LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kây ifadesini içeren 1313 kelime bulundu...

a'yan

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.

abdurrahman bin avf

  • Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdend

abzih / âbzih / آبزه

  • Su kaynağı. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

adem-i kabul

  • İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak.

adem-i takayyüd

  • Kayıtsızlık, bağlı olmama.
  • Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.

afil

  • Uful eden. Gurub eden. Batan.
  • Görünmez olan. Kaybolan.
  • Fâni, geçici.

afilun / afilûn

  • (Tekili: Afil) Gelip geçici, fâni olanlar.
  • Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.

afk

  • Rücu etmek, dönmek.
  • Kaybolmak.

afsa

  • Boynuzu ardına kayık koyun.

aftab-gerdek

  • Kaya keleri. (Farsça)
  • Ayçiçeği. (Farsça)

aftab-gerdiş

  • Yer yüzü. (Farsça)
  • Kaya keleri. (Farsça)
  • Devamlı güneş gören yer. (Farsça)

agrafi

  • yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.

ahabir

  • (Tekili: Ahbâr) Hikâyeler.
  • Rivayetler.

ahlak

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine

ahma

  • (Tekili: Hamâ) Kayın biraderler.

ahsenü'l-kasas

  • Kıssaların, hikâyelerin en güzeli.
  • Yusuf Sûresi.

akab-rev

  • Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış. (Farsça)

akar

  • Zayi etme, kaybetme.
  • Kumlu yer.
  • Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)

akıbetendişane / âkıbetendişane

  • Sonu için kaygılanırcasına.

akile / akîle

  • (Çoğulu: Akayil) Baba tarafından akraba.
  • Her şeyin en iyisi.

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

aksa'

  • Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.

alamana

  • İtl. Küçük odun gemisi.
  • Büyük balıkçı kayığı.
  • Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.

albatr

  • Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı. (Farsça)

ale-l-ıtlak

  • Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.

aleksi

  • yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.

alettevali / alettevâli

  • Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
  • Arkası kesilmeksizin, arka arkaya.

altays

  • Düz, berrak, kaypak nesne.

amir-i mutlak / âmir-i mutlak

  • Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.

amnezi

  • Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

amut / amût

  • Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası. (Farsça)

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

analjezi

  • yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.

anarşilik

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma.

anarşist

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımayan, kanun ve düzen karşıtı.

anestezi

  • yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arşiv

  • Eski ve tarihçe kıymetli olan resmi kayıt ve kâğıtların saklandığı yer. (Fransızca)
  • Bir mevzu hakkında toplanmış muhtelif vesikaların hepsi. (Fransızca)

arzu

  • Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

aserat

  • Sürçmeler, yanılmalar.
  • Ayak kayması.

ashar

  • (Tekili: Sıhr) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)

asir / âsir

  • Ayağı kayan.

asl-ı evvel

  • İlk temel, kaynak.

asl-ı teşaub

  • Dallanmanın kaynağı, aslı.

asre

  • (Çoğulu: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.

atal

  • (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense.
  • Bir kişinin güzelliği.
  • Vücudun tamamı.
  • Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.

atme

  • Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.

atuh / atûh

  • Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.

atyer

  • Çabuk uçan. Derhal kaybolan.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

ayn-ı mutlak

  • Kayıtlı ve sınırlı olmayanın ta kendisi.

ayn-ül kıtr

  • Bakır kaynağı.

aynü'l-hayat

  • Hayat pınarı, kaynağı.

aynülhayat

  • Hayatın pınarı, kaynağı.

azade / âzâde

  • Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ. (Farsça)
  • Serbest, kayıtsız.
  • Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.

azam-ı maişet / âzam-ı maişet

  • En büyük geçim kaynağı.

azrar

  • (Tekili: Zarar) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.

babur-name

  • Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı. (Farsça)

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

başid dağı / bâşid dağı

  • Van civarında bulunan ve yüksekliği 3750 m. olan bir dağdır, kayıtlarda "Başet Dağı" olarak anılır.

batarya

  • Enerji kaynağı.

batman

  • Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

bedergah

  • Kapıya çıkma. (Farsça)
  • Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri. (Farsça)

bela / belâ

  • (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye.
  • Yaramaz nesne.

belağbaşı / belâğbaşı

  • Kaynak, pınar.

belbel

  • Tasa, kaygı. Yürek yanması.

ber-heva

  • Kaybolmuş, havaya gitmiş. (Farsça)

beri / berî

  • (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan.

berkuk

  • Şeftali, kayısı, zerdali.

betyab

  • Mihnet, keder, dert, gam, kaygı, elem. (Farsça)

bevas

  • Sıkıntı, keder, mihnet, elem, dert, kaygı, gam. (Farsça)
  • Yokluk. (Farsça)

bevk

  • Sıçrayıp binme.
  • Toplanma. Bir araya gelme.
  • Karışma, karmakarışık olma.
  • Su kaynağını karıştırarak açma.

bevz

  • Devamlı oturuş. Daimi oturma.
  • Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

beyyine suresi / beyyine sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 98. suresi olup "Kayyime, Münfekkin, Beriyye, Lemyekün" Sûresi gibi isimlerle de söylenir.

bi'at-ı rıdvan / bî'at-ı rıdvân

  • Hudeybiye'de Semûre ismindeki ağacın altında 400 Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimize, emirlerini kayıtsız şartsız yerine getireceklerine dâir verdikleri söz.

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bi-gane / bî-gâne

  • Kayıtsız. Alâkasız.
  • Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.

bi-kayd / bî-kayd

  • Kayıtsız, şartsız.
  • Alâkasız, aldırmaz.

bih

  • Menba, kaynak. (Farsça)
  • Temel, asıl, kök. (Farsça)

bila kayd ü şart / bilâ kayd ü şart

  • Kayıtsız şartsız.
  • Kayıtsız şartsız.

bila-kayd u şart / bilâ-kayd u şart

  • Kayıtsız şartsız.

bila-kayd ü şart / bilâ-kayd ü şart

  • Kayıtsız, şartsız.

bilakayd / bilâkayd

  • Kayıtsız.

bilakayd ü şart / bilâkayd ü şart

  • Her hangi bir kayıt ve şart altında olmaksızın, kesin olarak.

bilakaydüşart / bilâkaydüşart

  • Kayıtsız şartsız.

bilakayt / bilâkayt / بلاقيد

  • Kayıtsız şartsız, kesin. (Arapça)

bilal-i habeşi / bilal-i habeşî

  • Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)

bilaşikayet / bilâşikâyet / بلاشكایت

  • Şikayet etmeden. (Arapça)

bimübalat / bîmübâlât / بى مبالات

  • Kayıtsız, umursamaz. (Farsça - Arapça)

büjmeje

  • Kaya keleri, kertenkele. (Farsça)

bünyan-ı mersus

  • Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.

burhan-ı inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

çağla

  • (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.

çağlar

  • Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.

cameşuy

  • (Çoğulu: Câmeşuyân) Çamaşırcı, çamaşır yıkayan. (Farsça)

camit

  • Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.

cebr-i mafat / cebr-i mâfat

  • Kaybedilen bir şeyin yerine başka bir şey bularak, onunla avunma.

celmed

  • Kaya. Taş.

cemil / cemîl

  • Bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah.

cendel

  • Nehirlerde bulunan ve büyükçe olan kaya.

ceride

  • Gazete.
  • Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter.

cesaret-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaret.

cevelan / cevelân

  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.

ceyeşan

  • Kaynamak.
  • Hışm etmek.

çihilpa / çihilpâ / چهل پا

  • Kırkayak. (Farsça)

cilaz

  • Kamçının ucuna bağlanan kayış.

cir

  • Aşağı, alt. (Farsça)
  • Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri. (Farsça)

cirs

  • Temel, kök, menşe, kaynak, menba.

cülmud

  • Kaya.

cuş / cûş / جوش

  • Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek. (Farsça)
  • Coşma, kaynama.
  • Coşku. (Farsça)
  • Kaynama. (Farsça)
  • Cûş eylemek: Coşmak, coşup taşmak. (Farsça)

cuş u huruş

  • Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma. (Farsça)

cuş-u huruş / جوش و خروش

  • Kaynayıp taşma.

cuşak / cûşak

  • Kaynama. (Farsça)

cuşan / cûşân / جوشان

  • Coşup kaynayan. (Farsça)
  • Coşan. (Farsça)
  • Kaynayan. (Farsça)

cuşide

  • Coşmuş, kaynamış. (Farsça)

cuşiş

  • Kaynama, coşma. (Farsça)

cüz-ü tamm

  • Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.

dahas

  • Kaypancak nesne.

dahhas

  • (Çoğulu: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.

dakaik

  • (Tekili: Dakayık) (Dakik) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.

damen-gir

  • Eteğe yapışan, etek tutan. (Farsça)
  • Dâvacı, hasım, şikâyetçi. (Farsça)

damengir / dâmengîr / دامن گير

  • Davacı, şikayetçi. (Farsça)
  • Eteğe sarılan. (Farsça)

dar-ül-gurur / dâr-ül-gurûr

  • İnsanın gönlünü cezbeden, çeken fakat ele geçtiğinde faydalanamadan kaybolup giden yer. Dünyâ.

dasıtan / dâsıtân

  • Destan, meşhur hikâye.

dasitane-i aşk / dâsitâne-i aşk

  • Aşk hikâyesi ve destanı.

dastan / dâstân / داستان

  • Destan. (Farsça)
  • Hikaye. (Farsça)
  • Masal. (Farsça)

dav'

  • Kaymağı alınmış sığır sütünden yapılmış ekşi yoğurt ve ayran.

define-i hüsn-ü maişet

  • İyi geçim kaynağı.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl / defter-i â'mâl

  • Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.
  • Amellerin kaydedildiği defter.

defter-i amel

  • İnsanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter.

defterdar

  • Defter tutup kayıt işlemlerini yürüten.

dehrin şikayeti / dehrin şikâyeti

  • Zamandan, çağdan şikâyetçi olma.

deka'

  • (Çoğulu: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.
  • Kaygan yer.

delil / delîl

  • Kendisi bilinince başkası bilinen şey.
  • Din bilgilerinin elde edildiği kaynak, vesîka.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

delil-i şer'i / delîl-i şer'î

  • Dînî bilgilerin elde edildiği delîl, kaynak.

dellak

  • (Delk. den) Hamamlarda müşterileri keseleyip yıkayan kimse, tellâk.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derd

  • Tasa, keder, kaygı. (Farsça)
  • Hastalık, illet. (Farsça)

derdmend

  • Tasalı, kaygılı, dertli. (Farsça)

derdnak

  • Dertli, kederli, kaygılı, tasalı. (Farsça)

derhal

  • Şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden. (Farsça)

destan / destân / دستان

  • (Tekili: Dest) Eller. (Farsça)
  • Hikâyeler, masallar. (Farsça)
  • Hile, tezvir, mekir. (Farsça)
  • Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı. (Farsça)
  • Kahramanlık hikâyesi.
  • Hikaye. (Farsça)
  • Destan. (Farsça)
  • Masal. (Farsça)

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,

divan-ı hümayun / divan-ı hümâyun

  • Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. (Farsça)

dukak

  • (Çoğulu: Dekâyık) İnce nesne.
  • Un.
  • Zor, güç.

durendiş / dûrendiş

  • İlerisi için kaygılanan.

durendişane / dûrendişâne

  • İlerisi için kaygılanırcasına.

dürzi / dürzî

  • Derezîler adlı bozuk fırkaya mensub olan kimse.

düval

  • Tasma, kayış. (Farsça)

ebced hesabı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me

ebu hüreyre

  • Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.)

ecel-i muallak

  • Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.

efahis

  • (Tekili: Ufhus) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.

efsane / efsâne

  • Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
  • Uydurulmuş hikâye, mitoloji.

efsane-perdaz

  • Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı. (Farsça)

ehl-i rivayet / ehl-i rivâyet

  • Dînî kaynaklardan hüküm çıkarırken Hicâz âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara; ehl-i hadîs, ehl-i eser de denir.

ekasis

  • (Tekili: Kıssa) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.

ekdar / ekdâr

  • Gamlar, tasalar, kaygılar.

el-aman

  • Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).

el-kayyum / el-kayyûm

  • (Bak. KAYYÛM)

elem

  • Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.

elti

  • İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi. (Türkçe)

elvah-ı mahfuza / elvâh-ı mahfuza

  • Herşeyin kaderinin kaydedilip muhafaza edildiği mânevî levhalar.

elvah-ı misaliye / elvâh-ı misâliye

  • Herşeyin görüntülerinin kaydedildiği tablolar.

eman / emân

  • Eminlik, korkusuzluk.
  • Aman dileme.
  • Şikayet.
  • Rica.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

emsal / emsâl / امثال

  • (Tekili: Misâl) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar.
  • Mat: Kat sayı.
  • (Mesel) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
  • Hikayeler. (Arapça)
  • Masallar. (Arapça)

emvac-ı zeval / emvâc-ı zevâl

  • Kaybolup giden, yok olan dalgalar.

emval-i metruke

  • Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

endar

  • Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa. (Farsça)

endave

  • Sıvacı malası. (Farsça)
  • Şikâyet. (Farsça)

endişe / endîşe / اندیشه

  • Kaygı.
  • Kaygı.
  • Düşünce. (Farsça)
  • Kaygı. (Farsça)

endişeli

  • Kaygılı. (Farsça - Türkçe)

endişenak / endîşenâk

  • Endîşenâk olmak: Kaygılanmak.

endişnak / endîşnâk / اندیشناک

  • Düşünceli. (Farsça)
  • Kaygılı. (Farsça)

enduh

  • (Endüh) : Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü. (Farsça)

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

engizisyon

  • XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. (Fransızca)
  • Çok ağır ve çok zâlimce cezây (Fransızca)

engizisyon mahkemeleri

  • Fransa'da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim.

enkal

  • İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler.
  • Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.

ennane

  • Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.

enva-ı şekavet / envâ-ı şekavet

  • Türlü türlü şikâyetler, yakınmalar.

envar-ı imaniye ve tesbihiye / envâr-ı imaniye ve tesbihiye

  • Tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar.

erciye

  • Arkaya, sonraya bırakılan şey.

esame

  • Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.

esar

  • Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.

esatir / esâtir

  • İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji.
  • Saflar. Sıralar.
  • Uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.

esbab-ı temzic

  • Kaynaştırma, birleştirme sebepleri.

eşi'a

  • Şualar, ışınlar, bir kaynaktan çıkıp dağılan ince ışık hüzmeleri.

eşku

  • (şekâ. dan) şikâyet ediyorum (mealindedir).

esma-ı sitte

  • Allah'ın altı büyük ismi; Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddüs.

esma-i sitte / esmâ-i sitte

  • Allah'ın altı ismi; Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddüs.

esma-i sitte-i meşhure / esmâ-i sitte-i meşhure

  • İsm-i Âzam olarak bilinen Cenab-ı Hakkın meşhur altı ismi; Ferd, Hayy, Kayyûm, Adl, Hakem ve Kuddûs isimleri.

eşme

  • Kumsal yerde kaynayan pınar.

esyan

  • Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.

etan

  • Dişi eşek. (Farsça)
  • Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. (Farsça)
  • Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. (Farsça)

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fa'alün lima-yürid

  • "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.

fabrika-i askeriye

  • Bir fabrikaya benzeyen askeriye müessesesi.

fabrika-i kainat / fabrika-i kâinat

  • Bir fabrikayı andıran kâinat, evren.

fahr-i cihan

  • Cihanın, kâinatın övünç kaynağı.

fahr-i risalet

  • Peygamberliğin övünç kaynağı olan Peygamberimiz (a.s.m.).

fahr-i rusul

  • Bütün peygamberlerin övünç kaynağı Hz. Muhammed.

fahrü'l-alemin / fahrü'l-âlemin

  • Âlemlerin övünç kaynağı olan Fahr-i Âlem Hz. Muhammed (a.s.m.).

fahrü'l-islam / fahrü'l-islâm

  • İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı.

fahrüddeveran

  • Yaşadığı ve kendisinden sonra gelen dönemlerin övünç kaynağı.

fakd

  • Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak.
  • Talebetmek, istemek.

fakdü'l-ahbap

  • Sevgililerin, dostların yok oluşu, onları kaybetme.

fakıd

  • Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.

fani

  • Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.

faridat-ı adile / farîdât-ı âdile

  • Dînimizin dört temel kaynağından icmâ' ve kıyâs.

fatımat-üz zehra

  • Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)

fatinü'l-asır

  • Yaşadığı asrın en keskin zekâya ve anlayışına sahip kişisi.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

fecr-i kazib / fecr-i kâzib

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

fekk-i rabıta / fekk-i râbıta

  • Alâkayı kesme. Bağı koparma.

felasife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.

fena fiş-şeyh / fenâ fiş-şeyh

  • Tasavvuf ilminde talebenin velî olan hocasının arzû ve isteklerine tâbi olması, irâdesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhâlefet etmemesi.

fer'

  • Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak.
  • Bir aslın neticesi.
  • Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru.
  • Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan.
  • Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek.
  • Asıl mes'eleden kollara ayrı

ferag-ı kat'i / ferag-ı kat'î

  • Kayıtsız şartsız yapılan ferag.

ferman-ı ezeli / fermân-ı ezelî

  • Ezelî buyruk, hükmü belli bir zamanla kayıtlı olmayan ferman.

fesad-ı ümmet / fesâd-ı ümmet

  • Ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi.

fesane

  • Asılsız hikâye. Masal. (Farsça)

feveran / feverân / فوران / فَوَرَانْ

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.
  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.
  • Fışkırma. (Arapça)
  • Kaynama. (Arapça)
  • Feverân etmek: Fışkırmak. (Arapça)
  • Kaynayıp fışkırma.

feveran ve galeyana getirme

  • Kaynatıp coşturma, çoşturup çağlatma.

feverana getirmek

  • Kaynatıp fokurdatmak; coşturmak.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

fevt

  • Ölüm, mevt.
  • Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
  • Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma,
  • Ölüm.
  • Kaybolma.

feyh

  • Sıcağın şiddetlenmesi.
  • Koku yayılmak.
  • Kazan kaynamak.
  • Yara kanamak.

feyyaz-ı müteal / feyyâz-ı müteâl

  • Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.

fıkarat / fıkarât

  • (Tekili: Fıkra) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler.
  • Fasıllar, bölümler, kısımlar.
  • Cümleler, parağraflar.
  • Omurga kemiklerindeki boğumlar.

fıkarat-ı latife / fıkarât-ı latife

  • Hoş ve lâtif hikâyeler.

fıkarat-ı müntehabe / fıkarât-ı müntehabe

  • Seçkin hikâyeler.

fıkdan / fıkdân

  • Yokluk, kayıp.

fıkra

  • Yazıda bir bahis.
  • Parağraf.
  • Kanun maddelerinden her bir kısım.
  • Kısa haber.
  • Küçük hikâye.
  • Omurga kemiklerinin her biri.
  • Bend.
  • Kıssa.
  • Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
  • Kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.

fıkra-han / fıkra-hân

  • Hikâye söyliyen, fıkra anlatan. (Farsça)

firzel

  • Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

fitne-i nisaiye / fitne-i nisâiye / فِتْنَۀِ نِسَائِيَه

  • Kadın kaynaklı fitne.

fitrak

  • Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma. (Farsça)

fonograf

  • Eskiden seslerin kaydedilip dinlendiği cihaz.

fülk

  • Gemi, sandal, kayık.

gaib / غائب / gâib

  • Göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan. Kaybolmuş olan. Görünmeyen âlem.
  • Gr: Üçüncü şahıs, hazırda olmayan kimse.
  • Kayıp.
  • Bulunmayan, ortada görünmeyen, kayıp. (Arapça)

gala

  • Kaynamak.

galeyan / galeyân / غليان / غَلَيَانْ

  • Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak.
  • Tuğyan ve azgınlık.
  • Kaynama, coşma.
  • Kaynama. (Arapça)
  • Kaynama, coşma.

galeyan-ı ma' / galeyan-ı mâ'

  • Suyun kaynaması.

galib-i mutlak

  • Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.

gam

  • Tasa, kaygı.

gamgin / gamgîn

  • Gamlı, kaygılı.

gamim / gamîm

  • Yoğurt yapmak için kaynatılan süt.
  • Yoğurt.

gamm

  • Keder, tasa, dert, elem, kaygı.

gamm-alud

  • Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren. (Farsça)

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.

gams

  • Yıldız kayması.
  • Suya dalmak.

garez

  • Kayıştan yapılan üzengi.
  • Ağaç üzengi.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gaşeyan

  • Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.

gassal / gassâl / غسال

  • (Gasl. den) Ölü yıkayıcı.
  • Ölü yıkayıcı. (Arapça)

gatgata

  • Çömleğin kuruyup kaynaması.

gayb / غایب

  • Gözle görülmeyen, gizli. (Arapça)
  • Kayıp. (Arapça)

gaybubet / gaybûbet / غَيْبُوبَتْ

  • Göz önünde olmama, kaybolma.

gayr-ı mazbut

  • Sınırsız; sınır ve kayıt altına alınamayan.

gayr-ı mukayyed

  • Kayıt altına alınmayan.

gayub

  • (Gayâb-Gaybe) Kaybolmak.

gayy

  • Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.

germabe

  • Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca. (Farsça)

gerziş

  • Zulümden şikâyet etme. (Farsça)

gile / gîle

  • İki dağ arasındaki yol, vadi. (Farsça)
  • Şikâyet. (Farsça)
  • Üzüm tanesi. (Farsça)

gilemend / گله مند

  • Şikayetçi, sızlanan. (Farsça)

gille-mend

  • Şikâyet eden, halinden memnun olmayan. (Farsça)

gıybet

  • Kaybolma.
  • Aleyhinde bulunma, arkasından söyleme, çekiştirme dedikodu yapma.

gulgule / غلغله

  • Kaynaşma. (Farsça)

güm

  • Yitik, kayıp, zâyi. (Farsça)

gümgeşt

  • Kaybolmuş, yitirilmiş. (Farsça)

gümkerde

  • (Gümkerdepey) İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)
  • Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen. (Farsça)

gümnam

  • Eseri kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)

gümrah / gümrâh / كُمْرَاهْ

  • Yolunu kaybetmiş, yoldan çıkmış.

gümşüde

  • Telef olmuş, zâyi olmuş, kaybolmuş. (Farsça)

gumum

  • (Tekili: Gamm) Tasalar, kederler, dertler, kaygılar, hüzünler.

gurub

  • Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak.
  • Uzaklaşmak. Irak olmak.

gusas

  • (Tekili: Gussa) Kederler, hüzünler, kaygılar, tasalar.

güsiste-mehar

  • (Güsisteinan) Yuları kopmuş.
  • Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.

gussadar / gussadâr

  • Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı. (Farsça)

gussanak / gussanâk

  • Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı. (Farsça)

güvar

  • Hazmı kolay olan ve zaikaya hoş gelen, nefsin meylettiği şey.

guyub

  • (Tekili: Gayb) Hazırda olmayanlar. Kayıplar.

habt

  • Yanlış hareket.
  • Maktulün kanının heder olması.
  • Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme.
  • Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma.

hacer

  • Taş, kaya.
  • İsmail Peygamber'in anasının ismi.
  • Taş, kaya.

hacerat

  • (Tekili: Hacer) Taşlar, kayalar.

hadd ü payanı olmayan / hadd ü pâyânı olmayan

  • Sonsuz ve kayıtsız olan.

hademe

  • Hizmetçiler, hâdimler.
  • (Çoğulu: Hıdâm) Halhal.
  • Devenin ayağını bağladıkları kayış.

hadeng

  • (Hadenk) Kayın ağacı. (Farsça)
  • Kayın ağacından yapılmış ok. (Farsça)

hadisat-ı necmiye / hâdisât-ı necmiye / حَادِثَاتِ نَجْمِيَه

  • Yıldız (kayması) hâdiseleri.

hadiye / hâdiye

  • Değnek, asâ, sopa.
  • Su içinden sivrilerek yükselen kaya.

hads-i imani / hads-i imanî

  • İmandan kaynaklanan güçlü sezgi.

hafiz-ı hakiki / hafîz-ı hakikî

  • Her şeyin gerçek koruyucusu olan ve her şeyi bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden Allah.

hafiz-i zülcelal / hafîz-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, büyük küçük herşeyi kaydedip koruyan Allah.

hair-i bair

  • Şaşkın, sapıtmış.
  • Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen.

hakaik

  • (Tekili: Hakayık) (Hakikat) Hakikatler.

hakendiş

  • Hak için kaygılanan.

haki / hakî / hâkî / حاكى

  • Anlatan. Hikâye eden.
  • Hikaye eden. (Arapça)

hakikatmedar / hakîkatmedâr

  • Hakikatın kaynağı.

hal-i sahv / hâl-i sahv

  • Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

ham'

  • (Çoğulu: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.

hamail / hamâil / حمائل

  • (Tekili: Himâle) Tılsım, muska.
  • Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış.
  • Kılıç kayışı. (Arapça)

hamat

  • Kaynana.

hame-i şekva / hâme-i şekvâ

  • Şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.

hami / hamî

  • Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.

hare

  • Kaya, sert taş. (Farsça)
  • Bir cins dalgalı kumaş. (Farsça)

harim / harîm

  • Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

hasis / hasîs

  • Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dînen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik eden.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hatat

  • Sütün kaymağı.
  • Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları.

hatenat

  • (Tekili: Hatene) Kaynanalar.

hatene

  • (Çoğulu: Hatenât) Kaynana.

hatne

  • Kaynana.

hatt-ı butlan

  • İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.

havaic-i asliye

  • Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

haybet

  • Elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek.

hayrat

  • (Tekili: Hayr) Sevap için Allah rızâsı yolunda yapılan iyilikler. Haseneler.Hayır iki çeşittir. Birincisi: Mutlak hayırdır; her halde, herkes için rağbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. İkincisi: Mukayyed olan hayırdır; birisinin yanında hayır olan, başkası için şer olabilir. İsraf ve sefâhet

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

hazim / hazîm

  • Sarhoş. İçki içip akli müvazenesini kaybetmiş olan.

hazine-mande / hazine-mânde

  • Şahıs üzerinden kaydı silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para. (Farsça)

heder / هدر

  • Yazık olma, boşa gitme. (Arapça)
  • Heder etmek: Yazık etmek, yitirmek, boşa harcamak. (Arapça)
  • Heder olmak: Yazık olmak, yitmek, kaybolmak. (Arapça)

hefevat

  • (Tekili: Hefve) Yanlışlıklar, yanılmalar.
  • Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar.

hefvan

  • Yanılma, yanlışlık.
  • Süratle gitme, hızla gitme.
  • Ayak kayıp sürçme.

hefve

  • (Çoğulu: Hefevât) Sürçme, ayak kayması.
  • Mc: Hata, yanılma. Zelle.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

helu'

  • Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan.

hemm / هم

  • Kaygı. (Arapça)

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

hey'ua

  • Kusmak, kay.
  • Yavaşlık.

heyelan / heyelân / هيلان

  • Toprak kayması.
  • Toprak kayması.
  • Toprak kayması, heyelan. (Arapça)

hezarpa / hezârpâ / هزارپا

  • Çok ayaklı, bin ayaklı. (Farsça)
  • Kırkayak. (Farsça)
  • Kırkayak. (Farsça)

hezliyat / hezliyât

  • (Tekili: Hezl) Mizah ve şakayla ilgili söz veya şiirler.

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

hikayat / hikâyât / حكایات

  • Hikâyeler.
  • Hikâyeler, olaylar.
  • Hikâyeler.
  • Hikayeler, öyküler. (Arapça)

hikaye / hikâye

  • (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma.
  • Olmuş bir hâdise.

hikaye-i tarihiye / hikâye-i tarihiye

  • Tarihî hikâye.

hikaye-i temsiliye / hikâye-i temsiliye

  • Kıyaslamalı, analojik hikâye.

hikaye-nüvis / hikâye-nüvis

  • Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı. (Farsça)

hikaye-perdaz / hikâye-perdâz

  • Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen. (Farsça)

hikayet / hikâyet / حكایت

  • Hikâye.
  • Hikâye.
  • Öykü, hikaye. (Arapça)

hikayet-i ayani / hikâyet-i ayânî

  • Görürcesine hikâye etme, anlatma.

hikmetmedar

  • Hikmet kaynağı.

hilal / hilâl / هلال

  • Yeni ay, ilkay. (Arapça)

himale

  • (Çoğulu: Hamayil). Kılıç kayışı.

himmet

  • Kayırma, yardım, emek.

hırvani / hırvanî

  • Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hizmet

  • Birinin işini görme. Bir kimsenin hesabına veya menfaatına iş görme, bu suretle yapılan iş, vazife. Memuriyet.
  • Bir insan, hayvan veya nebatın muhtaç olduğu işler ve takayyüdat.

hodendişlik

  • Kendi için kaygılanma, endişe etme; kendini düşünme; bencillik.

hudme

  • Çabuk kaynayan çömlek.

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hukuk-u hayatiye

  • Hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar.

hüma kuşu / hümâ kuşu

  • Devlet kuşu. (Hikâyede: Gölgesi kimin başına düşerse o padişah olurmuş, derler. Hümâyun da buradan gelmiştir. Tayr-ı hümâyun, tâlih kuşu, uğur kuşu gibi isimlerle söylenir.)

hummere

  • (Çoğulu: Hummer) Kaya kuşu denilen başı kızılca serçe gibi bir kuş.

humtane

  • Kadının kaynanası.

humud

  • Düşme. Zayıflama.
  • Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak.
  • Bayılmak ve kendini kaybetmek.
  • Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak.

humul

  • Bir kimsenin adı sanı batma, ünü ünvanı kaybolma.

hümum

  • Tasalar, kaygılar, kederler, gamlar, gussalar.

hurafe / hurâfe / خُرَافَه

  • Uydurma hikâye ve rivayet.
  • Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
  • Uydurma hikâye.

hürriyet-i mutlaka

  • Kayıtsız serbestiyet, sınırsız hürriyet.

hüsn ü aşk

  • Güzellik ve muhabbet:
  • şeyh Galib'in manzum hikâyesi.

hüsr

  • Ziyan, kayıp, zarar.

husran

  • Mahrumiyet. Kayıp. Çok büyük ziyan.

hüsran

  • Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı.
  • Zarar, ziyan, kayıp.
  • Zarar, ziyan, kayıp.

huzme

  • Demet. Deste. Bir kucak şey.
  • Fiz: Bir ışık kaynağından çıkan sütun halindeki şua.

i'mal

  • Yapmak. İşlemek. İhdas eylemek.
  • Kullanmak.
  • Zabt, idare ve hâkimlik etmek.
  • Fık: Sözü mühmel bırakmayıp bir mâna ile mukayyed ve yüklü eylemek.

i'nat

  • Zahmete uğratma, meşakkate maruz bırakma.
  • Edb: Mukayyed kafiye ve mukayyed seci' san'atı.

ı'sar

  • Ayağını kaydırıp yere yıkmak.

i'sar

  • Sürçtürmek, ayak kaydırmak.
  • Zemmetmek, kötülemek.

i'tab

  • Şikâyeti kendisinden def' ile razı ve hoşnud etmek. Hoşlandırmak.
  • Hışım etmek.

iade-i itibar

  • Ticarette iflâstan kurtulma.
  • Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.

iare-i mukayyede

  • Bir mülkün kayıd ve şartlarla birine ödünç olarak verilmesi.

iare-i mutlaka

  • Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.

ibn-i teymiye

  • (Hi: 661-728) Diğer adı Ahmed bin Abdülhalim Harranî'dir. Hanbelî fıkıh ve hadis âlimi olarak bilinir. Bazı mes'elelerde ifrata kaydığından cumhur-u ulemaca hüsn-ü kabul görmemiştir.

ibtihal

  • Halktan alâkayı keserek Allaha tazarru' ve niyazda bulunmak.

ibtizal / ibtizâl

  • Çokluktan dolayı değer kaybı.

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

ifate

  • (Fevt. den) Kaybetme, kaçırma, elden çıkarma.

ifate-i vakt

  • Vakit kaybetme, zaman harcama.

ifave

  • Çorbanın iyisi.
  • Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.

ifkad

  • Kaybettirme, kazandırmama.

ifna'

  • Mahvetmek. Tüketmek. Kıymetini kaybetmek. Çok zarar etmek. Yok etmek.

iftikad

  • Arayıp sormak.
  • Kaybolmak.

iftitah tekbiri

  • Namaza başlarken alınan tekbir. Namaz, her nevi dünya meşguliyetinden alâkayı keserek kılındığı için, Allahü Ekber diye iftitah tekbirini alarak namaza başladıktan sonra ibadet esnasında dünya işi haram olup namazı bozar. Bu mâna için bu tekbire, tahrime adı da verilir.

iftiyat

  • Düşünmeden bir işe başlama.
  • Bir şey kaybolup gitme.

igla'

  • Pahalandırma, fiatını yükseltme.
  • Kaynatma.

igtirab

  • (Gurbet. den) Gurbete gitme.
  • (Güneş, Ay vb. seyyareler) batma.
  • Göz önünden kaybolma.

ihbariyye

  • Haber vermek işi.
  • Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.

ihtilat / ihtilât / اختلاط / اِخْتِلَاطْ

  • Karışma. (Arapça)
  • Görüşme, kaynaşma. (Arapça)
  • İhtilât etmek: Karışmak. (Arapça)
  • Kaynaşma, karışma.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtiyaci / ihtiyacî

  • İhtiyaçtan kaynaklanan.

ihtiyar elden gitmek

  • Mc: Kendini zaptedememek, hiddet ve gazaba gelmek, irâdeyi kaybetmek.

ikdar

  • (Kudret. den) Kudret verme, kuvvetleştirme, güç kazandırma. Geçimini sağlama.
  • Birini kayırma.

iki cihan fahri

  • Dünya ve âhiret âlemlerinin övünç kaynağı.

ikiçifte

  • Dört kürekli kayık. (Türkçe)

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

ilallah-il müşteka

  • Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.

ilçe

  • İdarî bakımdan vilâyetten sonra gelen yer. Kaza. Kaymakamlık. (Türkçe)

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

illet ve masdar

  • Asıl sebep ve kaynak.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

iltiham / iltihâm

  • Kaynaşma.

iltimas / iltimâs / التماس / اِلْتِمَاسْ

  • Tavsiye. Rica. İstirham.
  • Kayırmak, tutmak, haksız olarak yardımda bulunmak.
  • Yapılmasını isteme.
  • Kayırma.
  • Kayırma. (Arapça)
  • Ricâ etme, kayırma.

iltimasat

  • (Tekili: İltimas) İltimaslar, tavsiyeler, ricalar.
  • Kayırmalar, tutmalar.

iltimasgerde

  • İltimas edilen, kayırılan. (Farsça)

iltimasname

  • İltimas mektubu. Kayırma yapılması için yazılan mektub. (Farsça)

iltiyam / iltiyâm

  • Kaynaşma.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.
  • Kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.

imtizac / imtizâc

  • Birleşme, kaynaşma.
  • Uyuşma, kaynaşma.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizac etmek

  • Kaynaşmak, uyum sağlamak.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizacat / imtizâcât

  • Kaynaşmalar.
  • Kaynaşmalar, uyuşmalar.

imtizackar / imtizackâr / imtizâckâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)
  • Uyuşan, kaynaşan.

imtizackarane / imtizâckârâne

  • Kaynaşarak, uyuşarak.

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inayet-i zahire

  • Ap açık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan ap açık düzenlilik.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

incibar

  • Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

infilal

  • Delinme, delik açılma.
  • Keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme.

ingımam

  • Kaygılanma, gamlanma, tasalanma.

inhisaf / inhisâf / انخساف

  • Ay tutulması. (Arapça)
  • Gelişimini yitirmek, parlaklığını kaybetmek. (Arapça)

inhisar

  • Sınırlandırma, kayıt altına alma.

inşad

  • Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme.
  • Arayıp soruşturma.
  • Birisini hicvetme.
  • Kayıp olan bir şeyi haber verme.

insan-ı müşteki / insan-ı müştekî / اِنْسَانِ مُشْتَكِي

  • Şikâyet eden insan.
  • Şikâyet eden insan.

inşar

  • Ölüyü diriltme. (Bu fiil, Allah'a mahsus olmak kaydiyle: İnşar-ı emvat denir.)

intımas

  • Kaybolma, belirsiz olma.

ırak-ı acem / ırâk-ı acem

  • (Acem Irakı) Tar: Irak'ın Dicle nehrinden başlayarak İran sınırındaki yüksek dağlık mıntıkaya kadar uzanan bölgesine Osmanlılarca verilen ad.

irha-i imame

  • "Sarığı gevşetme" Kaygısız, endişesiz olma.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

irtihal-i dar-ı beka / irtihal-i dâr-ı bekâ

  • Dâr-ı bekaya göçme. Ölme.

işa-i evvel / işâ-i evvel

  • Yatsının ilk vakti. Batıdaki mer'î (görünen) ufuk hattı üzerinde, kırmızılığın kaybolması ile başlayan vakit. Güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında, on yedi derece yüksekliğe indiği vakit.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

isbat

  • Bir hastalığın devamlı olması, müzmin oluşu, ayak kaydırma.

işka'

  • Şikâyet ettirme.
  • İntikam alma, öç alma.
  • Darıltma, gücendirme.

ıskarmoz

  • Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler.
  • Bir cins küçük balık.

iskarmoz

  • Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar.
  • Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.

ıskarta

  • Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.

islami / islâmî

  • İslâm dininden kaynaklanan.

ism-i a'zam

  • En büyük isim. Allahü teâlânın bütün sıfatlarını kendinde toplayan ism-i şerîfi. Hadîs-i şerîfte İsm-i A'zamın Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerinde olduğu bildirilmiştir. Bâzı âlimler, İsm-i A'zamın "Allahu lâ ilâhe illâ huvel hayy-ul-kayyûm" bâzıları "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimî

ism-i cemil / ism-i cemîl

  • Allah'ın bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olduğunu ifade eden ismi.

ism-i hafiz / ism-i hafîz

  • Herşeyi koruyan, bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden anlamına gelen Allah'ın bir ismi.

ism-i tafdil

  • Renge, şekil ve vasfa dâir (ef'al) vezninde olan mutlak ve uzuv noksanlığına delâlet etmemek üzere mukâyeseli üstünlük ifâde eden sıfatlardır. Daha büyük, en büyük, daha küçük, en küçük, en güzel, daha güzel gibi mânâlara gelir. (Kebir kelimesinin ism-i tafdili: Ekber; sağir kelimesinin ism-i tafdil

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

işsa

  • (Teşsi') Ayakkabısına tasma takma, kayış geçirme.

istifkad

  • (Fakd. den) Kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma.

istifrag

  • (Ferag. dan) Kusma. Kay.
  • Mümkün olanı sarfetmek.

iştika' / iştikâ'

  • (Şekva. dan) Şikâyet etme, şekvada bulunma.

istikya

  • (Kayy. den) Kusma, istifrağ etme.

istimzac / istimzâc

  • Kaynaşma, karışma.

istimzaç

  • Kaynaşmaya çalışma, uyum sağlamaya çalışma.

istimzaç etmek

  • Kaynaşmak, kaynaştırmak.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

iştirak

  • Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak.
  • Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: "Ayn" kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.

istizlal

  • (Zelle. den) Ayağını kaydırmak istemek.

ısva'

  • Kuruma, yaşlığı ve rutubeti kaybolma.

ıtlak / ıtlâk

  • Kayıtsız, sınırsız, mutlak olma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.

ıtlakat / ıtlâkât

  • Mutlak bırakmalar; işaret ettiği fertlerden teklik, çokluk gibi belli bir mânâ ile kayıtlamama, serbest bırakma.

ızaa

  • Bir şeyi zâyi etmek. Zâyi olmak. Kaybetmek. Mahvetmek, mahvedilmek.

izaa-i vakt / izâa-i vakt

  • Zamanını boş yere harcama, vakit kaybetme.

izdiyal

  • Kaybetme, yok etme.

ızin / ızîn

  • (Tekili: İze) Her biri bir fırkaya mensub. Parça parça, fırka fırka. Müteferrik hâlde.

ızlak

  • Süçtürüp kaydırma.

ızlak-ı akdam / ızlak-ı akdâm

  • Ayakların sürçüp kayması.

izn-i amm / izn-i âmm

  • Herkese müsaadeli olan.
  • Ist: Cum'a namazı kılınan cami kapısının kayıtsız şartsız her müslümana açık olması.

jurnal

  • İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan "hükümete ihbar" gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor. (Fransızca)

kabil-i iltiyam

  • Kaynaşabilir, kapanabilir.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kaderiyye

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve "Kul kendi fiillerini kendi yaratır" diyerek kaderi yâni işlerin, Allahü teâlânın takdîri ile olduğunu inkâr eden bozuk fırka. Bu fırkaya Mu'tezile adı da verilir.

kadir-i layezal / kadîr-i lâyezâl

  • Hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek, sonsuz kudret sahibi Allah.

kadir-u kayyum

  • Kadir ve Kayyum (Allah).

kafur / kâfur / kâfûr

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.
  • Bir madde ismi, cennette bir kaynak.

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kaim-makam

  • Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.

kaimmakam / kâimmakam / قائم مقام

  • Kaymakam. (Arapça)
  • Yerine geçen. (Arapça)

kalemgir

  • Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması. (Farsça)

kan / kân

  • Bir şeyin menbaı. (Farsça)
  • Kuyu. Kaynak. (Farsça)
  • Mâden ocağı. (Farsça)
  • Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. (Farsça)

kan-ı merhamet / kân-ı merhamet

  • Merhamet kaynağı.

kanun-u deha / kânun-u deha

  • Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

karantina

  • İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir.
  • Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer.
  • Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hast

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

kasas

  • Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak.
  • Tetebbu' etmek.
  • Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
  • Kıssalar, hikâyeler.

kasatura

  • Süngü gibi tüfeğin namlusu ucuna takılan veya bel kayışına asılı olarak taşınan bir çeşit bıçak.

kasavet

  • Kalb katılığı, gaflet.
  • Kaygı, tasa, üzüntü, keder.

kassar

  • Leke çıkaran.
  • Çırpıcı, yıkayıcı.

kat'-ı alaka / kat'-ı alâka

  • Alâkayı kesme.

kat'-ı nazar

  • Bakmamak. İtibar etmemek.
  • Alâkayı kesmek.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

katia

  • (Çoğulu: Katâi') Kesme, kat etme.
  • Kırılma.
  • Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme.
  • Vergi.
  • Arazi.

kay'am

  • (Çoğulu: Kayâım) Kedi.

kayasire

  • (Tekili: Kayser) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.

kayd / قيد

  • Bağ. (Arapça)
  • Zincir. (Arapça)
  • Kayıt. (Arapça)

kayd-ı maddiyat

  • Maddi kayıt, bağ.

kaydiyye

  • Deftere kaydetme ücreti.

kayile

  • (Bak: Kaylule)

kayınço

  • Kayın. Kayınbirader.

kaylule / kaylûle

  • Gün ortasında bir miktâr uyuma. Kaylûle öğleden önce de sonra da yapılabilir.

kaynata

  • Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası.
  • Kayınpeder.

kays

  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı.
  • Süngü miktarı.

kayseri / kayserî

  • Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik. (Farsça)
  • (Çoğulu: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh.
  • Büyük deve.

kaytun

  • (Çoğulu: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.

kayyum-i alem / kayyûm-i âlem

  • Kayyûmiyyet makâmında bulunan velî zât. İnsanların âhirete âit derece ve seâdetleri bu mertebedeki velîlerin imdâdına verildiğinden kayyûm denilmiştir.

kayyumiyet / kayyûmiyet

  • Kayyumluk.

kazaha

  • (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.

kaziye-i hamliyye

  • Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi.

kebn

  • Kova ağzını iki kat edip dikmek.
  • Udul etmek, dönmek, vazgeçmek.
  • Besili ve semiz olmak.
  • Kaybetmek.

keder

  • Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.

kefalet-i mutlaka

  • Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kemerbend / كمربند

  • Bel kayışı. (Farsça)

kenare

  • Kıyı, kenar. (Farsça)
  • Kucak. (Farsça)
  • Kasap çengeli. Kayış asılan çengel. (Farsça)

kerdese

  • Bağ, kayd.
  • Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.

kerempe

  • Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı.
  • Dağın en yüksek yeri, tepesi.
  • Geminin baş tarafı.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kıdd

  • Kayış.

kisaniyye / kîsâniyye

  • Şiânın kollarından. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekâfî'nin kurduğu bozuk fırka. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekafî'nin bir adı da Keysân olması sebebiyle Keysâniyye denilmiştir. Bu fırkaya Muhtâriyye veya Bedâiyye de denir.

kısas

  • Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.
  • Kıssalar, hikayeler. (Arapça)
  • Kıssalar, hikâyeler.

kısas-ı meşhure

  • Meşhur kıssalar, hikâyeler.

kisra

  • Husrevden muarreb veya galat olan bu isim Sa'sâniler sülâlesinden olan Eski İran padişahlarına ve bilhassa Nevşirvan'den sonrakilere verilmiş olup, Rum imparatorlarına Kayser, Çin hükümdarlarına Fağfur ve Hakan denildiği gibi, bunlara da Kisra denilirdi.

kıssa

  • Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet.
  • İbretli hikâye.
  • İbretli hikâye.
  • Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.

kıssa-i acibe

  • Şaşırtıcı, hayrette bırakan ibretli hikâye.

kıssa-i meşhure

  • Meşhur ibretli hikâye.

kıssa-i musa

  • Hz. Mûsâ'nın hikâyesi.

kıssa-i temsiliye

  • Temsil tarzındaki kıssa, ibretli hikâye.

kıssa-i yusuf

  • Hz. Yusuf'un kıssası, hikâyesi.

kıssagu / kıssagû

  • Hikâye ve kıssa anlatan. (Farsça)

kıssagüzar / kıssagüzâr

  • Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi. (Farsça)

kıssahan / kıssahân

  • Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan. (Farsça)

kıssaperdaz / kıssaperdâz

  • Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı. (Farsça)

kıssat / kıssât

  • (Tekili: Kıssa) Kıssalar. Hikâyeler.
  • Kıssalar, hikâyeler.

kitab / kitâb

  • Edille-i şer'iyyenin (İslâm dînindeki hükümlerin, din bilgilerinin) birinci kaynağı olan Kur'ân-ı kerîm.
  • Amel defteri.

kıyas / قياس

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille
  • Karşılaştırma, mukayese. (Arapça)

kıyas-ı hadi-i müşebbit / kıyas-ı hâdi-i müşebbit

  • Aldatıcı ve ayak kaydırıcı kıyas.

kıyas-ı maalfarık / kıyas-ı maalfârık

  • Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.

kıyas-ı temsili / kıyas-ı temsilî

  • Temsil tarzında yapılan mukayese.

klasik

  • Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. (Fransızca)
  • Âdet hâline gelmiş usul. (Fransızca)

kötü arkadaş

  • İnsanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını ahlâkını bozan, dünyâ ve âhiret seâdetini kaybettiren arkadaş.

kudsi üstad / kudsî üstad

  • Kutsal, kutsal kaynaktan güç ve ilim alan üstad, Resul-i Ekrem Efendimizdir (a.s.m.).

küduret

  • (Keder. den) Bulanıklık.
  • Koyuluk, kesiflik.
  • Kaygı. Tasa. Kederlilik.

külbet

  • Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet.
  • İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.

külve

  • (Çoğulu: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri.
  • Tirşe dedikleri kayış.

kumanya

  • ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi.
  • Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık.
  • Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

kumus

  • Suya batıp kaybolmak.

künganlık / küngânlık

  • Su kaynağını bulma işi.

künye

  • Bir kimsenin adı, soyadı, ülkesi, doğumu, mesleği gibi özelliklerini gösteren kayıt.

kürub

  • (Tekili: Kerb) Kederler, tasalar, kaygılar, gamlar.

kurzül

  • Kadınların başına örttükleri nesne.
  • Kayıt.
  • Kötü kimse.
  • At ismi.
  • Bel, sulb.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-i sitte

  • Altı kitab. Kur'ân-ı kerîmden sonra, İslâm dîninin ikinci kaynağı olan hadîs-i şerîfleri ihtivâ eden ve doğruluğu İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilen altı hadîs kitâbının hepsine birden verilen ad. Bunlar; İmâm-ı Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî'si, İmâ m-ı Müslim'in Câmi'us-Sahîh'i, İmâm-ı Mâlik'in Mu

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

kuvvet-i nispet

  • Allah'a bağlı olmaktan kaynaklanan güç.

kuyud / kuyûd / قيود

  • (Tekili: Kayd) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.
  • Kayıtlar, sınırlamalar.
  • Kayıtlar, bağlar.
  • Bağlar. (Arapça)
  • Kayıtlar. (Arapça)

kuyud-u ihtiraziye / kuyûd-u ihtiraziye

  • Bazı hakların kullanılabilmesi için öne sürülen şartlar ve çekinceler; tedbir ve çekince kayıtları.

kuyud-u ihtiraziyye

  • Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı.

kuyudat / kuyûdât / kuyûdat / قيودات

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçaları, bütün unsurları.
  • Kayıtlar.
  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.
  • Kayıtlar. (Arapça)

kuyudat-ı atika

  • Eski kayıtlar.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

küzinyak

  • Bez yıkayanların tokmağı.

labişartın

  • (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.

lagz

  • Kayma, sürçme.

lagzan

  • Kayan, sürçen. (Farsça)

lagzide

  • Kaymış, sürçmüş. (Farsça)

lagzide-pay / lagzide-pây

  • Ayağı kaymış. Ayağı sürçmüş. (Farsça)

lagziş

  • Sürçme, kayma. (Farsça)
  • Kayış, sürçüş. (Farsça)

lağziş / لغزش

  • Sürçme, kayma. (Farsça)

lakayd / lâkayd / لاقيد

  • Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
  • Kayıtsız, ilgisiz.
  • Kayıtsız, ilgisiz.
  • Kayıtsız. (Arapça)

lakaydane / lâkaydane

  • Kayıtsızca, ilgisizce.
  • Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.

lakaydi / lâkaydî / لاقيدی

  • Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
  • Kayıtsızlık. (Arapça)

lakayt / lâkayt

  • Kayıtsız, duyarsız, ilgisiz.

laubali / lâubali / لاابالى

  • Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ("Lâ" harfi ile" Ubâli" muzari fiilinden müteşekkildir.)
  • Kayıtsız, gamsız. (Arapça)

laubalilik / lâubalîlik

  • Kayıtsızlık, gamsızlık. (Arapça - Türkçe)

laubaliyane / lâubaliyane

  • Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak. (Farsça)

laübaliyane / lâübâliyâne

  • Vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

lehef

  • Kaybolan bir şeyden dolayı müteessir olup üzülme.

lehfe

  • Kaybolan veya yok olan birşey için üzülme.

letafet

  • Hoşluk, lâtiflik.
  • Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek.
  • Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.

levh-i mahv-isbat

  • Bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu kaydeden mânevî levha, İlâhî kudretin yaz boz tahtası.

leyla / leylâ

  • Çok karanlık gece.
  • Arabi ayların son gecesi.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramanı.

lezc

  • Kaypak olmak.
  • Çekilip uzamak.

lihaf

  • (Tekili: Lahfe) Yumuşak beyaz taşlar.
  • Yufka kaymak.

lisans

  • Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. (Fransızca)
  • Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. (Fransızca)
  • Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. (Fransızca)
  • İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak (Fransızca)

lısb

  • Küçük kaya yarığı.
  • Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde.
  • İçi zorla çıkan ceviz.

lüvka

  • Kaymak, zübde.
  • Yapışmak.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma'den-i tekemmül / مَعْدَنِ تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme kaynağı.

ma'lul

  • İlletli, hasta, sakat, kötürüm.
  • Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi.

ma-fat

  • Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen.

maavil

  • (Tekili: Mi'vel) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.

macera-yı hayatiye

  • Hayat hikâyesi, yaşanan olaylar.

madalle

  • Yolun kaybolduğu yer.

maden / mâden

  • Kaynak.
  • Metal, kaynak.

maden-i ahlak-ı aliye / maden-i ahlâk-ı âliye

  • Yüce ahlâkın kaynağı.

maden-i desais / maden-i desâis

  • Hile ve aldatmaların kaynağı.

maden-i envar / maden-i envâr

  • Nurların kaynağı.

maden-i feyz

  • İlham, ilim kaynağı.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

maden-i hasaret / maden-i hasâret

  • Hüsrana uğrama kaynağı.

maden-i hayat / mâden-i hayat

  • Hayat kaynağı.

maden-i hayat-ı içtimaiye / mâden-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın madeni, kaynağı.

maden-i ilm-i hakikat / mâden-i ilm-i hakikat

  • Hakikat ilminin kaynağı.

maden-i iman / mâden-i iman

  • İmanın, inancın kaynağı.

maden-i istimdad / mâden-i istimdad

  • Yardım istenilen kaynak.

maden-i kelam / mâden-i kelâm

  • Sözün mâdeni; ifadenin kaynağı.

maden-i kemalat / maden-i kemâlât

  • Mükemmellikler mâdeni, kaynağı.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

maden-i kuvve-i maneviye / mâden-i kuvve-i mâneviye

  • Manevî kuvvetin, moral gücünün kaynağı.

maden-i lezzet

  • Lezzet kaynağı.

maden-i manevi / maden-i mânevî

  • Mânevî kaynak.

maden-i marifet / mâden-i mârifet

  • Bilgi kaynağı.

maden-i menfaat

  • Menfaat kaynağı.

maden-i meziyet / mâden-i meziyet

  • Meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı.

maden-i nimet

  • Nimet kaynağı.

maden-i nur / mâden-i nur

  • Nur madeni, kaynağı.

maden-i rahmet

  • Rahmet kaynağı.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

maden-i safi / maden-i safî

  • Arınmış, duru kaynak.

maden-i şefkat

  • Şefkat kaynağı.

maden-i sehavet / mâden-i sehâvet

  • Cömertlik kaynağı.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

maden-i terakkiyat / maden-i terakkiyât

  • Terakkiye, ilerlemeye kaynak olan.

maden-i ticaret

  • Ticaret kaynağı.

maden-i zillet ve hasaret / maden-i zillet ve hasâret

  • Alçalma ve hüsran sebebi, kaynağı.

mader / mâder

  • Birşeyin çıktığı yer; kaynak; ana.

mader-i hilkatin hazain-i la-tefnasındaki sehavet / mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehavet

  • Yaratılış kaynağının bitmez tükenmez hazinelerindeki cömertlik.

mafat / mâfât

  • Kaybolan, elden çıkan.

magazi

  • Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri.
  • Savaşlar, muharebeler, gazalar.

mağazi / mağazî

  • Gaza hikâyeleri.

magib

  • Kaybolma.

magmuriyet

  • Mağmurluk, viranlık, haraplık.
  • Adı sanı kaybolmuş.

mağrib-i ihtifa / mağrib-i ihtifâ

  • Kaybolup gizlenme yeri olan batı (tarih, güneşin gizleip kaybolduğu yer olan, batıya benzetilmiş).

magza

  • Maksad, gaye, meram, istek, arzu.
  • (Çoğulu: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler.
  • Savaş, muharebe, gaza, harb.

mahbub-u layezal / mahbûb-u lâyezâl

  • Hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek yegane sevgili olan Allah.

mahki / mahkî

  • Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
  • Hikâye olunan.

mahkiyun anh / mahkîyun anh

  • Anlatılan, söz konusu olan; hikâyenin konusu olan şey, kimse.

mahkiyyun anh

  • Kendisinden söz edilen; hikâye kahramanı.

mahkum / mahkûm

  • Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan.
  • Birisinin hükmü altında bulunan.
  • Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.

mahsub

  • Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş.
  • Bir zata mensub kabul edilen.

mahsuben

  • Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.

mahzen-i ebedi / mahzen-i ebedî

  • Sonsuz kaynak.

mahzen-i esrar

  • Sırlar hazinesi, kaynağı.

mahzen-i mu'cizat

  • Mu'cizeler mahzeni, kaynağı.

mahzuniyet

  • Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.

makil / makîl

  • Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.

masdar / مصدر / مَصْدَرْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin çıktığı yer, temel, kaynak.
  • Fiil kökü.
  • Kök, kaynak.
  • Çıkış yeri, kaynak. (Arapça)
  • Masdar. (Arapça)
  • Kaynak.

masdar-ı feyz

  • Bereket, nimet kaynağı.

masdariyet

  • Kaynaklık.

mastar

  • Bir şeyin çıktığı kaynak.

matbuh

  • (Çoğulu: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç).
  • Pişirilmiş yemek.

matbuhat

  • (Tekili: Matbuh) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar.
  • Pişirilmiş yemekler.

maune

  • Mavna. Yük taşıyan büyük kayık.

maye-i bekà / mâye-i bekà

  • Bekà mayası; bekàyı ve süreklilği sağlayan maya.

maye-i ervah / mâye-i ervâh

  • Ruhların mayası; ruhlara hayat kaynağı olan.

mazbut / مضبوط

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.
  • Zaptedilmiş. (Arapça)
  • Kayda geçirilmiş. (Arapça)
  • Derli toplu. (Arapça)
  • Sağlam. (Arapça)

mazbutat / mazbutât / مضبوطات

  • (Tekili: Mazbut) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.
  • Kayda geçirilenler. (Arapça)

me'haz / مأخذ / مَأْخَذْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer, kaynak.
  • Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.
  • Kaynak.
  • Kaynak.

me'haz-ı iştikak

  • Bir kelimenin türetildiği asıl kök ve kaynak (Yahudiyet, Nasraniyet gibi).

me'haz-i sail / me'haz-i sâil

  • Soru soranın kaynağı.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

meadin / meâdin

  • Madenler, kaynaklar.

meahiz / meâhiz / مآخذ

  • (Tekili: Me'haz) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
  • Me'hazlar, kaynaklar.
  • Kaynaklar. (Arapça)

meal / meâl

  • (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum.
  • Mânası. Kısaca mânası.
  • Kaymak.
  • Husul yeri, peyda olunacak yer.
  • Son, sonuç.

mebde'

  • Başlangıç.
  • Kaynak, kök.
  • Bilgilerin ilk kısımları.
  • İlke.
  • Tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.
  • Baş taraf. Başlangıç. Başlama.
  • Kaynak. Kök. Temel. Esas.

mebde-i teayyün

  • İlâhî kemâllerin, yüksekliklerin ilm-i ilâhîde başlangıcı ve ilk kaynağı.

mebde-i ümid

  • Ümidin kaynağı.

mebde-i vahdet

  • Başlangıçtaki birlik; Allah'ın birliğini gösteren asıl kaynak.