LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te inle ifadesini içeren 708 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

a'mar

  • (Tekili: Ömr) Ömürler, yaşayışlar.
  • Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler.
  • Sinler, yaşlar.

abad / âbâd / آباد

  • Bayındır, mamûr. (Farsça)
  • Âbâd etmek/eylemek: (Farsça)
  • Mamûr etmek. (Farsça)
  • Zenginleştirmek. (Farsça)
  • Huzur vermek. (Farsça)
  • Âbâd olmak: (Farsça)
  • Mamûrlaşmak. (Farsça)
  • Zenginleşmek. (Farsça)
  • Huzura kavuşmak. (Farsça)

abişhor

  • Hayvan sulama yeri. (Farsça)
  • İçme kabı. (Farsça)
  • Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. (Farsça)
  • Günlük yiyecek. (Farsça)

adem-i istima'

  • Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.

adem-i itaat / adem-i itâat

  • İtâatsizlik, emri dinlememek.

adem-i muhakeme

  • Bir konu üzerinde derinlemesine düşünmeme ve araştırma yapmama.

agende-guş

  • Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse. (Farsça)

ağleb-i hükema

  • Bilginlerin çoğu, filozofların ekseri.

agniya

  • (Tekili: Gani) Zenginler, ganiler.

ağniya / ağniyâ / اغنيا

  • Ganiler, zenginler.
  • Zenginler.
  • "Ganî"nin çoğulu. Zenginler.
  • Zenginler. (Arapça)

ağniya-i maneviye / ağniyâ-i mâneviye

  • Mânevî zenginler.

ağraz / ağrâz

  • Kinler, garazlar, kötü maksatlar.

ağraz-ı şahsi / ağrâz-ı şahsî

  • Kişisel kinler, garazlar.

ağraz-ı şahsiye / ağrâz-ı şahsiye

  • Şahsî kinler, garazlar.

ağrazlı

  • Maksatlı, kinle dolu.

ah / âh

  • İnleme.

ah u enin / ah u enîn / âh u enîn / آهُ و اَن۪ينْ

  • Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
  • Ah çekerek inleme.
  • Ah edip inleme.

ah ü enin eden / âh ü enîn eden

  • Ah deyip inleyen.

ah ü zar / âh ü zâr / آه و زار

  • Âh edip inleme.

ahid

  • Seninle muâhede eden.
  • Ahdolunmuş nesne.

ahkad

  • (Tekili: Hukd) Kinler, garezler.

ahkam-ı kat'iye / ahkâm-ı kat'iye

  • Kesinleşmiş hüküm ve esaslar.

ahkam-ı kat'iye-i islamiye / ahkâm-ı kat'iye-i islâmiye

  • İslâmın kesinleşmiş hüküm ve esasları.

ahmed-i faruki / ahmed-i fârukî

  • (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfı

ahnas

  • (Tekili: Hıns) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ahüzar / âhüzâr / آه و زار

  • Âh çekip inleme. (Farsça)

ahyed

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir. (Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)

ainne

  • (Tekili: İnan) : Dizginler.

aj

  • Dinlenme, rahat hâl, istirahat. (Farsça)

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

akide-i avam-ı mü'minin / akîde-i avâm-ı mü'minîn

  • Mü'minlerden avam tabakasının inanç seviyesi.

al-i ibrahim / âl-i ibrahim

  • Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.

alaf / âlâf / آلاف

  • (Tekili: Elf) Binler.
  • Binler. (Arapça)

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alim / âlim

  • Bilen, ilim sâhibi.
  • Her şeyi bilen mânâsına Allahü teâlânın sıfatlarından biri.
  • Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs (uzman),

allame / allâme

  • Bilginlerin en bilgilisi.

amentü / âmentü

  • "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.

amika / amîka

  • İnceden inceye, derinlemesine yapılan araştırmalar.

amr

  • Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi.

ara'is / arâ'is / عرائس

  • Gelinler. (Arapça)

arais

  • (Tekili: Arûs) Gelinler.
  • Güneşler.
  • Gökler.

aram / ârâm / آرام

  • Durma, dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme, rahat etme, karar kılma. (Farsça)
  • Eğlenme. (Farsça)
  • Dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme. (Farsça)
  • Ârâm etmek: Yerleşmek (Farsça)

aram-bahş / ârâm-bahş

  • Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren. (Farsça)

aram-cu / ârâm-cû

  • Dinlenmek isteyen. (Farsça)

aram-cuyane / ârâm-cûyane

  • Dinlenmek isteyene yakışır şekilde. (Farsça)

aram-gah / ârâm-gâh

  • Dinlenilecek yer. (Farsça)

aram-güzin / ârâm-güzin

  • Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen. (Farsça)

arambahş / ârâmbahş / آرام بخش

  • Dinlendiren, huzur veren. (Farsça)

aramgah / ârâmgâh / آرامگاه

  • Dinlenme yeri. (Farsça)
  • Mezar. (Farsça)

aramgah-ı ebedi / ârâmgâh-ı ebedî

  • Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.

aramgah-ı lezzet / ârâmgâh-ı lezzet

  • Dinlenip lezzet alınan yer.

arami / ârâmî

  • Dinlenme, rahat etme. (Farsça)

aramide / ârâmide

  • Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan. (Farsça)

aramiş / ârâmiş / آرامش

  • Dinlenme. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)

aramsız / ârâmsız

  • Durup dinlenmeksizin.

aremide

  • İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi. (Farsça)

aristokrasi

  • yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.

arusan

  • (Tekili: Arüs) Gelinler, yeni evlenmiş kızlar. (Farsça)

aruz

  • Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
  • Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
  • Bir beytin birinci

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

ateş-pare

  • Ateş parçası. Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Çok zeki, çok akıllı. (Farsça)
  • Durup dinlenmeyen. (Farsça)

avam-ı mü'minin / avâm-ı mü'minîn

  • Okuyup yazması, ilim ve irfanı az olan mü'minler.

avarif / avârif / عوارف

  • Bilginler, arifler. (Arapça)

ayan / âyan

  • Seçkinler, ileri gelenler.

ayatü'n-nur / âyâtü'n-nur

  • Nur âyetleri; Cenâb-ı Hakkın Nûr isminin tecellileri ve mü'minlerin durumlarından bahseden Nur Sûresinin 35, 36, 37 ve 38. âyetleri.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

azgan

  • (Tekili: Zıgn) Kinler, garazlar.

bahr

  • (Çoğulu: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz.
  • Âlim. Çok bilen.
  • Büyük göl veya nehir.
  • Yarmak, yırtmak.
  • Çok yürüyen at.
  • İyi kimse.
  • Deve hastalığı.
  • Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bargah / bargâh / bârgâh

  • İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. (Farsça)
  • Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer. (Farsça)
  • İzinle girilebilecek yüce makam.

barigah / bârigâh

  • İzinle girilebilecek yüce makam.

basit

  • Kıymetsiz.
  • Geniş
  • Yaygın olan.
  • Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan.
  • Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz.
  • Edb: Aruz vezinlerinden biri.

batıniyye / bâtıniyye

  • Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

bedan

  • (Tekili: Bed) Kötüler, fenalar. Yaramazlar.
  • Çirkinler.

bedligam

  • Serkeş at, gem almaz at. (Farsça)
  • İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. (Farsça)
  • Bedevi, çöl adamı. (Farsça)

ber

  • (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber : Emir veren. Emir dinleyen... gibi. (Farsça)
  • "Alan, dinleyen, yeden, götüren" mânâsında son ek.

berahime / berâhime

  • Berehmenler; bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusî dinlerinin reisleri.
  • Berehmenler, bazı batıl dinlerin önderleri.

berehmen

  • (Berhemen) Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları. (Farsça)

besa

  • (Arnavutça) Arnavut yemini.
  • Kan güden hasımlar arasında yeminle akdolunan anlaşma.

beşir / beşîr

  • Müjdeleyici mânâsına Peygamber efendimizin isimlerinden.
  • Kabirde mü'minlere suâl soran melekler.

beşr

  • Eski fetva metinlerinde erkeği temsil eden isimlerden biri.

beyne'l-mü'minin / beyne'l-mü'minîn

  • Mü'minler arasında.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

bülbül-i zar / bülbül-i zâr

  • İnleyen bülbül.

bülega-i ulema / bülegâ-i ulemâ

  • Belagat bilginleri ve âlimler.

bülehniye

  • Maişet genişliği.
  • Gani olmak, zenginleşmek.

burjuva

  • Servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

büzr

  • Herkesin sözünü dinleyen. Dinleyici.

cami' / câmi'

  • Toplayan.
  • Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer, mâbed.
  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Çeşitli hakîkatleri ve enfüs (iç) ve âfâktaki (dıştaki) zıt işleri birleştirici, kıyâmet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlûkâtı bir araya getirici insanların dağı

can / cân

  • Cinler.

cann

  • Ateşten mahlûk cinlerin babası olan.
  • Bir beyaz yılan cinsi.
  • Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler.
  • Cinler.

cay-ı karar / cây-ı karar

  • Dinlenme, durma yeri.

çek

  • Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer.

cem'-i kıllet

  • Arapça'da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.

cem-i müennes-i salim / cem-i müennes-i sâlim

  • Gr: Sonu (ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi.

cemaat-i müstemia

  • Dinleyen topluluk.

cemal-i hak / cemâl-i hak

  • Allah'ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.

cemam

  • Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.

cemi'-i edyan-ı semaviye / cemî'-i edyân-ı semâviye

  • Semâvî dinlerin tamamı; Allah tarafından gönderilmiş olan bütün hak dinler.

cin ve ins

  • Cinler ve insanlar.

cinni / cinnî

  • Cinlerden olan.
  • Cinlerden olan.

cinni ve insi / cinnî ve insî

  • Cinlerden ve insanlardan olan.

cinniler / cinnîler

  • Cinler.

cuham

  • İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.

cumhur-u mü'minin / cumhur-u mü'minîn

  • Mü'minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu.

dacce

  • Bir kere çağırmak ve inlemek.

dacuc

  • Çağıran.
  • İnleyen.
  • Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.

darbeha

  • Başını aşağı eğmek.
  • Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.

deccal

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.

Deist

  • Deizm veya Yaradancılık, tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır. Deizm genel olarak Dünya'ya veya Evren'in işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanır.

Deizm

  • Deizm veya Yaradancılık, tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır. Deizm genel olarak Dünya'ya veya Evren'in işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanır.

deva-yı ezhan / devâ-yı ezhân / دَوَايِ اَذْهَانْ

  • Zihinlerin ilacı.

dildil-künan / dildil-künân

  • İnleyenler, acı çekenler, ıztırab çekenler.

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,

direng

  • Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. (Farsça)
  • Dinlenme, karar, istirahat, aram. (Farsça)

divan-ı hümayun / divan-ı hümâyun

  • Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. (Farsça)

dücac

  • Galebe ile çağrışmak.
  • İnlemek.
  • Aldatmak, kandırmak.

dümdar

  • Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. (Farsça)
  • Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah. (Farsça)

dürbini / dürbînî

  • Dürbün gibi, derinlere inebilen.

düsür

  • (Tekili: Disar) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar.

eariz

  • (Tekili: Aruz) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.

ecinne

  • (Tekili: Cenin) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar.

ecinni / ecinnî

  • Cinler.

eczahane-i rahmaniye / eczâhane-i rahmâniye

  • Rahmân'ın eczanesi "Kur'ân müminler için rahmet ve şifadır".

edmiga

  • (Tekili: Dimağ) Beyinler, dimağlar.

edyan / edyân / ادیان

  • (Tekili: Din) Dinler.
  • Dinler.
  • Dinler.
  • Dinler. (Arapça)

edyan-ı batıla / edyan-ı bâtıla / edyân-ı bâtıla

  • Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
  • Bâtıl dinler. Hak olmayan dinler.

edyan-ı mefsuha

  • Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi.

edyan-ı münzele / edyân-ı münzele

  • Allah tarafından gösterilen dinler.

edyan-ı resmi / edyân-ı resmî

  • Resmi dinler.

edyan-ı sabıka-i semaviye / edyân-ı sâbıka-i semâviye

  • İslâmdan önceki semâvî dinler.

edyan-ı saire / edyân-ı saire

  • Diğer dinler.

edyan-ı semaviye / edyân-ı semâviye

  • Allah tarafından gönderilmiş hak dinler.
  • Semâvî dinler; Allah tarafından gönderilmiş olan dinler.

edyan-ı semaviye ve islamiyet / edyân-ı semâviye ve islâmiyet

  • İslâm ve diğer semavî dinler.

edyan-ı semaviyye / edyân-ı semaviyye

  • Semavî dinler. Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm dinleri.

efarit

  • (Tekili: İfrit) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler.
  • Pek hain cinler.
  • Şeytanlar, iblisler.

efazıl / efâzıl / افاضل

  • Seçkin insanlar. (Arapça)
  • Bilginler. (Arapça)

efendi

  • (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederl

efgan

  • Izdırap ile haykırma, feryat ile inleme.
  • Figanlar, inlemeler.

efham

  • Anlayışlar, zihinler, anlamalar.

egniya

  • (Tekili: Gani) Zenginler.

ehass-ı havas

  • Seçkinlerin en seçkini, ileri gelenlerin en başta olanı.

ehl-i iman / ehl-i îmân

  • Allah'a ve Allah'tan gelen herşeye inanan kimseler, mü'minler.

ehl-i iman ve hakikat

  • Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan ve Kur'ân'a tâbi olan kimseler, mü'minler.

ehl-i iman ve tevhid

  • Allah'a ve Allah'tan gelen herşeye inanan ve bunu ilân eden kimseler, mü'minler.

ehlihidayet / ehlihidâyet

  • Îman yoluna erenler, müminler.

ehlivelayet / ehlivelâyet

  • Velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.

einne

  • (Tekili: İnân) Yularlar. Dizginler.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

ekser-i hükema

  • Aklı temel alan bilginlerin, filozofların çoğunluğu.

elfaz-ı hadisiye / elfâz-ı hadîsiye

  • Hadislerdeki lâfız ve ifâdeler, metinler.

elil

  • İnlemek, enin.

ell

  • Hastanın inlemesi.
  • Harbe ile vurmak.
  • Sürmek. Sâfi.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

emir-ül mü'minin / emir-ül mü'minîn

  • Müminlerin, İslâmların işlerinde emir ve tedbir eden reis. Halife. İslâm Devlet Reisi.

emirber / اَمِرْبَرْ

  • Emir dinleyen.
  • Emir dinler.

emr-i sabit

  • Sabitleşmiş, kesinleşmiş iş, durum.

enbar

  • Yığın, dolu, küme. (Farsça)
  • Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi. (Farsça)

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

enin / enîn / انين / اَن۪ينْ

  • Acı ve sızıdan inleyiş.
  • İnleme.
  • İnleme, inilti. (Arapça)
  • İnleme.

enindar / enindâr / enîndar / enîndâr

  • İnleyen, enin eden. (Farsça)
  • İniltili, inleyen.
  • İnleyen.

ennane

  • Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.

enne

  • Çok inleyen.

entellektüel

  • (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili. (Fransızca)

ergan

  • Söz dinlemek.

eser-i telkin

  • Telkinlerin ortaya çıkardığı sonuç.

eshab-ı kehf / eshâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları; Îsâ aleyhisselâmdan sonra din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur'ân-ı kerîm de Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir

eshab-ı kiram / eshâb-ı kirâm

  • Mü'min olarak Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi gören ve mü'min olarak öldüğü bilinen mübârek insanlar ve cinler.

eshab-ı resulullah / eshâb-ı resulullah

  • Peygamberimizi görüp onun sohbetine erişme şerefini kazanmış mü'minler.

eshab-ı yemin / eshâb-ı yemîn

  • Cennet ehli. Âhirette amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan mü'minler.

esnaf-ı tabiin / esnaf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan hadis dinlemiş, ders almış olanların oluşturduğu sınıflar.

eşraf / eşrâf / اشراف

  • Seçkinler, ileri gelenler, sosyete. (Arapça)

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

evliya / evliyâ

  • Kalbi nurlu müminler, erenler, velîler.

evzan / evzân / اوزان

  • (Tekili: Vezin) Vezinler. Tartılar.
  • Ölçüler. (Arapça)
  • Vezinler. (Arapça)
  • Ağırlıklar. (Arapça)

evzan-ı aruziyye

  • Edb: Aruz vezinleri.

ey

  • (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir.

eyman

  • (Tekili: Eymün) (Yemin) Andlar. Yeminler. Kasemler.
  • Fık: Zevcesi ölmüş er.
  • Sağ taraflar. Sağlar.

eyman-ı sadıka / eyman-ı sâdıka

  • Doğru yeminler.

ezhan / ezhân / اذهان / اَذْهَانْ

  • Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
  • Zihinler.
  • Zihinler.
  • Zihinler. (Arapça)
  • Zihinler.

ezhan-ı avam / ezhan-ı avâm

  • Avamın zihinleri; sıradan halkın akılları.

ezhan-ı nas

  • İnsanların zihinleri, fikirleri, anlayışları.

ezin

  • Söz dinlemek.
  • İşitmek.

ezvac-ı tahirat / ezvac-ı tâhirat / ezvâc-ı tâhirât

  • Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.
  • Peygamber efendimizin temiz ve çok mübârek hanımları, mü'minlerin anneleri.

farzıkifaye / farzıkifâye

  • Bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.

fasl-ı hitab / fasl-ı hitâb

  • İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş.
  • Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi.
  • Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını gö

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

felasife / felâsife

  • Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.

fennin iliştiği

  • Bazı materyalist bilginlerin maddî ilimleri kullanarak Kur'ân'daki bazı âyetlerin gerçek dışı olduğunu ileri sürmeleri.

ferag

  • Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek.
  • Boşaltma.

ferman-dih

  • Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen. (Farsça)

fermanber / fermânber / فَرْمَانْبَرْ

  • Emir dinler.

feryad ü fizar / feryad ü fîzar

  • İnleyip feryad etme.

festemi'

  • (Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi') emr-i hazırından ibarettir.
  • Dinle!.

figan / figân / فغان

  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

fikr-i hodserane / fikr-i hodserâne

  • Kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi.

firaset / firâset

  • Allahü teâlânın, mü'minlere ihsân ettiği işlerin iç yüzüne vâkıf olma kuvveti.

fizar / fîzâr

  • Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak. (Farsça)
  • Ağlayıp inleme.
  • İnilti, inleme.

fizar-ı istimdatkarane / fîzar-ı istimdatkârâne

  • İmdat ve yardım isteyen bir edâ ile inleme.

fonograf

  • Eskiden seslerin kaydedilip dinlendiği cihaz.

fuzala / fuzalâ / فضلا

  • Erdemliler. (Arapça)
  • Bilginler. (Arapça)

gafur-ur rahim

  • Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.

gavani / gavanî

  • (Tekili: Ganiye) Zenginler.
  • Kadın şarkıcılar.

gavs-üs-sakaleyn

  • İnsanlara ve cinlere yardım eden büyük velî Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin lakabı.

gavvas-ı hakikat / gavvâs-ı hakikat

  • Hakikat dalgıcı, gerçekleri derinlemesine araştıran.

gayr-ı süfli / gayr-ı süflî

  • Alçak olmayan; yüksek, zengin ve bilginler sınıfı.

guş-dar

  • "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren. (Farsça)

guş-i kabul-i can

  • Candan kabul ile dinlemek.

guş-i kabul-i cane / gûş-i kabul-i câne

  • Canın kabul kulağı; birşeyi can kulağıyla dinleme.

guşetmek

  • İşitmek. Dinlemek, kulak vermek, mesmu' olmak.

güzide-gan / güzîde-gân

  • (Tekili: Güzide) Seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar. (Farsça)

hacat-ı diniye / hâcât-ı diniye

  • Dinle ilgili ihtiyaçlar.

hadis / hadîs

  • Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim.

hafaza melekleri

  • Koruyucu melekler, her insanın hayır (iyi) ve şer (kötü) işlerini yazan; ikisi gece, ikisi gündüz gelen ve kötülüklerden ve cinlerden koruyan melekler. Bunlara Kirâmen kâtibîn melekleri diyenler olduğu gibi, onlardan başka olduğunu söyleyenler de olm uştur.

hafriyat

  • Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.

hakaid

  • (Tekili: Hakd) Kinler, garezler, hasedler.

hakikat-i mukarrere

  • Sabit, kesinleşmiş gerçek.

hamaim

  • (Tekili: Hamâme) Güvercinler.

hanasire

  • Hıyânet ehli, hâinler.

hanif / hanîf

  • İslâmdan önce eski dinlerin kalıntılarıyla kulluk eden kimse.

hanin / hanîn

  • Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak.
  • Şevk ve arzu.
  • Ayrılık acısıyla inleme.
  • Arzudan gelen inleme, sızlanma.

hanin-ül ciz'

  • Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.

hann

  • Yalvarmak.
  • İnlemek.
  • Esirgemek.

harazet

  • Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.

haric

  • Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hatice-i kübra / hatîce-i kübra

  • Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varlığıyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmiş ve Ona ilk olarak iman etmiştir. (Radıyallahu Anha)

havas / havâs

  • Seçkinler.
  • Seçkinler sınıfı, zenginler.

havass / havâss

  • Seçkinler, okumuşlar, bilginler.
  • (Tekili: Hâss - Hâssa) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar.
  • Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar.
  • Zenginler sınıfı.
  • Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat

havatır-ı rabbaniye

  • Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.

havene

  • (Tekili: Hâin) Hâinler, hıyânet edenler.

hayat-ı içtimaiye-i ehl-i iman / hayat-ı içtimâiye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin toplumsal hayatı.

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hazkil aleyhisselam / hazkîl aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden veya Allahü teâlânın velî kullarından biri. Yâkûb aleyhisselâmın oğullarından Lâvî'nin neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen üçüncü peygamberdir. Allahü teâlâ, onun duâsı bereketiyle, ölen binlerce kişiyi diriltti.

hazret-i ümmü'l-mü'minin / hazret-i ümmü'l-mü'minîn

  • Mü'minlerin annesi.

helal

  • Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan.
  • İhramdan çıkan hacı.

hem-aramiş

  • Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden. (Farsça)

hevatif / hevâtif

  • Seslenen görünmez cinler.

hezaran / hezârân / هزاران

  • Binler. Binlerce. Pek çok. (Farsça)
  • Bülbüller. (Farsça)
  • Binlerce, pek çok.
  • Binler.
  • Binlerce. (Farsça)

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hikmet-i efgan

  • Ağlayıp sızlamanın hikmeti. Feryadın, inleyişin gizli sebebi. (Farsça)

hind

  • Hindistan'ın kısa adı.
  • Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.)
  • Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb.

hıtab

  • Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek.
  • Seninle gayrin arasında olan kelâm.

hitabe / hitâbe

  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.

hitabet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.

hizmet

  • Emir dinleyip iş görme.

hobi

  • ing. Her zamanki çalışmaların haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya işlem. Severek yapılan iş, vakit geçirme yolu.

hodserane / hodserâne

  • Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden. (Farsça)

huccet

  • Senet, vesîka, delîl, burhân.
  • Şer'î mahkemelerde bir dâvânın şâhitlerini dinledikten sonra kâdının verdiği hükmün yazıldığı îlâm, belge.

huccet-hüccet

  • Vesika, delil, senet.
  • Tanınmış bilginlere verilen ünvan.

hukema / hukemâ

  • Din bilgilerini, fen bilgileri ile isbat eden mü'minler.

hükema

  • Hakîmler, bilginler, filozoflar.

hükema-yı felasife / hükemâ-yı felâsife

  • Felsefe bilginleri, düşünürleri; filozoflar.

hükema-yı hakikiye

  • Gerçek filozof ve bilginler.

hukuk-u ümmet

  • Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü'minlere ait haklar.

hurace

  • Çıban.
  • İrinlenme.

hurz

  • Oranlamak, yâni tahminle bir şeyin miktarını söylemek.

hutbe

  • Hitâbe, nutuk, konuşma, vâz. Cumâ namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatîbin (imâmın) minber denilen yüksekçe yerde cemâate karşı okuduğu Allahü teâlâya hamd, Resûlullah'a salât ve selâm ve mü'minlere nasihat ve duâdan ibâret bir ibâdet.

hutbe-i ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur'ân.

huvvan

  • (Tekili: Hâin) Hıyanet edenler, hâinler.

i'mak

  • Derinleştirme. Bir şeyin derinliğine varma.

i'mak-ı bi'r

  • Kuyunun derinleştirilmesi.

ibadet-i ins ü cann / ibadet-i ins ü cânn

  • İnsanların ve cinlerin ibadeti.

ibarat / ibârât

  • İbareler, metinler, yazılar.

ibka

  • Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.
  • Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
  • Mc: Sınıfta bırakmak.<

ibka fermanı

  • Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.

ibtirad

  • Duş yapma, soğuk su ile banyo yapma.
  • Serinlemek için soğuk su içme.

icazat / icâzât

  • İzinler, diplomalar.

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Büyük fakihlerin dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları.

icmam

  • Atı soluklandırma, dinlendirme.
  • Biriktirme.

ifrit / ifrît

  • Cinlerin azgın, en zararlı, şerli, korkunç ve kuvvetli cinsi.

igtina'

  • (Gınâ. dan) Zenginleşme, zengin olma.

ihbak

  • Boyun eğme, inkıyâd, yumuşaklıkla söz dinleme.

ihdad

  • Keskinleştirme.

ihtidad

  • Keskinleşmek.
  • Hızlanmak.
  • Azmak.
  • Hiddetlenmek.

ihtilaf-ı edyan / ihtilaf-ı edyân

  • Dinlerin ayrılıkları, farklı farklı oluşları.

ihtisad-ı mezruat

  • Ekinlerin biçilmesi.

ihtital

  • Gizli söylenen sözü dinleme. Kulak kabartma.

ık'ar

  • Derinletmek, derinleştirmek.

ik'ar

  • Derinletme, derinleştirme.

ik'ar-ı abar / ik'ar-ı âbâr

  • Kuyuların derinleştirilmesi.

ik'ar-ı enhar

  • Nehirlerin derinleştirilmesi.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ilahi dinler / ilâhî dinler

  • Asılları Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş olan dinler. Hak dinler ve semâvî dinler de denir.

ilhamat / ilhâmât / الهامات

  • İlhamlar, esinler. (Arapça)

ilkaat / ilkaât

  • Telkinler, söz göndermeler.

illiyyin / illiyyîn

  • Yedinci kat gökte, arşın altında bulunan bir yer veya Cennet.
  • Mü'minlerin, öldükten sonra rûhlarının, nîmetler ve lezzetler içinde bulunduğu yer.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

ilmiyye / علميه

  • Din bilginleri. (Arapça)

iltihab-ı ezhan / iltihâb-ı ezhân

  • Zihinlerin uyanıp alevlenmesi, tutuşması.

iman-ı kamil / îmân-ı kâmil

  • Olgun îmân. Mü'minlerin ibâdet ederek Allahü teâlânın emirlerini yapıp, haramlardan kaçınmak sûretiyle, parlayan, kuvvetli ve olgun îmânı. En üstün derecedeki îmân.

iman-ı makbul / îmân-ı makbûl

  • Mü'minlerin imanı.
  • Mü'minlerin (Peygamber efendimizin söylediklerinin hepsini beğenip kalben kabûl edenlerin) îmânı.

imaret kemeri

  • Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.

imha

  • Keskinletme, bileme.

imkan-ı zihni / imkân-ı zihnî

  • Bir şeyin mümkün olabileceğini zihinle düşünmek.

imtiha-yi seyf

  • Kılıcın bilenmesi, keskinleştirilmesi.

imtina-i hakiki

  • Bir şeyin mümkün olmamasının aklen zaruri olması. (Meselâ: Bir kimse kendinden yaş bakımından büyük olan başka bir kimse hakkında: "Bu benim oğlumdur" diye iddia etse, dâvâsı dinlenmez. Çünkü, kendinden yaşça büyük bir adamın, kendisinin neslen oğlu olması aklen muhaldir.)

imtiyazat

  • (Tekili: İmtiyâz) İmtiyâzlar, izinler, müsâadeler.

infaz-ı ferman

  • Hükmünü geçirme, emrini dinletme.

inhidad

  • (Hadde. den) Keskinleşme, incelme, sivri olma.
  • Basılıp ezilme, haddeden geçme.

ins ü cin

  • İnsanlar ve cinler.

ins ve cin

  • İnsanlar ve cinler.

insat

  • (İnsiyat) Susup dinleme, susma.
  • Gizlenerek gitme.
  • İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme.
  • Beli bükülenin beli doğrulması.
  • Meşhur olma.

insi ve cinni / insî ve cinnî

  • İnsanlardan ve cinlerden olan.

insücin / انس و جن

  • İnsanlar ve cinler. (Arapça)

intiaş

  • Dinlenip canlanma.

intisah

  • Verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma.

intıya'

  • İtaat etme, muti olma, söz dinleme.

ipnotizma

  • Telkinle uyutma.

irha-i inan

  • Dizginleri salıverme.
  • İşine devam etme.

irhaf

  • Bileme. Keskinleştirme.

isa'

  • Zenginleştirme veya zenginleştirilme.
  • Genişletme.

ısaha

  • Kulak verip dinleme.

ısga'

  • Söylenilen bir sözü dinleyip kabul etme ve yapma.
  • Söylenilen bir sözü kulak verip dinleme.
  • Meyl etmek.
  • Eksiltmek.

işhaz

  • Keskinleştirme, bileme.

işkal / işkâl

  • Güçleştirme, çetinleştirme.

islamiyet / islâmiyet

  • Semâvî dinlerin sonuncusu; Müslümanlık.

ispirtizma

  • Cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.

istihsad

  • Ekinlerin hasad (biçilme) zamanı gelme.

istima / istimâ

  • Dinleme.
  • Dinleme.

istima eyleyen / istimâ eyleyen

  • Dinleyen.

istima' / istimâ' / استماع

  • (Sem'. den) Dinlemek. Kulak vermek. Dinleyip kabul etmek. İşitmek.
  • Dinleme, kulak verme. (Arapça)
  • İstimâ' etmek: Kulak vermek, dinlemek. (Arapça)

istima-ı nas / istimâ-ı nas

  • İnsanların dinlemesi, kulak vermesi.

istirahat / istirâhât / istirâhat / استراحت

  • Dinlenmek. Rahatlamak.
  • Rahatlama, dinlenme.
  • Dinlenme.
  • Dinlenme. (Arapça)
  • İstirâhat etmek: Dinlenmek. (Arapça)

istirahat alemi / istirahat âlemi

  • Dinlenme âlemi; berzâh âlemi kasdedilmiştir.

istirahat etmek

  • Dinlenmek, rahatlamak.

istirahat-i ruh

  • Ruhun dinlenmesi.

istirahatgah / istirahatgâh / istirâhâtgâh

  • Dinlenme yeri.
  • Dinlenme yeri.

istirahathane / istirahathâne / istirâhâthâne

  • Rahat edilecek, dinlenilecek yer.
  • Dinlenme evi.

ita'at / itâ'at

  • Söz dinleme, boyun eğme, emre göre hareket etme. Sözünden çıkmama.

itaat / itâat

  • Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek.
  • Söz dinleme.

itaatkarane / itâatkârâne

  • Söz dinleyerek.

ittiaz

  • (Va'z. dan) Nasihat ve öğüt dinleme.

ittifak-ı edyan / ittifak-ı edyân

  • Dinlerin ittifakı, aynı hususta birleşmesi.

izdicar

  • Nasihatı dinleyip kabul etme. Söylenen sözü dinleyip tutma.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

ka'be / kâ'be

  • (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhissel

kabid / kâbid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Ölürken rûhları bedenlerden alan, verdikleri sadakaları zenginlerden kabûl eden.

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kahin / kâhin

  • Gaipden haber verme iddiasında bulunan kimse, falcı.
  • İlkel dinlerin ruhani reisleri.

kaide-i mukarrere

  • Kesinleşmiş kural.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kararyab

  • Karar bulan. (Farsça)
  • Bir yerde oturup dinlenen. (Farsça)

karun

  • (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden

kasem-i cami-i muazzama / kasem-i câmi-i muazzama

  • Büyük ve kapsamlı kasemler, yeminler.

kasemat / kasemât

  • Yeminler.
  • Ahdler, yeminler.

kasemat-ı kur'aniye / kasemât-ı kur'aniye / kasemât-ı kur'âniye

  • Kur'andaki ahitler, yeminler.
  • Kur'ândaki geçen yeminler.

kat'

  • Kesme, ayırma.
  • Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek.
  • Delil ve bürhan ile ilzam etmek.
  • Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberl

kavaid-i usuliye / kavâid-i usuliye

  • Metod kuralları; ilmî disiplinlerle bağlantılı metod kuralları.

kaziye-i muhkeme

  • Kesinleşmiş hüküm, bir daha bozulamayacak karar.

kebuteran / kebuterân

  • (Tekili: Kebuter) Güvercinler.

kehene / كهنه

  • (Tekili: Kâhin) Kâhinler, falcılar.
  • Kahinler. (Arapça)

kelle

  • Kafa, baş. (Farsça)
  • Ekinlerde başak. (Farsça)
  • Baş gibi yuvarlak olan nesne. (Farsça)

kerim / kerîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudreti (gücü) var iken affeden, vâd ettiğini yapan, vermesi ve ihsânı (lütfu) bol olan, ümîd edilenin üstünde olan, ne kadar verdiğini ve kime verdiğini hesâb etmeyen, kendisine sığınanı ko ruyan ve isteyeni zenginleştiren.
  • Mu

kevahin

  • (Tekili: Kâhin) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler.
  • Alimler.
  • Kâhinler, falcılar.

kıbah

  • (Tekili: Kabih) Çirkinler, kabihler.

kinemeşhun

  • Kinle, intikamla dolu. (Farsça)

kıraat

  • Okuma. Düzgün ve çabuk okuma.
  • Okuma kitabı.
  • Fık: Namazda Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumak.İnsan bir yazıyı ya kendi kendine yahut başkasına dinletmek üzere okur. Hususi mütâlaa nasıl olsa olur. Fakat dinletmekten maksad, anlatmak olduğu için o yolda okumanın dikkat edilec

kıtmir / kıtmîr

  • Eshâb-ı Kehfin (Îsâ aleyhisselâmın dîninden olup, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda dinlerini korumak için her şeylerini terkedip hicret eden Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişiden birinin köpeğinin adı.

konak

  • Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer.
  • Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol.
  • Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh.
  • Resmi dâire.

konferans

  • Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. (Fransızca)

kühhan

  • (Tekili: Kâhin) Kâhinler, falcılar.

kul

  • De, söyle, bildir (meâlinde emirdir). Türkçede "Kul", emir dinleyen hizmetkâr, Allah'ın mahlûku, Allah'a itaat ve ibadet eden veya köle mânasındadır.

künam

  • Kuş yuvası. (Farsça)
  • Hayvan ini. (Farsça)
  • İnsanın rahat edip dinleneceği yer. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuttan

  • (Tekili: Katın) Yerliler, oturanlar, sâkinler.

kuvve-i maneviye-i ehl-i iman / kuvve-i mâneviye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin mânevî kuvveti, gücü.

ladini / ladinî / lâdini / lâdinî

  • Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı.
  • Dinle alâkası olmayan, din dışı; lâiklik, sekülerlik.
  • Dinî olmayan, dinle bağlantısı bulunmayan.

lala

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. (Farsça)
  • Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. (Farsça)
  • Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine (Farsça)

lefaz

  • Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.

lian

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.

lücüm

  • (Tekili: Licâm) Gemler, at dizginleri.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

mahafil

  • (Tekili: Mahfil) Mahfiller.
  • Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler.
  • Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.

mahall-i ağraz / mahall-i ağrâz

  • Kötü maksat ve kinlerin barındığı yer, ortam.

mahbub-u ins ü can / mahbub-u ins ü cân

  • Cinlerin ve insanların sevgilisi.

mahfil

  • (Çoğulu: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri.
  • Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.

mahmud / mahmûd

  • Övülmüş, övülen.
  • Peygamber efendimizin güzel isimlerinden biri. Ahmed, Muhammed, Mahmûd, hep över seni Allah Senin isminle biter lâ ilâhe illallah Bundaki ince sırrı anlamaz, bilmez gümrâh, Kendi adıyla yazmış senin adını Rahmân
  • Ebrehe'nin, Kâbe'yi yıkmak üzere ordusunda geti

makam-ı istima / makam-ı istimâ

  • Dinleme makamı, yeri.

makis

  • (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.

mansus / mansûs

  • İyice kesinleşmiş, âyetle sabit.

mantıkiyyun / mantıkiyyûn / منطقيون

  • Mantıkçılar, mantık bilginleri. (Arapça)

mein

  • Ağlanacak ve inlenecek yer.

meka

  • (Çoğulu: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar.
  • Canavarların inleri ve yatakları.

mesakin / mesakîn / mesâkin / mesâkîn / مساكن

  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.
  • Miskinler, zavallı fakir kimseler.
  • Miskinler, fakirler.
  • Yoksullar. (Arapça)
  • Miskinler. (Arapça)

mesmu'

  • Dinlenilen. İşitilen.
  • Duyulmuş. İşitilmiş.

mesmua

  • Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.

mesnevi / mesnevî

  • Her beyti kendi arasında kafiyeli ve baştan sona aynı vezinle yazılmış manzume.
  • Mevlânâ'nın ünlü eseri.

mevasik

  • Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.

mevt

  • Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek.
  • Mevt, mü'minler için dünya vazifelerinden ve imtihanından bir paydostur.

meydan-ı imtihan-ı ins ü can / meydan-ı imtihan-ı ins ü cân

  • İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya.

mihah

  • (Tekili: Muhh) Beyinler.
  • İlikler.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mıkra'

  • Hekimlerin, hastanın vücudunu dinledikleri âlet.

milel / ملل

  • Milletler. (Arapça)
  • Dinler. (Arapça)

minare / minâre

  • Câmilerde, müezzinlerin çıkıp ezân okuduğu yüksek yer.

misak

  • Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.

misma'

  • (Çoğulu: Mesâmi') (Sem'den) Kulak.
  • Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

mü'minat

  • Kadın mü'minler.

mü'minin / mü'minîn

  • (Tekili: Mü'min) Mü'minler, iman etmiş kimseler.

mü'minin-i muvahhidin / mü'minîn-i muvahhidîn

  • Allah'ın varlığına ve birliğine inanan mü'minler.

mü'minun / mü'minûn

  • Erkek mü'minler.

muahede

  • Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.

muamele-i şer'iye

  • Dinle ilgili davranış.

mübeşşir

  • Kabirde, mü'minlere suâl soran melek.
  • Müjdeleyici mânâsına Peygamber efendimizin isimlerinden.

mücahede-i diniye

  • Dinle ilgili mücadele.

müçtehidin-i muhakkikin / müçtehidîn-i muhakkikîn

  • Muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur'ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri.

müezzinin / müezzinîn

  • (Tekili: Müezzin) (Ezan. dan) Müezzinler. Ezan okuyanlar.

muhacir / muhâcir

  • İslâmiyet'in başlangıcında, sırf müslüman oldukları için Mekkeli müşriklerin zulüm ve işkencelerine mâruz kalıp, dinlerini, îmânlarını korumak için, evlerini, mallarını ve mülklerini bırakarak Resûlullah efendimizin izni ile önce Habeşistan'a, son ra Medîne-i münevvereye hicret eden Mekkeli

muhaddid

  • Keskinleştirici, bileyici.
  • Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran.

muhaddis

  • Hadîs âlimi. Çok sayıda hadîs toplayıp, senet ve metinleriyle ezberleyen, râvilerin cerh ve ta'dîl (güvenilir olup olmadıkları) noktasından durumlarını bilen, bu ilimde ihtisas kazanıp kitaplar yazmış olan âlim. Muhaddisin çoğulu muhaddisîn'dir.

muhakeme

  • (Çoğulu: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafı dinleyip hüküm vermek.
  • Düşünmek.
  • Zihinde inceleme yapmak.
  • Karar vermek için iyice düşünmek.

muhakkıkin-i eimme / muhakkıkîn-i eimme

  • Gerçekleri derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen imamlar.

muhatab

  • Söyleyeni dinleyen. Kendisine hitab edilen.
  • Gr: İkinci şahıs.

muhatab ittihaz etmek

  • Karşısındakilerini dinleyen.
  • Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek.
  • Konuşmaya lâyık görmek.

muhavven

  • Hâinleşen. Tahvin edilen.

muhsinin / muhsinîn

  • (Tekili: Muhsin) Muhsinler.

muhted

  • (Hadd. dan) Hiddetlenmiş, kızmış.
  • Keskin. Keskinleşmiş.

mukabele

  • Karşılık, karşılamak.
  • Mücadele.
  • Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma.
  • Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.
  • Yüz yüze olmak.
  • Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunm

mükebbire

  • Büyük camilerde müezzinlerin, son cemaat yerlerinde namaz kılan halka, imamın tekbirlerini tekrar etmek üzere bulundukları çıkıntılı balkonlara verilen addır.

mümaşat-ı ezhan / mümâşât-ı ezhan

  • Zihinlerle beraber yürüme, zihinlerle uyuşma.

müminat / müminât

  • Kadın müminler.

müminin / müminîn

  • Müminler, îman edenler, inananlar.

müminun / müminûn

  • Erkek müminler.

muntavi'

  • Söz dinler. Muti.

müraat-ı efham / müraât-ı efhâm

  • Zihinlere, anlayışlara uygun davranma; anlayış seviyelerini dikkate alma.

mürselin / mürselîn

  • Gönderilenler, şerîatle (yeni bir dinle) gönderilen peygamberler. Resûller.

müsaadat

  • (Tekili: Müsâade) Yardımlar, muavenetler.
  • Müsâadeler, izinler.

müsamere-i ulviye-i diniye

  • Dinle ilgili yüce bir kutlama.

müsekkin / مسكن / مُسَكِّنْ

  • Teskin edici, sakinleştirici.
  • Sakinleştirici, yatıştırıcı. (Arapça)
  • Sâkinleştiren, uyuşturan.

müsellemat

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.

müsned

  • (Çoğulu: Mesânid) İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olan.
  • Gr: Haber (yüklem). Meselâ: "Bu yazı güzeldir" cümlesindeki (güzeldir) kelimesi gibi.
  • Edb: Açık olmayan heceye (kapalı heceye) de müsned denir.
  • Ehl-i Hadis ıstılahınca: Müsned; içindeki metinler, senetleri ile mezk

müstemi

  • Dinleyici.
  • Dinleyici.

müstemi olan / müstemî olan

  • Dinleyen.

müstemi'

  • Dinleyici.
  • İstima eden, dinleyici, işiten.
  • Bir okula dinleyici olarak devam eden.

müstemian

  • (Semi'. den) İşiterek, duyarak. Dinleyici olarak.

müstemiin / müstemiîn

  • (Tekili: Müstemi') Dinleyenler, dinleyici olanlar, dinleyiciler.

müsterah

  • (Rahat. dan) Dinlenme yeri. Rahat edecek yer.
  • Abdesthane, ayakyolu, helâ.

müstervih

  • (Rahat. dan) Dinlenen. İstirahat eden. Yorgunluğunu gideren.

müstmendan / müstmendân

  • (Tekili: Müstmend) Hüzünlü, kederli ve mahzun kimseler, üzgün kişiler. Zavallılar, miskinler, biçareler. (Farsça)

muta'

  • Kendine itaat olunan. Sözü dinlenen.

mutamene

  • Teskin etmek, sâkinleştirmek.

müteammik

  • (Umk. dan) Derine giden, derinleşen.

mütebahhirane / متبحرانه

  • Derinlemesine. (Arapça - Farsça)

mütefakkıhin / mütefakkıhîn

  • (Tekili: Mütefakkıh) Fıkıh âlimleri, fıkıh bilginleri. Fıkıhla uğraşan kimseler.

mütehassis

  • İnsan sözüne kulak verip dinleyen.
  • Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran.
  • Çok duygulu, duygulanmış, hisli.

mütemeskin

  • Miskinleşen. Miskinlik gösteren.

mütemevvilin / mütemevvilîn

  • (Tekili: Mütemevvil) Mal mülk sâhibleri. Zenginler.

mütenassıh

  • (Nush. dan) Nasihat dinleyip uslanan. Öğüt kabul eden.

mütenassıhane / mütenassıhâne

  • Nasihat dinleyerek. Öğüt kabul ederek. (Farsça)

müteneffis

  • (Nefes. den) Teneffüs eden. Soluyan. Nefes alan.
  • Dinlenen.

müteneffizan

  • (Tekili: Müteneffiz) Nüfuzlu ve hatırı sayılır kimseler. Sözü dinlenir kişiler. (Farsça)

mütevaggıl

  • Bir işle fazla uğraşan, bir konu hakkında derinlemesine ilgilenen ve takip eden.

mütevaggil

  • Bir şeyin çok derinliğine giren, meşguliyetini derinleştiren. Usanmayıp, yorulmayıp gayret ve devam eden.

mütevağğıl

  • Bir şeyle aşırı meşgul olan, derinlemesine dalan.

müvaseka

  • Ahdedişmek, karşılıklı yeminleşmek.

müzekkir

  • Andıran, hatıra getiren, yâd ettiren, zikrettiren, hatırda tutturan.
  • Zikreden, ibâdet eden.
  • Resul-i Ekrem (A.S.M.) mü'minleri ve bütün beşeriyeti tehlikeli şeylerden halâs edip iki cihan saadetine nâil olma yolunu tâlim ettiğinden, Kur'an-ı Kerim'de müzekkir diye isimlendiril

na-sude

  • Dinlenmemiş, istirahat etmemiş. (Farsça)

nafiz / nâfiz

  • Derinlere işleyen; etkili.

nafiz-ül emr

  • Emri geçip sözü dinlenilen.
  • Kendisine itaat edip boyun eğilen.

nafizane / nâfizâne

  • Derinlere işler ve hükmü geçer bir şekilde.

nahl

  • Hurma ağacı.
  • Gelinler için yapılan süs ağacı.
  • Un elemek.

nakli delil / naklî delil

  • Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur

nalan / nâlân / نالان / نَالَانْ

  • İnleyen, sızlayan, figân eden. (Farsça)
  • İnleme, sızlama.
  • İnleyen, sızlayan.
  • İnleyen. (Farsça)
  • Nâlân etmek: İnletmek. (Farsça)
  • Nâlân olmak: İnlemek. (Farsça)
  • İnleyen.

nalekar / nalekâr

  • İnleyen, figân eden, feryad eden. (Farsça)

nalekünan

  • (Nâle-künân) Feryad ederek, inleyerek. (Farsça)

nalende / nâlende / نالنده

  • İnleyen, feryad eden, inleyici. (Farsça)
  • İnleyen. (Farsça)

nalesenc

  • İnleyen, inildiyen. (Farsça)

nalesenci / nalesencî

  • İnleyicilik, feryad edicilik. (Farsça)

nalezen

  • (Nâle-zen) İnleyen. İnildeyen. (Farsça)

nalezenan

  • İnildiyerek, inleyerek. (Farsça)

naliş

  • İnleme, inilti, inleyiş. (Farsça)

nalişkar / nalişkâr

  • (Nâlişker) İnleyen, inildiyen. (Farsça)

nalişzen

  • İnleyen. (Farsça)

nasihat-napezir / nasihat-nâpezir

  • Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz. (Farsça)

nasihatpezir

  • Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler. (Farsça)

nast

  • Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.

nazariyat-ı şer'iye / nazariyât-ı şer'iye

  • Dinin teori düzeyinde olup kesinleşmemiş hususları.

nebah

  • (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması.
  • Yılan seslenişi.
  • Keçi ve geyik inleyişi.

nebatiyyun

  • Botanik bilginleri, botanik âlimleri.

nebi / nebî

  • Yeni bir din getirmeyen, daha önce gönderilmiş olan bir Resûlün dînine dâvet eden, çağıran peygamber. Resûllere (yeni bir dinle gönderilen peygamberlere) tâbi olan peygamberler.

nefaz

  • Geçme, işleyip öte tarafa geçme.
  • Sözü geçme, sözü dinlenme.

nefsi tefekkür / nefsî tefekkür

  • Kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi.

nehib

  • İnlemekle ve ses ile olan ağıt.

nehit

  • İnlemek.
  • Şiddetle teneffüs etmek, nefes alıp vermek.

nermligam

  • (Nerm-ligâm) İtaatli, muti, söz dinler. (Farsça)
  • Başı sert olmayan at. (Farsça)

neyt

  • İnlemek.
  • Şiddetle teneffüs etmek.

nive

  • İnleme, ağlama, sızlanma. (Farsça)

nüfus-u mü'minin / nüfûs-u mü'minîn

  • Mü'minlerin kendileri, sayıları.

nüfuz

  • Sözü geçer olmak, sözü dinlenmek.
  • Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.

nüfuzlu

  • Derinlere işleyen.

nusus / nusûs

  • Hükmü açık olan Kur'ân ve hadis metinleri.

nüzhetgah / nüzhetgâh

  • Gezi ve dinlenme yeri.

otorite

  • Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. (Fransızca)
  • İdari veya siyasi iktidar. (Fransızca)
  • Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser. (Fransızca)

pajeh

  • İnleme, inilti. (Farsça)

pasinler cephesi

  • Birinci Dünya Savaşı'nın ilk çıktığı sıralarda Erzurum yakınlarındaki Pasinler yöresinde Ruslar'a karşı açılan cephe.

pasuhşinev

  • Cevabı dinleyen. (Farsça)

pendimi guş etti

  • Nasihatımı dinledi.

perva

  • Korku, çekinmek. (Farsça)
  • Alâka, ilgi, bağ. (Farsça)
  • Takat. (Farsça)
  • Durup dinlenmek. (Farsça)
  • Bilmek. (Farsça)
  • Vesvese. (Farsça)
  • Kayd. (Farsça)
  • Iztırab. (Farsça)
  • Terk, feragat. (Farsça)
  • Hayran, şaşmış. (Farsça)
  • Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. (Farsça)
  • Gussalanmak. (Farsça)

peyugan

  • (Tekili: Peyug) Gelinler.

pezir

  • Kabul eden, olan, olabilen. (Farsça)
  • "Söz dinleyici, emir tutan" mânasında birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

rahat

  • Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih.
  • Dinlenmek.
  • El ayası.
  • Dinlenme, sıkıntısızlık, dinçlik.

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

rahmet melekleri

  • Yeryüzünde dolaşan ve mü'minlerin ölümü ânında hâzır olan melekler. Bunlara Rûhâniyân da denir.

ramaz

  • Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak.
  • Kesinleştirmek.

rasih / râsih

  • İlimde derinleşmiş olan, ilimde otorite sahibi olan.

rasihane / râsihane

  • Derinlemesine, sağlamca.

rehf

  • Keskinleştirmek, bilemek.

renanet

  • İnleme.

renin

  • Bağırma, haykırma.
  • İnleme, inilti.

rennan

  • Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.

resulü's-sakaleyn

  • İnsanların ve cinlerin peygamberi, Hz. Muhammed (s.a.s.)

riayetkar / riayetkâr

  • Riâyet eden, gözeten, emir dinleyen.

rü'yetullah

  • Cennet'te mü'minlerin Allah'ı görmeleri.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

ruhas

  • (Tekili: Ruhsat) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler.

ruhsat / ruhsât

  • (Tekili: Ruhsat) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler.

rühun

  • (Tekili: Rehin) Rehinler.

sabiiler / sâbiîler

  • Aya ve yıldızlara tapan kimseler. El-Cezîre (Cizre) ve Harran civârında yaşayan bu kimseler, yahûdîlik, hıristiyanlık ve mecûsîlik gibi çeşitli dinlerden bâzı inanışları alarak bir din meydana getirmişlerdir.

sabikun-ı evvelun / sâbikûn-ı evvelûn

  • Dinlerini muhâfaza için yurtlarından ayrılan, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme son derece bağlılık gösteren muhâcirlerden, iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlar veya Bedr gazvesinde (harbinde) bulunanlar veya Hudeybiye'de Bîat-ür-Rıdvân'da bu lunanlar veya hicretten evvel müslüman olanlar yâ

sabit / sâbit

  • Durgun, duran, kesinleşmiş.

sadhezaran / sadhezarân

  • Yüzbinlerce.

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

sahabe / sahâbe

  • Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında bir an gören, eğer âmâ ise (gözü görmüyorsa), bir an konuşan, îmân etmiş büyük-küçük mü'minlerin birkaç tânesine veya daha fazlasına verilen isim. Sâhib kelimesinin çokluk şeklidir. Hürmet ve saygı için, "Resûlullah'ın kıymetli ve mübârek a

şahik-ul-cebel / şâhik-ul-cebel

  • Dağda, çölde veya baskı ve zulüm rejimleri altında yaşayıp da peygamberleri ve onların getirdikleri dinleri işitmemiş kimseler.

şahz

  • Keskinleştirmek.

sakalan / sakalân

  • (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
  • İnsanlar ve cinler.
  • Kıymetlerini bildirmek için, Kur'ân-ı kerîm ve Ehl-i beyte (yâni Peygamber efendimizin akrabâlarına) verilen isim.

sakaleyn

  • İnsanlar ve cinler.

sakif

  • Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.

sakinan

  • (Tekili: Sâkin) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.

salat / salât

  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ

sami / sâmi / sâmî

  • İşiten, dinleyici.
  • Dinleyici.

sami' / sâmi' / سامع

  • İşiten, duyan, dinleyen.
  • Dinleyen. (Arapça)

samiin / samiîn / sâmiîn

  • (Samiûn) Dinleyiciler.
  • Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
  • İşitenler, dinleyenler.

şat'

  • Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı.
  • Su arkı.
  • Cima etmek.
  • Bağlayıp sağlamlaştırmak.

sathiyyen

  • Dıştan, dış yüzden.
  • Üstten. Derinleştirmeden.

şayan-ı istima'

  • Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık.

secde-i tilavet / secde-i tilâvet

  • Kur'an okunurken veya dinlerken edilen secde. Okuma secdesi.

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

şefa'at / şefâ'at

  • Kıyâmet günü, Allahü teâlânın izni ile, başta Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem olmak üzere, diğer peygamberler, âlimler, şehîdler, sâlihler (iyi kimseler) ve küçük yaşta ölen müslüman çocuklar ve Allahü teâlânın izin verdiklerinin; gün ahkâr olan mü'minlerin günahlarının affedilip Ceh

şefaat

  • Şefaat etmek. Af için vesile olmak.
  • Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
  • Bağışlanmasını dileme, birine arka olma.
  • Peygamberlerin ve velilerin kıyamette günah-kâr müminlerin bağışlanması için Allah katında dilekte bulunmaları.

şefi-i ruz-i ceza / şefî-i rûz-i cezâ

  • Herkesin yaptığı tüm amellerin karşılığını alacağı mahşer gününde, mü'minlere şefaat edecek olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

sekaleyn

  • Cinler ve insanlar.

sekene / سكنه

  • Sâkinler, ikâmet edenler.
  • Oturanlar, sâkinler. (Arapça)

sekene-i arz / سَكَنَۀِ اٰرْضْ

  • Yeryüzü sâkinleri.

sekene-i habise

  • Kötü ve pis sakinler.

sekene-i karye

  • Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.

sekene-i zemin

  • Yeryüzü sakinleri.

selam

  • Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma.
  • Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzer

sem'

  • İşitmek. Kulak ile dinlemek.
  • Kurdun sırtlandan olan eniği.

sem'-i hamiyet

  • Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş.

sem'-i hikmet

  • Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.
  • Hikmetli sözleri dinleme.

sema' / semâ'

  • İşitmek, kulakla dinlemek.
  • Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.
  • Bir veya birkaç kişinin çalgısız, âletsiz okudukları, dîni, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleştiren ilâhî, mevlid, kasîde ve şiirleri dinlemek.

semaan

  • (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.

semaat

  • Dinlemek, kulak vermek.

semavi kitab / semâvî kitab

  • Hak dinlerin kitapları. Semâvî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhisselâma otuz suhuf İdris aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildi. Mushaflar; Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncîl kitabı Îsâ aleyhisselâma ve Kur'

senn

  • Zırh çıkarmak.
  • Halinden döndürmek.
  • Koymak.
  • Keskinleştirmek.
  • Tasvir etmek.
  • Dökmek.

ser-füru

  • Baş eğme, söz dinleme, itaat etme.

serfüru / serfürû

  • Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. (Farsça)
  • Mütezellil olan. (Farsça)
  • Baş eğme, söz dinleme, itaat.

serseri

  • Başıboş, işsiz güçsüz, söz dinlemez, düzene uymaz.

şevahin

  • (Tekili: Şahin) Şahinler, doğan kuşları.

şeytan-ı cinni ve insi / şeytan-ı cinnî ve insî

  • Cinlerden ve insanlardan olan şeytan.

şeytan-ı ins

  • İnsan ve cinlerden olan şeytanlar.

şeytan-ı ins ve cin

  • İnsan ve cinlerden olan şeytanlar.

şeytan-ı ins ve cinni / şeytan-ı ins ve cinnî

  • Cinlerden ve insanlardan şeytanlık özelliği gösteren kimseler.

seyyahin / seyyâhin / سياحين

  • Gezginler. (Arapça)
  • Turistler. (Arapça)

seyyid-üs-sakaleyn

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın lakablarından. İnsanların ve cinlerin efendisi, iki cihânın seyyidi Muhammed aleyhisselâm.

siccin / siccîn

  • Şeytanların, kafirlerin (Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahkâr mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
  • Şakîlerin, kötülerin ve azâb olunan rûhların bulunduğu yer.
  • Yerin altında veya Ceh

sıla-i rahim

  • Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme.
  • Akrabanın kusurlarını affetme.

sima' / simâ'

  • Dinlemek, kulak vermek. İşitmek.
  • Çalgı dinlemek.
  • Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler.
  • Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri.
  • Bir kişinin veya birkaç kişinin çalgısız, âletsiz ve müzik perdelerine uydurmadan okudukları dîni, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleştiren şiirleri, kasîdeleri, ilâhileri ve mevlidleri dinlemek.

şinev

  • İşiten, dinleyen. (Farsça)

sirac-ı vehhac / sirâc-ı vehhac

  • Etrafını aydınlatan, ışık saçan lamba; getirdiği dinle tüm karanlıkları iman nuruyla aydınlatan Hz. Muhammed (a.s.m.).

sırat-ı müstakim

  • En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.

şiven

  • İnleme, sızlanma. (Farsça)
  • Mâtem, yas. (Farsça)

sıyga

  • Gr. kip fiillerde belirli bir zamanla konuşanın, dinleyenin ve konuşulanın teklik veya çokluk olarak belirtilmiş biçimi.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

şuayb

  • Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm k

sübat

  • Dalgınlık.
  • Uzun dinlenme.
  • İstirahat zamanı.
  • Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma.
  • Dehir, zaman.

sübut / sübût

  • Sabit oluş, kesinleşme.

sükala'

  • (Tekili: Sakil) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.

sükkan / sükkân / سكان

  • Sâkinler, oturanlar.
  • Oturanlar, sakinler. (Arapça)

sükkan-ı belde / sükkân-ı belde

  • Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.

sükkan-ı hane / sükkân-ı hâne

  • Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

sükunetgah / sükûnetgâh

  • Dinlenme yeri. (Farsça)
  • Mc: Kabir, mezar. (Farsça)

sükunetperver / sükûnetperver

  • Dinlendirici, rahatlandırıcı. (Farsça)

sümum-u ağraz / sümum-u ağrâz

  • Kinlerin zehirleri, kötü maksatların zehirleri.

sünnet

  • Kanun, yol, âdet.
  • Siret-i hasene.
  • Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

süryani / süryânî

  • Âsurî halkından onların eski dinlerinden olanlar.

ta'mik / ta'mîk / تعميق

  • Derinleştirmek, inceden inceye araştırmak.
  • (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak.
  • İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.
  • Derinleştirme. (Arapça)
  • Derinlemesine inceleme. (Arapça)

ta'mikat

  • (Tekili: Ta'mik) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.

taammuk / تعمق

  • (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma.
  • Derinleşme. (Arapça)
  • Taammuk etmek: Derinleşmek. (Arapça)

taammukat

  • (Tekili: Taammuk) Derinleşmeler.

taat

  • Söz dinleme, ibadet.

tabaka-i havas

  • Zenginler, seçkinler tabakası.

tabaka-i havass / tabaka-i havâss

  • Toplumun üst seviyesini meydana getiren seçkinler tabakası.

tabaka-yı havas

  • Seçkinler tabakası, aydınlar sınıfı.

tabaka-yı ulya / tabaka-yı ulyâ

  • Yüksek tabaka; zengin, aydın ve sosyal statüsü yüksek tabaka; zenginler, yöneticiler ve saire.

tabi'

  • Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
  • Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.

tabii / tabiî

  • Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar.

tabiin / tâbiîn

  • Sahabeleri gören mü'minler.

tac

  • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
  • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
  • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
  • Kuşların başındaki

tadarru'

  • İnlemek.

tadavvür

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • İnlemek.
  • Açlık.

taganni

  • Zenginleşme.

tağlit-i ezhan

  • Zihinleri yanıltma, zihinleri yanılgıya düşürme.

tahannün

  • İnleme.

tahdiş-i ezhan

  • Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
  • Zihinleri kurcalamak, yaralamak.

tahlim

  • (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.

tahminen / tahmînen / تخمينا

  • Tahminle, aşağı yukarı. (Arapça)

tahmini / tahminî

  • Tahminle ilgili.
  • Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı.

tahsinat / tahsinât

  • Tahsinler, beğenmeler.

taife-i ağniya

  • Zenginler sınıfı, topluluğu.

takarruh

  • (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme.
  • Yara çıban olma.

takyih

  • (Yara) İrinlenmek.

tamik

  • Derinleştirme, iyice inceleme.

tarr

  • Kesmek.
  • Keskinletmek.
  • Yapmak.
  • (Bıyık) gelmek.
  • Çolak olmak.
  • Düşmek.

tarsis

  • (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma.
  • Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.

tatilieşgal

  • İşi bir yana bırakma, dinlenme.

tatrir

  • Keskin etmek, keskinleştirmek.

tayinat / tayinât

  • Tayinler, belirlemeler.

te'nis-i ezhan / te'nis-i ezhân / te'nîs-i ezhân / تَأْنِيسِ اَذْهَانْ

  • Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.
  • Zihinleri okşama, alıştırma.
  • Zihinleri alıştırma.

tebe-i tabiin / tebe-i tâbiîn

  • Tabiinleri görmüş veya onlardan ders almış Müslümanlar.

teberrüd

  • Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme.
  • Soğuk suya girme.

teblim

  • Çirkin yapmak, çirkinleştirmek.

tecessüd

  • Cisimleşme; batıl dinlerde, Allah'ın herhangi bir maddi varlık şekline bürünmesi, yaratıklarından birinin bedenine girmesi şeklinde inanılan batıl bir Allah inancı.

tedhiş-i ezhan / tedhiş-i ezhân

  • Zihinlerde heyecan meydana getirme.

tedvim

  • Teskin etmek, sâkinleştirmek.
  • Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi.
  • Dili ağızda döndürmek.
  • Tatmak.

teevvüh

  • (Çoğulu: Teevvühât) İnleme, figân etme.

tefahhus / تفحص

  • Derinlemesine araştırma. (Arapça)

tefekküri / tefekkürî

  • Etraflıca ve derinlemesine düşünerek.

tegalgul

  • Bir işin içine girme, ilmî bir meseleye dalma, onda derinleşme.

tekalif-i diniye / tekâlif-i diniye

  • Dinle ilgili sorumluluklar, dini yükümlülükler.

tekazzu'

  • Çıbanın irinlenmesi.

tekvinat / tekvinât

  • (Tekili: Tekvin) Tekvinler, var etmeler, yaratmalar.

tekviniye

  • Yaratmağa, tekvine ait. Tekvinle alâkalı.

telkin-i dini / telkin-i dinî

  • Dine ait düşünceleri zihinlere aşılama.

telkinat / telkinât

  • Telkinler.

telkinat-ı batıla / telkinât-ı bâtıla

  • Doğru olmayan telkinler.

telkinat-ı diniye

  • Dinin telkinleri.

telkinat-ı şeytaniye / telkinât-ı şeytaniye

  • Şeytanın telkinleri.

temakkuk

  • Dinlene dinlene içmek.

temeskün

  • Miskin olma. Miskinleşme.

temevvül

  • (Mâl. dan) Zenginleşme, mal edinme.

temezzüz

  • Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek.

teneffüs

  • Soluk alma, dinlenme.
  • Nefes alma, dinlenme.
  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

tenevvür-ü ezhan

  • Zihinlerin aydınlanması, nurlanması.

terbiye

  • Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

tercüman

  • Yazılı ve sözlü metinleri başka bir dile çeviren.

terk-i iltizam-ı nefs

  • Nefsin isteklerini yerine getirmeyi terk etme, nefsi dinlememe.

teşeddüd

  • Sertleşme. Kuvvet ve dayanıklık kesbetme. Şiddetlenme. Çok şiddetli olma.
  • Keskinleşme.

tesekkün-i derya

  • Denizin sâkinleşmesi.

teşhiz

  • (Çoğulu: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme.
  • Bileme.
  • Gücünü, kuvvetini artırma.
  • Uyandırma.

teskin / teskîn / تسكين / تَسْك۪ينْ

  • Sakinleştirme, rahatlatma.
  • Sakinleştirme, yatıştırma.
  • Yatıştırma, sakinleştirme. (Arapça)
  • Teskîn etmek: Yatıştırmak, sakinleştirmek. (Arapça)
  • Teskîn olmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)
  • Sâkinleştirme.

teslis

  • Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)

tetebbu' / تتبع

  • Derinlemesine araştırma, inceleme. (Arapça)
  • Tetebbu' etmek: İncelemek. (Arapça)

tetkik etme

  • Derinlemesine inceleme.

tevaggul

  • Bir işe girme, bir şeyde derinleşme.

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tevettür

  • Gerginleşme, gerilme.

tezkiyet-bahş-ı kulub-u mü'minin / tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü'minîn

  • Mü'minlerin kalplerini temizleyen.

tezrib

  • Keskinletmek.

uhud / uhûd

  • (Tekili: Ahd) Ahidler, yeminler, peymanlar, anlaşmalar, sözleşmeler.
  • Yeminler, anlaşmalar.

ulema / ulemâ / علما

  • Âlimler, bilginler.
  • Âlimler, ilim sâhibleri; zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve binlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman), tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, i
  • Bilginler. (Arapça)

ulemaüssu / ulemâüssû

  • Kötü âlimler, dünya için dinini feda eden bilginler.

uluf

  • (Tekili: Elf) Binler, bin sayıları.
  • Ülfet ve ünsiyete ziyade meyyal ve alışkan olan.

üluf

  • Binler.

ümena

  • Emin kimseler. Eminler. Emniyet sahibleri.

ümm-ül-mü'minin / ümm-ül-mü'minîn

  • "Mü'minlerin anası" mânâsına Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek zevcelerinden her birine verilen lakab (isim).

ümmehat-ül mü'minin / ümmehât-ül mü'minîn

  • Mü'minlerin anaları. Peygamberimiz Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek zevceleri.

ümmet

  • Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü'minler.

ümmü'l-mü'minin / ümmü'l-mü'minîn

  • Mü'minlerin Annesi; Hz. Peygamber'in (a.s.m.) eşlerine verilen ad.

ümmülmü'minin / ümmülmü'minîn

  • Mü'minlerin annesi.

ünan

  • İnleme.

üşer

  • Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.

uyun-u mü'minin / uyûn-u mü'minîn

  • Mü'minlerin gözleri.

vahdet-aram / vahdet-ârâm

  • Dinlendirici, rahat yer. (Farsça)

vakahet

  • (Vakhe) İbadet, taat.
  • Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak.
  • Bir şeyi bırakıp feragat etmek.
  • Büyük papaz olmak.

vakıfane / vâkıfane

  • Derinlemesine bilerek.

vakurane

  • Ağırbaşlılıkla. Düşünce ve tedbirlilikle. Temkinle. (Farsça)

ve'd-dua

  • "Duâlarımız sizinle birliktedir" anlamına gelen bu tâbir, evvelce mektupların altlarına yazılırdı.

veba-yı ağraz-ı şahsiye / vebâ-yı âğraz-ı şahsiye

  • Şahsî kinlerin vebası; kişisel kin mikrobu.

veli / velî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine gâlib, üstün kılan, kâfirleri sevmeyen.
  • Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa kâdı veya bunların vasî tâyin ettik

velval

  • Üzüntü ile ağlama. Ağlayıp inleme.

veraki / verakî

  • (Tekili: Verka) Güvercinler.

vesak

  • Bağ. Rabıta. Yeminleşerek anlaşmak.
  • Sözleşme yeri.

vezni / veznî

  • Vezinle ilgili, vezne ait.
  • Tartılan şey.

visak

  • Kuvvetli, kalın bağ.
  • Yeminle söz vermeler. Muahedeler.
  • Peyman.

vücür

  • (Tekili: Vicâr) Arslan, ayı, kurt gibi vahşi hayvanların inleri.
  • Sel sularının oyduğu yerler.

yelpez

  • Yelpaze.
  • Serinletmek için el ile havalandırma âleti.

yunani / yunanî

  • Eski Yunanlılar döneminde çeşitli varlıklara ve tabiat olaylarına ilâhlık veren bâtıl dinlere mensup olan.

zagain

  • (Tekili: Zagine) Kinler, nefretler.

zar / zâr / زار

  • İnleyen, sesle ağlayan. (Farsça)
  • Zayıf, dermansız. (Farsça)
  • Ağlama, inleme.
  • Perişan, ağlayan, inleyen. (Farsça)
  • İnilti. (Farsça)
  • Zâr etmek: Ağlayıp inlemek. (Farsça)
  • Zâr olmak: Ağlayıp inlemek. (Farsça)

zar u zar / zâr u zâr

  • İnleyerek ağlama, feryat etme.

zari / zârî / زاری

  • İnleme, zar zar ağlama. (Farsça)

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zekat / zekât

  • Zenginlerin kırkta bir oranında fakirlere yaptığı yardım.

zevcat-ı tahirat / zevcât-ı tâhirât

  • Peygamber efendimizin iffetli, pâk, muhterem zevceleri. Mü'minlerin anneleri.

zeyd

  • Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan isimlerdendir. (Diğer isimler: Amr, Bekir, Beşir, Hâlid)

zeyneb

  • Eski fetva metinlerinde kadını temsil eden isimlerden biri.
  • Gül.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR