LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te irsi ifadesini içeren 367 kelime bulundu...

acul / acûl

  • Çok acele eden sabırsız.
  • Aceleci, sabırsız.

aculiyet

  • Acelecilik. Sabırsızlık.
  • Acelecilik, sabırsızlık.

acz-i mutlak / âcz-i mutlak

  • Sınırsız âcizlik, güçsüzlük.

adalet-i mutlaka

  • Sınırsız, tam ve yerinde adalet.

adem-i malumiyet / adem-i malûmiyet

  • Bilinmemezlik, belirsizlik.

adem-i mutlak

  • Sınırsız yokluk.

adem-i tahdid

  • Sınırsızlık, hudutsuz olma.

adil-i mutlak / âdil-i mutlak / عَادِلِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız adâlet sahibi Allah.
  • Sınırsız adâlet sahibi olan (Allâh).

agende-guş

  • Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse. (Farsça)

alim-i mutlak / alîm-i mutlak

  • Sınırsız ilim sahibi Allah.

alim-i zülcelal / alîm-i zülcelâl

  • Sonsuz ilmiyle herşeyi bilen ve sınırsız haşmet ve yücelik sahibi olan Allah.

allah razı olsun / allah râzı olsun

  • Allahü teâlâ, senin ahlâkını, işlerini ıslâh edip, seni râzı olduğu (beğendiği) hâle getirsin, mânâsında duâ.

allah-ı kerim / allah-ı kerîm

  • Sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah.

allahü zülcelal / allahü zülcelâl

  • Sınırsız haşmet ve yücelik sahibi olan Allah.

allahü zülcelal ve'l-kemal / allahü zülcelâl ve'l-kemâl

  • Sınırsız haşmet ve mükemmellik sahibi olan Allah.

alz

  • (Çoğulu: Alzât) Sabırsızlık.
  • Hastaya ârız olan titremek.
  • Hafiflik.
  • Acele

aman

  • (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz.
  • Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi.
  • Tenbih, sakındırma.

amiriyet-i mutlaka / âmiriyet-i mutlaka

  • Sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik.

amrut

  • (Çoğulu: Amârit) Hırsız.

arızi / ârızî

  • Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.

arş

  • Taht, yüce makam; Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş ve kürs

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği iki yer.

arş-ı ala / arş-ı âlâ

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yüce yer.

arş-ı azam / arş-ı âzam

  • Allah'ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği makam.

arş-ı azamet

  • Allah'ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer.

arş-ı azim / arş-ı azîm

  • Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

arş-ı azim-i muhit / arş-ı azîm-i muhit

  • Cenab-ı Allah'ın her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer.

ayyar

  • Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas.
  • Zeki, kurnaz.

azamet-i kibriya / azamet-i kibriyâ

  • Zâtının büyüklüğü ve sıfatlarının sınırsız oluşu.

azamet-i mutlaka

  • Sınırsız büyüklük.

bab-ı hane / bâb-ı hâne

  • Hırsızların yeri. (Farsça)
  • Fuhuşhane. (Farsça)
  • Tembeller yurdu. (Farsça)

bahçe-i ebedi / bahçe-i ebedî

  • Sonsuz, sınırsız bahçe.

bahr-i bikeran / bahr-i bîkerân

  • Hudutsuz, sınırsız deniz.

baki-i zülkemal / bâkî-i zülkemâl

  • Sınırsız mükemmellik sahibi ve varlığı devamlı ve kalıcı olan Allah.

banyol

  • Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.

batıl / bâtıl

  • Fânî, geçici, devamlı olmayan, yok olan.
  • Abes, boş, boşuna, sebebsiz yere, yok yere.
  • Hırsızlık, gasb, kumar gibi dînin helâl etmediği, izin vermediği kazanç yolu.
  • Şirk, putlara tapmak.

bel'

  • Yutma. Emme.
  • Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.

bely

  • Mahvolmak.
  • Belirsiz olmak.

bi-geran / bî-geran

  • Sınırsız. (Farsça)

bi-keran / bî-keran

  • (Bî-girân) Sınırsız, sonsuz. (Farsça)
  • Kenarsız. (Farsça)
  • Hesabsız. (Farsça)

bi-nazir / bî-nazir

  • Benzeri olmayan. Nasirsiz. (Farsça)

bihadd / bîhadd / بى حد

  • Hadsiz, sınırsız.
  • Sınırsız. (Farsça - Arapça)

bila-haddin / bilâ-haddin

  • Sınırsız.

bimanend

  • Eşsiz, nazirsiz.

binaimechul / binâimechûl

  • Öznesi belirsiz fiil.

bu'd-u mutlak

  • Sınırsız uzaklık.

bur

  • Hayırsız kişi.
  • Ekine elverişli olmayan tarla.

carin

  • Aşınmış ve eskimiş bez.
  • Belirsiz yol.
  • Yılan yavrusu.

ceberut-u mutlak

  • Sınırsız baskı ve zorbalık.

celil-i zülcemal / celîl-i zülcemâl

  • Sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan Allah.

cemal-i mutlak / cemâl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik.

cemil-i baki / cemîl-i bâkî

  • Sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah.

cemil-i mutlak / cemîl-i mutlak

  • Sınırsız güzellik sahibi olan Allah.

cemil-i zülcelal / cemîl-i zülcelâl

  • Heybeti ve yüceliği sınırsız, güzelliği sonsuz olan Allah.

cenab-ı feyyaz-ı mutlak / cenâb-ı feyyaz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket sahibi olan Allah.

cenab-ı hakim-i mutlak / cenâb-ı hakîm-i mutlak

  • Sınırsız hikmet sahibi yüce Allah.

cenab-ı kerim-i mutlak / cenâb-ı kerîm-i mutlak

  • Sınırsız ikram ve cömertlik sahibi yüce Allah.

cevad / cevâd

  • Sınırsız cömertlik sahibi olan ve çok çok ihsan eden Allah.

cevad-ı mutlak / cevâd-ı mutlak

  • Sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah.

cevvad / cevvâd

  • Sınırsız cömertlik sahibi Allah.

ceza' / جَِزَعْ

  • Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.
  • Sabırsızlanma.

cibs

  • Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse.
  • Alçı taşı, kireç.

cinayet-i mutlaka

  • Sınırsız cinayet.

cud ve sehavet-i mutlaka / cûd ve sehavet-i mutlaka

  • Sınırsız cömertlik ve ikramseverlik.

cud-u mutlak / cûd-u mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

dayis

  • (Çoğulu: Dâsse) Hırsız.

dehşet-i mutlaka

  • Sınırsız bir dehşet hali.

dellal-ı saltanat-ı ilahiye / dellâl-ı saltanat-ı ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın saltanatının, sınırsız egemenliğinin ilâncısı.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

deres

  • Nişanın belirsiz olması.
  • Kaftanın eskimesi.
  • Evin köhne olması.

dildüzd / دل دزد

  • Gönül hırsızı. (Farsça)

dilrüba / dilrübâ / دلربا

  • Gönül hırsızı, gönül çalan. (Farsça)

divanhane-i rahman / divanhane-i rahmân

  • Rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah'ın büyük salonu, yeryüzü.

düsur

  • Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma.
  • Kaftan eskime.
  • Ev köhne olma.

düzd / دزد

  • (Çoğulu: Düzdân) Sârık, hırsız. (Farsça)
  • Hırsız. (Farsça)

düzdan

  • (Tekili: Düzd) Hırsızlar, sürrak. (Farsça)

düzdane / düzdâne

  • Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. (Farsça)

düzdi / düzdî / دزدی

  • Hırsızlık, sirkat. (Farsça)
  • Hırsızlık. (Farsça)

eb'ad-ı namahdud / eb'âd-ı nâmahdud / eb'âd-ı nâmahdûd

  • Sınırsız uzaklıklar.
  • Sınırsız boyutlar.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

emniyet-i mutlaka

  • Sınırsız güvenlik.

esbil

  • At hırsızı, at çalan. (Farsça)

fakd

  • Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak.
  • Talebetmek, istemek.

fakr-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç hâli.

fakrımutlak

  • Tam ve sınırsız fakirlik.

fatır-ı rahman / fâtır-ı rahmân

  • Rahmet ve şefkati sınırsız olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah.

fettan

  • Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran.
  • Hırsız.
  • Şeytan.
  • Altın eriten kuyumcu.

fevkalhad

  • (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.

feyyaz-ı mutlak / feyyâz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

feza-yı gayr-ı mahdude

  • Sınırsız uzay boşluğu.

fıkdan

  • Yokluk.
  • Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.

fülan / fülân

  • Belirsiz bir şey, filan.

gaful

  • Aldanmak.
  • Terk etmek.
  • Belirsiz ve idraksiz olmak.

gall

  • Girmek, sokmak, akmak.
  • Boynunu, elini zincir ile bağlamak.
  • Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek.
  • Ganimet malından hırsızlık etmek.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.

ganiyy-i ale'l-ıtlak

  • Her cihetle sınırsız zenginlik sahibi Allah.

ganiyy-i muğni / ganiyy-i muğnî

  • Bütün varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan ve her varlığın zenginliği Kendisinin tükenmez hazinesinden çıkan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sınırsız zenginlik sahibi Allah.

ganiyy-i mutlak

  • Hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah.

ganiyy-i rahim / ganiyy-i rahîm

  • Sınırsız zenginlik sahibi olan, şefkat ve merhamet sahibi Allah.

gayb

  • Gizli olan, gözle görülmeyen şey.
  • Belirsiz, bilinmeyen şey.
  • Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz.
  • Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey.
  • Gizli, görünmeyen, belirsiz.

gayetsiz

  • Sınırsız.

gayr-ı mahdud

  • Sınırsız.

gayr-i mahdud / gayr-i mahdûd / غير محدود

  • Sınırsız.

gayr-ı mahdude

  • Sınırsız.

gayr-ı mahdut

  • Sınırsız, sonsuz.

gayr-ı mahsur / gayr-ı mahsûr

  • Sınırsız.
  • Hasrolunmamış. Sınırsız.
  • Sınırsız.

gayr-ı mazbut

  • Sınırsız; sınır ve kayıt altına alınamayan.

gayr-ı muayyen

  • Belirlenmemiş, belirsiz.

gayr-i muayyen / غير معين

  • Belirsiz.

gayr-i mütenahi / gayr-i mütenâhî

  • Sonsuz, sınırsız.

gına-yı ilahiye / gınâ-yı ilâhiye

  • Allah'ın sınırsız zenginliği.

gına-yı mutlak / gınâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik.

gufl

  • Belirsiz, işaretsiz.

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

had ve hesaba gelmez

  • Sayılmayacak kadar çok, sayısız ve sınırsız.

hadsiz

  • Sayısız, sınırsız.
  • Sınırsız.

haki-nihad / hakî-nihad

  • Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü. (Farsça)

hakikat-i mutlaka

  • Bir sınırı olmayan sınırsız hakikat, gerçek.

hakim-i mutlak / hâkim-i mutlak

  • Herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah.

hakimiyet-i mutlaka / hâkimiyet-i mutlaka / حَاكِمِيَتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız hükümrânlık.

hakimiyet-i uluhiyet / hâkimiyet-i ulûhiyet

  • Allah'ın sınırsız egemenliği.

halık-ı mutlak / hâlık-ı mutlak

  • Bütün kâinatın sınırsız güç ve kudretiyle mutlak yaratıcısı olan Allah.

halık-ı zülcelali ve'l-ikram / hâlık-ı zülcelâli ve'l-ikram

  • Haşmeti sonsuz, lütuf ve ikramları sınırsız yaratıcı, Allah.

haşb

  • Hayırsızlık.
  • Haşinlik.

hassa'

  • Hayırsız kadın.

hateme

  • "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hayat-ı mutlaka

  • Sınırsız bir hayat.

haydud

  • (Haydut) Yol kesici. Dağ hırsızı. Eşkiya.

hazain-i namütenahiye / hazâin-i nâmütenâhiye

  • Sonsuz, sınırsız hazineler.

helu'

  • Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hım'

  • Kurt.
  • Hırsız.

hırabe

  • Deve hırsızlığı yapmak.

hırs-ı cah / hırs-ı câh

  • Makam ve rütbe hırsı.
  • Makam hırsı.

hırs-ı hayat

  • Hayat hırsı.

hırs-ı intikam

  • İntikam hırsı.

hırs-ı ırki / hırs-ı ırkî

  • Irkçılık hırsı.

hırs-ı sevap

  • Daha çok sevap kazanma hırsı.

hırs-ı şöhret

  • Şöhret hırsı, şöhrete düşkünlük.

hubb-u cah

  • Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı. (Farsça)

hudutsuz

  • Sınırsız.

hünsa

  • Erkek veya kadın olduğu belirsiz olan.
  • Aynı çiçekte dişi veya erkeklik uzvunun bulunması.

hürriyet-i mutlak

  • Sınırsız hürriyet.

hürriyet-i mutlaka

  • Kayıtsız serbestiyet, sınırsız hürriyet.

i'cam

  • Harflere, yazıya nokta koymak.
  • İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlak söylemek.

ibham / ibhâm / ابهام

  • Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan.
  • Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı.
  • Baş parmak.
  • Belirsizlik. (Arapça)

ibhamat / ibhâmât / ابهامات

  • Belirsizlikler. (Arapça)

ibn-i dehaliz

  • Hırsız.

ifrah

  • Belirsiz bir şeyi belirtme.
  • şübhe ve tereddütü giderme.
  • (Kuş) yavrulama.
  • (Tohum) yeşerme.

igra

  • Rağbetlendirmek. Teşvik etmek. Hırsını tahrik etmek.

ıhtilas

  • Hırsızlık için gelip bir şey alıp kaçmak.

ihtilas

  • (Çoğulu: İhtilasât) Çalma, sirkat, hırsızlık.
  • Usulca ve elçabukluğu ile aşırma.
  • Bir çeşit ok atma tavrı.

ihtilasat

  • (Tekili: İhtilas) Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.

ihtilaskar / ihtilaskâr

  • Çalan, aşıran, hırsızlık yapan. (Farsça)

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ihtiyac-ı mutlak

  • Sınırsız ihtiyaç.

ihtiyatsız

  • Tedbirsiz.

ihtiyatsızlık

  • Tedbirsizlik, önlem almama.

iktiman-ı sarık / iktiman-ı sârık

  • Hırsızın gizlenmesi.

ilm-i ilahi / ilm-i ilâhî

  • Allah'ın herşeyi kuşatan sınırsız ilmi.

ilm-i ilahiye / ilm-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan sınırsız ilmi.

ilma

  • Çalma, hırsızlama, sirkat.

imlisi / imlisî

  • Hırsız, sârık.

intımas

  • Kaybolma, belirsiz olma.

irade-i mutlaka

  • Sınırsız irade.

irsen

  • Miras olarak, irsiyet yoluyla.

irsiyyet / ارثيت

  • Kalıtımsallık, irsîlik. (Arapça)

ism-i kuddus / ism-i kuddûs

  • Allah'ın her türlü kusur ve çirkinlikten yüce olduğunu ve her işinde sınırsız bir temizlik görüldüğünü ifade eden ismi.

istibdad-ı mutlak / istibdâd-ı mutlak

  • Sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük, despotluk.

istibdad-ı mutlaka

  • Tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük.

istibham

  • Karışık ve belirsiz olma.
  • Ses çıkarmama, susma.

istidadat-ı gayr-ı mahdud / istidâdât-ı gayr-ı mahdud

  • Sınırsız kabileyetler, yetenekler.

istidadat-ı gayr-ı mahdude / istidâdât-ı gayr-ı mahdude

  • Sayısız ve sınırsız yetenekler.

istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye / istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniye

  • İnsanın sınırsız istidat ve potansiyel yetenekleri.

istidrac / istidrâc

  • Derece derece yükselme, hayırsız başarı.

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak

  • Sınırsız zenginlik, hiçbir şeye muhtaç olmayış, tokgönüllülük.

istiklaliyet-i mutlaka / istiklâliyet-i mutlaka

  • Kesin ve sınırsız bağımsızlık.

istirak / istirâk

  • Hırsızlama.
  • Sirkat etmek. Çalmak. Hırsızlık etmek.
  • Hırsızlık.

istirak-ı sem'

  • Haber çalmak, kulak hırsızlığı.

istizah

  • Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek.
  • Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenilen sual.

ıtlak / ıtlâk

  • Kayıtsız, sınırsız, mutlak olma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.

kabına sığmamak

  • t. Sabırsızlık, acelecilik.
  • Şişmanlamak.

kadir-i alim-i mutlak / kadîr-i alîm-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen, sınırsız kudret ve ilim sahibi Allah.

kadir-i külli şey / kadîr-i külli şey

  • Sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kàdir-i külli şey / kàdîr-i külli şey

  • Sınırsız güç sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kadir-i mutlak / kadîr-i mutlak

  • Kudreti herşeyi kuşatan, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kàdir-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kadir-i mutlak / kâdir-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah.

kadiriyet-i mutlaka / kadîriyet-i mutlaka

  • Allah'ın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi.

kamil-i mutlak / kâmil-i mutlak

  • Sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah.

kamin / kâmin

  • Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.

kamine / kâmine

  • Gizli, belirsiz olan.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

kaviyy-i mutlak

  • Sınırsız kuvvet sahibi olan Allah.

kazımun / kâzımûn

  • Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.

kemin

  • (Çoğulu: Kemâin) Pusuya saklanmış adam.
  • Pusu.
  • Belirsiz. Gizli yer.

kemnam

  • Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz. (Farsça)

kerim-i mutlak / kerîm-i mutlak

  • Lütuf ve cömertliği sınırsız olan Allah.

kesret-i mutlak

  • Sınırsız çokluk.

kırzab

  • (Çoğulu: Karâzıbe) Keskin kılıç.
  • Hırsız.

kisebür

  • Yankesici, hırsız. (Farsça)

kıyas-ı hafi

  • Gizli, belirsiz kıyam.

kıymet-i binihaye / kıymet-i bînihaye

  • Sınırsız değer.

korsan gemisi

  • Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.

kubh-u mutlak

  • Sınırsız çirkinlik.

kudret-i muhita / kudret-i muhîta

  • Herşeyi kuşatan sınırsız güç ve iktidar.

kudret-i mutlaka

  • Allah'ın sınırsız güç ve iktidarı.

kusur

  • Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik.
  • Cem' olmalar.
  • Pahalanmak.
  • Eksilmek.
  • Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması.
  • Bereketlenmek.
  • İmtina', âciz olmak.
  • Bir hesabın üstü. Artan kısım.
  • (Tekili: Kasr) Kası

kuvvet-i mutlaka

  • Sınırsız kuvvet.

kuyud ve hey'at / kuyud ve hey'ât

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat / kuyûdât

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

la müdrike / lâ müdrike

  • Bilinçsiz, sınırsız.

lafahr

  • Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin.
  • Fahrolmasın.

lahayr / lâhayr

  • Uğursuz, hayırsız.

lanazir / lânazîr

  • Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.

lass

  • (Çoğulu: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.

layetenahilik / lâyetenâhîlik

  • Sonsuzluk, sınırsızlık.

layüadd ve layuhsa / lâyüadd ve lâyuhsâ

  • Sayısız ve sınırsız.

layühad / lâyühad

  • Sınırsız.

layuhadd / lâyuhadd

  • Hadsiz, sınırsız.

lefaz

  • Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.

lesas

  • Hırsızlık yapma. Sirkat.

lesaset

  • Hırsızlık.

lesus

  • (Lesusiyet) Hırsızlık, sirkat. Hırsızlık yapmak.

leyyin-ül canib / leyyin-ül cânib

  • Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.

lıss

  • (Çoğulu: Lüsus-Elsâs) Hırsız.

lıst

  • Hırsız.

luss

  • (Çoğulu: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.

lüss

  • (Çoğulu: Lüsus) Hırsız.

lüsus

  • (Tekili: Luss) Hırsızlar, sârıklar.

lüsuset

  • (Lüsusiyet) Hırsızlık, sirkat.

lüsusiyyet

  • Hırsızlık yapma, sirkat.

mahmud-u bi'l-ıtlak

  • Sınırsız olarak hamdedilmeye ve övülmeye lâyık olan Allah.

mash

  • Sâbit olma.
  • Mahvolup belirsiz olmak.
  • Kısa olmak.

mebzuliyet-i mutlaka

  • Sınırsız bir bolluk, ucuzluk.

meçhuliyet

  • Belirsizlik, bilinmezlik.

melassa

  • Hırsız ve haydut yatağı.

menkur / menkûr

  • Bilinmeyen; belirsiz.

merhamet-i mutlaka

  • Sınırsız merhamet.

mevhibe-i mutlaka

  • Mutlak Allah vergisi; Allah'ın sınırsız ihsan ve ikramı.

mevrus

  • İrsî, kalıtım olarak geçen.

monarşi

  • Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli (Fransızca)

muallak / muallâk

  • Belirsiz

mübhem / مبهم / مُبْهَمْ

  • İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli.
  • Kapalı, belirsiz.
  • Belirsiz.
  • Belirsiz. (Arapça)
  • Belirsiz.

mübhemat

  • Belirsiz olan şeyler, mübhem olan şeyler.

mübhemiyet

  • Belirsizlik, anlaşılmazlık.

muharris

  • Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.

muhteris

  • Hırslı, aşırı istekli, hırsı tutku haline gelmiş.

mukavemet-suz

  • Dayanmayı te'sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran. (Farsça)

muntamıs

  • Belirsiz olan. İntımâs eden.

müphem / مبهم

  • Kapalı, örtülü, belirsiz.
  • Belirsiz, belli belirsiz. (Arapça)

müridd

  • Cima hırsı ve iştihası galip kişi.
  • Suyu çok olan deniz.

müsarakat

  • (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.

müsavat-ı mutlaka / müsâvât-ı mutlaka / مُسَاوَاتِ مُطْلَقَه

  • Sınırsız, tam eşitlik.

mütelassıs

  • (Lüss. den) Hırsızlık yapan.

mutlak / مُطْلَقْ

  • Kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi.
  • Sınırsız.

na-berca

  • (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan.

na-mahdud

  • Hudutsuz, sınırsız, sonsuz. (Farsça)

na-peyda

  • Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz. (Farsça)

na-şikib

  • Sabırsız. (Farsça)

na-şikibane / na-şikibâne

  • Sabırsızlıkla. (Farsça)

na-şikibani / na-şikibânî

  • Sabırsızlık. (Farsça)

na-şikibi / na-şikibî

  • Sabırsızlık. (Farsça)

nabekar / nâbekâr / نابكار

  • Hayırsız. (Farsça)
  • İşe yaramaz. (Farsça)

nahalef / nâhalef / ناخلف

  • Hayırsız evlat. (Farsça - Arapça)

nakd

  • (C?: Nukûd) Madeni para, akçe.
  • Bir şeyin bedelini peşinen ödemek.
  • Para olarak bulunan servet.
  • Vezin ve ayarı tamam olan para.
  • Bir şeye hırsızlamasına bakma.
  • Seçmek.
  • Saymak.

namahdud / nâmahdud / نامحدود

  • Sınırsız, hudutsuz.
  • Sınırsız. (Farsça - Arapça)

namahdut / nâmahdut

  • Hudutsuz, sınırsız.

nazar-ı adalet

  • Allah'ın sınırsız adaletiyle her varlığa adaletle muamele etmesi; zerre kadar da olsa her şeyin hakkını vermesi, haksızı cezalandırması açısından.

nedl

  • Kir.
  • Hırsızlık.

nehme

  • Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı, oburluğu.

nekare / nekâre

  • Güçlük, zorluk.
  • Belirsizlik.

nekd

  • (Nekâde) (Çoğulu: Enkâd) Hayırsız olmak.

nekes / نكس

  • Hayırsız. (Farsça)
  • Elisıkı. (Farsça)

nekire

  • (Çoğulu: Nekerât) Belirsiz.

nekre

  • Belirsiz olan.
  • Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin.
  • Garip ve gülünç fıkralar.
  • Hoş sohbet ve hazır cevap kimse.
  • Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.
  • Gr. başına "el" takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim.
  • Belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.
  • Belirsiz.

nihayet-i acz

  • Sınırsız güçsüzlük.

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

parule

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Yonga. (Farsça)
  • Hayırsız ve işe yaramaz kişi. (Farsça)

payansız / pâyansız

  • Sınırsız, kayıtsız.

rahim-i kerim / rahîm-i kerîm

  • Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve sınırsız bir cömertliği olan.

rahim-i mutlak / rahîm-i mutlak

  • Sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah.

rahim-i rahman / rahîm-i rahmân

  • Rahmân ve Rahîm olan Allah; herbir kuluna karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah.

rahim-i zülkemal / rahîm-i zülkemâl

  • Sonsuz mükemmellik ve sınırsız rahmet sahibi olan Allah.

revm

  • Maksad. Taleb, istek.
  • Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.

rububiyet-i mutlaka / rubûbiyet-i mutlaka

  • Allah'ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi.
  • Sınırsız, kâinatı kaplayan rububiyet.

rüşvet-i mutlaka

  • Her istenileni vermek, sınırsız rüşvet.

sabırsuz / sabırsûz

  • Sabrı yakan, sabırsızlık veren. (Farsça)

saha-i ıtlak

  • Açık alan, sınırsız meydan.

saltanat-ı mutlaka

  • Allah'ın bütün varlık âlemi üzerindeki sınırsız hâkimiyeti.

san'at-ı şuuriye-i rahmaniye / san'at-ı şuuriye-i rahmâniye

  • Rahmeti sınırsız olan Allah'ın sonsuz ilminin neticesi olarak ortaya çıkan san'atı.

sarık / sârık

  • Hırsız.
  • Hırsız.
  • (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.

sarik / sârik / سارق

  • Hırsız. (Arapça)

sarıkane / sârıkane

  • Hırsız gibi, hırsızcasına. (Farsça)
  • Hırsızca.
  • Hırsızcasına.

sehavet-i mutlak / sehâvet-i mutlak

  • Sınırsız cömertlik.

sehavet-i mutlaka / sehâvet-i mutlaka

  • Her yeri kaplayan, kusursuz ve sınırsız cömertlik.

şehid-i ahiret / şehîd-i âhiret

  • Bir kimsenin Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.

şehr-i rahmani / şehr-i rahmânî

  • Rahmet ve merhameti sınırsız olan Allah'ın şehri; kâinat.

serak

  • Hırsızlık yapmak.

sereka

  • İpeğin gayet iyisi.
  • Beyaz ipek.
  • (Tekili: Sârik) Hırsızlar.

serık

  • Hırsızlık.

sıfat-ı mutlaka / sıfât-ı mutlaka

  • Sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler.

sıfat-ı mutlaka-i muhita / sıfât-ı mutlaka-i muhîta

  • Allah'ın yüce Zâtını niteleyen ve bütün kâinatı kuşatan sınırsız ve sonsuz kutsal özellikler.

siga-yı meçhul

  • Gr. belirsizlik kipi; öznenin zikredilmediği fiil kalıbı; meselâ "denildi" fiilinde, kimin dediği belli değildir.

sirkat / سرقت / سِرْقَتْ

  • (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık, çalma.
  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık. (Arapça)
  • Sirkat edilmek: Çalınmak. (Arapça)
  • Hırsızlık.

şirrib

  • Şaraba karşı hırsı olan.

sofra-ı rahman / sofra-ı rahmân

  • Allah'ın sınırsız rahmetiyle kulları önüne serdiği sofra.

suhulet-i mutlaka

  • Sınırsız kolaylık.

şükr-ü mutlak

  • Allah'a karşı sınırsız minnet duyma, teşekkür etme.

sultan-ı adil / sultan-ı âdil

  • Her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah.

sultan-ı mutlak

  • Herşeye hükmeden, sınırsız egemenlik sahibi sultan.

şum

  • Hayırsız kişi.

şüphe-i tarık / şüphe-i târık

  • Hırsız şüphe.

sür'at ve vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız ve genişlik.

sür'at-ı mutlaka

  • Sınırsız hız.

sür'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız.

sürrak

  • (Tekili: Sârik) Hırsızlar, sârikler.

tahammülsuz

  • Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren. (Farsça)

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.

tams

  • Yok etme, belirsiz kılma.
  • Eskimek.
  • Mahvolmak.

tamsetmek

  • Belirsiz kılma, silme.

tasarruf-u mutlak

  • Kayıtsız, sınırsız tasarruf, dilediği şeyi dilediği gibi yapma.

tebehhüm

  • Şüpheli ve belirsiz olma.

tedenni-i mutlak / tedennî-i mutlak

  • Sınırsız düşüş, alçalma.

tedenni-i mutlaka / tedennî-i mutlaka

  • Sınırsız dinsizlik ve alçalma.

telassus

  • Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.

temasül

  • Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak.
  • Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak.
  • Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

tenezzülen

  • Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.

tenkir / tenkîr

  • Tanınmayacak bir hale koymak.
  • Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak.
  • Belirsizleme, yadırgama.
  • Gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma.

tenük-havsala

  • Sabırsız adam, tahammülsüz kimse. (Farsça)

tenvin-i tenkir

  • Gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti.
  • Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.

tenvin-i tenkiri / tenvin-i tenkirî

  • Kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime.

tesadüf

  • Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme.

tesadüfi / tesadüfî

  • Rastgele. Tesadüf olarak. Tedbirsiz meydana gelmek suretiyle.

tesrik

  • (Sirkat. den) (Çoğulu: Tesrikat) Bir kimseye hırsız deme.

tevafuk-u mutlak

  • Sınırsız uyum, uygunluk.

tevarüsat / tevarüsât

  • (Tekili: Tevarüs) Tevarüsler, mirasa konmalar.
  • İrsen geçmeler, irsî olarak geçmeler.

tevazu'

  • Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.

teverri

  • Gizlenmek.
  • Belirsiz etmek.

tevessül

  • Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek.
  • Sarılmak.
  • Baş vurmak.
  • İnanmak.
  • Sebeb tutmak.
  • Hırsızlık.

tiltile

  • Sabırsız olmak.
  • İşi güç olmak.
  • Hurma çöpünden yapılan bardak.

tıml

  • Hırsız.

tirere'y

  • (Tire-re'y) Tedbirsiz. (Farsça)

töhmet

  • Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat.
  • İtham altında olma.

tuni

  • Sefih, alçak, rezil. (Farsça)
  • Külhanbeyi. (Farsça)
  • Hırsız. (Farsça)

ümid-i mutlak

  • Sınırsız ümid bağlama.

üşabe

  • Irkı, nesebi karışık adam.
  • Karışık cemaat.
  • Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.

vahdet-i mutlaka

  • Sınırsız birlik; Allah'ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu.

vakah

  • Katı yüzlü, utanmaz, hayırsız kimse.
  • Sağlam ve sert tırnak.

varidatsız

  • Gelirsiz.

vehim

  • Belirsiz korku, kuruntu.

vehm

  • (Vehim) Mübhem ve mânasız korku.
  • Belirsiz fikir ve düşünce.
  • Cüz'i mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.

veraset / verâset

  • Miras sahibi olma. Ölen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, şeriatça mirasçılara geçmesi.
  • İrsiyet. Varislik, mirasçılık. Mirasta hak sahibi olma.
  • Mirasçılık, irsiyet.

vesvese-i sarık / vesvese-i sârık

  • Hırsız vesvese.

vücub / vücûb

  • Sınırsız gereklilik.

vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız genişlik.

ya kerim / yâ kerîm

  • Sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah.

yankesici

  • Biçimine getirerek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız.

zadellah

  • Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).

zalifen

  • Birisinin izine uyup gitmek.
  • İzini gizlemek, belirsiz etmek.

zat-ı cemil-i zülcelal / zât-ı cemîl-i zülcelâl

  • Sınırsız yücelik ve haşmetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi olan Zât, Allah.

zat-ı kerim / zât-ı kerîm

  • Sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah.

zat-ı kerimü's-sıfat / zât-ı kerîmü's-sıfat

  • Kendisine, sınırsız üstün sıfat ve meziyetler ikram edilen zât.

zat-ı rahman ve rahim / zât-ı rahmân ve rahîm

  • Kullarına karşı sınırsız rahmeti olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah.