LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te küt ifadesini içeren 590 kelime bulundu...

agba

  • Daha küt, en küt.
  • Daha koyu, en koyu.

ahd-i atik

  • Eski ahd. Hıristiyanlarca Mûsâ aleyhisselâma inen kitab. Bu ismi ilk olarak hıristiyanlar kullanmışlardır. Hıristiyanların Kitab-ı mukaddes denilen kitabları Ahd-i Atîk ile Ahd-i Cedîd'den meydana geldiğinden onlar da Ahd-i Atîk'i kutsal kabul etmekt edirler. Yahûdîler, Ahd-i Atîk yerine Tanah demek

ahd-i cedid / ahd-i cedîd

  • Hıristiyanların kutsal kitabı olan Kitâb-ı mukaddes'in ikinci bölümü.

ahkam-ı kudsiye / ahkâm-ı kudsiye

  • Kutsal hükümler.

ahram / ahrâm / احرام

  • Kutsal yerler. (Arapça)
  • Haremler. (Arapça)
  • Hanımlar, eşler. (Arapça)

ahzab / ahzâb / احزاب

  • Kütleler. (Arapça)
  • Partiler. (Arapça)
  • Ahzâb sûresi. (Arapça)

akdes / اقدس

  • En kutsal. (Arapça)

aktab / aktâb / اقطاب

  • (Tekili: Kutb) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.
  • Kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler.
  • Kutublar. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli zâtlar Kutb'un çokluk şeklidir.
  • Kutublar, büyük evliyalar.
  • Kutuplar. (Arapça)
  • Azizler. (Arapça)
  • Efendiler. (Arapça)

aktab-ı aşıkin / aktâb-ı âşıkîn

  • Allah'a âşık tarikat şeyhleri, kutupları.

aktab-ı ehl-i beyt

  • Ehl-i Beytten yetişen kutublar. Yâni, büyük mürşidler.

aktab-ı erbaa / aktâb-ı erbaa

  • Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler. (Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
  • Dört büyük kutub zât (Seyyid Abdülkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufâî ve Seyyid İbrahim Desukî).

aktab-ı hamse-i azime / aktâb-ı hamse-i azîme

  • Beş büyük kutup.

aktan

  • (Tekili: Kutn) Pamuklar.

aktar / aktâr

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
  • Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.

akvat

  • (Tekili: Kut) Yiyecekler, azıklar.

alem-i ceberut / âlem-i ceberut

  • Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).

alem-i emr / âlem-i emr

  • Arşın üstünde olup, madde olmayan, ölçülemeyen ve herkesin anlayamayacağı âlem. Buna, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ve mekânsızlık âlemi de denir.

alem-i melekut / âlem-i melekut

  • Melekut âlemi.

amare


armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

arz-ı belde ta'yini

  • Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.

arz-ı mukaddes

  • Kutsal ülke. Kudüs, Filistin.

asar-ı kudsiye / âsâr-ı kudsiye

  • Kutsal eserler.

ashab-ı kütüb-i sitte / ashâb-ı kütüb-i sitte

  • Kütüb-ü sitte ashabı, meşhur altı sahih hadis kitabı olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve Neseî'nin yazarları.

aşk-ı lahuti / aşk-ı lâhûtî

  • Cenâb-ı Hakkın Zâtına mahsus kutsal aşkı.

aşk-ı mukaddes

  • Kutsal aşk.

ayet-i kudsiye / âyet-i kudsiye

  • Kutsal âyet.

azam-ı aktab / âzam-ı aktâb

  • Kutupların, Allah'ın sevgili kulları velilerin ileri gelenlerinin en büyükleri.

ba-i cerre / bâ-i cerre

  • Arabçada kendinden sonraki kelimeyi "esre" okutan bâ. (Bismillâhi'deki gibi).

bahr-i müncemid-i cenubi / bahr-i müncemid-i cenubî

  • Güney kutbunu çeviren deniz. Güney Buz Denizi.

bahr-i müncemid-i şimali / bahr-i müncemid-i şimalî

  • Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.

bahtiyar / bahtiyâr

  • Talihli, kutlu, mutlu.

bakiyat-ı salihat / bâkiyat-ı salihat

  • Ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler.

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

batın-ı umur / bâtın-ı umûr

  • İşlerin, hâdiselerin ve eşyanın içyüzü ve mahiyeti. Yani: Beş duygu ile bilinemiyen melekûtiyet ve kanuniyet cihetleri.

bebr

  • Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile korkutur bir hayvandır. (Farsça)

beçe-i tavus-u ulvi / beçe-i tavus-u ulvî

  • Gökteki tavusun yavrusu.
  • Kamer, ay.
  • Güneş, şems.
  • Ateş, nar.
  • Gündüz.
  • Yâkut.

beden

  • (Çoğulu: Ebdân) Gövde, vücut, ten.
  • Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezi kısmı.
  • Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük.
  • Kale bedeni.

behramen

  • Bir çeşit kırmızı yakut. (Farsça)
  • Kadınların kullandıkları allık. (Farsça)
  • İpekten dokunan güzel bir kumaş. (Farsça)
  • Kırmızı gül, asfur çiçeği. (Farsça)

beladir

  • Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. (Farsça)
  • Belâyı def etmek için verilen sadaka. (Farsça)

beste-dehan / beste-dehân

  • Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden. (Farsça)

bezadi / bezadî

  • Mavimsi bir cins değerli taş. Küçük yakut.

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

bicad

  • Yakuttan daha az değerli kırmızı bir taş. (Farsça)
  • Kırmızı dudak. (Farsça)

bintü'l-fikri

  • "Kıza benzeyen düşünce" mânâsında, Üstadın bazı mahrem fikirleri herkese okutmanın doğru olmadığını belirten bir benzetme.

bit / bît

  • Kut. Gıda.

bügur

  • Düşmek, sukut.

buhari-işerif / buhârî-işerîf

  • İslâm dîninde Kur'ân-ı kerîmden sonra en kıymetli, en üstün kitap. Kütüb-i sitte adı verilen meşhur altı hadîs kitabının birincisi.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burhan-ı kudsi / burhan-ı kudsî

  • Kutsal, mukaddes delil, Kur'ân.

camia

  • Topluluk. Birlik. Kütle.
  • Dâr-ül fünûn.

car / câr

  • (Harf-i cer) Başına geldiği ismin sonunu esre okutarak kendinden önceki fiilin mânâsını, başına geldiği isme çekip bağlayan harf.

cazibe kanunu

  • Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

ce's

  • Korkutmak, tahvif.

ceffe

  • Kalabalık, kütle.
  • Kalabalığın verdiği uğultu.

celal-i kudsiyet / celâl-i kudsiyet

  • Kutsal büyüklük, haşmet.

cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

  • Manevî âlemlerde en yüksek seviyeler olan kutupluk, gavslık ve ferdiyet özelliklerini üzerinde toplama; bu makamlara sahip olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî hazretleri.

cem-i mükesser

  • Gr: Cemi yapılacağı zaman müfredinin şekli bozularak yapılan cemi. Kaide dışı yapılan, kaideye uymadan yapılan cemi. Kitab; kütüb, gibi.

cem-ul cevami'

  • Eski medreselerde okutulan Dört Hak Mezhebin fıkıh usûlünü içine alan, Usûl-i Fıkh'ın en son kitabı. Müellifi Şâfiî âlimlerinden İbn-üs Sübkî'dir.

cemal-i mukaddes / cemâl-i mukaddes

  • Kutsal ve kusursuz güzellik.

çerag

  • Işık. kandil. Lâmba. Mum. (Farsça)
  • Kutlu, mutlu. (Farsça)
  • Otlak. Mer'a. (Farsça)
  • Otlama. (Farsça)
  • Tekaüd. (Farsça)
  • Talebe. (Farsça)

cevabü'l-ahmak es-sükut / cevabü'l-ahmak es-sükût

  • Ahmak olana verilecek en iyi cevap sükûttur, cevap vermemektir.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cihad etmek

  • Allah için, kutsal değerleri korumak için savaşmak.

ciz'

  • Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı.
  • Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar.
  • Kuru hurma kütüğü.

ciz'-un nahl

  • Hurma ağacının kökü, kütüğü.

cizmir

  • Ağaç kütüğü.

cizn

  • Kök.
  • Ağaç kütüğü.

cübcübe

  • (Çoğulu: Cebâcib) Korkutmak.
  • Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti.
  • Çok su.
  • Erimiş yağ.

cümle-i kudsiye

  • Kutsal cümle.

cune / cûne

  • (Çoğulu: Cuven) Attarların kutusu ve tablası.

cüneyd-i bağdadi / cüneyd-i bağdadî

  • (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)

daire-i kudsiye

  • Kutsal daire.

damz

  • Susmak, sükut etmek.

dar-ül kütüb

  • Kütübhâne, kitab evi. (Farsça)

darülkütüb / dârülkütüb / دارالكتب

  • Kütüphane. (Arapça)

deha-yı kudsi / deha-yı kudsî

  • Kutsal deha, zekâ.

dehşet-efşan

  • Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü. (Farsça)

dehşet-engiz

  • Çok dehşet verici. Çok korkutucu. (Farsça)

deluk

  • Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve.
  • Kınından çıkması kolay olan kılıç.

derece-i kudsiyet

  • Kutsallık derecesi.

dergah / dergâh

  • Makam, kapı girişi, eşik. Tasavvuf mektebi. Tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen evliyâ zâtlar tarafından, talebelere, tasavvuf, İslâm ahlâkı ve diğer dînî ilimlerin ve zamânın fen ilimlerinin okutulduğu yer.
  • Cenâb-ı Hakk'ın rahmet kapısı.

desatir-i kudsiye-i kur'aniye / desâtir-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kutsal prensipleri.

dev

  • Masallarda geçen korkutucu varlık.

din

  • (Dyne) Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir santimetre artıran kuvvet ölçüsü. (Fransızca)

dirdim

  • Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.

dübb-ü asgar

  • Küçük ayı denen ve Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız kümesi.

dübb-ü ekber

  • Büyük ayı tâbir edilen, kutup yıldızı ile beraber etrafındaki yedi yıldız.

dumuz

  • Susma, sükut.

dürc / درج

  • Kutu, kutucuk, küçük kutu.
  • Mücevherat kutusu.
  • Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
  • Kutu. (Arapça)
  • Mücevher kutusu. (Arapça)
  • Sevgilinin küçük ağzı. (Arapça)

dürc-i zer

  • Altın kutusu.

ebkem ü lal / ebkem ü lâl

  • Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.

ebu davud

  • (Bak: Kütüb-ü Sitte)

ecram-ı kainat / ecram-ı kâinat

  • Kâinattaki kütleler; cisimler.

eczahane-i kudsiye

  • Mânevî ve kutsal eczane.

edeb-i kutsi / edeb-i kutsî

  • Kutsî edeb, iyi ahlâk.

ehl-i salip

  • Haçlılar, haçı kutsal sayan Hıristiyanlar.

ekess

  • Ufak dişli, küt dişli.

emakin-i mukaddese / emâkin-i mukaddese

  • Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.

emanat-ı mübareke / emânât-ı mübâreke / امانات مباركه

  • Kutsal emanetler. (Arapça - Farsça)

endaz

  • Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dehşet-endaz : Dehşet verici, korkutucu. (Farsça)

eşam

  • Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut. (Farsça)

esma-i kudsiye / esmâ-i kudsiye

  • Allah'ın kutsal isimleri.

esma-i kudsiye-i ilahiye / esmâ-i kudsiye-i ilâhiye

  • Allah'ın kutsal isimleri; Allah'ın her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan isimleri.

evamir-i kudsiye / evâmir-i kudsiye

  • Kutsal emirler.

evliya çelebi

  • Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir.

evrad-ı kudsiye

  • Kutsal virdler, devamlı tekrarlanan kutsal zikirler.

evrad-ı kudsiye-i şah-ı nakşibendi / evrâd-ı kudsiye-i şah-ı nakşibendî

  • Şah-ı Nakşibendî'nin sürekli olarak okuduğu kutsal virdler, zikirler.

ezan-ı muhammedi / ezân-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tebliğ ettiği dinin ezanı; tevhidi ilân etmek amacıyla yüksek sesle yapılan kutsal davet.

ezan-ı muhammedi (a.s.m.) / ezan-ı muhammedî (a.s.m.)

  • Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği dinin ezanı; tevhidi ilân etmek amacıyla yüksek sesle yapılan kutsal davet.

ezfar

  • Tırnaklar.
  • Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku.
  • Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.

faraş

  • (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge.

fazu'

  • Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.

felah / felâh

  • Kurtuluş, selâmet, onma, mutluluk, kutluluk.

felek

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten

ferhunde / فرخنده

  • Kutlu. (Farsça)

ferhundegi / ferhundegî

  • Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk. (Farsça)

ferid

  • Kutup gibi mürşidlerin gözetimi dışında doğrudan Kur'ân ve sünnetle gayba eren ve hakikati bulan kimse.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

ferman-ı kudsi / ferman-ı kudsî

  • Kutsal bir makamdan gelen buyruk.

ferruh / فرخ

  • Mübarek, kutlu, uğurlu. (Farsça)
  • Kutlu. (Farsça)

ferruh-zad / ferruh-zâd

  • Mübarek evlât, uğurlu çocuk. (Farsça)
  • Hayırlı, kutlu, mübarek. (Farsça)

fetha

  • Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

fihriste-i mukaddese

  • Kutsal liste.

fırtına

  • Şiddetli rüzgâr, korkutucu dalgalanma.

firuz / fîrûz / فيروز

  • Talihli, kutlu. (Farsça)
  • Muzaffer. (Farsça)

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

gıda-yı kudsi / gıda-yı kudsî

  • Kutsal gıda.

gözdağı

  • Mc: Birini istenilen yola getirmek için samimi olmayan şiddet gösterişleriyle korkutmak ve tehdit etmek. (Türkçe)

hacer-ül-esved

  • Kâbe-i muazzamanın doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yâkutlarından olan parlak, siyah taş.

hacerü'l-esved

  • Kabe'nin doğu köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte bulunan semavî, kutsal siyah taş.

hadise-i kudsiye

  • Kutsal olay.

hafız-ı kütüb / hâfız-ı kütüb / حافظ كتب

  • Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
  • Kütüphaneci.

hak-i harim / hâk-i harîm

  • Kutsal toprak.

hakaik-i kudsiye-i ilahiye / hakaik-i kudsiye-i ilâhiye

  • Allah'a ait olan kutsal hakikatler, gerçekler.

hakaik-ı kudsiye-i imaniye / hakaik-ı kudsiye-i imâniye

  • Kutsal iman hakikatleri, esasları.

hakaik-i kudsiye-i imaniye

  • İmanın kutsal hakikatleri, esasları.

hakaik-i kudsiye-i imaniye ve kur'aniye / hakaik-i kudsiye-i imaniye ve kur'âniye

  • Kur'ân'ın ve imanın mukaddes ve kutsal hakikatleri.

hakikat-ı kudsiye

  • Kutsal gerçek.

hakikat-i kudsiye

  • Kutsal hakikatler.

hakikat-i kudsiye-i kur'aniye / hakikat-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kutsal gerçeği, özü.

hakkak

  • Hokkacı, kutucu.

halim-i alihimmet / halîm-i âlihimmet

  • Yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren.

hamiyet

  • Din ve vatan gibi kutsal değerleri ve kendi yakınlarını koruma duygusu ve gayreti.

hamuşi / hamuşî

  • Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet. (Farsça)

hanin-ül ciz'

  • Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.

hannane / hannâne

  • Resûlullah efendimizin dayanarak hutbe okuduğu, Mescid-i Nebevî'de dikili bulunan hurma kütüğü.

hareket-i dahil / hareket-i dâhil

  • Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.

haremgah-ı ilahi / haremgâh-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın mübarek kıldığı ve özel kimselerden başkasına açmadığı kutsal mekân.

harf-i cerr

  • Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)

harf-i nasıb / harf-i nâsıb

  • Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf.

harim / harîm / حریم

  • Kutsal. (Arapça)
  • Harem. (Arapça)
  • Avlu. (Arapça)

harim-i ismet / harîm-i ismet / حریم عصمت

  • Kutsal saha. (Farsça)

harim-i kudsi / harîm-i kudsî

  • Herkesin bilemeyeceği gizli kutsal harem.

harita-i kudsiye

  • Kutsal harita.

hatt-ı istiva / hatt-ı istivâ

  • Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. (Farsça)
  • Ekvator. (Farsça)
  • Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. (Farsça)

havf

  • Korku, korkutmak.

havfnak

  • Korkulu, korkutan, korkunç. (Farsça)

haviye

  • (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.

hayat-ı kudsiye-i islamiye / hayat-ı kudsiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin tesis ettiği kutsal hayat.

hazain-i kudsiye / hazâin-i kudsiye

  • Mukaddes, kutsal hazineler.

hazine-i kudsiye

  • Kutsal hazine.

heca

  • (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi.
  • Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek.
  • Şekil. Kıyâfet.
  • Yemek.
  • Sükut etmek, susmak.

hediye-i kudsiye

  • Kutsal hediye.

heft-merd

  • Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ) (Farsça)

hemze

  • Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret.
  • Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.

hey'a

  • Yere dökülen birşeyin akması.
  • Korkutucu ses.

heyula / heyûla

  • Korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.

hikmet-i kudsiye-i kur'aniye / hikmet-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kutsal hikmeti, onun hikmet ilmi.

hime / hîme

  • Kütük, odun, kereste. (Farsça)

himemat-ı kudsiye

  • Kutsal himmetler, mânevî yardımlar.

hirase

  • Bostan korkuluğu. Korkutacak şey. (Farsça)

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hizmet-i kudsiye

  • Kutsal hizmet.

hizmet-i kudsiye-i kur'aniye / hizmet-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kutsal olan Kur'ân hizmeti.

hokka

  • Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)

homogen

  • Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. (Fransızca)
  • Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir. (Fransızca)

huceste / خجسته

  • Kutlu, uğurlu. (Farsça)

hukka

  • (Çoğulu: Hukuk) Küçük kutu. Hokka.

hümayun / hümâyun / hümâyûn / همایون

  • Padişaha ait. (Farsça)
  • Mübarek. Kutlu. Uğurlu. Âlî. (Farsça)
  • Kuvvetli. (Farsça)
  • Kutlu, mutlu.
  • Kutlu. (Farsça)
  • Padişah ile ile ilgili. (Farsça)

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar.

huruf-u kudsiye-i şifre-i ilahiye / hurûf-u kudsiye-i şifre-i ilâhiye

  • Birer İlâhî şifre olan kutsal harfler.

hurur

  • Düşmek, sukut.

hüsn-ü mukaddes

  • Kutsal ve kusursuz güzellik.

i'ad / i'âd

  • Cehennem vs ceza ile korkutma, tehdit etme.

iad

  • Korkutmak, tehdit etmek. Vaidde bulunmak.

ibrak

  • Av hayvanlarını ürkütüp korkutmak.
  • Koyun kurban etmek.
  • Şimşek çakmak.

ical

  • Korkutmak.

icazet vermek

  • Medrese usulüne göre okuttuğu dersi bitiren talebeye hocası tarafından izin verilmesi. Bu tasdikan verilen mühürlü kâğıda "icazetname", icazet vermiş olan müderrise de "muciz" denilirdi.

id'ad

  • Korkutmak.

idhaş

  • Korkutma, dehşet verme, dehşetlendirme.

idiyye / îdiyye

  • Bayramlık.
  • Divan Edebiyatı şairlerinin bayram vesilesiyle büyüklerin medhine dair yazdıkları kasideler.
  • Bayram kutlaması.

ifham

  • İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek.

ifza'

  • Korkutmak.
  • Güç olmak.
  • Medet etmek, yardım etmek.
  • Korkutmak.

iğnedan

  • İğne koymağa mahsus küçük kutu.

ıhafe

  • Korkutmak.

ihafe / ihâfe

  • Korkutmak. Havf ettirmek.
  • Korkutma.
  • Korkutma.

ıhrinmas

  • Sükut etmek, susmak.

ikra'

  • Okutmak. "Oku" diye emretmek.
  • Selâm göndermek. Yakın gelmek. Ziyafet istemek.

ikrah-ı mülci / ikrâh-ı mülcî

  • Mülcî ikrâh. Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızâsı dışında bir işi zorla yaptırmak.

ilan-ı kudsi / ilân-ı kudsî

  • Kutsal ilân.

imam-ı malik / imam-ı mâlik

  • (Hi: 93-179) Medine-i Münevvere'de doğdu. İmâm Mâlik bin Enes diye anılır. Mâlikî Mezhebinin imamı. El-Muvatta isimli eseri, "Kütüb-ü Sitte"ye dahil olacak kıymettedir. Mezhebinin mensubları, Afrika ve Endülüs'te çok yayılmıştır. Bu mezhepte olana "Malikî" denir.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

infar

  • Ürkütme, ürkütülme.

inzar / inzâr

  • Uyarma, korkutma.
  • Korkutmak, sakındırmak.
  • Korkutma.

ir'ad

  • Tehdid etmek, korkutmak. Muztarib etmek.
  • Kılıç parlatmak.
  • Kadın yüzünü kendisi açmak.

irhab

  • Korkutma veya korkutulma.
  • Kaçırma.

iskat / iskât

  • (Sükut'tan) Susturma.
  • Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak.
  • Kandırmak, râzı etmek.

ism-i mukaddes

  • Kutsal isim (kutsal olan "şeriat" ismi).

ısmat

  • Susturma, susturulma, sükut ettirme.

ismat

  • Susturma, sükut ettirme.
  • Men'etmek.
  • Tecvidde : Harfi söylerken lisana ağır geldiğinden, kendilerinden yalnız aslı rübâî olanlar ile, hümasi olanların terkibi men' edilmişti. İsmât sıfatının harfleri; izlâk sıfatının harfleri olan on altı harf ile harf-i meddin maadası olan on

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istıktab

  • (Kutb. dan) Kutuplaşma, bir kutubun etrafında toplanma, bir kutuba bağlanma.

istinşad

  • (Neşd. den) Bir kimseden şiir okumasını isteme.
  • Birine manzume okutma.

istirhab

  • Korkutma veya korkutulma.

ıtrak

  • Sükût etmek, susmak. Gözünü yere dikip bakıp durmak.

ittifak-ı sükut / ittifak-ı sükût

  • Sükût ederek fikir birliğinde bulunma.

izra'

  • Korkutma.
  • Çok fazla medhetme, aşırı derecede övme.
  • Altun arama.

jeoloji

  • yun. Yerin (Arzın) yapı kütlelerini inceleyen ilim kolu.

kabe-i muazzama / kâbe-i muazzama

  • Büyük ve kutsal Kâbe.

kabe-i mükerreme / kâbe-i mükerreme

  • Müslümanların kıblesi olan kutsal yapı.

kainat-ı sakit / kâinat-ı sâkit

  • Sükut eden, susan kâinat.

kal'a-i kudsiye

  • Kutsal kale.

kalemdan

  • Kalem kutusu, kalemlik. (Farsça)

kama

  • İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak.
  • Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi.
  • Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

kamıh

  • Tarhana.
  • Kokutup ekşitilmiş şey.

kanit

  • (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden.
  • İtaatlı.
  • Sükût eden.

katade

  • (Çoğulu: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.

katea

  • (Çoğulu: Kutâ) Güve.
  • Ağaç kurdu.

kated

  • (Çoğulu: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.

kati'

  • (Çoğulu: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı.
  • Deve ve koyun sürüleri.

katın

  • (Çoğulu: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı.

katt

  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kays

  • Düşmek, sukut.

kelam-ı akdes / kelâm-ı akdes

  • Kutsal söz; Kur'ân.

kelam-ı kudsi / kelâm-ı kudsî

  • Kutsal kelâm, söz.

kelimat-ı kudsiye / kelimât-ı kudsiye

  • Kutsal kelimeler.

kelime-i kudsiye

  • Kutsal kelime.

kelime-i kudsiye-yi tevhidiye

  • Cenâb-ı Hakkın birliğini ifade eden kutsal kelime.

kelul

  • Kütelip kesmez olmak.
  • Göz nuru zayıf olmak.
  • Çocuğu ve anası olmayan şahıs.

kemal-i şuun / kemâl-i şuûn

  • Zâtî niteliklerin mükemmelliği; yaratıcılık ve rızık vericilik gibi Cenâb-ı Hakkın Zâtında bulunan kutsal özelliklerin mükemmelliği.

kerm

  • (Çoğulu: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.

kesre

  • Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi "İ" veya "I" diye okutan ve bir adı da "esre" olan işâret.

key

  • Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve "İçin, tâ ki, hangi, nasıl?" yerinde kullanılan harf.

kezum

  • Sükut etmek. Susmak.

kibrit

  • Kükürt.
  • Kırmızı, yakut, altun.
  • Ucu kibritlenmiş yakacak madde.

kitab-hane

  • Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer. (Farsça)

kitab-ı sübhani / kitab-ı sübhânî

  • Her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah'a ait kutsal kitap.

kitabet-i kudsiye

  • Kutsal yazılımlar, yazılar.

kitabhane / kitabhâne / كتابخانه

  • Kütüphane. (Arapça - Farsça)

kıtar

  • (Çoğulu: Kutur-Kuturât) Deve katarı.

kitle

  • Kütle. Yığın. Küme.
  • Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey.
  • Kütle, yığın, öbek.

kitle-i nariye / kitle-i nâriye / كِتْلَۀِ نَارِيَه

  • Ateşli kütle.

kıtt

  • (Çoğulu: Kutut) Nasib, hisse.
  • Kitab ve kâğıt.
  • Erkek kedi.

kudsi / kudsî / قدسى

  • (Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.
  • Kutsal, melekut ve lâhut âlemine mahsus.
  • Kutsal, temiz, arınmış, yüce.
  • Kutsal. (Arapça)

kudsi cümle-i kur'aniye / kudsi cümle-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kutsal cümlesi; âyet.

kudsi hakaik / kudsî hakaik

  • Kutsal hakikatler, esaslar.

kudsi hikmet / kudsî hikmet

  • Maddî manevî herşeyin kutsal gaye ve faydalarını öğreten ilim.

kudsi kelam / kudsi kelâm

  • Kutsal kelime, söz.

kudsi milliyet / kudsî milliyet

  • Kutsal İslâm milliyeti.

kudsi üstad / kudsî üstad

  • Kutsal, kutsal kaynaktan güç ve ilim alan üstad, Resul-i Ekrem Efendimizdir (a.s.m.).

kudsiye

  • Kutsal.
  • Mukaddes, kutsal.

kudsiyet / قدسيت

  • Kutsallık; Cenâb-ı Hakka mensup ve doğrudan Ona bağlı olma; Kur'ân gibi.
  • Kutsallık, yücelik, temizlik.
  • Kutsallık. (Arapça)

kudsiyet-i hizmet

  • Hizmetin kutsallığı.

kudsiyetşiken / قدسيت شكن

  • Kutsallığı bozan; kutsal olan şeylere karşı saygısız. (Arapça - Farsça)

kudsiyye

  • Kutsal, kusursuz ve yüce.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

kulub-u nuraniye aktabı / kulûb-u nuraniye aktâbı

  • Nuranî kalp sahiplerinin kutupları, en önde gelenleri—velilerin ileri gelenleri gibi.

kürum

  • (Tekili: Kerm) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

küta'

  • (Çoğulu: Küt'ân) Tilki eniği.
  • Kötü adam.
  • Tamamlanmak, toplanmak.

kutah / kûtah

  • (Kuteh) Kısa, boysuz.

kutb / قطب

  • (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.)
  • Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri.
  • Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın
  • İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir.
  • Kutup. (Arapça)

kutb-i ebdal / kutb-i ebdâl

  • Kutb-i aktâb, Kutb-i medâr.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-u a'zam / قُطْبِ اَعْظَمْ

  • En büyük kutub.

kutb-u azam / kutb-u âzam

  • En büyük kutup; birçok Müslüman'ın kendisine bağlandıkları büyük evliyadan zamanın en büyük mürşidi.

kutb-u azim / kutb-u azîm

  • Büyük kutup, büyük yol gösterici.

kutb-u cenubi / kutb-u cenubî

  • Güney kutbu.

kutb-u iman

  • İmanın kutbu.

kutb-u imani / kutb-u imanî

  • İmanın kutbu, esası.

kutb-u rabbani / kutb-u rabbânî

  • Allah tarafından terbiye edilen büyük kutup, büyük velî.

kutb-u şimali / kutb-u şimalî / kutb-u şimâlî

  • Kuzey kutbu.
  • Kuzey kutbu.

kutb-ud din

  • Dinin kutbu.

kutb-ul aktab

  • Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İ

kutb-ul arifin / kutb-ul ârifîn

  • Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu.

kutbeyn

  • İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.

kutbi / kutbî

  • (Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı.

kutbiyet

  • (Bak: Kutb-ul aktab)
  • Kutup mertebesine erme hali.

kutbiyyet

  • Kutubluk denilen yüksek evliyâlık mertebesi.

kutbuazam / kutbuâzam

  • En büyük kutub, zamanın en büyük velîsi.

kuteh / kûteh

  • (Kutâh) Kısa, boysuz. (Farsça)

küteh

  • (Kutah) Kısa. (Farsça)

kütfane

  • (Çoğulu: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.

kütle-i azim / kütle-i azîm

  • Büyük kütle (yani, büyük halk kitlelerinden meydana gelen topluluk).

kütle-i azime-i mayia-i nariye / kütle-i azîme-i mâyia-i nâriye

  • Sıvı haldeki büyük ateş kütlesi.

kütle-i i'caz / kütle-i i'câz

  • Mu'cizeli kütle, yapı.

kutr-u daire / kutr-u dâire

  • Geo: Dairenin kutru. Çap.

kutreni / kutrenî

  • Kutur itibariyle, çap olarak.

kutu'

  • (Bak: KUTA')

kutub

  • (Tekili: Kutb) Kutublar.

kütüb-i münzele

  • Allah tarafından indirilmiş olan kutsal kitaplar.

kütüb-ü mukaddese

  • Kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerim.

kütüb-ü mukaddese-i semaviye / kütüb-ü mukaddese-i semâviye

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm.

kütüb-ü sabıka / kütüb-ü sâbıka

  • Peygamberimizden önceki peygamberlere Allah tarafından gönderilmiş kutsal kitaplar.

kütüb-ü semavi / kütüb-ü semâvi

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar.

kütüb-ü semaviye / kütüb-ü semâviye

  • Allah'ın gönderdiği kutsal kitaplar; vahiy ile gelen Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerim.

kütübhane / kütübhâne / كتبخانه

  • Kütüphane. (Arapça - Farsça)

kütübhane-i umumiye

  • Umumi kütübhâne.

kütüphane-i ilahi / kütüphane-i ilâhî

  • İlâhi kütüphane, kâinat.

kütüphane-i mesai / kütüphane-i mesâi

  • Çalışma kütüphanesi, içinde çalışılan kütüphane.

kütüphane-i vücud

  • Varlık kütüphanesi.

kutur

  • (Bak: KUTR)

kuvve-i kudsiye

  • Kutsal güç.

kuvvet-i kudsiye

  • Kutsal bir güç.

lal ü ebkem / lâl ü ebkem

  • Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.

lam-ı cer / lâm-ı cer

  • Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.

lazımın lazımı / lâzımın lâzımı

  • Lâzımdan ayrı düşünülemeyen ve lâzımdan da önce gelen şey; meselâ Kur'ân için kutsallık, yani Kur'ân'ın Cenâb-ı Hakkın kelâmı olması.

lem

  • (Arabçada cezm harfidir) Muzari fiilinin başına getirilirse, nefyeder, cezmeder, sâkin okutur. "Gelir" fiilini "gelmedi" yaptığı gibi.

leyte

  • "Keşke olsa idi. Ne olaydı" meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref'eder (yâni ötre okutur).

lezzet-i kudsiye

  • Kutsal lezzet.

maani-i kudsiye / maânî-i kudsiye

  • Kutsal anlamlar.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

mahfaza / محفظه

  • (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
  • Kutu, kap. (Arapça)

mahiyet-i kudsiye-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mukaddes, kutsal mahiyeti, mânevî özü, gerçeği.

mahuf / mahûf

  • Korkutan, tehlikeli.

makam-ı kudsi / makam-ı kudsî

  • Kutsal makam, derece.

makam-ı terhib ve tehdit

  • Korkutma ve tehdit makamı.

makdis

  • Kutsal yer.

mal-ı mukaddes / mâl-ı mukaddes

  • Kutsal mal.

mana-yı kudsi / mânâ-yı kudsî

  • Kutsal mânâ.

mantuk

  • Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. " Şu kitabı satın aldım", sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır.
  • Söz, nukut, mânâ, mefhum.

marifet-i kudsiye / mârifet-i kudsiye

  • Allah'ı tanıma ve bilmeden gelen kutsal bilgi, marifet.

maymun-u meymun

  • Kutlu ve mübarek maymun.

mebde-i sukut

  • Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei.

meclis-i meb'usan-ı mukaddese

  • Kutsal vekiller meclisi.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

medrese

  • (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

medrese ehli

  • Dinî ilimlerin okutulmasıyla meşgul olan hocalar.

mekteb-i mülkiye

  • Siyaset ve yönetim biliminin okutulduğu okul; Siyasal Bilgiler Fakültesi.

melekut / melekût

  • Hükümdarlık, azamet.
  • Alem-i melekût: Ruhlar ve melekler âlemi.

melekut alemi / melekût âlemi

  • Gözle görülmeyen âlem, ruh ve mânâ âlemi. Buna yalnız Melekût da denir.

melekuti / melekûtî

  • Melekutla ilgili.

melekutiyan / melekutiyân

  • Melekut âleminden olanlar.

melekutiyet / melekûtîyet

  • Melekutluk.

melik

  • Mülk ve melekut sâhibi. Padişah. Mutasarrıf.
  • Bir kavmin başı. Mâlik. (İsimdir)

mer'abe

  • Ansızın olarak birdenbire korkutmak.
  • Tenha ve korkunç yer.

merhamet-i kudsiye

  • Kutsal merhamet, acıma.

mes'udiyet

  • Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.

mesail-i kudsiye

  • Kutsal meseleler.

mescid-i mukaddes

  • Kutsal mescid.

mesele-i kudsiye

  • Kutsal mesele.

mesele-i kudsiyesi

  • Kutsal mesele.

meşhum

  • Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı.
  • Korkmuş. Korkutulmuş.
  • Çok güzel hareketli at.

meskut

  • Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.

meslek-i kudsi / meslek-i kudsî

  • Kutsal yol, metod.

mest-i harab / mest-i harâb / مست خراب

  • Körkütük sarhoş. (Farsça - Arapça)
  • Mest-i harâb olmak: Körkütük sarhoş olmak. (Farsça - Arapça)

mesud / مسعود

  • Mutlu, saadetli. (Arapça)
  • Kutlu. (Arapça)

meymene

  • Sağ kol, sağ taraf.
  • Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.

meymenet

  • Bereket, uğur, kutluluk.

meymun / meymûn

  • Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.
  • Uğurlu, kutlu.

meymun-u said / meymun-u saîd

  • Kutlu ve mübarek.

meyve-i kudsiye

  • Kutsal, kusursuz ve yüce meyve.

meziyet-i mukaddese

  • Kutsal meziyet, vasıf.

mi'ber

  • (Mi'bere) İğne kutusu, iğne kabı.

mihver

  • Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez.
  • Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsu

mihver-i arz

  • Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

milha

  • Kutu. Dağarcık.

millet-i kudsiye

  • Kutsal millet olan İslâmiyet.

milliyet-i kudsiye

  • Kutsal İslâm milliyetçiliği.

mu'ayede / mu'âyede

  • Bayramlaşma. Birbirinin bayramını kutlama.

mübarek / مبارک

  • Kutlu, bereketli. (Arapça)

müderris

  • Ders veren. Ders okutan. Muallim. İlim talebelerine ders veren. Ders vermeğe izinli ve salâhiyetli olan kimse. Profesör.

müdhiş

  • (Müthiş) Dehşet veren, korkutan.
  • Müthiş, korkutan.

müdhişe

  • Korkunç, ürküten, ürkütücü.

müfşil

  • Korkutucu, korkutan.

muhaberat-ı kudsiye / muhâberât-ı kudsiye

  • Kutsal haberleşmeler.

muhaşşi / muhaşşî

  • (Haşyet. den) Korkutan, ürküten.

muhavvef

  • Korkulu. Korkutulmuş.

muhavvif

  • Korkutan. Korkutucu.
  • Korkutan.

muhavvifane / muhavvifâne

  • Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle. (Farsça)

muhazere

  • Birbirini korkutmak.
  • İhtiraz etmek.
  • Uyanık olmak.

muhazzil

  • Korkutucu.

müheddid

  • Korkutan, tehdid eden.

muhif / muhîf

  • (Muhife) Korkunç. Korkutucu.

muhiş / mûhiş / موحش

  • Korkutan, korku veren.
  • Korkutucu, dehşet verici.
  • Korkutan.
  • Korkunç, korkutucu. (Arapça)

muhrenbık

  • Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.

mukaddes / مقدس

  • Mübârek, kutsal. Ayb, çirkin ve kötü şeylerden uzak; temiz.
  • Kutsal olan.
  • Kutsal. (Arapça)

mukaddes rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın kutsal hükümlerinin uygulandığı yönetim.

mukaddesat / mukaddesât / مقدسات

  • Kutsal olanlar.
  • Mukaddes olan şeyler, kutsal değerler.
  • Kutsal değerler. (Arapça)

mukaddesat-ı beşeriye / mukaddesât-ı beşeriye

  • İnsanların kutsal değerleri.

mukaddesat-ı diniye / mukaddesât-ı diniye

  • Dine ait kutsal değerler.

mükaleme-i kudsiye / mükâleme-i kudsiye

  • Karşılıklı kutsal konuşma.

mukbil

  • Mübârek. İkbali kutlu, mutlu. Mes'ud. Bahtiyar.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.

münzir

  • (Nezir. den) Olacak bir şeyi haber vererek korkutan, akibetin kötülüğünü bildiren.
  • Kâfir ve münafıkların Cehennem'e gideceğini haber veren.
  • Korkutan, sakındıran.

münzirat / münzirât

  • Haber verip kötülüğünü söyleyerek korkutanlar.

mürecceb

  • Kutlu, mübârek.

mürehheb

  • Korkutulmuş, terhib edilmiş.

mürehhib

  • Korkutan, terhib eden.

mürehhibane / mürehhibâne

  • Korkuturcasına. (Farsça)

müs'ut

  • Misk kutusu, enfiye kutusu.

müsamere-i ulviye-i diniye

  • Dinle ilgili yüce bir kutlama.

muskıt

  • (Çoğulu: Muskıtât) (Sukut. dan) Düşüren, ıskat eden.

muskıtat

  • (Tekili: Muskıt) (Sukut. dan) Düşürenler, ıskat edenler.

müslim

  • Mûteber ve güvenilir olduğu bütün İslâm âlimleri tarafından kabul edilen, Kütüb-i sitte denilen altı hadîs kitâbının ikincisi.
  • Allahü teâlânın, peygamberi Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla gönderdiklerine îmân edip, O'nun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçan kimse.

müsterhib

  • Korkutan, istirhab eden.

mütekaddis

  • (Kuds. den) Çok temiz olan. Takaddüs eden, kutsal olan.

mütenemmirane / mütenemmirâne

  • Kaplanlaşarak. (Farsça)
  • Sert bir dille korkutarak. (Farsça)

mütevahhiş

  • Issız, kimsesiz, korkutucu, ürkütücü.

muvahhiş / موحش / مُوَحِّشْ

  • Vahşet veren. Vahşileştiren. Korkutan. Korkutup ürküten.
  • Korkutucu, vahşet verici.
  • Korkutup ürküten.
  • Korkutucu. (Arapça)
  • Korkutan, ruha yalnızlık hissi veren.

muvakaa

  • Düşmek, sukut.

naciş

  • Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.

nasayih-i kudsiye / nasâyih-i kudsiye

  • Kutsal nasihatler, öğütler.

nasbetmek

  • Kelimenin son harfinin harekesini diye okutmak.
  • Tâyin etmek.

nasib

  • Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken.
  • Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.

naşir-i küfr-ü küfran / nâşir-i küfr-ü küfran

  • Küfür ve küfranı yayan; kutsal şeylere karşı inkarcılığı ve nimetlere karşı nankörlüğü yayan.

nast

  • Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.

nesai

  • (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)

netice-i kudsiye

  • Kutsal sonuç.

nevruz günü / nevrûz günü

  • Mecûsîlerin (ateşe tapanların) Martın yirmi birinde kutladıkları mecûsî bayramı.

nevruz-u sultani / nevrûz-u sultânî

  • Sultan nevruzu; Osmanlı Devletinde bizzat sarayın organize edip sultanın da katıldığı ve coşkuyla kutlanan bahar bayramı; 21 Mart.

nezare

  • Korkutmak.

nezir / nezîr

  • (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır)
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
  • Korkutan, cezayı haber veren.
  • Korkutan, adak.

nigindan / nigindân

  • Yüzük mahfazası, yüzük kutusu. (Farsça)

nizar

  • Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.

nukta

  • (Çoğulu: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.

nümune-i kudsi / nümune-i kudsî

  • Kutsal örnek.

nüzera

  • (Tekili: Nezir) Doğru yola getirmek için korkutmalar.

nüzur

  • Korkutmak.

pakend

  • Yakut. (Farsça)
  • şarap, bâde. (Farsça)

ra'd

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)

rab'at

  • (Çoğulu: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu.
  • Orta boylu kimse.

rabia-i adeviye

  • (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliye

remli / remlî

  • (Şihâbüddin Remlî) (Mi: 1371-1440) Filistin'in Reml kasabasında doğmuş, Şeyhülislâm'dır. Mecmuat-ul Ahzab'da namı Kutb-ül Ârifîn diye geçer. Kimya-yı Saadet namında salâvatları ile meşhurdur. Fıkh ve tevhide, tasavvufa dair manzumeleri vardır. " İmam-ı Remlî" diye anılır.

rez

  • Bağ kütüğü, asma. (Farsça)

rızk

  • Yiyecek içecek şey, azık, kut.
  • Allah'ın herkese nasip kıldığı nimet.

ru'b

  • Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak.
  • Kesmek.
  • Sihir, büyü, efsun.

ruh-u kudsi / ruh-u kudsî

  • Kutsal ruh.

sa'd

  • Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik.
  • Kutlu, uğurlu.

sadak

  • Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.

sahih-i müslim

  • (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)

sahr

  • (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş.
  • Maden kütlesi.
  • Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit.

saika-vari

  • Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak. (Farsça)

sakıt

  • Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.

saltanat-ı kudsiye

  • Kutsal saltanat, egemenlik.

samit

  • Susan, sükût eden.
  • Ses çıkarmaz, sessiz.
  • Gr: Sessiz harf.

samite-i meyyite

  • Ses çıkarmayan ölü.
  • Hareketsiz.
  • Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.

samt

  • Susma, sükût.

sandukça

  • Küçük sandık, kutu.

sandukça-i cevahir

  • Mücevherler kutusu.

sandukça-i cevher

  • Mücevher kutusu.

şape / şâpe

  • Yuvarlandıkça büyüyen kar kütlesi, çığ.

sava / savâ

  • Kutsal sayılan ve Peygamberimizin doğduğu gece kuruyan bir göl.

şecea

  • Küt ve kötürüm kimseler.

şecer

  • Ağaç. Kütük.
  • Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.

şecere

  • Tek ağaç, kütük.
  • Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü.

şecere-i pak-i muhammedi / şecere-i pâk-i muhammedî

  • Muhammed aleyhisselâmın mübârek, temiz soy kütüğü, soy ağacı.

şedde

  • Arapça'da bir harfin üzerine konulan ve o harfi iki defa okutan işaret.
  • Harfi iki kere okutan işaret.

şeddeli nun

  • Arapça'da, üzerinde bulunduğu harfi iki defa okutan işaretin bulunduğu nun harfi.

şeka'

  • Rezalet, rezillik, alçaklık.
  • Bedbahtlık, kutsuzluk.

şemal

  • (Çoğulu: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel.
  • Ahlâk.
  • Kılıç.

şeraif

  • (Tekili: Şerife) Mutlular, kutlu kimseler.

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

şerh-i şemsi / şerh-i şemsî

  • Kutbeddin-i Razî tarafından telif edilmiştir ve mantık ilmine dairdir.

sicil

  • Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter.
  • Memurların durumu hakkında tutulan dosya.

sicill / سجل

  • Kayıt kütüğü. (Arapça)

şifa-yı kudsiye

  • Kutsal bir kaynaktan gelen şifa.

sıfat-ı kudsiye / sıfât-ı kudsiye

  • Kutsal vasıflar ve özellikler.

sıfat-ı mutlaka-i muhita / sıfât-ı mutlaka-i muhîta

  • Allah'ın yüce Zâtını niteleyen ve bütün kâinatı kuşatan sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler.

sıfat-ı seb'a-i kudsiye / sıfât-ı seb'a-i kudsiye

  • Kutsal yedi sıfat.

şifre-i kudsiye-i ilahiye / şifre-i kudsiye-i ilâhiye

  • Kutsal İlâhî şifreler.

silb

  • (Çoğulu: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.

şimal kıt'ası

  • Kuzey kutbu.

şimali / şimâlî / شمالى

  • Kuzeye ait. kutb-i ~ kuzey kutbu. (Arapça)

sinan-i ümmi

  • (Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı'dan olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh: 18

şinik

  • On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)

sırr-ı kudsi / sırr-ı kudsî

  • Mukaddes, kutsal sır.

süeda / süedâ / سؤدا

  • Kutlu kişiler. (Arapça)

süheyl

  • Kolay, uygun ve yumuşak.
  • Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)

sukut-ı hakk

  • Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.

sumat

  • Susmak, sükut etmek.

sumut

  • Susma, sükut.
  • Somurtma.

sünen-i ebu davud / sünen-i ebu dâvud

  • (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)

sure-i kudsiye / sûre-i kudsiye

  • Kutsal sûre.

suret-i vahşiyane / sûret-i vahşiyâne

  • Görenleri ürküten ve korkutan görüntü.

şuun

  • Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler.

şuunat-ı rububiyet / şuûnât-ı rububiyet

  • İdare ve terbiye edici Rabbimizin zâtına mahsus kutsal özellikler, temel nitelikler.

şuunat-ı sübhaniye / şuûnât-ı sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevkeden Zâtına ait kutsal özellikler.

şuunat-ı uluhiyet / şuûnât-ı ulûhiyet

  • İlâhlığın şe'nleri, kutsal özellikleri.

şuunat-ı zatiye / şuûnât-ı zâtiye

  • Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler.

süyuti / süyûtî

  • Osmanlı dönemi medreselerinde okutulan tefsir metodu ile ilgili imam Suyûtî'nin "el-itkân fî ulûmi'l-Kur'ân" adlı eseri.

tahşiye

  • (Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme.

taht-ı mukaddes

  • Kutsal taht, makam.

tahvif

  • Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak.
  • Korkutma.
  • Korkutma.

tahvifat / tahvifât

  • (Tekili: Tahvif) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.

tahvifen

  • Korkutarak.

tahzir

  • Korkutmak.

tak / tâk / تاک

  • Asma, asma kütüğü. (Farsça)

taka

  • Korkutmak.
  • Hazer etmek, çekinmek, korunmak.

takaddüs

  • Kutsal olma, yüce ve temiz olma.

takdis / takdîs / تقدیس

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme.
  • Kutsama, ululama. (Arapça)

takdis etmek

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek.

takriri sünnet / takrirî sünnet

  • Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları.

tanzif-i kudsi / tanzif-i kudsî

  • Kutsal temizleme.

tav'id

  • Korkutmak.

tav'iz

  • Korkutmak.
  • Söz vermek, va'detmek.

te'zin

  • Ezan okutma.
  • Bağırıp ilân etme.

teanüd

  • İnatlaşma, kutuplaşma.

teberrük / تبرک

  • Mübarek görme, kutlu sayma. (Arapça)

tebrik / tebrîk / تبریك / تَبْرِيكْ

  • Mübârek kılma, kutlama.
  • Bereket dileme, kutlama.
  • Kutlama. (Arapça)
  • Tebrîk edilmek: Kutlanmak. (Arapça)
  • Tebrîk etmek: Kutlamak. (Arapça)
  • Mübarek olsun diye dua etme, kutlama.

tebrikat / tebrikât / tebrîkât / تبریكات

  • Mübârek kılmalar, kutlamalar.
  • Kutlamalar. (Arapça)

tebrikname / tebriknâme / tebrîkname / تبریك نامه

  • Kutlama yazısı.
  • Kutlama yazısı. (Arapça - Farsça)

tecyif

  • Korkma, korkutulma.
  • Vurmak.
  • Murdar etmek, pisletmek.

tedhiş

  • Korkutma.
  • Korkutma. Dehşete düşürme. Ürkütme.

tedris

  • Okutmak. Öğretmek. Ders vermek.

tefnid

  • Tekzib etmek, yalanlamak.
  • Zayıflatmak.
  • Aciz etmek.
  • Korkutmak.

tefrik

  • Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak.
  • Korkutmak.

tefrir

  • Ürkütmek. Kaçırmak.

tefvif

  • Bezi alacalı dokutmak.

tefvih

  • Korkutmak.

tefzi'

  • Ürkütme. Korkutma.
  • Hayretle baktırma.

tehdid

  • Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma.

tehdidat / tehdidât

  • (Tekili: Tehdid) Korkutmalar, göz dağı vermeler.

tehdiden

  • Korkutarak, tehdit ederek.

tehdit

  • Korkutma.

teheyyüb

  • (Heybet. den) Korkma. Korkutma.

tehniyet / تهنيت

  • Tebrik etme, kutlama.
  • Kutlama. (Arapça)

tehvil

  • Dehşet göstermek. Korkutma.
  • Dehşetli göstermek, korkutmak.
  • Korkutma.

tekavvüt

  • (Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.

tencir

  • Korkutmak.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenessüm

  • (Nesim. den) Havayı teneffüs etme.
  • Güzel kokular kokutmak.
  • Haber erişmek.

tenfir

  • (Nefret. den) Ürkütme, korkutma.
  • Nefret ettirme.
  • Mekruh ve müstehcen isim takma.
  • Galibiyetle hükmetme.
  • (Nefir. den) Asker toplama.

tenvin

  • Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.
  • Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali.

tenzir

  • (İnzâr. dan) Olacak bir hâdiseyi haber vererek korkutma. (Müjdenin zıddı)

ter'ib / ter'îb / ترعيب

  • Çok korkutma.
  • Korkutma. (Arapça)

tergib / tergîb / ترغيب

  • Rağbet ettirme, istek uyandırma. (Arapça)
  • Tergîb etmek: Rağbet ettirmek, istek uyandırmak. (Arapça)
  • Terhîb etmek: Gözünü korkutmak. (Arapça)

terhib / terhîb

  • Korkutmak. Fazla korkutmak.
  • Korkutma.
  • Korkutma.

terhib etmek

  • Korkutmak.

terhibat / terhibât

  • (Tekili: Tehrib) Çok korkutmalar.

terhiben

  • Korkutmak suretiyle, korkutarak.

terör

  • Yıldırma, tedhiş, korkutma. Anarşi. (Fransızca)
  • Yıldırma, korkutma.

tersengiz

  • (Ters-engiz) Korkutan, korku veren. (Farsça)

tervih

  • (Çoğulu: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma.
  • Rahatlandırma.

tes'id / tes'îd / تسعيد

  • Tebrik etme, kutlama.
  • Kutlama. (Arapça)
  • Tes'îd edilmek: Kutlanmak. (Arapça)
  • Tes'îd etmek: Kutlamak. (Arapça)

teşbih-i latif-i kudsi / teşbih-i lâtif-i kudsî

  • Kutsal ve güzel bir benzetme.

tescilat / tescilât

  • (Tekili: Tescil) Kütüğe geçirmeler, sicile geçirmeler.

tesid

  • Kutlama.

teskit

  • (Sükût. dan) Susturma. Sükût ettirme.

teşrid

  • Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek.
  • Nefyetme, kovalama.
  • Belâya atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme.
  • Birisinin ayıbını teşhir eylemek.

tev'id

  • (Çoğulu: Tev'idât) Sözle korkutma.

tevhiş / tevhîş

  • Ürkütme, kaçırma, korkutma.
  • Ürkütüp kaçırma.
  • Ürkütme, korkutma.

tevhişat / tevhişât

  • (Tekili: Tevhiş) Ürküp kaçmasına sebep olmalar, ürkütmeler.

tezvi'

  • Korkutmak.

tirmizi / tirmizî

  • (Bak: Kütüb-ü Sitte)

tiryak-ı kudsi / tiryak-ı kudsî

  • Kutsal ilâç.

ulbe

  • (Çoğulu: Uleb-İlâb) Fıçı.
  • Büyük kutu.
  • Sandık.

uleb

  • (Tekili: Ulbe) Fıçılar.
  • Büyük kutular.
  • Sandıklar.

unvan-ı mukaddes

  • Kutsal unvan.

üstad-ı kudsi / üstad-ı kudsî

  • Kutsal üstad, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

vaad ve vaid-i ilahi / vaad ve vaîd-i ilâhî

  • Cenab-ı Allah'ın mükafat için söz vermesi ve azapla korkutması.

vaftiz

  • Hıristiyanların dine gireni kutsal suya sokma merasimi.

vahim / vahîm

  • Korkutucu, tehlikeli.

vahşet

  • Ürkütücü yabanilik.

vahşet-aver / vahşet-âver

  • Korku veren, ürküten. (Farsça)

vahşet-engiz

  • Dehşet veren, ürkütücü.

vahşet-i cehalet

  • Cahillik vahşeti, ürkütücülüğü.

vahşetengiz

  • Korkunç, ürkütücü.

vahşetgah / vahşetgâh

  • Korkutucu yer.
  • Ürkütücü yer.

vahşetli

  • Ürkütücü.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Kur'ân-ı Kerim ve bazı kutsî hadisler dışındaki vahye ve ilhâma dayanan hadisler.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • Korkutma, tehdit etme.
  • Allah'ın azap ve cezayla korkutması
  • felâket, cehennem.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vazife-i kudsiye

  • Kutsal vazife.

vazife-i kudsiye-i imaniye

  • Mukaddes iman vazifesi, kutsal imanî görev.

vazife-i mukaddese

  • Kutsal vazife.

vaziyet-i kudsiye

  • Yüce, kutsal durum.

vücub

  • Vâcib ve lâzım olmak.
  • Sâbit olmak.
  • Sukut ve vuku.
  • Sübut ve temekkün cihetiyle lâzım olmak. Bırakılması mümkün olmamak.
  • Güneşin batması.
  • Muztarib olmak.

ya

  • "Hey, ey!" mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. "Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu" da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi "üstün" meftuh okutur. "Yâ Rabbe-l Âlemîn" de olduğu gibi."Yâ" üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri

yakut / yâkût / یاقوت

  • Yakut. (Arapça)
  • Dudak. (Arapça)

yakut-u müzab

  • Erimiş yakut.
  • Göz yaşı.
  • Kan.
  • Kırmızı şarap.

yakut-u zerd

  • Sarı yakut.
  • Güneş.

yalak

  • Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.

yevakit / yevâkît / یواقيت

  • Yakutlar. (Arapça)

zamme

  • Ötre denilen, üstüne konulan harfi o, ö, u, ü okutan hareke.

zevat-ı kudsiye / zevât-ı kudsiye

  • Kutsal, yüce zâtlar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın