LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te illi ifadesini içeren 491 kelime bulundu...

a'kal

  • En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.

a'ma

  • Kör. Gözü görmeyen.
  • Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik.
  • Yağmur bulutları.

acmi / acmî

  • İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.

adat-ı milliye / âdât-ı milliye

  • Millî adetler.

adiliyet / âdiliyet

  • Âdillik.

afra'

  • Beyazı kızıllığına galip olan geyik.
  • Ayın onüçüncü gecesi.

ahkem

  • En sağlam. En kuvvetli.
  • En çok hükmeden.
  • En hakim ve akıllı.

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

akıl / âkıl / عاقل / عَاقِلْ

  • Akıllı.
  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.
  • Akıllı.
  • Akıllı, akıl sahibi. (Arapça)
  • Akıllı.
  • Akıllı.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akıl-füruş

  • Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan. (Farsça)

akılane / âkılane / âkılâne / عاقل

  • Akıllıca.
  • Akıllı, mantıklı olarak.
  • Akıllıca.
  • Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. (Farsça)
  • Akıllıca. (Arapça - Farsça)

akılat / âkılât

  • Akıllı kadınlar.

akıle / âkıle / عاقله

  • Akıllı kadın. (Arapça)

akılfüruş

  • Akıllılık taslayan.

akl-ı evvel

  • İlk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl.

aks

  • Boynuzu eğri ve kayık olmak.
  • Bağlamak.
  • Dövmek.
  • Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek.
  • Saçını kıvırcık göstermek.
  • Bahillik etmek.

alaybozan

  • Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.

ami

  • Senevî, yıllık.
  • Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.

amir / âmir

  • Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren.
  • Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse.

an'anat-ı milliye-i islamiye / an'anât-ı milliye-i islâmiye

  • İslâmî ve millî gelenekler.

ankara maarif dairesi

  • Ankara Eğitim Dairesi; Millî Eğitim Bakanlığı.

areb

  • Çok açıkgöz, en akıllı.

asabiyet-i kavmiye

  • Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder..

asabiyet-i nev'iye ve milliye

  • Kavim ve tür milliyetçiliği.

asabiyeten

  • Milliyet ve soy açısından.

asabiyyet

  • Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.

asabiyyet-i cahiliyye

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.

asabiyyeten

  • Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.

asaf-rey

  • Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.

asalet / asâlet / اصالت

  • Asillik, soyluluk.
  • Asillik. (Arapça)

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden
  • Zaman, devir, yüz yıllık zaman.
  • İkindi vakti.

ateş-pare

  • Ateş parçası. Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Çok zeki, çok akıllı. (Farsça)
  • Durup dinlenmeyen. (Farsça)

ateş-zeban / ateş-zebân

  • Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen. (Farsça)

aval

  • Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. (Fransızca)

avret

  • İslâmiyet'te akıllı ve bâliğ (ergen ve evlenecek yaşa gelmiş) olan kimsenin namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram (günâh) olan yerleri.
  • Kadın, hanım.

ba-haber / bâ-haber

  • Haberi olan, haberli.
  • Zeki, akıllı.
  • İhtiyatlı, tedbirli.

ba-haberan / bâ-haberan

  • (Tekili: Bâ-haber) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.

ba-hired / bâ-hired

  • Akıllı, zeki. (Farsça)

bab-ı seraskeri / bâb-ı seraskerî

  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.

bahired / bâhired / باخرد

  • Akıllı. (Farsça)

balimez

  • 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top.

balyemez

  • Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

belagat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.

benin / benîn

  • (Tekili: İbn) Oğullar, erkek çocuklar.
  • Akıllı, temkinli, tedbirli kimse.

bezi'

  • Uslu, akıllı, zarif çocuk.
  • Zarif.

bihred

  • Akıllı kimse.

billit

  • Akıllı, hâzık ve mâhir kimse.

binende

  • Görücü, gören. (Farsça)
  • Tedbirli, ilerisini düşünen, akıllı. (Farsça)

bisat-ı arz

  • Yeşillik, çimen.

bişkul

  • Becerikli, çevik. (Farsça)
  • İhtiyatlı, tedbirli. (Farsça)
  • Akıllı. (Farsça)
  • Kuvvet sahibi. (Farsça)

bostan

  • (Bustan) Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. (Farsça)
  • Kavun, karpuz. (Farsça)

bü'bü'

  • Her nesnenin aslı.
  • İzzet, kerem.
  • Zeyrek akıllı, zarif kişi.
  • Hâkim, seyyid.
  • Gözbebeği.
  • Mc: Çok kıymetli ve değerli olan şey.

buhl

  • Bahillik, eli dar olma, cimrilik, tamahkârlık, pintilik.

bütçe

  • Devletin veya diğer kuruluşların yıllık gelir ve giderlerini (sarfiyat ve varidatlarını) gösteren ve bunlarla ilgili harcamaları tayin eden hesap işleri. (Fransızca)

butlan / butlân

  • Batıllık, temelsizlik, çürüklük.

caadet

  • Etli, semiz ve kıllı kişi.
  • Su kenarında biter bir ot.
  • Bir kabile adı.

cahil

  • Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy.
  • Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)

cahilane

  • Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

cahiliyye / câhiliyye

  • Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.

cahiliyyet

  • Cahilliğe âit.
  • İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik" gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor. Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendil

cehalat / cehâlât

  • Cahillikler, bilgisizlikler.

cehalet / cehâlet / جهالت / جَهَالَتْ

  • Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
  • Cahillik.
  • Bilmeme, bilgisizlik. Din bilgilerini bilmeme. Câhillik.
  • Cahillik, bilgisizlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)
  • Câhillik.

cehalet-i avra / cehâlet-i avrâ

  • Tek gözü kör cehalet, insanların hakikatleri görmesini engelleyen cahillik.

cehaletperver / cehâletperver

  • Cahillik sever, bilgisizliği koruyan.

cehil

  • Cahillik, bilgisizlik.

cehl / جهل

  • Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)

cehl-i azim / cehl-i azîm / جَهْلِ عَظِيمْ

  • Büyük cahillik.

cehl-i basit

  • Basit cehalet, karmaşık olmayan cahillik.
  • Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik.

cehl-i mürekkeb

  • Câhil olduğu hâlde, câhilliğini bilmeyip, kendini âlim zannetmek.

cehl-i mutlak

  • Tam bir cahillik.

cehlistan

  • Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer. (Farsça)

çemen / چمن

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
  • Çimen, yeşillik.
  • Çimenlik, çayırlık. (Farsça)
  • Yeşillik. (Farsça)

çemenzar

  • Yeşillik, çayır. (Farsça)

cemiyet-i milli / cemiyet-i millî

  • Millî cemiyet, topluluk (İttihad Terakki).

cemiyet-i milliye

  • Millî topluluk.

ceramika

  • Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.

cesaret-i milliye

  • Millî cesaret.

cesl

  • Kıllı kimse.
  • Çok nesne, kesir.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cibillet

  • Huy, fıtrat, yaradılış, tabiat, cibilliyet.

cibilli / cibillî

  • Cibilliyet. Yaratılıştan olan. Asıl maya, huy, tabiat, tıynet.

cimrilik

  • Dînin ve vicdânın, mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermemek. Vermek kendisine zor gelmek. Bahillik, pintilik.

cimse

  • Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.

cüfal

  • Selin kenara attığı çör çöp.
  • Davarın yünü ve kılı çok olmak.
  • Kıllı kimse.
  • Bol.

cumhur-i ukala / cumhûr-i ukalâ

  • Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.

da'at

  • Horluk, zelillik.

daire / dâire / دائره

  • Daire. (Arapça)
  • Büro, ofis. (Arapça)
  • Devlet dairesi. (Arapça)
  • Tef, zilli tef. (Arapça)

daü'l-cehl / dâü'l-cehl

  • Cehalet hastalığı, cahillik illeti.

deh-sale

  • On yaşında. On yıllık. (Farsça)

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehadar

  • Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. (Farsça)

dehr

  • Zaman, çok uzun zaman, ebedi.
  • Bin yıllık zaman.
  • Dünya.

delalet / delâlet / دلالت

  • Delillik, yol gösterme. (Arapça)
  • Delâlet etmek: (Arapça)
  • Yol göstermek. (Arapça)
  • Anlamına gelmek. (Arapça)

demşinas

  • Hikmetli davranan, akıllı. (Farsça)

den'

  • Horluk, zelillik.

deri

  • Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) (Farsça)
  • Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. (Farsça)

deryab

  • Akıllı, anlayışlı, müdrik. (Farsça)

devr-i rezilane / devr-i rezilâne

  • Rezillik devri.

devr-i senevi / devr-i senevî

  • Dünyanın güneş etrafındaki yıllık hareketi.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

dınn

  • Bahillik.

dü-zeban

  • İki dilli. (Farsça)

dühat

  • Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.

duhur

  • Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.

dünyadar / dünyadâr

  • Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan. (Farsça)

echeliyet / اَجْهَلِيَتْ

  • Son derece cahillik.
  • En cahillik.

efazıl-ı ukala / efâzıl-ı ukalâ

  • Akıllıların en ileri gelenleri.

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehl-i ukul / ehl-i ukûl

  • Akıllılar, akıl sâhibleri.
  • Akıllılar, akıl sahipleri.

ehleb

  • Kuyruğu kıllı olan at.

ehliyet

  • Salâhiyet, elverişlilik. Kişinin borçlandırma ve borçlanmaya elverişli olması. Akıllı olmak, iyiyi kötüden ayırabilmek.

ejir

  • Akıllı, uyanık, açık göz. (Farsça)

ekalliyet

  • (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.

eklef

  • Yüzü çilli olan adam.
  • Koyu renkli arslan.

ekyas

  • (Tekili: Kis) Kisler, para keseleri. Torbalar.
  • (Keys) Akıllı kimseler.

elibba'

  • (Tekili: Lebib) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.

enaniyet / enâniyet

  • Kendini beğenip büyük görme, bencillik. Egoistlik.

enaniyet-i cahiliye

  • Cahillikten gelen gurur.

enaniyet-i nefsiye / enâniyet-i nefsiye

  • Nefsin bencilliği, kedini beğenmesi.

enuşa

  • Mecusi mezhebi. (Farsça)
  • Sevinç, sürur, neş'e. (Farsça)
  • Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık. (Farsça)

erabet

  • Akıllı, zeyrek ve uslu olma.

ercel

  • Büyük ayaklı kişi.
  • Ayakları siğilli olan at.

eris

  • Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. (Farsça)

evtaf

  • Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.

evveliyat

  • Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler.
  • Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar.
  • Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.

fahim

  • Akıllı. Anlayışlı.

farih

  • (Çoğulu: Fevârih-Füreh) Gayretli davar.
  • Akıllı kişi.

fasahat / fasâhat

  • Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.

fatın

  • (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.

fatin

  • (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.

fatin-ül asr

  • Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.

fatinü'l-asr / fatînü'l-asr

  • Asrın en dâhisi, en akıllısı.

fatinülasr / fâtinülasr

  • Asrın en akıllısı.

faz'

  • Şiddet.
  • Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.

fazh

  • (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik.
  • Yarmak.

faziha / fazîha / فضيحه

  • Rezillik, skandal. (Arapça)

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fehim / fehîm

  • (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)

felek

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten

ferahe

  • Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.

fetanet / fetânet

  • Peygamberlerde bulunması lâzım olan sıfatlarından biri. Peygamberlerin; bütün insanların en akıllısı, en zekîsi ve en anlayışlısı olmaları.

fikr-i milliyet

  • Milliyetçilik düşüncesi.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

fıtnat

  • Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek.
  • Hikmet.
  • Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.)

fıtne

  • Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak.

gaflet

  • Gafillik, boş bulunma, dalgınlık, ihtiyatsızlık.

gar

  • (Ger) Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. (Farsça)

garaz

  • (Çoğulu: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin.
  • Ok atılan nişan.
  • Izdırab. Acı.
  • Zelillik.

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

gurur-u milli / gurur-u millî

  • Millî gurur.

gurur-u milliye

  • Millî gurur.

hablü'l-metin-i milliyet / hablü'l-metîn-i milliyet

  • Kopmaz bir bağ ile insanları birbirine bağlayan milliyet, millî özellikler.

haca

  • Haris olmak.
  • Akıllı.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

hadra

  • (Müennestir) Yeşillik.
  • Sebze. En yeşil. Pek yeşil.
  • Yeşillik, yeşil.

hadravat / hadravât

  • Yeşillikler.
  • (Tekili: Hadrevât) (Hadrâ) Yeşillikler, yeşillik.
  • Yeşillikler.

hakikat-i milliyet

  • Millî yapıları.

hakimiyet-i millet / hâkimiyet-i millet

  • Millî egemenlik.

hakimiyet-i milliye / hâkimiyet-i milliye

  • Millî egemenlik (İslâm dini, şeriatı ve inancının egemenliği).

haksari / hâksarî

  • Perişanlık, düşkünlük, rezillik.

hamiyet-i aliye / hamiyet-i âliye

  • Din, millet gibi mukaddes değerleri en üst düzeyde koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet.

hamiyet-i cahiliye / hamiyet-i câhiliye

  • Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. (Farsça)
  • Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti. (Farsça)

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamiyet-i milliye

  • Millî fedakârlık.

harbiye nazırı

  • Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyor

harbiye nezareti

  • Osmanlı Devletinde Harb Bakanlığı, bugünkü Millî Savunma Bakanlığına verilen ad.

harekat-ı milliye / harekât-ı milliye

  • Millî mücedele hareketleri.

harf

  • Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri.
  • Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret.
  • Vecih, ü

harik

  • Zeyrek akıllı kimse.

hars-ı ırki / hars-ı ırkî

  • Milli maarif, ırkî hars.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hasılat-ı seneviyye / hâsılat-ı seneviyye

  • Senelik kazançlar, yıllık gelirler.

havli / havlî

  • Bir yıllık.

haysiyet-i milliye

  • Millî haysiyet, şeref.

hazıkıyyet

  • Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık.

hazım / hâzım

  • İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan.

hazravat / hazravât

  • Yeşillikler.
  • Yeşillikler.

hazrevat

  • (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik.
  • Gökyüzü, felek. Asuman.

hevan

  • Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.

hey'et

  • Şekil. Suret. Görünüş.
  • Birlik teşkil eden şahısların mecmuu.
  • Gök ve yıldız ilmi. Astronomi.
  • Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.

hica

  • Akıllı.
  • Münasib, lâyık.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hilafet / hilâfet

  • Birinin yerini tutma.
  • Peygamberin vekilliği, halifelik.

hilafet-i nübüvvet / hilâfet-i nübüvvet

  • Peygamberimizden sonra devam eden peygamberlik varisliği, vekilliği; tebliğ görevi.

hıred-mend

  • (Çoğulu: Hıredmendân) Akıllı, anlayışlı. (Farsça)

hıred-mendi / hıred-mendî

  • Akıllılık.

hıred-pesend

  • Akıllı, zîakıl, düşünen.

hıredmend / خردمند

  • Akıllı. (Farsça)

hiss-i milli ve dini / hiss-i millî ve dinî

  • Dinî ve millî his.

hisset

  • Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlık.
  • Alçaklık.

hızk

  • Zeyreklik, akıllılık.
  • Ustalık, mahâret.

hizmet-i milliye

  • Millî hizmet.

hodbinlik

  • Kendini görme, kendini düşünme; bencillik.

hodendişlik

  • Kendi için kaygılanma, endişe etme; kendini düşünme; bencillik.

hodgamlık / hodgâmlık

  • Bencillik.

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hudaret

  • Yeşillik. Sebze.

hudperestlik

  • Bencillik, kendini düşünme. (Farsça - Türkçe)

hudr

  • Yeşillik.
  • Yeşillik.

hudret

  • Yeşillik.
  • Yeşil renklilik.

hükumet-i milliye / hükûmet-i milliye

  • Millî hükümet, idare.

hulk

  • Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet.
  • İnsanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhî ve zihnî hâller.

humret / حمرت

  • Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat.
  • Kırmızılık, kızıllık. (Arapça)

humret-i şafak

  • Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı.

huni / hunî

  • Kanlı, kan dökmeye meyilli. (Farsça)

hunu'

  • Horluk, zelillik, alçaklık.

hurkat

  • Cehalet, câhillik, akılsızlık, bilmezlik.

huşdar

  • Akıllı, uslu. (Farsça)

huşmend

  • (Çoğulu: Huşmendân) Akıllı, aklı başında. (Farsça)

huşmendane / huşmendâne

  • Akıllıca, aklı başında olarak. (Farsça)

hüşyar

  • Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.

huşyar / huşyâr / هشيار

  • Akıllı. (Farsça)

hüşyarane

  • Akıllıcasına. (Farsça)

hüşyari / hüşyarî

  • Hüşyarlık, akıllılık. (Farsça)

huzret

  • Yeşillik. Ter ü tazelik.

ianat-ı milliye / iânât-ı milliye

  • Millî yardımlar.

ianat-ı milliye-i islamiye / ianât-ı milliye-i islâmiye

  • Millî ve İslâmî yardımlar.

icare-i müsanehe

  • Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.

ictinah

  • Bir yana eğilme, meyletme.
  • Secde etme.
  • (Hayvan) bir tarafa meyilli koşma.

iftizah / iftizâh / افتضاح

  • Rezillik, skandal. (Arapça)

ıhdırar

  • Yeşillik.

ihmirar

  • Kızarmak. Kızıllık.
  • Kızıl hastalığı.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

iman-ı kesbi / îmân-ı kesbî

  • Bir kimsenin âkıl (akıllı) ve bâliğ olduktan (ergen, gusül, boy abdesti alacak yaşa geldikten) sonra ettiği îmân.

incal

  • Davarı çimene salma, yeşilliğe bırakma.

intibah-ı milli / intibah-ı millî

  • Millî uyanış.

irb

  • (İreb) Akıl. Zihin, zekâ.
  • Akıllılık.

irbe

  • Akıllılık, zekâ.
  • Hile, oyun.

ispergam

  • Fesleğen çiçeği. (Farsça)
  • Gül. (Farsça)
  • Yeşillik. (Farsça)

isti'dad

  • Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil.
  • Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.

istikfal

  • (Kefâlet. den) Kefil olma, kefilliği kabul etme.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

ittihad-ı milli / ittihad-ı millî

  • Millî birlik.

izzet-i milliye

  • Millî izzet ve şeref.

kàbil-i sukut

  • Düşebilir, düşmeye meyilli, eğreti olan.

kahraman-ı milli / kahraman-ı millî

  • Millî kahraman.

kamet-i merdane-i istidad-ı milliye / kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye

  • Millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu.

kar-ı akıl / kâr-ı akıl

  • Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.

karheb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Yaşlı öküz.
  • Çok kıllı keçi.
  • Ulu ve şerefli kişi.

karn

  • Zaman, devre.
  • Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene.
  • Yüz yıllık zaman. Asır.
  • Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki
  • Boynuz.
  • Yüz yıllık zaman.
  • Vakit, zaman.
  • Yaşıt, bir yaşta olan.

kaşer

  • Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.

kasır-ul akl

  • Düşüncesi noksan, kısa akıllı.

kastalani / kastalanî

  • Ok atmak.
  • Şafak kızıllığı.

kavmi / kavmî

  • Kavme ait; olumsuz mânâda milliyetçilikle ilgili.

kavmiyet

  • Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri.

kavmiyetçilik

  • Irkçılık, olumsuz milliyetçilik.

kefalet / kefâlet / كفالت

  • Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek.
  • Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.
  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.
  • Kefillik.
  • Kefillik. (Arapça)

kefaleten

  • Kefil olarak. Kefillik suretiyle.

kefaletname

  • Kefillik kâğıdı, kefalet senedi. (Farsça)

kelam-ı kibar / kelâm-ı kibâr

  • Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı.

kemal

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.

kemmiyet

  • Sayı.
  • Nicelik.
  • Tekillik veya çoğulluk.

keyyis

  • (Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki.
  • Zarif.

kırra

  • Soğuk, berd.
  • Çok fazla susuzluk.
  • Akıllılık.

kiyaset / kiyâset

  • Akıllılık.

kozmopolit

  • Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. (Fransızca)
  • Çeşitli milletlerden insanları içine alan. (Fransızca)

kudsi milliyet / kudsî milliyet

  • Kutsal İslâm milliyeti.

küfae

  • Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.

kümte

  • Kızıllık, kırmızılık, humret.

kurban

  • Allahü teâlâya yakınlık. Mükîm (yolcu olmayan), âkıl (akıllı), bâliğ (ergen, evlenecek çağa gelmiş), hür ve dînen zengin sayılan, müslüman erkek ve kadın tarafından, Allah rızâsı için kurban niyetiyle kurban bayramının ilk üç gününde (Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinin her hangi biri

kutme

  • Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ)

kuva-yı milliye / kuvâ-yı milliye

  • Milli kuvvetler. Bir milletin sahib olduğu kuvvetleri.
  • İstiklâl harbinde Anadoluda kurulan hükümet ve bu hükümetin askeri kuvvetleri.

lahd

  • (Çoğulu: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar.
  • Eğilmek.
  • Bir tarafına meyilli olan çukur.

lebabet

  • Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.

lebb

  • Lâzım olmak.
  • Akıllı olmak.

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lebk

  • Akıllı olmak.
  • Islah etmek, terbiye etmek.
  • Karıştırmak.
  • Yumuşak etmek, yumuşatmak.

lehan

  • Akıllılık.

levzai / levzaî

  • Akıllı, zarif kimse.

lezir / lezîr

  • Akıllı, zeki. (Farsça)

libab

  • (Tekili: Lebib) Akıllılar, zeki kimseler.

lisan-ı milli / lisan-ı millî

  • Millî dil (ulusal dil).

lüzum-u beyyin

  • İspata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir.

ma'kul

  • Akla uygun, akıllıca iş gören, anlayışlı, mantıklı.

maarif / maârif / معارف

  • Maarif nezareti: Millî eğitim bakanlığı.
  • Bilimler. (Arapça)
  • Kültür. (Arapça)
  • Millî Eğitim Bakanlığı. (Arapça)

maarif dairesi

  • Eğitim dairesi, Millî Eğitim Bakanlığı.

maarif nazır vekili

  • Millî Eğitim Bakan Yardımcısı.

maarif nazırı

  • Milli Eğitim Bakanı.

maarif vekaleti / maarif vekâleti

  • Millî Eğitim Bakanlığı.

maarif vekili

  • Milli Eğitim Bakanı.

maarif yangını

  • Millî Eğitim Bakanlığında çıkan yangın.

maarif-i umumiye nezareti

  • Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir gezegenin bir sene boyunca döndüğü daire, hareket yolu, yıllık yörüngesi.

mahz-ı cehalet

  • Sırf cahillik.

mahz-ı hikem

  • Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.

mail / mâil / مائل

  • Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri.
  • Meyilli. Hevesli. İstekli.
  • Düşkün.
  • Benzer.
  • Eğilmiş, meyilli, istekli, andırır, yörünge.
  • Eğilimli, istekli. (Arapça)
  • Eğimli, meyilli. (Arapça)
  • Çalan. (Arapça)
  • Mâil olmak: Eğilim göstermek. (Arapça)

mail-i inhidam / mâil-i inhidam

  • Yıkılmaya meyilli, yıkılmaya uygun, müsait.

mailiyyet / mâiliyyet

  • Eğiklik. Meyillik.

makam-ı vekalet / makam-ı vekâlet

  • Vekillik makamı.

meb'usiyet

  • Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.

meb'usluk

  • Milletvekilliği.

mechele

  • Birini câhilliğe sevkeden şey.

mefahir-i hakikiye-i milliye / mefâhir-i hakikiye-i milliye

  • Gerçek övünülecek millî değerler, şerefler.

mefahir-i milliye / mefâhir-i milliye

  • Millî iftihar araçları, övünç vesileleri.

mefzaha

  • Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.

mehak

  • Durgun suyun yeşilliği.

mekful-ün anh

  • Kendisine kefillik edilen kimse.

mekyes

  • Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse.

melam

  • Kınanmış.
  • Rezillik. Hakirlik. Kıymetsizlik.

melamet

  • Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.

menab

  • Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.

menfaat-i cinsiye

  • Kendi şahsî çıkarı ve millî menfaati.

menfi milliyet / menfî milliyet

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

menfi milliyetçilik / menfî milliyetçilik

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

meşhum

  • Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı.
  • Korkmuş. Korkutulmuş.
  • Çok güzel hareketli at.

mesles

  • (Çoğulu: Mesâlis) Üçer üçer olmak.
  • Üç kıllı tanbur.

mesrebe

  • (Çoğulu: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları.
  • Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

mevsuk

  • Güvenilir, delilli, vesikalı.

meylürrahat

  • Rahatlığa meyilli olma.

meyyal / meyyâl

  • Meyilli, eğilimli.
  • Meyilli, istekli.

meyyal-i i'tila / meyyal-i i'tilâ

  • Yükselmeğe çok meyilli ve istekli.

mezellet

  • Alçaklık. Zelillik.
  • Aşağılık, zelillik.

midilli

  • At cinsinin küçük çaptaki nev'ine verilen addır. Bu türlü atlar Midilli adasında yetiştirildiği için bu adı almıştır.

milli / millî

  • (Milliye) Din ve millete âit, milletle alâkalı, millete mensub.

milli müdafaa vekaleti / millî müdafaa vekâleti

  • Millî Savunma Bakanlığı.

milliyet

  • (Bak. MİLLİYETÇİLİK)

milliyet-i hakikiye

  • Gerçek, hakiki milliyet.

milliyet-i hakikiye-i islamiye / milliyet-i hakikiye-i islâmiye

  • Gerçek İslâmî milliyet.

milliyet-i kudsiye

  • Kutsal İslâm milliyetçiliği.

milliyet-i menfiye

  • Zararlı milliyetçilik, ırkçılık.

milliyet-i mukaddese

  • Mukaddes islâmiyet milliyeti.

milliyeten

  • Milliyet itibariyle, millî olarak.

milliyetle istihza

  • Millilik ülküsüyle, idealiyle alay etme.

milliyetperver / مایت پرور / مِلِّيَتْپَرْوَرْ

  • Milliyetini seven. (Farsça)
  • Milliyetçi, milletini seven.
  • Milliyetçi, nasyonalist. (Arapça - Farsça)
  • Milliyetini seven.

milliyetperverlik

  • Milliyetçilik, nasyonalizm. (Arapça - Farsça - Türkçe)

mıska'

  • (Çoğulu: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi.

mübagame

  • Tatlı dillilik.

müberhen

  • Delilli ve bürhanlı. İsbatlı. Delillerle sâbit olmuş.
  • Delilli, ispatlı.

mubid

  • Zerdüşt. Mecusi din adamı.
  • Tedbirli, akıllı adam.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

mücadele-i milliye

  • Milli mücadele.
  • Kurtuluş Savaşı. İstiklal Harbi. (1919 - 1922)

mücahede-i milliye

  • Millî mücadele.

müdafaa-i milliye

  • Millî savunma.
  • Milli müdafaa, milli savunma.

müdellel / مُدَلَّلْ

  • Delilli ve isbatlı olan. İsbat ve tasdikine delil gösterilmiş olan. İsbatlı.
  • Delilli, ispatlı.
  • Delilli, ispatlı.
  • Delille isbatlanmış, delilli.

müdrik

  • Aklı eren. Anlayan. Kavrayan, akıllı.
  • Büluğ çağına, erginlik yaşına gelmiş olan.

müdrikat

  • (Tekili: Müdrik) Akıllılar. İdrak sahipleri.

mufassal

  • Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.

muhabbet-i milli / muhabbet-i millî

  • Millî sevgi.

muhabbet-i milliye

  • Millî muhabbet; İslâm dinine, şeriatına ve inancına ait sevgi.

muhazele

  • Hakirlik, aşağılık, rezillik.

mükellef

  • Bir şeyi yapmaya ve yerine getirmeye mecbûr olan; Allahü teâlânın emir ve yasaklarından mes'ûl (sorumlu) olan; îmânı olan, âkil (akıllı) ve bâliğ (evlenme yaşına, ergenlik çağına ulaşmış) olan kimse.

mümessil-i leh

  • Kendisi hakkında, lehinde mümessillik yapılmış, vekâlet edilmiş. Lehinde temsil edilmiş.

mümeyyiz

  • Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

müreccih

  • Tercih eden, üstün tutan, bir şeyi daha iyi ve mühim gören.
  • Tercih ettiren sebep.
  • Meyilli ve sakil, ağır şey.

müsake

  • Bahillik.

müsanat

  • Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.

müsanehe

  • Yıl başında verilecek ücret.
  • Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.

müsbet

  • İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan.
  • Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu.
  • Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan.

müsbet milliyet

  • Olumlu, pozitif milliyet; başkasına düşmanlık beslemeyen milliyetçilik.

müseccel / مسجل

  • (Secl. den) Kayda geçmiş, sicilli.
  • Mahkeme defterine geçirilmiş.
  • Kimseden men'olunmayan mübah nesne.
  • Sicilli, kayıtlı.
  • Tescilli. (Arapça)

müstaid

  • İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.

müstedlel

  • Bir delil ile ispat edilmiş, delilli.

mütekeffil

  • Kefilliği üstlenen, garantör.

mütekeyyis

  • (Çoğulu: Mütekeyyisîn) Zeki ve akıllı gibi görünen.

mütekeyyisin / mütekeyyisîn

  • (Tekili: Mütekeyyis) Akıllılık taslıyanlar, tekeyyüs edenler.

müteşa'ir

  • (Şaar. dan) Kıllı, saçlı. Kılı çok olan.

müvesseb

  • Yünlü ve kıllı davar.

müyülat-ı aliye-i milliye / müyülât-ı âliye-i milliye

  • Millî yüce meyiller, eğilimler.

na-dani / nâ-danî

  • Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. (Farsça)
  • Cahillik. (Farsça)

nadanlık / nâdânlık

  • Cahillik. (Farsça - Türkçe)
  • Hödüklük. (Farsça - Türkçe)

naharir

  • (Tekili: Nihrir) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.

nam

  • İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan. (Farsça)
  • Vekillik. (Farsça)
  • Adres. (Farsça)

namus-u islamiye-i milliye / namus-u islâmiye-i milliye

  • İslâmî, millî namus ve onlara ait şeref, haysiyet.

namus-u milli / namus-u millî

  • Millî namus.

namus-u milliye

  • Millî namus, şeref.

nebbar

  • Fasih dilli, güzel konuşan adam.

nebil

  • (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi.
  • Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu.
  • Bilgili ve faziletli kimse.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

nedis

  • Akıllı kişi.

neds

  • Akıllılık.
  • Taan etmek, çekiştirmek.

neha

  • Pek akıllı adam.
  • İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)

nekr

  • Zeki, akıllı kimse. Pek zeyrek olan.
  • Dehâ, fetânet.

nevbave

  • Yeni yeşillik. (Farsça)
  • Turfanda yemiş. (Farsça)
  • Hediye, armağan. (Farsça)

nezale

  • Sefillik.
  • Hasislik.

nezaret

  • (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış.
  • Nâzırlık etmek. Göz etmek.
  • Tenezzüh.
  • Reislik.
  • Vekillik, nâzırlık, bakanlık.

nezzare

  • Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.

nijad

  • Nesil, soy, neseb. (Farsça)
  • Cibilliyet, tabiat. (Farsça)

niyabet / niyâbet / نيابت

  • Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
  • Vekillik.
  • Kâdı vekilliği, kâdılık.
  • Naiplik, vekillik. (Arapça)

öşür

  • Tek yıllık ürün veren buğday gibi mallardan alınan onda bir ölçüsünde zekât.

pak-zad

  • Temiz asıllı. Aslı temiz olan. (Farsça)

pejuhide

  • Çok akıllı, olgun, bilgili. (Farsça)

rabıta-i milliye

  • Milliyet bağı.

raşid

  • (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan.
  • Akıllı.

raşidin / raşidîn

  • Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.

reşid

  • Doğru yolda giden, hak yolunda olan.
  • Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun.
  • Büluğ çağına girmiş kimse.
  • Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden.
  • Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.

resis

  • Sâbit, devamlı.
  • Bakıyye, artık.
  • Akıllı, zeki kimse.
  • Sahih olmayan haber.
  • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
  • Hastalık başlangıcı.

rezail / rezâil

  • Rezillikler, ahlâka aykırı çirkin ve alçak şeyler.
  • Rezillikler, utanılacak şeyler.

rezalet / rezâlet / رذالت

  • Rezillik, alçaklık.
  • Utanç verici şey. Utanılacak hal.
  • Alçaklık, rezillik.
  • Maskaralık.
  • Arsızlık.
  • Rezillik, kötü ahlâk, fazîletin zıddı.
  • Rezillik. (Arapça)

rezile

  • Rezillik, alçaklık.

rezilet

  • Alçaklık, rezillik.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rüsvayi / rüsvayî

  • Rezillik, itibarsızlık, haysiyetsizlik. (Farsça)

rüyuh

  • Zelillik, horluk, hakirlik.
  • Zayıflık.

sadaret

  • Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim.
  • Öne geçme, başta bulunma.

safak

  • Kıllı derinin altında olan ince deri.

safdilane / safdilâne

  • Bönlükle, saflıkla. Safdillikle. (Farsça)

sagar

  • Zelillik, alçaklık, âdilik.

sahfe

  • Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.

sahif

  • (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse.
  • Gevşek dokunmuş. Boş.

sale

  • Yıllık, senelik. (Farsça)

salname / sâlnâme / سالنامه

  • Yıllık, senelik. (Farsça)
  • Yıllık. (Farsça)

sebzezar

  • Çayırlık, çimenlik, yeşillik. (Farsça)
  • Bostan, sebze tarlası. (Farsça)

seciye-i milliye

  • Millî karakter ve ahlâk.

sefahet / sefâhet

  • Kıt akıllılık, düşüncesizlik, günahlara düşkünlük.

sefalet / sefâlet / سفالت

  • Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
  • Sefillik. (Arapça)

sefih / sefîh

  • Kıt akıllı, düşüncesiz, zevke düşkün.

şefn

  • Akıllı ve zeyrek kişi.

şehamet / şehâmet

  • İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik.
  • Akıllıca yiğitlik.

sehavet-i milliye / sehâvet-i milliye

  • Millî cömertlik.

şehim

  • (Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.

şeka'

  • Rezalet, rezillik, alçaklık.
  • Bedbahtlık, kutsuzluk.

sekafe

  • Akıllılık.

sene-i şemsiye

  • 22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne.

senevi / senevî / سنوی

  • Senelik, yıllık.
  • Yıllık.
  • Yıllık. (Arapça)

seneviye

  • Yıllık.

serab

  • Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.
  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.

serasker

  • Ordu kumandanı. Komutan. (Farsça)
  • Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı. (Farsça)

servet-i akl

  • Akıllılık. Akıl zenginliği.

setr-i avret

  • Mükellef olan yâni akıllı ve bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek.

silah-ı milli / silah-ı millî

  • Milli silâh.

şirinzeban / şîrinzeban / شيرین زبان

  • Tatlı dilli. (Farsça)
  • Tatlı dilli. (Farsça)

su-i tedbir

  • Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.

süfeha

  • Sefihler, kıt akıllılar, günahkârlar.

şuhh

  • Bahillik.

şukre

  • Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.

şünşün

  • Zeyrek ve akıllı genç yiğit.

sürhi / sürhî

  • Kırmızılık, kızıllık.

sürsur

  • Âlim ve akıllı kişi.

taassub-u kavmi / taassub-u kavmî

  • Aşırı milliyetçilik, ırkçılık.

taben

  • (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.

tafazzuh

  • Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık.

takvim / takvîm

  • Zamânı; sene, ay, hafta, gün ve saat gibi sâbit bölümlere ayıran, dînî-millî gün ve bayramları gösteren cetveller.

teamüs

  • Gaflet etmek. Câhillik etmek.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tebane

  • Zeyreklik, akıllılık.

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.

teben

  • Zeyrek, akıllı kimse.

techil

  • Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma.
  • Cahil gösterme, cahillikle itham etme.

teenni

  • İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tenkidat-ı ukala / tenkidât-ı ukalâ

  • Akıllıların tenkitleri, eleştirileri.

ter-zeban

  • "Yaş dilli". Hazırcevap. (Farsça)
  • Kalem. (Farsça)

terbiye-i milliye

  • Milli eğitim.

terk-i enaniyet / terk-i enâniyet

  • Bencilliği terk etmek.

teşahh

  • Bahillik edişmek.

tesfih

  • Sefih görme, kıt akıllı sayma, eğlence düşkünü olarak tanıma.

teşmir-i said / teşmir-i sâid

  • Kolları sıvama.
  • Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme.

tilavet secdesi / tilâvet secdesi

  • Kur'ân-ı kerîmdeki on dört secde âyetinden herhangi birini okuyan veya işiten bir mükellefin yâni akıllı ve ergenlik çağına erişmiş bir müslümanın yapması vâcib (lâzım gelen) secde. Secde âyetleri, Kur'ân-ı kerîmin; A'râf, Ra'd, Nahl, İsrâ, Meryem, Hac, Furkân, Neml, Secde, Sâd, Necm, İnşikâk ve Ala

tüede

  • Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak.
  • Mühlet vermek.

tufuliyet

  • Tıfıllık, çocukluk.

turaniyülasl / tûraniyülasl / تورانى الاصل

  • Tûran asıllı. (Türkçe - Arapça)

ukala / ukalâ

  • (Tekili: Âkıl) Akıllılar.
  • Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
  • Akıllılar; akıl sahipleri.
  • Akıllılar, akıllılık taslayanlar.
  • Akıllılar.
  • Akıllılık iddia edenler, ukelalar.

ukala-yı nas / ukalâ-yı nâs

  • İnsanların akıllıları, zekileri.

ülinnüha

  • (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.

ulliyye

  • (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli.
  • Çardak.

ulü-n nüha

  • Akıllı kimseler.

unsurculuk

  • Milliyetçilik, ırkçılık.
  • Irkçılık; olumsuz ve zararlı biçimde kullanılan ırkçılık, milliyetçilik.

unsuri hayat / unsurî hayat

  • Irka, soya ait hayat; ırkçılık ve menfi milliyetçiliğin egemen olduğu hayat tarzı.

unsuriyet

  • Irkçılık. Bir kavmi veya kendi soyunu daha şerefli sayarak diğer insanları hakir görmek. Menfî milliyetçilik.

unsuriyetperver / unsûriyetperver / عُنْصُرِيَتْپَرْوَرْ

  • Milliyetçi, ırkçı.
  • Milliyetini aşırı seven, ırkçı.

unsuriyetperverlik

  • Irkçılık, milliyetçilik.

uzubet-i lisan / uzubet-i lisân

  • Tatlı dillilik. Dil tatlılığı.

vaha / vâha

  • Çöl ortasında suyu ve yeşilliği olan yer.
  • Çöl ortasında yeşillik.

vahat

  • Çöl ortasında yeşillik ve suyu olan yerler. Vâhalar.

vahşet-i cehalet

  • Cahillik vahşeti, ürkütücülüğü.

vakf

  • Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı) malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfe

vataf

  • Kaşın çok kıllı olması.
  • Kirpiğin sık ve çok olması.

vazife-i milliye ve vataniye

  • Millî ve vatanî görev.

vekalet / vekâlet / وكالت

  • Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık.
  • Vekilin vazife gördüğü bina.
  • Vekillik, bakanlık.
  • Vekillik. (Arapça)
  • Bakanlık. (Arapça)
  • Avukatlık. (Arapça)

vekaletname / vekâletnâme / وكالت نامه

  • Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt. (Farsça)
  • Vekillik belgesi. (Arapça - Farsça)

veyle

  • Küstahlık, rezillik.

vezaret

  • (Vizaret) Vezirlik. Başvekillik.

vildan / vildân

  • Allahü teâlânın cennettekilere hizmet için nûrdan yarattığı güler yüzlü ve tatlı dilli hizmetçiler.

vuhufet

  • Kılın yumuşak ve çok siyah olması.
  • Çok fazla kıllı oluş, çok kıllılık.

yeksal

  • Bir yıllık. Bir yaşında. (Farsça)

yevmiye ve seneviye

  • Günlük ve yıllık.

yoldaş-ı hüşdar

  • Akıllı, uyanık yoldaş.

zaaf-ı milliyet

  • Milliyetin zayıflığı, güçsüzlüğü.

zadegi / zadegî

  • Asillik, soy temizliği, zadelik. (Farsça)

zali'

  • (Çoğulu: Zulu') Eğri, meyilli.
  • Müttehem kimse. Töhmetli.
  • Aksak hayvan.

zaman

  • Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.

zebeb

  • Kaşın kıllı ve yoğun olması.

zehen

  • (Çoğulu: Zehân) Zeyreklik, akıllılık.
  • Hıfz.
  • Kuvvet.

zelili / zelilî

  • Hakirlik, horluk, zelillik, alçaklık.

zevi'l-ukul

  • Akıl sahipleri, akıllılar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın