LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kîri ifadesini içeren 346 kelime bulundu...

a'deb

  • Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan.
  • Bir boynuzu kırık hayvan.

abesiyet-i mutlaka

  • Akla ve gerçeğe tamamen aykırılık.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

ahkar-ul ibad / ahkar-ul ibâd

  • Kulların en hakiri.

ahzel

  • Beli kırılmış olan adam.

ajeng / âjeng / آژنگ

  • Buruşuk, cilt kırışığı. (Farsça)

akılsuz / akılsûz

  • Akla aykırı gelen.

aksad

  • Kırık şey.

akta'

  • Kesmeler, kırılmalar.
  • Beylik araziler.
  • Alâkasızlıklar.

anet

  • Günah. Zinâ .
  • Helâk.
  • Fesâd.
  • Meşakkat.
  • Kalb darlığı.
  • Hata. Galat.
  • Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.

arig

  • Kırılma, gücenme. (Farsça)
  • Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık. (Farsça)

arzu-şikesten

  • Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl. (Farsça)

asm

  • Sargı.
  • Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.

azar

  • İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet. (Farsça)

azar-ı dil / azâr-ı dil

  • Gönül kırıklığı.

azar-mendi / azar-mendî

  • İncitilmiş, kırılmış olma. (Farsça)

azar-reside

  • Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş. (Farsça)

azari / azarî

  • Muzırlık. Küfürbazlık. (Farsça)
  • Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma. (Farsça)

aziş

  • Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. (Farsça)
  • Eşik tahtası. (Farsça)

azürde

  • Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş. (Farsça)

azürde-dil

  • Kalbi kırık. Müteessir.

azürde-hatır / azürde-hâtır

  • Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış. (Farsça)

bahdele

  • İşte çabukluk gösterme.
  • Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).

bal-şikeste

  • Kanadı kırık. (Farsça)

bang / bâng / بانگ

  • Ses. (Farsça)
  • Haykırış. (Farsça)

basil

  • Kahraman, cesur, yiğit kimse.
  • Fena, sert, kırıcı, kötü söz.
  • Haram olan şey.
  • Güzel olmayan, çirkin kimse.

bezm

  • Yayın kirişini çekip, sonra salıverme.
  • Bir şeyi diş ucuyla ısırma.

bid'a-i hasene

  • Hz. Muhammed'den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan, fakat Kur'ân ve Sünnete aykırı olmayan şey.

buak

  • Şiddetli sel.
  • Şiddetli ses, sadâ. Haykırış.
  • Birden bire, ansızın gelen yağmur.

cabir / câbir

  • Cebredici, zorla yaptıran.
  • Galib gelen.
  • Şefkatsiz, merhametsiz.
  • Tekebbür ve taazzüm eden.
  • Aziz ve kavi olan.
  • Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı.
  • Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi.

cebir

  • Zabtetmek. Zor. Kuvvet.
  • Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek.
  • Bâtıl bir fırka.
  • Mat: Harflerle yapılan hesab.
  • Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar.

cebire / cebîre

  • Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar.
  • Kırık ve çıkığın iki yanına bağlanan tahtalar.

çile

  • Eziyet. Sıkıntı. (Farsça)
  • İplik. (Farsça)
  • Yay kirişi. (Farsça)
  • Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün. (Farsça)

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cilve / جلوه

  • Görünme. (Arapça)
  • Kırıtma. (Arapça)

cilveger / جلوه گر

  • Görünen. (Arapça - Farsça)
  • Kırıtan. (Arapça - Farsça)

cilvesaz / cilvesâz / جلوه ساز

  • Kırıtan, cilve yapan. (Arapça - Farsça)

çin / çîn / چين

  • Kırışık. (Farsça)

çin-i cebin / çin-i cebîn / چِينِ جَبِينْ

  • Alın buruşuğu. Alın kırışığı.
  • Alın kırışıklığı.

cum'a

  • Toplanma.
  • Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine aykırıdır. Yahudiler ve hristiyanlar haftalık dinî törenleri için cumartesi ve pazar günü serbest

darbam

  • Direk, kiriş. (Farsça)

deluk

  • Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve.
  • Kınından çıkması kolay olan kılıç.

dendan-ı seadet / dendân-ı seâdet

  • Peygamber efendimizin Uhud muhârebesinde şehîd olan, kırılan mübârek dişinin bir parçası.

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

devr-i bid'at

  • Dinde olmayıp sonradan dine aykırı ve zarar verici şekilde ortaya çıkan şeylerin çok olduğu zaman.

dicac

  • Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.

dıdd

  • (Çoğulu: Ezdad) Mugâyir, aykırı.
  • Düşman.
  • Nazir, misil, benzer.

dıkak

  • Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı.
  • Şirden adı verilen bağırsak.

diktatör

  • Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. (Fransızca)

dil-azurde

  • İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış. (Farsça)

dil-harab

  • Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış. (Farsça)

dil-şiken

  • Can sıkıcı, kalb kırıcı. (Farsça)

dil-şikeste

  • Kalbi kırık, gönlü kırılmış olan. (Farsça)

dilazürde / dilâzürde / دل آزرده

  • Kalbi kırık. (Farsça)

dilşikeste / دل شكسته

  • Kalbi kırık. (Farsça)

dirdim

  • Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.

ecr

  • (Çoğulu: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey.
  • Ahirete aid mükâfat, hayır ceza.
  • Ücret, mukabil, karşılık. Sevab.
  • Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.

edepşikenane / edepşikenâne

  • Edep kırıcı olarak.

efavik

  • (Tekili: Fuvâk) Hıçkırıklar.

efkar-ı fukara

  • Fakirlerin en fakiri, çok fakir.

ehl-i riyazat / ehl-i riyâzât

  • Az gıda ile nefsin heveslerini kırıp, ilim ve ibâdetle meşgul olanlar.

ehlibida / ehlibidâ

  • Dine aykırı olanı dine sokanlar.

elmas-rize

  • Elmas kırıntısı, döküntüsü.

esrem

  • Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.

fakıra

  • Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.

feca

  • Kirişi çıkmış yay.

fecva

  • Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.

fenafirresul

  • (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı hareke

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

fuak

  • Can çekişme.
  • Midenin çekilip toplanması.
  • Hıçkırık.

fücur / fücûr

  • Günahkarlık, zina, ahlâka aykırılık.

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.
  • Edebe aykırı hareket, haram, zina.

füvak

  • (Çoğulu: Efâvık) Hıçkırık.

galat-ı basar

  • Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)

gamgama

  • Bağırtı, haykırış.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gayr-ı meşru

  • Helâl olmayan, dine aykırı.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû

  • Helâl olmayan, dine aykırı.
  • Helâl olmayan, dine aykırı.

gazel

  • Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.)
  • Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil.
  • Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar.
  • Ceylân.<

gibet / gîbet

  • Bir kimsenin, yüzüne karşı söylendiği zaman hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözünü, hâlini veya hareketini, arkasından, bulunmadığı yerde söylemek, hareketiyle göstermek veya îmâ etmek. Dedi-kodu.

gıriv / gırîv / گریو

  • Haykırış, çığlık. (Farsça)

günah

  • Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Farsça)

gunc

  • Eda, naz, kırıtma, cilve.

güsiste

  • Kopmuş, kırılmış. (Farsça)
  • Sökülmüş, çözülmüş, gevşemiş. (Farsça)

gusn-i meksur

  • Kırılmış dal.

hafer

  • Çukurdan çıkartılan toprak.
  • Dişin çürümüş kısmı veya kiri.

hafiz / hafîz

  • Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.

hakir kalb / hakîr kalb

  • Bir tevazu ifadesi olarak, bu fakirin ehemmiyetsiz, kıymetsiz kalbi mânâsında kullanılan bir deyim.

hamtar

  • Dolu kırba.
  • Yay kirişi.

hanire / hanîre

  • (Çoğulu: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum.
  • Kadınların yün ve pamuk attıkları yay.
  • Kirişi olmayan yay.

harab / harâb / خراب

  • Yıkık, harap. (Arapça)
  • Fitil gibi sarhoş. (Arapça)
  • Harâb etmek: Yıkmak, bozmak, tahrip etmek. (Arapça)
  • Harâb olmak: Yıkılmak, bozulmak, kırılmak. (Arapça)

harık

  • Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen.
  • Yırtıcı, yırtan.

haş

  • Süprüntü, kırıntı, döküntü. (Farsça)
  • Kızgınlık, hiddet. (Farsça)

haşene

  • (Tekili: Haşin) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar.

haşim

  • Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.

haşime

  • Kemiği kırılmış olan baş yarığı.

haşin / haşîn

  • Kırıcı, sert.
  • Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
  • Katı, sert, kırıcı, kaba.
  • Kırıcı, katı.

haşinane / haşînâne

  • Kırıcı, sert ve katı bir şekilde.

hasub

  • Kirişini atan yay.

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

hata-i biedebane / hatâ-i bîedebâne

  • Edebe aykırı bir şekilde işlenilen hatâ.

hatem

  • Kırılmış olan şey.
  • Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.

hatım

  • Kırıcı, ufalayıcı.

hatır-azürde

  • Hatırı kırılmış. (Farsça)

hatır-mande

  • Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

hatırazürde / hâtırâzürde / خاطر آزرده

  • Kalbi kırık. (Arapça - Farsça)

hatt-ı münkesir

  • Geo: Kırık çizgi.

hazef-pare

  • Çanak çömlek parçası, kırığı. (Farsça)

heds

  • Sürmek.
  • Reddetmek.
  • Haykırıp bağırmak.

heşim / heşîm

  • Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak.
  • Kırılmış, ufalanmış kuru ot.

heşş

  • Gevrek, kolayca kırılabilir olan.
  • Keyifli, şen.

heyz

  • Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak.

hibek

  • (Çoğulu: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel b

hilaf / hilâf / خلاف

  • Karşı, zıt, aykırı.
  • Aykırı, zıt. (Arapça)

hilaf-ı ade / hilaf-ı âde

  • Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykırı.

hilaf-ı adet / hilâf-ı âdet / خِلَافِ عَادَتْ

  • Âdete aykırı.

hilaf-ı akıl / hilâf-ı akıl

  • Akıl dışı, akla aykırı.

hilaf-ı akıl ve hikmet / hilâf-ı akıl ve hikmet

  • Akla ve hikmete aykırı.

hilaf-ı edeb / hilâf-ı edeb / خِلَافِ اَدَبْ

  • Terbiye ve ahlâka aykırı.
  • Edebe aykırı.

hilaf-ı edep / hilâf-ı edep

  • Edebe aykırı.

hilaf-ı emir / hilâf-ı emir

  • Emre aykırı.

hilaf-ı fıtrat / hilâf-ı fıtrat / خِلَافِ فِطْرَتْ

  • Yaratılışa aykırı.

hilaf-ı hak / hilâf-ı hak

  • Hakka ters, aykırı.

hilaf-ı hakikat / hilâf-ı hakikat / hilâf-ı hakîkat / خِلَافِ حَق۪يقَتْ

  • Gerçeğe aykırı.
  • Gerçeğe aykırı.

hilaf-ı hareket / hilâf-ı hareket

  • Öngörülen harekete aykırılık.

hilaf-ı iman / hilâf-ı iman

  • İmana zıt, aykırı.

hilaf-ı kur'an / hilâf-ı kur'ân

  • Kur'ân'a aykırı, zıt.

hilaf-ı maslahat-ı islamiye / hilâf-ı maslahat-ı islâmiye

  • İslâmın yararına ters, aykırı.

hilaf-ı şeriat / hilâf-ı şeriat / hilâf-ı şerîat / خِلَافِ شَر۪يعَتْ

  • Şeriata zıt, aykırı.
  • Şerîata aykırı.

hilaf-ı sünnet / hilâf-ı sünnet

  • Sünnete zıt, aykırı.

hilaf-ı şuur / hilâf-ı şuur

  • Bilince aykırı, şuur dışı.

hilaf-ı usul / hilâf-ı usul / hilâf-ı usûl / خِلاَفِ اُصُولْ

  • Kurala aykırı.
  • (Ehl-i sünnetin) İnanç esaslarına aykırı.

hilaf-ı vicdan / hilâf-ı vicdan

  • Vicdana aykırı.

hisşiken

  • His kırıcı.

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hulf / خُلْفْ

  • Dönme, aykırılık.
  • Aykırı davranma.

hümanizm

  • Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi.
  • Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl

hümeze

  • (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı.
  • El ve kaş işâretleri ile ayıplama.
  • Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz.

hurd

  • Küçük. Ufak. İnce. (Farsça)
  • Kırık. (Farsça)
  • Ehemmiyetsiz, önemsiz. (Farsça)

hurde

  • Değersiz şey, kırıntı.
  • Bir şeyin küçüğü, ufağı. (Farsça)
  • Ufak şey, ufak parça. Ufak ve kırıntıdan ibaret olan. (Farsça)
  • Pek ince ve küçük. (Farsça)

hurde-haş / hurde-hâş

  • Param parça, kırık dökük. (Farsça)

hurdevat

  • Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat. (Farsça)

hürriyetşiken

  • Hürriyet kırıcı.

hurufiye

  • Fazlullah-ı Hurufi adında birinin kurduğu bâtıl bir meslektir. Harflerden kendilerince manalar çıkarıp, dine aykırı iddiaları olan bir dalâlet fırkasıdır.

husale

  • Kırıntı, ufalanmış şey.

hüsran / خسران

  • Zarar. (Arapça)
  • Hayal kırıklığı. (Arapça)

huşunet / huşûnet

  • Kabalık, kırıcılık.

hutam / hutâm

  • Kuru cisim kırıntısı.
  • Yumurta kabuğu.
  • Çerçöp.

i'tizal

  • Ehl-i Sünnet olan hak mezhebden ayrılıp hakka aykırı başka yola sapmak. Mu'tezile olmak.

iftidah

  • (Fadâhat. den) Kırma, kırıp ufalama.
  • Maskara olma, rezil olma.

igbirar

  • Kırılmak. Gücenmek.
  • Toz ile paslanmak.
  • Boz benizli olmak.

iğbirar / iğbirâr / اغبرار

  • Kırılma, gücenme.
  • Kırılma, alınma, gücenme. (Arapça)

iham-ı kabih

  • Edeb ve terbiye dışı anlamı bilerek kullanma. Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecazî mânâya getirme.

ıhtinas

  • Kırılmak.
  • İkiye bükülmek, iki kat olmak.

iktisar

  • (Kesir. den) Paralamak. Kırılmak.

ılık

  • Ne sıcak ne soğuk. Az ısınmış veya sıcaklığı kırılmış.

imtina ve muhal / imtinâ ve muhal

  • İmkânsız olma ve akla aykırı olma.

incibar

  • Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.

inciza'

  • (Değnek) Kırılma.
  • (İp) Kopma.

incizam

  • (Kemik) Kırılma.
  • Gr: Meczum olma. Kelimenin son harfi harekesiz olarak telâffuz olunma.

infial / infiâl / انفعال

  • Kırılma, gücenme. (Arapça)

infidad

  • (İnfadda) Bir şeyin kırılıp dağılması. Parça parça olma.

infisam

  • Kırılma.
  • Kesilme.
  • Yırtılma.
  • Üzülme.
  • Kopma.

infitat

  • Paralanma, kırılma.

inhiraf

  • Doğru yoldan sapma.
  • Dönme.
  • Bozulma. Değişme.
  • Kırıklık.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.

inhitam

  • Kırılma, ezilme, ufalanma.

inhizal

  • Beli kırılmış gibi ağır yürüme.
  • Soruya karşılık verme.

inkıraz

  • Tükenme, blitme, kırılıp yok olma.

inkısam

  • Kırılıp ayrılma. Parçalanma.

inkisar / inkisâr / انكسار / اِنْكِسَارْ

  • Kırılma.
  • Kırılma.
  • Kırılma. Gücenme.
  • Beddua ve lânet okuma.
  • Şikeste olma.
  • Kırıklık, kırılma. Allahü teâlânın huzûrunda kalbin kırık olması.
  • İlenme, beddua etme. (Arapça)
  • Kırılma. (Arapça)
  • Kırılma.

inkisar-ı hayal / inkisâr-ı hayâl / اِنْكِسَارِ خَيَالْ

  • Hayal kırıklığı.
  • Hayal kırıklığı.

inkisarat

  • Kırılmalar.
  • Kırılmalar.

inşikak-ı asa / inşikak-ı asâ

  • Değneğin kırılması.
  • Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.

insiram

  • Dişin kırılması.

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

iskerek

  • Hıçkırık. (Farsça)

işkeste

  • Kırık, bitik. Kırılmış. (Farsça)

ıtnabe

  • Gölgelik, sâyeban.
  • Keman teli, keman kirişi.

izabe-i nuhas / izâbe-i nuhas

  • Bakırın eritilmesi.

izabe-i nühas

  • Bakırın eritilmesi.

kabbe / kâbbe

  • Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.

kabe

  • Usanmak, bıkmak.
  • Kırılmak.

kabil-i inkisar

  • Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.

kalgay

  • Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan.

kase-bend / kâse-bend

  • Çatlamış, kırılmış. (Farsça)
  • Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse. (Farsça)

kasıf

  • Deve avazı.
  • Ağacın ince ve kuru olması.
  • Kırılması kolay olan şey.

kasım

  • (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.

kasir / kâsir

  • (Kesr. den) Kıran, kırıcı.
  • Tavşancıl kuşu.

katia

  • (Çoğulu: Katâi') Kesme, kat etme.
  • Kırılma.
  • Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme.
  • Vergi.
  • Arazi.

kavasım

  • (Tekili: Kasım) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kesir

  • (Çoğulu: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış.
  • Kırılmış.

kısde

  • (Çoğulu: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası.

kısme

  • Kırık parçası.
  • Misvak parçası.

kuraze / kurâze / قراضه

  • Altun ve gümüş kırıntısı.
  • Kumaş parçaları.
  • Kırıntı, döküntü. (Arapça)

küssar

  • Kırılan şeyin parçaları.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutaa

  • Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı.

lagiye

  • Edebe aykırı ve fena söz.

lahm

  • Et. Her şeyin içi ve üzeri.
  • Bir işi sağlam kılmak.
  • Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek.
  • Bir yerde ilişip kalmak.

lameşru / lâmeşru

  • Şeriata aykırı, meşru olmayan (lâ;.

layetefellel / lâyetefellel

  • Kırılmaz, körelmez.
  • Eğilmez, kırılmaz.

lenfisam / lenfisâm

  • Aslâ kırılmaz, kopmaz.
  • Asla kırılmaz ve kopmaz.

mecbur

  • Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş.
  • Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)

meeka

  • Ağlamaktan ârız olan hıçkırık.
  • Gayretlenmek, gayrete gelmek.

mefkur

  • (Çoğulu: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.

meksur / مكسور

  • (Kesr. den) Kırılmış, kesrolunmuş.
  • Gr: "İ" şeklinde kesreli okunan harf.
  • Kırık. (Arapça)

mertum

  • Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

mihkadem / mîhkadem

  • Ayağı kırık. (Farsça)

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

muanid / muânid

  • Aykırı, direnen.

muarız kalma

  • Karşı gelme, aykırı tavır sergileme.

mübayin / mübâyin

  • Aykırı, uymaz, ayrı.

mugayeret / mugâyeret / مغایرت

  • (Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma.
  • Aykırılık.
  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

mugayir / مغایر

  • Aykırı.
  • Aykırı, zıt.
  • Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü.
  • Aykırı, zıt. (Arapça)

muğber / مغبر

  • Kırgın, gücenik. (Arapça)
  • Muğber olmak: Kırılmak, gücenmek. (Arapça)

muhal içinde muhal / muhâl içinde muhâl

  • İmkânsızlık içinde imkânsızlık, akla aykırılık.

muhalefet / muhâlefet

  • Karşıt olma, aykırılık.

muhalefet eden

  • Zıt ve aykırı davranan.

muhalefet etme

  • Karşıt olma, aykırı davranma.

muhalefet etmemek

  • Aykırı davranmamak.

muhalefet-i şeriat

  • Şeriata karşı muhalefet; şeriata aykırı davranma.

muhalefetkarane / muhâlefetkârâne

  • Zıt ve aykırı davranırcasına.

muhalif / muhâlif

  • Aykırı, karşıt.
  • Karşı, zıt, aykırı, uymaz.

muhalif-i hakikat

  • Gerçeğe zıt, aykırı.

muhalif-i hakikat-i şeriat / muhâlif-i hakikat-i şeriat

  • Şeriatın gerçeğine ve ruhuna aykırı.

mükesser

  • Kırılmış. Kırılan.

münafat / münâfât

  • Birbirinin aksine olan. Birbirine aykırı olmak. Aykırılık, mugayeret, münafi, muhalefet.
  • Aykırılık, zıtlık.
  • Aykırılık, birbirinin aksine olma.

münafi / münafî / münâfi / münâfî

  • Zıt, uymaz, aksi, aykırı. Mugayir ve muhalif olan.
  • Zıt, aykırı.
  • Zıt, aykırı.

münafi-i edeb

  • Edebe aykırı, edep ve terbiye dışı.

münafi-i edep / münâfi-i edep

  • Edebe aykırı.

münafi-i kemal / münâfi-i kemâl

  • Mükemmelliğe aykırı.

munfasım

  • Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.

münhaşi'

  • Kibiri kırılma.

münkesir / منكسر

  • Kırılmış.
  • (Kesir. den) İnkisar eden, kırılan, kırılmış, kırık. Gücenmiş.
  • Kırık. (Arapça)
  • Münkesir olmak: Kırılmak. (Arapça)

münkesir-ül kalb

  • Kalbi kırılmış. İncitilmiş, gücenmiş.

münkesiren

  • Kırgınlıkla.
  • Kırık olarak. Münkesir tarzda.

mürg-i bal-şikeste / mürg-i bâl-şikeste

  • Kırık kanatlı kuş.

müşakat

  • Sıkıntı ve zorluklara dayanma hususunda yarışma. Aykırılık. Düşmanlık.

musayaha

  • (Sayha. dan) Birbirine haykırıp çağırışma.

mütebayin / mütebâyin

  • Uymaz, zıt, aykırı.

mütefassım

  • Sütten kesilen.
  • Kırılan, darılan, üzülen.

mütekessir

  • (Kesr. den) Kırılan. Parçalanan.

mütevakkır

  • (Çoğulu: Mütevakkırîn) (Vakar. dan) Onurlanan, vakarlanan.

muzaga

  • Çiğnenen lokmadan ağızda kalan kırıntılar.

na'k

  • Karga avazı.
  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

na're

  • Haykırış.

na-ümid

  • Ümidsiz. Ümidi kırılmış. (Farsça)

na-ümidi / na-ümidî

  • Ümit kırıklığı, ümitsizlik, me'yusiyet. (Farsça)

naib-i fail / naib-i fâil

  • Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)

nakıf

  • Kırıcı, kıran.
  • Bakan, nâzır.

nakz

  • Bozmak. Çözmek. Kırmak.
  • Bir sözleşmeyi yok saymak.
  • Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak.
  • Parmaklarda veya âzâda oynak yerler.
  • Kiriş.
  • Palan. Deri.

name-i hümayun

  • Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine, Kırım Hanına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına, Erdel Kralına, Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.

nefis-perest

  • Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.

neşefe

  • (Çoğulu: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.

neşg

  • Aşk galebe edip haykırıp çağırmak.
  • Tâlim etmek.

nevatır

  • Kirişi kesik olan yay.

nevmid

  • Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış. (Farsça)

nevmidi / nevmidî / nevmîdi

  • Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
  • Ümitsizlik, cesaret kırıklığı.

nuak

  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

pervaze

  • Kır gezisi için hazırlanan yemek. (Farsça)
  • Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı. (Farsça)

peymane-şikest

  • Kadehi kırık. (Farsça)

rasafe

  • (Çoğulu: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.

rasf

  • Oka kiriş sarmak.
  • Birbirine zammetmek.
  • Kaldırım döşemek.

reft

  • Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama.

remadet

  • İnsan veya hayvan kırımı.

rencide

  • İncinmiş, kırılmış. (Farsça)
  • Kırılmış, incinmiş.

rencidegi / rencidegî

  • İncinip hatırı kırılmış olma. (Farsça)
  • Dertlilik, kederlilik. (Farsça)

rencidehatır / rencidehâtır

  • Gücenmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

rezail / rezâil

  • Rezillikler, ahlâka aykırı çirkin ve alçak şeyler.

rize

  • Döküntü, kırıntı. Ufak parça. (Farsça)

rizeçin

  • Kırıntı ve döküntü toplayan. (Farsça)

rizehar / rizehâr

  • Kırıntı ve döküntü yiyen. (Farsça)

rizehor

  • Kırıntı, döküntü yiyen. (Farsça)

rud

  • Irmak, çay. (Farsça)
  • Saz teli, saz kirişi. (Farsça)
  • Kemençe. (Farsça)

sabırşiken / صَبِرْ شِكَنْ

  • Sabır kırıcı.

safsaf

  • (Çoğulu: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri.
  • Döğülmüş yumuşak toprak.
  • Mâkul olmayan kelimeler.
  • Mânâsız şiir.
  • Yaramaz ve kötü işler.

sahk

  • Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme.
  • Kırma, kırılma.
  • Sürtme.

şakiri / şakirî

  • (Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.

samlah

  • Kulak deliği.
  • Kulak kiri.

şatahat

  • Mânevî sarhoşluk ve cezbe halindeyken şeriata aykırı söz söyleme.

sayha / صيحه

  • Haykırış. (Arapça)

şaziyye

  • (Çoğulu: Şezâyâ) Kavis, yay.
  • Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça.
  • Kırılan kemikten meydana gelen parçalar.
  • İncik kemiği.

sebeb-i haybet

  • Hayal kırıklığı sebebi.

şegab

  • Çanak kırığını tamir eden.
  • Çanak yapan.

sehale

  • Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.

şehik / şehîk

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
  • Hıçkırıkla karışık iç çekme.

şehka

  • Hıçkırık. Keskin çığlık.

şenc

  • Hıçkırık tutmak.

serab / serâb / سَرَابْ

  • Çölde uzaktan su gibi görünen ve ışığın kırılmasından ileri gelen parlaklık.

serem

  • Dişin, ağızda kökünden kırılması.

şeriat-şikenane / şeriat-şikenâne

  • Şeriata aykırı, ters olan.

serşikeste

  • Ucu kırılmış olan. Başı kırık. (Farsça)

şeyn-i temenna / şeyn-i temennâ

  • Eli başa getirerek "baş üstüne" deme kusuru, temenna kiri.

şikened

  • Kırıyor, kesiyor.

şikest / شكست

  • Kırma, kırılma. (Farsça)
  • Kıran. (Farsça)
  • Yenilme, mağlubiyet. (Farsça)
  • Kırık. (Farsça)
  • Yenilgi. (Farsça)
  • Kırma. (Farsça)
  • Kırılma. (Farsça)
  • Şikest bulmak: Kırılmak. (Farsça)
  • Şikest olmak: Kırılmak. (Farsça)

şikeste / شكسته

  • Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi. (Farsça)
  • Kırık. (Farsça)
  • Yenik, mağlup. (Farsça)

şikestebal / şikestebâl / شكسته بال

  • Kanadı kırık, kırık kanatlı. (Farsça)
  • Mc: Kederli, üzgün. (Farsça)
  • Kanadı kırık. (Farsça)
  • Çaresiz, üzgün. (Farsça)

şikestebeste / شكسته بسته

  • Kırık dökük. (Farsça)

şikestedil

  • Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü. (Farsça)

şikestegi / şikestegî

  • Kırıklık. (Farsça)

şikestepa / şikestepâ

  • Ayağı kırık. (Farsça)

sımlah

  • Kulak kiri.

sıyah

  • (Tekili: Sayha) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.

sukata

  • Kırıntı, döküntü, artık.

sukataçin

  • Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. (Farsça)

sukatahar / sukatahâr

  • Kırıntı, artık yiyen. (Farsça)

sumluh

  • Kulak kiri.

tahannüs

  • Kırılmak.
  • Eğilmek.
  • Kırılıp bükülür olmak.

takassuf

  • Kırılmak.

takayyuz

  • Kırılmak.
  • Benzetmek.

takyiz

  • Kırılmak.
  • Takdir etmek.
  • Sövmek.

tebayün / tebâyün / تباین

  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

tebayün-i efkar / tebayün-i efkâr

  • Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.

tecbir

  • (Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme.

tefassum

  • Kırılma. Kesilme.

tefvik

  • Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması.
  • Okun gezini yayın kirişine koymak.

teheşşüm

  • Münkesir olmak, kırılmak.

teheyyüz

  • Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.

tekessür

  • Kırılmak.

tekessur / تكسر

  • Kırılma. (Arapça)

teleccün

  • Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek.

telemmüz

  • Tatmak.
  • Yemek.
  • Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak.

telmiz

  • Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek.
  • Tattırmak.
  • Yedirmek.

tenakkuz

  • Kırılmak.
  • Bozulmak.

tenezzül etmez

  • Kendi düzeyine, konumuna aykırı olan birşeyi kabul etmez.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi.

termim

  • (Çoğulu: Termimât) Onarma, tamir etme.
  • Kırık kemikleri iyi etme.

tevtir

  • Yay gibi germek. Yaya kiriş germe.

tezad / tezâd

  • Zıtlık, aykırılık.

tiryak-ı marazi'l-bid'a / tiryâk-ı marazi'l-bid'a

  • İslâmiyet'in aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve sünnete aykırı mânevî hastalıkların ilâcı, panzehiri; On Birinci Lem'a.

üf

  • Kulak kiri.
  • Tırnak arasında olan kir.
  • Hüzün ve kedere işaret eden kelime.

vakıa muhalif / vâkıa muhalif

  • Uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren.

vallahi / vallâhî

  • Allahü teâlâya yemin ederim mânâsına, bir sözün, niyyetin, bir işi yapmak veya yapmamak arzûsunun kuvvetli olduğunu gösteren, söylendiği şeye aykırı hareket edildiğinde, yemin keffâreti lâzım gelen sözlerden birisi.

vasmet

  • Kırıklık, güçsüzlük, halsizlik.
  • Ayıp, eksiklik.

velvele

  • Coşku, haykırış.

veşize

  • (Çoğulu: Veşâyız) Kırık kemik parçası.

veşveşe

  • Hafiflik.
  • Kırış mırış olmak.

veter / وتر

  • Yay kirişi.
  • Yayın çilesi. İp ve kiriş.
  • Bir kavsın iki ucu arasına çekilen doğru çizgi.
  • Kasları hareket ettiren kalın sinir.
  • Kiriş. (Arapça)
  • Saz teli. (Arapça)

yuh

  • (Yuhâ) Güneşin isimlerindendir.
  • Türkçede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.

zariyat

  • Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler.
  • Velud kadınlar.

zat-ı nakkad / zât-ı nakkad

  • Ehl-i tahkik; kiritik uzmanı, eleştirmen.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zerv

  • Tutup götürmek.
  • Savurmak.
  • Kırıp götürmek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR