Çoğulu: Metârık) Sopa, değnek.
  • Tokmak.
  • Mızrak.
  • Çekiç.
  • Değnek. (Arapça)
  • Tokmak. (Arapça)
  • Çekiç. (Arapça)

mu'sır

  • (Çoğulu: Mu'sırât) Sıkıcı, sıkan.

muacciz

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.

mubassır

  • Gözetici, bekleyici, bakıcı.
  • Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.
  • Gözcü, bakıcı.

muganni / mugannî / مغنى

  • Şarkıcı. (Arapça)

muganniye / مغنيه

  • Şarkıcı kadın.
  • Bayan şarkıcı. (Arapça)

muharrib / مخرب

  • Tahrip edici, yıkıcı. (Arapça)

muharrik / محرق

  • Yakıcı. (Arapça)

mühre

  • Cilâ için kullanılan küçük yuvarlak cisim. Deniz böceği kabuğu. (Farsça)
  • Her nevi yuvarlak cisim. (Farsça)
  • Billurdan yapılı küçük kap. (Farsça)
  • Çekiç. (Farsça)
  • Cam boncuk. (Farsça)
  • Omurga kemiği. (Farsça)

muhrik / مُحْرِقْ

  • Yakan. Yakıcı.
  • Çok acıtan. İhrak eden.
  • Yakıcı.
  • Yakıcı.
  • Yakıcı.

muhrik-dem

  • Nefesi yakıcı olan. Âşık. (Farsça)

muhrip

  • Tahrip edici, yıkıcı, savaşçı.

mukassi / mukassî

  • (Kasvet. den) Kasvet verici. Sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar.

münhemir

  • Akıcı, seyyal.
  • Dökülen. Yıkılıp viran olmuş.

musikişinas

  • Musikici, müzikçi. (Farsça)

müstebidane / müstebidâne

  • Baskıcı şekilde, despotça.

mütezenbir

  • Kibirlenen, gururlanan, büyüklenen. Mütekebbir.
  • Can sıkıcı bir hal ve tavır takınan.

mutrib / مطرب

  • (Tarab. dan) Çalgıcı, çalgı çalan. Şarkıcı, şarkı söyliyen. Hânende.
  • Çalgıcı. (Arapça)
  • Şarkıcı. (Arapça)

nağme-i fesahat

  • Kusursuz derecede düzgün, açık ve akıcı nağme.

nar / nâr

  • (Çoğulu: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem.
  • Bir meyve adı.
  • Mc: Allahın gadabı.
  • Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
  • Ateş.
  • Cehennem.
  • Yakıcı şey.

nazi'

  • Çekici kimse.
  • Husumet eden, düşmanlık eden.

nazır-ı binazir / nâzır-ı bînazîr

  • Benzersiz bakıcı, dikkatle bakan.

nebaa

  • Oturacak yer, kıç, mak'at.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

nigeh-endaz / nigeh-endâz

  • Bakan, bakıcı, bakıveren. (Farsça)

nigeran

  • Bakıveren, bakıcı. (Farsça)

niran-ı muhrika / nîrân-ı muhrika

  • Yakıcı ateşler.

parduz

  • Eskici, yamacı. (Farsça)

pare-duz

  • Eskici, yamacı. (Farsça)

perdekeş

  • Perde çekici, örtücü. Engel, mâni. (Farsça)

perdesera / perdeserâ

  • Şarkı söyleyen, şarkıcı. (Farsça)
  • Saz çalan, çalgıcı. (Farsça)
  • Küçük çadır. (Farsça)

perdeseray / perdeserây

  • Küçük çadır. (Farsça)
  • Şarkı söyleyen, şarkıcı, hânende. Çalgıcı, saz çalan. (Farsça)

perdeşinas / perdeşinâs

  • Şarkı söyleyen, şarkıcı. (Farsça)

pih-suz

  • "Yağ yakıcı": Toprak kandil. (Farsça)

pineduz

  • Yamacı.
  • Ayakkabı tamircisi, eskici.

pineduzi / pineduzî

  • Eskicilik, yamacılık. (Farsça)

pineduzluk

  • Yamacılık. Eskicilik.

pür-suz

  • Çok yakıcı. Çok yanık. (Farsça)

resanehar / resanehâr

  • Hasret çekici. (Farsça)

revan

  • Giden, akıcı. (Farsça)
  • Derhal. (Farsça)
  • Ruh, can. Nefs-i nâtıka. (Farsça)
  • Edb: Su gibi akıp giden güzel söz. (Farsça)

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

rubehane

  • Kurnazca, tilkicesine. (Farsça)

sacim

  • (Çoğulu: Secâm) Akıcı, akan, sâil.

şahs-ı müstebit

  • Despot kişi; baskı yapan şahıs, baskıcı kimse.

sahtgir

  • Bir şeyi sıkıca tutan. (Farsça)

sailiyet

  • Akıcılık.
  • Dilencilik.

sakil / sakîl

  • (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
  • Ağır, can sıkıcı. Çirkin.
  • Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
  • Ağır, can sıkıcı, çirkin.

sebtel

  • Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.)
  • Susak. (Pınarlarda su içilir.)

secc

  • (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak.

sehma'

  • Dübür, mak'ad, kıç.
  • Ağaç.

sekkak

  • Bıçakçı, çakıcı.

selaset / selâset / سلاست / سَلَاسَتْ

  • Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
  • Sözün akıcılığı, ifadedeki ahenk, kolaylık ve akıcılık.
  • Akıcılık.
  • Akıcılık. (Arapça)
  • Akıcı üslup.

selaset-i beyan / selâset-i beyan

  • İfade ve anlatımdaki akıcılık.

selaset-i fıtriye / selâset-i fıtriye

  • Yaratılıştan gelen akıcılık ve açıklık.

selaset-i lisan / selâset-i lisan

  • Dildeki açık, anlaşılır ve akıcı ifade şekli.

selaset-i nazm / selâset-i nazm

  • Kur'ân'ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, ahenk, akıcılık.

selasetli

  • Akıcı.

selis / selîs / سليس

  • Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade.
  • Düzgün ve akıcı.
  • Akıcı.
  • Akıcı. (Arapça)

semum / semûm

  • Yakıcı rüzgâr.

serayende

  • (Çoğulu: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.

şerc

  • Kıç, dübür.
  • Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak.
  • Fırka.
  • Nev, cins.

şerce

  • Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.

setl

  • (Çoğulu: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak.
  • Hamam tası.
  • Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap.

seyyal / seyyâl / سَيَّالْ

  • Akan, akıcı.
  • Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su.
  • Yer değiştiren her şey.
  • Akıcı.
  • Akıcı.

seyyalat / seyyalât / seyyâlât

  • Akıcı şeyler.
  • (Tekili: Seyyale) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
  • Seyyaleler; maddî olmayan ince ve akıcı lâtif maddeler.

seyyalat-ı latife / seyyâlât-ı lâtife

  • Çok şeffaf ve akıcı olan şeyler.

seyyale / seyyâle

  • Akıcı, akıp giden.

seyyale-i berkiyye

  • Şimşek akımı. Elektrik akımı.
  • Şimşek gibi akıcı ve parlak.

seyyale-i latife / seyyâle-i lâtife

  • Akıcı özelliğe sahip nuranî varlık.

sikab

  • Su çeken. Su çekici.

şube-i müstebidane

  • Baskıcı tavrı olan şube.

süfeha

  • (Tekili: Sefih) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler.

sühum

  • Demirci çekici.

şuun-u seyyale

  • Akıcı, bir halde durmayan işler.

suz / sûz

  • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)
  • "Yakan, yakıcı, bozucu" mânâsında son ek.

suzan / sûzan / sûzân / سوزان

  • Yakan, yakıcı. Ateşli. (Farsça)
  • Yakıcı.
  • Yakıcı. (Farsça)
  • Yanıcı. (Farsça)

suzende / sûzende / سوزنده

  • Yakan. Yakıcı. (Farsça)
  • Yakıcı. (Farsça)

suznak / sûznâk / سوزناک

  • Yakıcı.
  • Yakıcı. (Farsça)

taassubat-ı kavmiye / taassubât-ı kavmiye

  • Kendi kavminin ve milletinin kurallarına sıkıca bağlılık.

tahribatçı

  • Yıkıcı, tahrip edici.

tahribkar / tahribkâr / tahrîbkâr / تخریبكار

  • Tahrip edici, yıkıcı.
  • Tahrip edici, yıkıcı, bozucu. (Arapça - Farsça)

tahrip edici

  • Yıkıcı, bozucu.

tahripkarane / tahripkârâne

  • Yıkıcı şekilde.

tecazüb / tecâzüb

  • Karşılıklı çekicilik.

temessük / تَمَسُّكْ

  • Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma.
  • Hüccet ve delil izhar etme.
  • Borç senedi.
  • Sıkıca tutunma.

temessük etmek

  • Sıkıca sarılmak.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

tubal

  • Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.

urb

  • Şiddetli akıcı çay.
  • Ferah, sevinç, neşat.

üslub-u mücerred

  • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

  • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

zabt

  • Zabt etmek. İdâresi altına almak.
  • Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek.
  • Kavramak.
  • Kaydetmek. Hülâsasını yazmak.
  • Bağlamak.

zari' / zâri' / زارع

  • Ekici, çiftçi. (Arapça)

zemherir / zemherîr

  • 22 Aralık'tan 31 Ocak'a kadar olan şiddetli kış dönemi. Şiddetli ve yakıcı soğuk.

zerra' / zerrâ' / زراع

  • Ekici, çiftçi. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın