LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kâfi ifadesini içeren 199 kelime bulundu...

adem-i kifayet / adem-i kifâyet

  • Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.

adüvv-ü kafir / adüvv-ü kâfir

  • Kâfir düşman.

ale-l-kifaye

  • Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.

asa-yı musa / asâ-yı musâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl

ayet-i zulümat / âyet-i zulümat

  • Dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri.

belag / belâg

  • Eriştirme, yetiştirme.
  • Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet.

belagan ma-belag / belâgan mâ-belâg

  • Bol bol. Çok kâfi derecede.

beliğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.

bes

  • Yeter, kâfi.
  • Kâfi. Yeter. Yetişir. (Allah bes, gayri heves) (Farsça)
  • Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.

besend

  • Kâfi, kifayet eder, tamam, yeter, yetişir. (Farsça)

beyt-i murassa'

  • Edb: Mısrâların ikisi de kafiyeli olan beyit.

beyt-ül haram

  • (Beyt-ül Haram) Kâbe-i Muazzama'nın etrafının bir ismi. Kâfirlerin yaklaşmaları men' edildiği, onlara haram olduğu için bu isimle alınır.

bülgat

  • Geçinmeye kâfi gelecek kadar olan şey.

cani

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade

cehennem

  • Kâfirlerin devamlı, günahkâr müslümanların ise, günahları kadar âhirette azab görecekleri yer.

cehennem-i daime / cehennem-i dâime

  • Kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem.

cuki / cûkî

  • Hindistan'da yayılan ve bozuk bir yol olan Brahmanizmin, cûk denilen dört rûhânî sınıfından birine mensûb olan kimse. Hind kâfirlerinin dervişlerine verilen ad.

cürde askeri

  • Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.

darül harb

  • (Dâr-ül harb) Harp yeri. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında sulh akdedilmemiş memleket. Kâfirlerin ve onların gayr-i islâmi hükümlerinin hâkim olduğu yer.

divançe

  • Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası. (Farsça)

duzah-mekan / duzah-mekân

  • Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık. (Farsça)

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ehl-i kitab / ehl-i kitâb

  • Hazret-i Îsâ veya Mûsâ aleyhimesselâmdan birine ve bunlara gönderilen kitâblara inanan kâfirler, yahûdîler ve hıristiyanlar.

ehl-i küfür

  • İnkârcılar, inançsızlar, kâfirler.

ehliküfür

  • Kâfirler.

eraciz

  • (Tekili: Ürcuze) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.

esca'

  • (Tekili: Sec') Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.

eyyühelmünafık / eyyühelmünâfık

  • Ey münafık, ey mümin görünen kâfir!

facir / fâcir

  • Açıktan günâh işleyen, haram ve günâha dalmış. Fâsık.
  • Kâfir.

fey'

  • Dönmek. Muhârebe bittikten sonra, kâfirlerden zorla veya harp yapılmadan sulh yoluyla alınan mal.

gana

  • Kifayet, kâfi gelme.
  • Menfaat, fayda.

gavur / gâvur

  • Kâfir, Allah'ı veya Onun bildirdiği kesin olan şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse.
  • Kâfir. Merhametsiz, inatçı.
  • Kâfir, îmansız.

gaza

  • (Çoğulu: Gazevât) Din uğrunda kâfirlerle yapılan mücadele, muhârebe, düşmana kasdetmek. Cenketmek.
  • Din uğrunda kâfirlere karşı yapılan savaş, cihad.

gaza-yı ekber

  • Din uğrunda kâfirlerle yapılan büyük muhârebe.

haccac

  • Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.

hadis-i müftera / hadîs-i müfterâ

  • Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

hafid / hâfid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, yâni öldükten sonra mahlûkât (yaratılmışlar) diriltilip, herkes dünyâda iken yaptığının hesâbını verirken, kâfirleri ve kötü kimseleri en aşağı seviyeye indiren, huzûrunda düşmanl arının başlarını aşağı eğdiren.

harem-i şerif

  • Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.

haremeyn

  • İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.

haremişerif / haremişerîf

  • Kâfirlerin giremeyeceği Kâbe ve civarı.

hasbüna

  • Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).

hasib / hasîb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her mahlûkun (yaratılmışın) varlığına, varlığının devâmına, âhirette hesâbını görmeğe kâfi olan.

haza kafirün / hâzâ kâfirün

  • Bu kâfirdir.

hicret

  • Bir yerden başka bir yere göç etmek.
  • Resûlullah efendimizin Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göç etmesi.
  • Müslüman bir kimsenin, dînini korumak için, kâfir memleketinden, İslâm memleketine göç etmesi.
  • İslâm memleketinde fitne ve kötülük bulunan bir yerden iyi bir yere

hubesa

  • (Tekili: Habis) Habisler, pis şeyler.
  • Abdestsiz, gusülsüz gezen pis kâfirler.

husumet-i kafirane / husumet-i kâfirâne

  • Kâfirce düşmanlık yapılma.

i'nat

  • Zahmete uğratma, meşakkate maruz bırakma.
  • Edb: Mukayyed kafiye ve mukayyed seci' san'atı.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

ikfa'

  • Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.

ikfar

  • Birisine kâfir demek, kâfir denilmek.

iktifa

  • Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.

ıkva'

  • Ev boşalmak.
  • Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.

insak

  • (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma.
  • Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

işba'

  • Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak.
  • Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması.
  • Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve etme.

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

istidrac / istidrâc

  • Kâfir ve fâsıklarda görülen hârikulâde, olağanüstü haller.
  • Derece derece yükselmeyi istemek.
  • Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği harika.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istihlal

  • Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi.
  • Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi.
  • Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi.
  • Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması.
  • İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.

istikfa

  • Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

ita

  • Edb: Kafiyenin bir mânada olarak aynen tekrar edilmesi.

kafile / kâfile / قافله

  • Kervan. (Arapça)
  • Topluluk, kafile. (Arapça)

kafile-i mevcudat

  • Varlıklar kafilesi, topluluğu.

kafile-salar / kafile-sâlâr

  • Kafile reisi. Kafile başı. (Farsça)

kafir-i matrud / kâfir-i matrud

  • Kavulmuş kâfir, uzaklaştırılmış, tard edilmiş kâfir.

kafirane / kâfirane / kâfirâne

  • Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. (Farsça)
  • Kâfirce, inkâr ederek.
  • Kâfirce.

kafirun / kâfirûn

  • Kâfirler.

kafirun suresi / kâfirûn suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.

kafiye-perestlik

  • Kafiye için mânâyı feda edecek derecede kafiyeye önem vermek, birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânâyı arka plâna atmak.

kafiyeperdaz / kafiyeperdâz

  • Kafiye uyduran. Şair, nâzım. (Farsça)

kafiyeperest

  • Aşırı kafiye düşkünü.

kafiyeperestlik

  • Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.

kafiyesenc

  • Kafiye dizen. Nâzım, şair. (Farsça)

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kasaid / kasâid

  • Kasideler; kâfiyeli olarak büyük şahsiyetleri övmek için yazılan şiirler.

kaside / kasîde

  • (Çoğulu: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.
  • Onbeş beyitten aşağı olmamak, bütün beyitlerin ikinci mısraları en başta bulunan mısra ile kafiyeli bulunmak ve daha çok büyükleri övmek üzere yazılan nazım. Koçaklama.

kaside-i mevzune-i manzume-i hikmet

  • Hikmetin vezinli, kâfiyeli ve ahengli kasidesi.

kavafi / kavafî

  • (Tekili: Kafiye) Kafiyeler.

kavafil / kavâfil / قوافل

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.
  • Kafileler. (Arapça)

kefere / كفره

  • (Tekili: Kâfir) Kâfirler.
  • Kâfirler, inkârcılar.
  • Kâfirler, inanmayanlar.
  • Kâfirler.
  • Kafirler. (Arapça)

kervan / kervân / كروان

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)
  • Yolculuk kafilesi.
  • Topluca yolculuk edenler kafilesi.
  • Kafile, kervan. (Farsça)

kervan-ı beni beşer / kervân-ı benî beşer

  • İnsanlık kervanı, dünya yolculuğunu sürdüren insanlık kafilesi.

kırvan

  • Kafile, kervan.
  • Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.

kisaniyye / kîsâniyye

  • Şiânın kollarından. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekâfî'nin kurduğu bozuk fırka. Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sekafî'nin bir adı da Keysân olması sebebiyle Keysâniyye denilmiştir. Bu fırkaya Muhtâriyye veya Bedâiyye de denir.

kitablı kafirler / kitablı kâfirler

  • İncîl ve Tevrât'tan birine inanan kâfirler. Hıristiyanlar ve Yahûdîler.

kitabsız kafirler / kitabsız kâfirler

  • Ehl-i kitâbın dışındaki kâfirler, dinsizler.

köle

  • Allah yolunda harb ederken, kâfirlerden alınan esir.

küffar / küffâr / كفار / كُفَّارْ

  • (Tekili: Kâfir) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.
  • Kâfirler, inkârcılar.
  • Kâfirler.
  • Kâfirler, inanmayanlar.
  • Kafirler.
  • Kafirler. (Arapça)
  • Kafirler.

küffar-ı kureyş / küffâr-ı kureyş

  • Kureyş kâfirleri, müşrikleri.

küfr / كفر

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.
  • Allah'a inanmama ve ona ortak koşma.
  • Dinsizlik, imansızlık, kâfirlik.
  • Nankörlük.
  • Kaba, ayıp söz söyleme, sövme.
  • Kafirlik. (Arapça)
  • Küfür. (Arapça)

küfr alametleri / küfr alâmetleri

  • Kâfirlerin ibâdet olarak yaptıkları ve kâfirlik alâmeti olan şeyler.

küfr ü dalal / küfr ü dalâl

  • Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.
  • Kâfirlik, sapıklık, dinsizlik.

küfr-i inadi / küfr-i inâdî

  • Bilerek, inâd ederek kâfir olmak, küfr-i cühûdî.

kunu'

  • Kanaat etme, kâfi bulma.
  • Suâl ve tezellül.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

maal-kifaye

  • Kâfi olmakla, yetmekle beraber.

mahmil

  • Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler.
  • Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre.
  • Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.

mal-ı habis / mâl-ı habîs

  • Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar, izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

manzum / manzûm / مَنْظُومْ

  • Ölçülü, mizanlı, tertibli.
  • Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi).
  • Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
  • Tertip, ölçü ve kafiye ile yazılmış yazı.

manzum kaside

  • Kâfiyeli bir şekilde yazılan şiir.

manzume / manzûme / مَنْظُومَه

  • Vezinli ve kafiyeli söz.
  • Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz.
  • Sıra, dizi. Sistem.
  • Tertibli, ölçülü ve kafiyeli söz.

matla'

  • Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer.
  • Yıldız veya güneşin zuhur etmesi.
  • Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti.

menduha

  • Genişlik.
  • Kifâyet, kâfi gelmek.
  • Mahlas.

mesih / mesîh

  • Îsâ aleyhisselâmın isimlerinden.
  • Kıyâmete yakın yeryüzünde çıkacağı bildirilen, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışarı fırlamış kâfir bir genç olan Deccâl'e verilen isim.

mesnevi / mesnevî

  • İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume.
  • Her beyti ayrı kafiye olan manzum eser.
  • Her beyti kendi arasında kafiyeli ve baştan sona aynı vezinle yazılmış manzume.
  • Mevlânâ'nın ünlü eseri.
  • Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (kuddise sirruh) yirmi altı bin beytten meydana gelen ve altı defter olan meşhûr eseri.
  • Edebiyâtta bir nazım şekli olup, iki mısrânın bir biri ile kâfiyeli hâli. Bu sebeple her beyti kâfiyeli olan eserlere mesnevî denir.

mevkib / موكب

  • Kafile, alay, kortej.
  • Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat.
  • Kafile, topluluk.
  • Alay, kafile. (Arapça)

mevkib-i ikbal / mevkib-i ikbâl

  • Talihli kafile.
  • Talihli kâfile, gelmesi arzu edilen topluluk.

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

mevlel-muvalat / mevlel-muvâlât

  • Bir zımmînin yâni gayr-i müslim (müslüman olmayan vatandaşın) veya harbî yâni vatandaş olmayan pasaportlu bir kâfirin bir müslümanın yardımı ile îmâna gelerek, bu müslümanı velî kabûl edip ona; "Sen benim mevlâmsın (velîmsin), şâyet ben bir cinâyet(suç) işlersem diyetini (borcunu) sen ver, ben ölünc

millet-i küfriye

  • Küfür milleti, kâfirler.

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld
  • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

muahed

  • Zimmi kâfir.

muahhir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Peygamberlerini, evliyâsını, sevdiklerini kendine yaklaştırıp, kâfirleri (inanmayanları), fâcirleri, düşmanlarını, sevmediklerini kendisinden uzaklaştıran, hor ve hakîr edip alçaltan.

muazale

  • Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme.
  • Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama.
  • Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.

mücrim

  • Kâfir. Günâhkâr.

müellefe-i kulub / müellefe-i kulûb

  • Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler. Kalblerine îmân yerleştirilmesi istenilen veya yeni îmân etmiş müslümanlar ve kötülükleri önlemek istenilen bâzı kâfirler olup, zekât verilen sekiz sınıftan biri iken hazret-i Ebû Bekr zamânında kendilerine zekât verilmesinin nesh yâni hükmünün kaldırıldığı

müfred

  • (Müfret) Tek, yalnız. Müteaddid olmayıp yalnız birden ibaret olan.
  • Basit, mürekkeb olmayan.
  • Gr: Yalnız bir şey veya şahsa işaret eden veya bire mahsus olan kelime. Cemi veya tesniye olmayan.
  • Edb: Başı ve sonu olmayan tek ve kafiyesiz beyit.

müftera hadis / müfterâ hadîs

  • Peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbi ile inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

muhtariyye / muhtâriyye

  • Şia fırkasının kollarından biri. Bu fırkaya Keysâniyye ve Bedâiyye de denir. Kurucusu Muhtâr bin Ebî Ubeyd es-Sakafî'dir.

mukaffa

  • Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden.
  • Kafiyeli.

mükeffef

  • (Çoğulu: Mekâfif) Kürklü kaftan.

mukni'

  • İkna eden. Kanaat veren. Kâfi derecede izah ve isbât eden.
  • Başını kaldırıp gözünü önüne dikip duran.

müktefi / müktefî

  • (Kifâyet. den) İktifâ eden, kanaat edici olan. Kâfi ve yeter bulan.

mülhid

  • Dinden çıkan, dinsiz, kâfir, imânsız. Haşir ve âhirete inanmayan.

münafık / münâfık

  • İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr.
  • Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden.
  • Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.
  • Nifak sokan, iki yüzlü.
  • Kâfir olduğu halde kendisini müslüman gösteren.
  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.

munazzım

  • Sıralayıp dizen, tanzim eden.
  • Nazm yazan. Vezinli, kâfiyeli, tertibli yazan.

münzir

  • (Nezir. den) Olacak bir şeyi haber vererek korkutan, akibetin kötülüğünü bildiren.
  • Kâfir ve münafıkların Cehennem'e gideceğini haber veren.

murassa'

  • Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı.
  • Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş.
  • Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit.
  • Bir nevi yazı.

mürted

  • Müslüman iken dinden çıkan, kâfir olan kimse.

musammat

  • Edb: Beyitleri kafiyeli ve dört kısımdan ibaret olan manzume.

musarra / مصرع

  • İki mısraı birbiriyle kafiyelendirilmiş beyit. (Arapça)

musarra'

  • Edb: İki mısra'ı da kafiyeli olan beyit. Bir mısra'ı kafiyeli olana "Müfred" denir.Musarra' beyte, gazel veya kasidenin baş tarafında bulunursa; matla; terci' ve terkib-i bentlerin arasında bulunursa; vâsıta tâbir olunur.

müsecca'

  • Secilendirilmiş. Cümlelerin sonu veya ortası kafiyeli olan nesir.

müselsel

  • (Silsile. den) Teselsül eden, birbirine bağlı olan, bir sırada devam eden. Zincir halkaları gibi bir sırada olan.
  • Edb: Bütün mısraları kafiyeli manzume.

müşrik-i kureyş

  • Allah'a ortak koşan Kureyşli müşrikler, kâfirler.

müstevfa

  • (Müstevfi) (Vefa. dan) Yeter, yetişir, kâfi derecede, yeteri kadar.
  • Tam, mükemmel.

mütekafi / mütekâfi

  • (Mütekâfiyye) Birbirine denk ve akran olan. Eşitleşen.

mütezendik

  • Kâfir olan. Zındık olan.

müzdevic

  • Evlenen.
  • Edb: Bir kelimeye kafiye olan.

na-kafi / na-kâfi

  • Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil. (Farsça)

navus

  • (Çoğulu: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.

nazım / نَظِمْ

  • Tertip, ölçülü ve kafiyeli söz.

nazir

  • Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen.
  • Edb: Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.

nazm / نظم

  • Sıra, tertib.
  • Kafiyeli, vezinli, söz, şiir.
  • Dizili olan şey.
  • Kur'an âyetleri.
  • Kur'ân-ı Kerim'in yazısı. Manzume, ölçü ve kâfiyeli yazı.
  • Dizme. (Arapça)
  • Düzenleme, tertip etme. (Arapça)
  • Vezinli ve kafiyeli söz söyleme. (Arapça)

nesr-i manzum

  • Şiirsel, kâfiyeli nesir.

nifak / nifâk

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • Münâfıklık; kalbiyle, îmân etmediği hâlde inanmış görünmek; için dışa uymaması, kâfir.
  • Dışı içine uymayan, iki yüzlü.

nim-manzum

  • Yarı vezinli, kafiyeli.

pesavend

  • Kafiye. (Farsça)

rahile

  • Yük hayvanı.
  • Yük getiren deve.
  • Topluluk, kafile.
  • Üzerine binilen deve.

rahman / rahmân

  • "Dünyâda dost olsun düşman olsun, lâyık olsun olmasın, mü'min olsun kâfir olsun bütün yaratıklara rızık ve sayısız nîmetler veren" mânâsında Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

redif

  • Arkadan gelen, birisinin ardından giden.
  • Birbiri ardınca zuhur etmek.
  • Terhis olup ihtiyata geçen asker.
  • Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.

reviy

  • Edb: Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi.

ribat / ribât

  • Sınır karakolu; İslâm dînini üstün kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini, zararını def etmek için düşman sınırında nöbet beklemek.

saci'

  • Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan.
  • Kasdedici, kasdeden.

safiye

  • Temiz, katışıksız, bozuk olmayan.
  • İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.

şair

  • Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden.

sakare

  • Kâfir.
  • Koğucu, dedikoducu, nemmam.
  • Müstehak olmayana lânet eden.
  • Pekmezci.

şaki / şakî

  • Cehennemlik. Bedbaht; şirk (Allahü teâlâya eş, ortak koşması) veya isyân etmesi sebebiyle kâfir veya fâsık olan kişi. Zıddı saîd'dir.

salar / sâlâr

  • Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan. (Farsça)

salar-ı rusül / sâlâr-ı rusül

  • Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

sanem

  • Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put.
  • Mc: Çok güzel olan.
  • Putperestlerin İlâhı.
  • Kâfirlerin önünde ibadet ettikleri heykel, put, put severlerin ilâhı, çok güzel kadın.

sar'

  • Düşmek.
  • Yıkıp yere çalmak.
  • Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak.
  • Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.

sebseb

  • (Çoğulu: Sebâsib) Issız büyük çöl.
  • Kâfirlerin bayramı.

sec' / سجع

  • (Çoğulu: Escâ-Esâci) Kumru sesi.
  • Kafiyeli söz.
  • Nesirde cümle sonlarının kâfiye şeklinde birbirine uygunluğu.
  • Seci sanatı. Düzyazıda kafiyelendirme sanatı. (Arapça)

sec'a

  • Kuşların cıvıltısı gibi olan ses.
  • Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.

secaat / secaât

  • Kuşların ötüşleri, sec'aları.
  • Nesir halindeki yazının kafiyeleri.

seci

  • Nesir kafiyesi.

seci'

  • Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' en

şeddad / şeddâd

  • Kâfir.
  • Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir.
  • Ad kavminin ulu önderi olan ünlü bir kâfir.

şekavet / şekâvet

  • Kâfir veya fâsık olma, cehennemlik olma. Seâdetin zıddı.

sekban

  • Köpek besleyicisi. (Farsça)
  • Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. (Farsça)
  • Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. (Farsça)
  • Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) (Farsça)

şekk-i küfri / şekk-i küfrî

  • Küfürdeki şüphe. Kâfire ait şek.

sekkaki / sekkakî

  • (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir.

serhayl

  • Kervan veya kafile başı. (Farsça)
  • Baş, başkan. (Farsça)

seyyar

  • Bir yerde durmayıp yer değiştiren.
  • Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen.
  • Kervan, kafile.
  • Otomobil.

şi'r

  • (Şiir) Anlama, idrak.
  • Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü.

siccin / siccîn

  • Şeytanların, kafirlerin (Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahkâr mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
  • Şakîlerin, kötülerin ve azâb olunan rûhların bulunduğu yer.
  • Yerin altında veya Ceh

sürü

  • Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi.

taganni

  • (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak.
  • Kâfi bulmak.
  • Zengin olmak.
  • Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak.
  • Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.

takfiye

  • Kafiye yapmak.
  • Bir kimsenin ardınca olmak.

talia

  • Casus.
  • Nişancı. Asker önünden giden tabur.
  • Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.

tasri'

  • Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma.
  • Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma.
  • Yere vurmak.
  • İki parça etmek.

tehallüf

  • Uygunsuzluk.
  • Kafileden geri kalma.
  • Geride bırakma.

tekfir / tekfîr / تكفير / تَكْف۪يرْ

  • Birine kâfir demek.
  • Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme.
  • Ortadan kaldırma, yok etme.
  • Setretme, örtme.
  • Keffaret verme.
  • Elini göğsüne koyup tevazu yapma.
  • Bir kimseye küfr, îmânsızlık nisbet etmek, kâfir demek.
  • Kafirlikle suçlama. (Arapça)
  • Kafir sayma.

teres

  • Alçak, kâfir.

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

tesci'

  • Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek.

tevşih / tevşîh / توشيح

  • Süsleme. (Arapça)
  • Çifte kafiye kullanma. (Arapça)

tezenduk

  • Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.

ürcuze

  • (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım.

üskuf

  • (Çoğulu: Esâkıf) Kâfirlerin kadısı ve ruhbanları.

vafi / vâfi

  • (Vefâ. dan) Tam, elverişli, kâfi, yeter.
  • Sözünün eri.
  • Va'dini mutlak yerine getiren Cenab-ı Hak.

vasi' / vâsi'

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Rahmeti, ilmi, kudreti, ihsânı ve nîmetleri her şeyi kuşatan ve her şeye kâfi olan, kudretinin ve ilminin nihâyeti olmayan.
  • (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı.
  • Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)

veli / velî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine gâlib, üstün kılan, kâfirleri sevmeyen.
  • Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa kâdı veya bunların vasî tâyin ettik

vezin / وَزِنْ

  • Ölçülü ve kāfiyeli söz.

zalim / zâlim

  • Zulm eden, müslümanlara ve İslâmiyet'e; eli ile, dili ile ve kalemi ile zarar veren, başkalarının hakkına tecâvüz eden.
  • Allahü teâlâya inanmayan kâfir.

zendeka

  • Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir. Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve dehrin bekasına kail olan kimsedir.)

zındık

  • Hiçbir dinde olmadığı ve Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslüman görünüp müslümanlığı değiştirmeye, îmânı bozmaya, dinsizliği müslümanlık olarak yaymaya çalışan ve İslâmiyet'i içerden yıkmaya uğraşan sinsi İslâm düşmanı, azılı kâfir, münâfık. Kâdıy ânîler ve Behâîler böyledir.