LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ilig ifadesini içeren 467 kelime bulundu...

bain talak / bâin talak

  • Boşamada kullanılan sözleri söyler söylemez, evliliği sona erdiren boşama.

a'fer

  • Pek beyaz.
  • Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.

adem-i tefavüt

  • Farklılığın olmaması.

afes

  • Burun eğriliği.

afv

  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

afyon müddeiumumiliği / afyon müddeiumumîliği

  • Afyon savcılığı.

ahkam-ı rububiyet / ahkâm-ı rubûbiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi ile ilgili hükümler.

akkam / akkâm

  • Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam.
  • Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe.
  • Çadır mehteri.

akmadde

  • Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.

aktivizm

  • Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.

alem-i küfür / âlem-i küfür

  • Küfrü ve inkarcılığı yaymaya çalışan kişilerden meydana gelen güruh.

an

  • Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı "den, dan" diyebiliriz. Bedel için olur. Meselâ: Ona bedel ben geldim, cümlesinde olduğu gibi. Tâlil için olur. Bu'd yerinde kullanılır. Zarfiyyet için, mücâveze için ve harf-i cerr olan "min" mânasına, "bâ" mânasına

arazi-i haraciyye / arâzi-i harâciyye

  • Harac vergisine tâbi olan topraklar. Müslüman olmayanlardan sulh ile alınıp harac vergisi karşılığında mülkiyeti eski sâhiplerine bırakılan veya harbde zorla alınıp müslüman olmayan sâhiplerinin elinde bırakılan, yâhut zımmînin (müslüman olmayan vata ndaşın) müslüman hükümdârın izni ile işlediği ölü

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

aristo

  • (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır.

asabiyet-i cahiliye

  • Cahiliye dönemi ırkçılığı.

asabiyet-i nev'iye ve milliye

  • Kavim ve tür milliyetçiliği.

asar-ı rububiyet / âsâr-ı rububiyet

  • Allah'ın idare ve terbiye ediciliğinin, mâlikiyet ve egemenliğinin eserleri.

atil

  • Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan.

ayn-ı salah / ayn-ı salâh

  • Hayırlı olma, düzgün ve iyiliğin ta kendisi.

azamet-i ihata

  • Kuşatıcılığının büyüklüğü.

azamet-i rububiyet

  • Allah'ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü.

bab / bâb

  • Kapı.
  • Bir kitâbın bölümlerinden her biri.
  • Bozuk bir yol olan Bâbîliğin kurucusu Ali Muhammed'in kendisine verdiği ad.

bag-bani / bag-banî

  • Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği. (Farsça)

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bedel-i ferag

  • Huk: Arazi-i emiriye ve icareteynli vakıf gayr-i menkullerinin tasarruf haklarının devredilmesi karşılığı alınan bedeldir.

bedel-i rakabe

  • Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.

bedelen

  • Mukabilinde, karşılığında, yerine.

bedeviyet / بَدَوِيَتْ

  • İlkel göçebelik, şehirliliğin zıddı.

bedihi

  • İspat gerekmeyecek şekilde açık.
  • Akla kendiliğinden gelen.

bedil

  • Bir şeyin mukabili, karşılığı.
  • Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey.
  • (Çoğulu: Ebdâl) Sâlih kişi.

bekà-i ahiret / bekà-i âhiret

  • Âhiretin hayatının devamlılığı, kalıcılığı.

bekà-i ervah / bekà-i ervâh

  • Ruhların devamlılığı, ölümsüzlüğü.

bekà-i nev'i / bekà-i nev'î

  • Türün devamlılığı.

bekà-i ruh / bekà-i rûh

  • Ruhun ölümsüzlüğü ve devamlılığı.
  • Ruhun devamlılığı.

bekà-i şahsi / bekà-i şahsî

  • Ferdin devamlılığı.

beka-yı ervah

  • Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.

beka-yı ruh

  • Ruhun bâkiliği, ölümsüzlüğü.
  • Ruhun kalıcılığı, ölmezliği.

ben

  • (Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurl

ber-vech-i maktu'

  • Muayyen bir bedel karşılığı olarak.

bevabet

  • Kapıcılık, kapı bekçiliği.

bevabi / bevabî

  • Kapıcılık, kapı bekçiliği.

beyz

  • (Çoğulu: Büyuz) Yumurta.
  • Kuşun yumurtlaması.
  • Hayvanların bilhassa atın ayaklarında çıkan yumurta iriliğindeki şişler.

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

biat

  • Bağlılığını, itimadını bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını alenen izhar etmek. Bağlılığını tazelemek.
  • Rey vermek.

bilmukabele / بالمقابله

  • Karşılığında, aynen, mukabele ederek, mukâbil olarak. (Arapça)

bilvasıta

  • Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile.
  • Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.

bilvasıta müteharrik

  • Bir başka unsur aracılığıyla harekete geçen.

bizatihi / bizâtihi / بذاته

  • Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.
  • Kendiliğinden.
  • Kendiliğinden. (Arapça)

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


boşamak

  • Nikâh bağını çözmek, evliliğe son vermek.

burak

  • Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekke'den Kudüs-ü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

camekıyye / câmekıyye

  • Hizmet karşılığı olarak alınacak ücretin veya maaşın çeki, bonosu.

camiiyet ve harikiyet-i lafziye / câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye

  • Sözün harikalığı ve kapsamlılığı.

camiiyet-i fıtrat

  • Yaratılışın kapsamlılığı.

camiiyet-i istidad / câmiiyet-i istidad

  • Kabiliyetin kapsamlılığı.

camiiyet-i istidat / câmiiyet-i istidat

  • İstidadın kapsamlılığı.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

camiiyet-i mahiyet / câmiiyet-i mahiyet

  • Mahiyetin kapsamlılığı.

cazibe-i i'caz / câzibe-i i'câz

  • Mu'cizeliğin cazibesi, çekiciliği.

cazibe-i rahmet-i rahman / cazibe-i rahmet-i rahmân

  • Rahmeti her şeyi kuşatan Cenâb-ı Allah'ın merhametinin çekiciliği.

cemal-i rahimiyet / cemâl-i rahîmiyet

  • Allah'ın sonsuz merhamet ediciliğindeki benzersiz güzellik.

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

ceza-yı amel / cezâ-yı amel / جَزَايِ عَمَلْ

  • Yapılan işin karşılığı.
  • Amelin karşılığı.

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

cezaü'ş-şart

  • Şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, "gelirsen görüşürüz" cümlesinde "görüşürüz" cezaü'ş-şarttır.

cilve-i rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin yansıması.

cim

  • ( harfinin arapça adı olup ebced hesabında üç sayısının karşılığıdır.

cins-i ceza / cins-i cezâ / جنْسِ جَزَا

  • Cezanın (Karşılığın) cinsi.

ciryal

  • Altının kırmızılığı.
  • Bir cins kırmızı boya.
  • Temiz renk.
  • Şarap.

cismani / cismanî

  • (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı.
  • Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.

cizye

  • Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi.
  • Devlet teminatı karşılığında fethedilen yerlerde Müslüman olmayanlardan alınan vergi.

cumhuriyet

  • Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç ta

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

dar-ı ceza / dâr-ı ceza

  • İyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri.

dar-ül-ceza / dâr-ül-cezâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüldüğü yer. Âhiret, öbür dünyâ.

dar-ul-ukba / dâr-ul-ukbâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüleceği yer. Âhiret.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

dehriye

  • Devre ait. Zamana dair ve müteallik.
  • Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.

dellal-ı saltanat-ı rububiyet / dellâl-ı saltanat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye saltanatının ilancısı.

demagoji

  • yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak. Halk avcılığı. Cerbeze.

denaset-i ahlak / denaset-i ahlâk

  • Ahlâk kirliliği, ahlâksızlık.

derece-i rububiyette

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi derecesinde.

deyn-i kavi / deyn-i kavî

  • Ödünç verilen zekât malı ve zekât malının satışı karşılığı alınacak olan semen (bedel).

deyn-i mütevassıt

  • Ticâret malı olmayan zekât hayvanları ile köle, ev, yiyecek, içecek gibi ihtiyâç maddelerinin satışları karşılığı ve binâların kirâ alacakları.

divan-ı deavi nezareti / divan-ı deâvî nezareti

  • Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.

ecir

  • Karşılık, ücret.
  • İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.

ecr

  • Yapılan bir iş karşılığında verilen ücret.

ecr u savab / ecr u savâb

  • Yapılan bir şeyin karşılığı olarak verilen ücret ve sevab.

ecr-i naim / ecr-i naîm

  • Bolluğun, bereketin karşılığı, ücreti.

efdaliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.

emr-i bi'l-ma'ruf

  • İyiliği emretmek.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i bilmaruf / emr-i bilmâruf

  • İyiliği emretme.

emr-i maruf / emr-i mâruf

  • İyiliği emretme.

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

esas-ı velayet / esas-ı velâyet

  • Veliliğin esası, temeli.

esasen

  • Kendiliğinden, aslından, temelinden.

esham-ı umumiye

  • Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.

etnik

  • yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.

evamir-i teşriiye / evâmir-i teşriiye

  • Allah'ın peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği ve yerine getirilmesini istediği emirler.

faiz / fâiz

  • Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaa t. Ribâ.

faşizm

  • Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi. (Fransızca)

fayih

  • Kendiliğinden dağılan güzel koku.

felec

  • Küçük nehir.
  • Dişlerin seyrek olması.
  • El eğriliği.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

fen'

  • Malın çok olması.
  • Misk kokusunun etrafa yayılması.
  • Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.

fena-i dünya / fenâ-i dünya

  • Dünyanın gelip geçiciliği.

fena-i nefs / fenâ-i nefs

  • İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması. Benliği unutup, bırakması. Yâni Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi.

fena-yı dünya / fenâ-yı dünya / فَنَايِ دُنْيَا

  • Dünyanın geçiciliği.
  • Dünyanın faniliği.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fesahat-i harika

  • Sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı.

fidye

  • Can kurtarma karşılığı verilen akçe vesaire.

fidye-i necat

  • Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.

fikak

  • Halas, kurtulma.
  • Bir şeyin karşılığında verilen şey.

firak-ı ahmedi / firak-ı ahmedî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ayrılığı.

foya

  • İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık.
  • Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.

fücur / fücûr / فجور

  • Yakın akraba evliliği. (Arapça)
  • Günahkarlık, sefihlik. (Arapça)

gin

  • Türkçedeki "li, lu, lı" eklerinin karşılığıdır. (Farsça)

hacegan / hâcegân

  • (Tekili: Hâce) Hocalar. (Farsça)
  • Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. (Farsça)
  • Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam. (Farsça)

hafiziyyet / hafîziyyet

  • Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.

hain

  • Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.

hakikat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

hakimiyet-i mutlaka / hâkimiyet-i mutlaka

  • Nitelik ve niceliğe bakmaksızın her zaman ve zeminde geçerliliği olan bir egemenlik.

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.

hakkaniyet-i kur'aniye / hakkaniyet-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin doğruluğu, gerçekçiliği.

halavet-i kelam / halavet-i kelâm

  • Sözün güzelliği ve akıcılığı.

hallakıyet-i ilahiye / hallâkıyet-i ilâhiye

  • Allah'ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı.

hallakıyet-i rabbaniye / hallâkıyet-i rabbâniye

  • Herşeyin rabbi olan Allah'ın yaratıcılığı.

halveti / halvetî

  • Gizliliğe önem veren bir tarikatın mensubu.

hamız / hâmız

  • Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.

hammal

  • (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam.
  • Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hass / hâss

  • Tek başına bir mânâ karşılığında konmuş lafız (söz).
  • Geliri yüz bin akçeden fazla olan dirlikler. General toprağı.

hatem-i rububiyet / hâtem-i rububiyet

  • Allah'ın rablığının, idare ve terbiye ediciliğinin mührü.

havass-ı refia / havâss-ı refia

  • Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî

hayalen

  • Hayal aracılığıyla.

hayırhah / hayırhâh

  • Herkesin iyiliğini isteyen, iyiliksever.

hayr-hah

  • Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. (Farsça)

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ül kayyum

  • Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.)

hazinedarlık

  • Hazine bekçiliği.

helesaya çıkmak

  • Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.

hey'atın feletatı / hey'atın feletâtı

  • Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği.

heyula

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.

hicabet

  • Kapıcılık. Perdecilik.
  • Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu.
  • Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik.
  • Kâbe perdeciliği.

hıdr-ı bahreyn-i velayet / hıdr-ı bahreyn-i velâyet

  • İki denize (âleme) bakan Hızır'ın veliliği.

hıfz-ı bekà

  • Kalıcılığı, devamlılığı koruma; varlığını koruyarak devam ettirme.

hikmet-i amme / hikmet-i âmme / حِكْمَتِ عَامَّه

  • Yaratılıştaki asıl maksat ve faydanın umûmîliği.

hilkat-i rabbaniye / hilkat-i rabbâniye

  • Herşeyi terbiye ve idare eden Allah'ın yaratıcılığı.

hıristiyanlık

  • Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak din olan Îsevîliğin bozulmuş şekli.

hırrif / hırrîf

  • Acılığından dili acıtan nesne.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hisset-i nefs

  • Nefsin aşağılığı.

hodru

  • Kendiliğinden. (Farsça)

hudud-u azamet-i rububiyet

  • Allah'ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları.

hul'

  • Zevceyi mal karşılığında boşamak.

hulusname

  • Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub. (Farsça)

hulvan

  • Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey.
  • Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar.
  • Vermek, bahşetmek.
  • Bir belde ismi.

humret-i şafak

  • Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı.

hünsa

  • Kendisinde hem erkeklik hem dişilik alâmeti bulunan kimse.
  • Aynı çiçekte erkeklik ve dişiliğin bulunması.

huruf-u şartiye

  • Şart edatları; Türkçe'de "eğer, şayet, …se, …sa" kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan Arapça edatlar, in, lev gibi.

hüsn-ü zann

  • (Hüsn-i Zan) Bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdâni ve iyi kanaat. İyi fikirde bulunup, iyi olacağını düşünmek.

iade

  • Geri vermek. Eski haline getirme.
  • Mukabilini yapma. Karşılığını yapma.
  • Avdet ettirmek.
  • Edb: Bir mısraın veya beytin son kelimesini, kendisinden sonra gelen mısra veya beytin ilk kelimesi olarak kullanma sanatı.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.

icare / icâre

  • Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak.

içtimaat-ı hayatiye

  • Hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi.

iddia

  • Bir şeyin müsbet veya menfiliğini ısrarla söylemek. İleri sürülen fikir. Dâva etmek. Israr etmek. İnat etmek. Haklı veya haksız bir dâvaya kalkışmak.

ifratperver

  • Aşırılığı seven.
  • Aşırılığa kaçan.

ifratperverane / ifratperverâne

  • Aşırılığı severek.
  • Aşırılığı severcesine.

iftial

  • Bir şeyi iş edinmek. Kendiliğinden yapmak.
  • Arabçada beş harfli fiilin birinci babı.
  • Yalan düzmek, iftira etmek.

iğlak-ı uslub / iğlâk-ı uslûb

  • Üslubun kapalılığı; ifade tarzının kapalı oluşu, anlaşılmasının zorluğu.

ihata-i fikriye

  • Fikir ve düşüncenin genişliği, kapsayıcılığı, kuşatıcılığı.

ihata-i ilim

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i ilmiye

  • İlmin kuşatıcılığı ve genişliği.

ihata-i rahmet

  • Rahmetin kuşatıcılığı.

ihata-i rububiyet

  • Rububiyetinin kapsayıcılığı.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ihnet

  • Gazap, öfke. Hiddet.
  • Kalb katılığı.
  • Kin bağlamak.

ihsan-ı ilahi / ihsân-ı ilâhî / اِحْسَانِ اِلٰه۪ي

  • Allah'ın iyiliği.

ihsanperver

  • İhsan edici. İyiliği çok sever. (İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir (Farsça)

ıhşişan / ıhşîşan

  • Kabalığı, inatçılığı ve katılığı fazla olmak.

ihtilaf / ihtilâf / اِخْتِلَافْ

  • Fikir ayrılığı.

ihtilaf-ı din

  • Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.

ihtilaf-ı mekan / ihtilâf-ı mekân

  • Mekân farklılığı.

ihtilaf-ı meslek / ihtilâf-ı meslek

  • Mesleklerin farklılığı.

ihtilaf-ı re'y-i ümmet

  • Ümmetin re'y ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.

ihtilaf-ı suret / ihtilâf-ı suret

  • Şekil farklılığı; aynı hadisenin farklı tarzda nakledilmesi.

ihtilaf-ı zaman ve mekan / ihtilâf-ı zaman ve mekân

  • Yer ve zaman farklılığı.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ihzariye

  • Aleyhine açılan dâva münasebetiyle getirilen şahıslardan, gönderilen mübaşir veya muhzirin masrafı karşılığı olarak tahsil edilen para. İhzariyeye mübaşir ve muhzirin at ve araba masrafından başka yemek, içmek gibi şahsî masrafları da ilâve edilirdi.
  • Birinin mahkemeye çağrılması için

ikramiye

  • Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye.
  • Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para.
  • Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para.
  • Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey

ilmiye rütbeleri

  • İlmiye denilen ulema sınıfına mahsus rütbeler. Rütbeler, aşağıdan üste doğru şöyle idi: Müderrislik, kibar-ı müderrisîn, mahreç mevleviyeti, bilâd-ı hamse mevleviyeti, Haremeyn-iş şerifeyn mevleviyeti, İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.

imamiyye / imâmiyye

  • Şiîliğin kollarından biri.

imtinan

  • Minnet. Kendine minnet etmek. Birisine yaptığı ihsan ve iyiliği başına kakmak.
  • Memnun olmak.
  • Birisinin çok iftiharla sevdiği ve mâlik olduğu şeye nâil olmak.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

incizab-ı muhabbet-i şems-i ezel

  • Ezel Güneşi olan Cenâb-ı Allah'ın sevgisinin çekiciliği, cazibesi.

infitahiyyet

  • Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)

inni / innî

  • Şüphesizlik ve kat'iyyet ifade eden "inne" ile mütekellim zamirinin birleşmesidir. Türkçede karşılığını "muhakkak ben" diye söyleyebiliriz.

insak-ı kelam / insak-ı kelâm

  • Söz düzgünlüğü, kelâmın akıcılığı.

inşikak-ı kulub / inşikak-ı kulûb

  • Kalplerin bölünmesi, fikir ayrılığı.

intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyet / intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyet

  • Kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği.

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

intizam-ı ef'al

  • Fiillerin, işlerin düzenliliği.

işa-i evvel / işâ-i evvel

  • Yatsının ilk vakti. Batıdaki mer'î (görünen) ufuk hattı üzerinde, kırmızılığın kaybolması ile başlayan vakit. Güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında, on yedi derece yüksekliğe indiği vakit.

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

ısparta müddeiumumiliği

  • Isparta Savcılığı.

istanbul müddeiumumiliği / istanbul müddeiumumîliği

  • İstanbul Savcılığı.

istibtan

  • Gizliliğe, bir kimsenin iç işlerine vakıf olmak.

istikrar-ı manzume

  • Sistemin istikrarı, kararlılığı.

istimlak

  • İcraî karar alma salâhiyetini hâiz bir amme hükmî şahıs (Vilâyet, Belediye v.s.) tarafından bir malın, halkın faydası için karşılığı verilip alınarak umumun istifadesine arzedilmesi.
  • Mülk satın almak.
  • Mülk sahibi olmak.

istinas

  • Alışmak. Ünsiyetli olmak. Vahşiliğin gitmesi. Ürkekliğin kalkması.

ivazan / عوضا

  • Karşılık olarak, mukabilinde, karşılığında.
  • Karşılığında, karşılık olarak. (Arapça)

iza'

  • İyiliğe, iyilikle mukabele etme.
  • Korkma, havfetme.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kaddese

  • Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.)

kademiyye

  • Ayak bastı parası.
  • Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.

kalah

  • Diş sarılığı.
  • Sarık uzunluğu.

kalemiyye

  • Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.

kamuflaj

  • Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. (Fransızca)

kar / kâr

  • (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. (Farsça)

kareh

  • Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.

kasavet

  • Kalb katılığı, gaflet.
  • Kaygı, tasa, üzüntü, keder.

kasavet-i kalb / kasâvet-i kalb

  • Kalp sertliği, kalp katılığı.

kasavet-i kalbiye / kasâvet-i kalbiye

  • Kalp katılığı, gaflet.

kasavet-i mücesseme

  • Tecessüm etmiş kasavet; cisim gibi somut hâle gelmiş kalp katılığı.

kasavet-i vahşiyane / kasâvet-i vahşiyâne / قَساَوَتِ وَحْشِيَانَه

  • Vahşice kalb katılığı.

kasvet

  • Katılık.
  • Sıkıntı. İç sıkıntısı.
  • Kalb katılığı.

kayyumiyet

  • Kendiliğinden eze-lî ve ebedî olarak var olmak.
  • Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği.

kefaret-i yemin vermek

  • Yerine getirilemeyen yeminin karşılığını ödemek.

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kend

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek.

keramet-i sadakat

  • Doğruluk ve bağlılığın kerameti.

keşf

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.

ketumiyyet

  • Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.

kira / kirâ

  • Bir malın, menfaatine yâni kullanılmasına karşılık olarak verilen ücret. Bir evin, bir iş yerinin veya herhangi bir mülkün, taşıt veya binek hayvanının, sâhibi tarafından faydalanılmak ve kullanılmak üzere belli bir ücret karşılığında bir müddet için başkasına verilmesi.

kira'

  • Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi.
  • Böyle bir şey karşılığı alınan para.

kitabet / kitâbet

  • Kâtiblik, yazıcılık, yazı yazma ilmi.
  • Güzel yazı ve güzel ifâde için lâzım olan yazı yazma usûl ve kâideleri.
  • Kölenin belirli bir ücreti ödemek veya bildirilen şartları yerine getirmek karşılığında âzâd edileceğine (serbest bırakılacağına) dâir sâhibi ile yaptığı akid, sözleşme.

kızıl alev

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelterek dünyada da, âhirette de ateşe atan dinsizlik rejimi.

kızıl ejder

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelten dinsizlik rejimi.

kızılhaç

  • Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.

küfran

  • Görülen bir iyiliği unutma.

küfri / küfrî

  • İnkârcılığa ait, inkâr ve inançsızlığa sebep olan iş, söz.

kühbe

  • Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.

külliye

  • (Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik.
  • Bolluk, çokluk, ziyadelik.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad.

külliyet-i ef'al / külliyet-i ef'âl

  • İşlerin çokluğu ve kapsamlılığı.

külliyet-i kaide

  • Kuralın genelliği, kapsamlılığı.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

kumar

  • Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır.
  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kutur

  • Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam.

lala

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. (Farsça)
  • Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. (Farsça)
  • Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine (Farsça)

laşe / lâşe

  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

lazime-i zaruriye-i zatiye / lâzime-i zaruriye-i zâtiye

  • Zâtının ayrılmaz ve zorunlu gerekliliği.

lehinde

  • Onun faydasına, aleyhinde olmadan. Onun için, iyiliğine. (Türkçe)

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

li-zatihi / li-zatihî

  • Kendisi. Bizzat. Kendiliğinden.

maani-i rububiyet / maânî-i rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin ifadeleri.

mahsus olan / mahsûs olan

  • Hisler aracılığıyla algılanan.

mahz-ı hikem

  • Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.

mahz-ı lütuf

  • İkram ve iyiliğin tâ kendisi.

matla'ların ihtilafı / matla'ların ihtilâfı

  • Doğuş yeri ve zamanlarının farklılığı.

meclis-i a'yan / meclis-i a'yân

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)

meclubiyet

  • Celb olunmuşluk, çekiciliğine kapılma.

medar-ı irtica

  • Gericiliğin sebebi, kaynağı.

medh

  • Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

mektub-u sadakat-medar / mektub-u sadâkat-medâr

  • Sadâkate, bağlılığa kaynak olan mektup.

memnun

  • (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan.
  • Kesilmiş.

men'ut

  • Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.

menfaat

  • Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

menna-ul hayr / mennâ-ul hayr

  • Hayır ve iyiliğe mâni olan. Hayrı önleyen.

meraret-i esaret

  • Esirliğin acılığı.

merbutiyet-i kalbiye

  • Kalp bağlılığı.

mertebe-i rububiyet / mertebe-i rubûbiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, terbiye ediciliği, idare etme derecesi.

mesele

  • Sorulup karşılığı istenen problem.
  • Önemli iş.

mesih

  • Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş.
  • Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz.
  • Acibe. Garibe.
  • Güzelliği olmayan.
  • Tuzsuz ve tatsız yemek.

mesubat

  • (Tekili: Mesube) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.

mesube

  • (Çoğulu: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat.

mev'iza

  • Mev'ize. Öğüt. Nasihat.
  • Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.

mevleviyyet

  • Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak.
  • Mollalık.
  • Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş.
  • Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir.

meyelan-ı hayr / meyelân-ı hayr

  • İyiliğe eğilim gösterme.

mezare

  • Kalb katılığı.
  • Büyüklük, azamet.

miktar-ı mukabil

  • Karşılığının bir miktarı, en ufak karşılık.

miktar-ı mukabili

  • Karşılığı olan miktarı.

milliyet-i kudsiye

  • Kutsal İslâm milliyetçiliği.

mim

  • Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır.
  • Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir.
  • Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir.<

minnet / مِنَّتْ

  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
  • Birisine iyilik etmek.
  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
  • Yapılan bir iyiliği, verilen bir şeyi başa kakma. Minnetin bu kısmı İslâmiyet'te yasaklanmıştır.
  • Görülen iyiliğe karşı teşekkür etme.
  • Allahü teâlâya hamd ve senâ etmek, şükretmek.
  • Nîmete kendi eliyle, kendi çalışmasiyle kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı o
  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi, başa kakma.
  • Yapılan bir iyiliği başa kakma.

minnet-i rububiyet

  • Allah'ın terbiye ediciliğinin ikram ve ihsanı.

minnetdar

  • Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet. (Farsça)

minnettar etmek

  • Yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi uyandırmak.

minnettar olmak

  • Minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek.

minnettarane / minnettârâne

  • Minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak.

mirac-ı keramet

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) veliliğinin kerâmeti olan mirca.

miskal

  • Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (Ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).

mu'cizat / mu'cizât

  • Bir şeyin mucizeviliği.

müdemma

  • Atın çok kırmızı olanı.
  • Çok kırmızı nesne.
  • Üzerinde kan kırmızılığı olan ok.

muhalaa / muhâlaa

  • Kadının mal karşılığı kocasına kendini boşattırması.

muhnis

  • Yumuşak kimse; yâni şiddeti ve katılığı olmayan. Mülâyim.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mukabil / mukâbil / مقابل

  • Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
  • Karşılığında. (Arapça)
  • Karşılık. (Arapça)

mukabilinde

  • Karşılığında.

mukàbilinde

  • Karşılığında.

mükafat / mükâfat

  • (Kifâyet. den) Bir hizmet veya muvaffakiyete ve iyiliğe karşı verilen karşılık.
  • Berâberlik.
  • Takdirnâme.

mukataa

  • (Kat'. dan) Kesişmek.
  • Ülfeti terk eylemek.
  • Birbirinden kesmek ve kesişmek.
  • Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi.
  • Ekilen toprak için verilen muayyen vergi.

mukayada satışı / mukâyada satışı

  • Altın ve gümüşten başka, ayn (belli) olan bir malı yine ayn olan mal karşılığında satmak.

munkalib

  • İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.

mürare

  • (Çoğulu: Mirâr) Bir acı otun ismidir. (Acılığından yerken hayvanın dudağı yarılır.)

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

müsab

  • Sevab kazanan, ettiği iyiliğin Allah'tan karşılığını gören.

müsadere etmek

  • Suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması.

müsalemet / müsâlemet

  • Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.

müsemmen

  • Edb: Sekizer mısralı bentlerden müteşekkil nazım.
  • Sekiz renkli. Sekiz parçadan meydana gelen.
  • Fık: Paha biçilmiş ve takdir edilen kıymet karşılığında satılmış olan şey.

müstahfız

  • Tar: Yeniçeriliğin kaldırılmasından evvel, kale, hisar ve memleket muhafazasında bulunan kimseler hakkında kullanılan bir tabirdi. İlk zamanlardaki müstahfızlık, daim hizmet hâlinde olduğu için kendilerine timar verilirdi. Sonraki müstahfızlık ise, harp gibi lüzum görüldüğü zaman askerlik hizmetine

mütekavvilin / mütekavvilîn

  • (Tekili: Mütekavvil) (Kavl. den) Mecbur olmadığı halde kendiliğinden yalan söyleyenler.

mütemayiz

  • Temayüz etmiş, ayrılmış olan.
  • İyiliğinden dolayı başkalarından ayrı olan.

mütemeddin

  • Medeni, görgülü, terakki etmiş. Şehirleşmiş olan. Bedeviliği, göçebeliği bırakıp medenileşmiş olan.

mütemessih

  • Çirkin kılığa giren. Temessüh eden. İnsaniyetten hayvaniyete değişen.

müteşekkir

  • Şükreden, iyiliğe karşı nazikâne davranan.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

müzeyyelen

  • Kâğıdın altına, ek karşılığı yazılarak.

naha'

  • Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek.
  • Yemen taifesinden bir kavim.
  • Hâlis etmek.
  • Uzaklık, ıraklık.

nankör

  • Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil. (Farsça)

naşir-i küfr-ü küfran / nâşir-i küfr-ü küfran

  • Küfür ve küfranı yayan; kutsal şeylere karşı inkarcılığı ve nimetlere karşı nankörlüğü yayan.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nefur

  • Ürken, ürküp kaçan.
  • Herkese iyiliği dokunan kimse.

nekahet

  • Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl.
  • Fehmetmek, anlamak, bilmek.
  • Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.

ni'met-şinas

  • Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan. (Farsça)

nikendiş

  • (Nîk-endiş) Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. (Farsça)

nur-i mücessem

  • Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.

nur-u vakar

  • Ağırbaşlılığın, temkinliliğin nuru.

ölüm

  • Rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesi, rûhun bedenden ayrılması, mevt.

pejmürde-hal

  • Kılığı kıyafeti pejmürde olan, üstü başı pis bir halde bulunan. (Farsça)

rahimiyet / rahîmiyet

  • Allah'ın herbir varlık üzerinde yansıyan şefkat ve merhamet ediciliği.

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

ref-i imtiyaz

  • Ayrımcılığın, kayırmacılığın kaldırılması.

rehn

  • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

reyn

  • Leke, kir, pas.
  • Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması.
  • Uyku, mestlik galebe etmek.
  • Çıkması mümkün olmayan şey.

riayet-i mesalih ve intizam

  • Fayda ve düzenliliğin gözetilmesi, onlara riayet edilmesi.

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

riba'l-fadl / ribâ'l-fadl

  • Ölçü veya tartıyla alınıp satılan şeyleri, kendi cinsleriyle peşin olarak, karşılığı olmayan bir fazlalıkla değişmek.

riba-i fazl

  • Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

ru

  • Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden. (Farsça)

rububiyet / rubûbiyet

  • Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti.
  • Artırmak. Ziyade kılmak.
  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi.

rububiyet-i ilahiye / rububiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın terbiye ve idarece ediciliği.

rububiyet-i mutlaka

  • Allah'ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi.

ruz-i ceza / rûz-i cezâ

  • İnsanların diriltilip, hesâba çekilerek amellerinin karşılığının verileceği gün; mahşer günü, kıyâmet günü.

sadakatkarane / sadâkatkârâne

  • Sadakat edercesine, bağlılığını gösterircesine.

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

safa-yı kalb

  • Kalbin safiliği, temizliği.

şahs-ı manevi-i dalalet / şahs-ı mânevî-i dalâlet

  • İnkârcılığı yaymaya çalışan kişilerden oluşan manevî kişilik.

şahs-ı manevi-i hükumet / şahs-ı mânevî-i hükûmet

  • Hükûmetin mânevî şahsiyeti, tüzel kişiliği.

şahsiyet-i ademiyet / şahsiyet-i âdemiyet / شَخْصِيَتِ آدَمِيَتْ

  • İnsanoğlunun şahsiyeti, kişiliği.
  • İnsanlığın şahsiyeti ve kişiliği.

şahsiyet-i beşeriyet

  • İnsanlık şahsiyeti, beşeri kişiliği.

şahsiyet-i muhammediye

  • Hz. Muhemmed'in (a.s.m.) kişiliği.

sallallahü aleyhi ve sellem

  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfi anıldığı, işitildiği ve yazıldığında söylenen ve yazılan, Allahü teâlâdan, O'nun dünyâda ve âhirette her türlü iyiliğe ve üstünlüğe kavuşmasını istemekten ibâret olan hayır duâ, hürmet, saygı ve bağlılık ifâdesi. Bu na salât u selâm da denir.

sarf satışı

  • Nakd hâlindeki veya işlenmiş altını ve gümüşü birbirleri karşılığında satmaktır.

şart edatı

  • Arapça'da, Türkçe'deki "eğer, şayet, …se, …sa" kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan, kendi başına bir mânâsı olmadığı halde isim ve fiillerle birlikte mânâ kazanan edatlar, in, lev, emma gibi.

şart-ı intizam

  • İntizamın, düzenliliğin şartı.

se

  • Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır.

sebeb-i ihtilaf / sebeb-i ihtilâf

  • Ayrılığa sebep.

sebeb-i istimrar-ı zaman

  • Zamanın sürekliliğinin sebebi.

sebük

  • Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan. (Farsça)

şefi-i ruz-i ceza / şefî-i rûz-i cezâ

  • Herkesin yaptığı tüm amellerin karşılığını alacağı mahşer gününde, mü'minlere şefaat edecek olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

selaset / selâset

  • Sözün akıcılığı, ifadedeki ahenk, kolaylık ve akıcılık.

sermediyet-i hakimiyet / sermediyet-i hâkimiyet / سَرْمَدِيَتِ حَاكِمِيَتْ

  • Egemenliğin devamlılığı.
  • (Allah'ın) hükmediciliğinin dâimîliği.

sermediyet-i uluhiyet / sermediyet-i ulûhiyet

  • Allah'ın ortak kabul etmeyen ilâhlığının sonsuzluğu ve sürekliliği.

şetaret

  • Şenlik. Şatır ve şuh olmak.
  • Yarım olmak.
  • Göz ucuyla bakmak.
  • Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)

sevab

  • Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.

sevab-ı a'mal / sevab-ı a'mâl

  • Amellerin sevabı, karşılığı.

şevr

  • Davarı baharda otlamağa bırakmak.
  • Kovandan bal almak.
  • Satılığa çıkarmak.

şiddet-i ateş

  • Ateşin şiddetliliği.

şiddet-i belağat / şiddet-i belâğat

  • Belağatın kuvvetliliği, etkinliği.

sıddıkıyet

  • Allah'a olan bağlılığın en ileri derecede olması.

sıfat-ı selbiye / sıfât-ı selbiye

  • Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için "Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi.

sıle

  • Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para.

şirhar

  • Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç (Farsça)

sırr-ı azim-i i'caz / sırr-ı azîm-i i'câz

  • Mu'ceziliğin büyük sırrı.

sırr-ı lüzum

  • Gerekliliğin sırrı.

sırr-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliğinin, yaratıcılığının, idaresinin ve terbiyesinin sırrı.

şöhretperverane / şöhretperverâne

  • Şöhretliliği severek.

sokrat

  • Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunu

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

şuayb-ı emn ü adalet

  • Hz. Şuayb'in (a.s.) adaleti ve güvenilirliliği.

süf'a

  • Kırmızılığa yakın olan siyahlık.

şükr

  • Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerle isyân etmeme. Nîmetleri kullanırken sâhibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyma.

şükran / şükrân / شكران

  • Teşekkür borcu, iyiliğin bilinmesi. (Arapça)

taarrüb

  • Araplaşma. Arap kılığına girme.

taavvuz

  • (İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak.
  • Bir şey karşılığı olarak alınmak.

tabii / tabiî

  • Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.
  • Tabiatla ilgili, kendiliğinden.

tabldot

  • Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. (Fransızca)

tahdis / tahdîs

  • (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek.
  • Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.
  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak.
  • Söylemek, rivayet etmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.

taife-i dalle / taife-i dâlle

  • Dalâlete ve inkârcılığa düşenler topluluğu.

taklih

  • Dişin sarılığını gidermek.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

tasdik-i küfür

  • Küfür ve inkârcılığı kabul etme.

tav'i / tav'î / طوعى

  • Kendiliğinden. İçinden.
  • Kendiliğinden. (Arapça)

tebayün-i efkar / tebayün-i efkâr

  • Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.

tebayün-i mesalik

  • Mesleklerin farklılığı.

tebdil / tebdîl

  • Değiştirme. Başka kılığa koyma.

tecdid-i biat / tecdîd-i bîat / تَجْد۪يدِ ب۪يعَتْ

  • Biatını, bağlılığını, itimadını tekrarlamak, yenilemek.
  • Bağlılığını yenileme.

teceddütperver

  • Yenilikçi, yeniliği seven.

tecelli-i rububiyet / tecellî-i rububiyet

  • Allah'ın rububiyetinin, terbiye ve idare ediciliğinin yansıması.

tecelliyat-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye edişinin tecellileri, yansımaları.

tefavüt-ü şekavet

  • Sıkıntıların, musibetlerin farklılığı.

tefrika verme

  • Bölücülük ve ayrımcılığa neden olma.

tekabül

  • Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama.
  • Tezat.
  • Karşılıklı olma, bir şeyin karşılığı olma, yüzleşme, karşılık olma, karşılama.

tekabül edecek

  • Karşılığı olacak, yerini tutacak.

tekemmül-ü vesait-i nakliye

  • İletişim araçlarının ve taşımacılığın gelişmesi, ilerlemesi.

tenekkür

  • (Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme.

tenevvü-ü esma / tenevvü-ü esmâ

  • İsimlerin çeşitliliği.

tenevvü-ü hacat / tenevvü-ü hâcât

  • İhtiyaçların çeşitliliği.

tenevvü-ü hissiyat

  • Duyguların çeşitliliği.

tenevvü-ü şerayi' / tenevvü-ü şerâyi'

  • Şeriatlerin çeşitliliği.

tesadüf

  • Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme.

tesavi-i kuva / tesavi-i kuvâ

  • Kuvvetlerin müsaviliği, eşitliği.

tesvib

  • Sevab vermek demektir. Sevab da ceza gibi, hayır veya şer herhangi bir şeyin karşılığıdır. Sevab, hayırda meşhur olmuştur. Lisanımızda da ceza, şerde kullanılmıştır.

teyemmüm

  • Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi yâni mânevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmek.

tezahürat-ı rububiyet / tezahürât-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin gözle görülür olması.

tıla

  • (Çoğulu: Talyân) Küçük kuzu ve oğlak.
  • Mahpus kimse.
  • Diş sarılığı.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

timsal-i şahsiyet

  • Şahsiyetin heykeli; kişiliğin yansıması, görüntüsü.

Troçkizm / Troçkist

  • Troçkizm, Marksizm'in Troçki'nin bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Aynı zamanda 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ortaya çıkmış bir ayrımı ifade eder. Sovyetler Birliği'nde "sol muhalefet" olarak örgütlenmiş, Troçki'nin kurduğu 4. Enternasyonal'le başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Troçkizm'in en önemli unsurları; özgürlüğü ortadan kaldıracak bir sistem olarak görülen "tek ülkede sosyalizmi" fikrinin reddi, dünya devrimi fikri, enternasyonalin gerekliliği, sürekli devrim ve Doğu Bloku ülkelerinin gerçek sosyalizm olmadığı fikirleridir.

    Kaynak: Wikipedia: https://tr.wikipedia.org/wiki/Troçkizm


tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

tunub

  • (Çoğulu: Etnâb) Ağaç kökleri.
  • Gövdenin siniri.
  • Süngü eğriliği.
  • Çadır ipleri.

ubuset

  • Yüz ekşiliği. Çehre çatıklığı. Somurtkanlık.

ücret / اجرت

  • İşin karşılığı.
  • Bir iş, hizmet, bir şeyden faydalanma veya satılan bir şey karşılığında verilen para veya mal, karşılık.
  • Hizmet karşılığı verilen şey.
  • Hizmet karşılığında verilen para. (Arapça)

ukbe bin amir bin kays el-cüheni / ukbe bin amir bin kays el-cühenî

  • Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.

umale

  • Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.

umumiyet-i hakimiyet / umumiyet-i hâkimiyet

  • Allah'ın hükümranlığının kuşatıcılığı.

umumiyet-i rububiyet

  • Cenab-ı Hakkın idare ve terbiye ediciliğinin ve egemenliğinin her şeyi kuşatması.

unsuri hayat / unsurî hayat

  • Irka, soya ait hayat; ırkçılık ve menfi milliyetçiliğin egemen olduğu hayat tarzı.

urve

  • (Çoğulu: Urâ) Düğme iliği.
  • Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç.
  • Daima bâki olan nesne.
  • Arslan. Kudretten kinaye olur.
  • Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.

uzubet-i lisan / uzubet-i lisân

  • Tatlı dillilik. Dil tatlılığı.

va'z

  • Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yâni iyiliği emr, kötülükten menetme.
  • Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.

vahdet-i vücud

  • Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.

vahibü'l-a'mal ve'l-amal / vâhibü'l-a'mâl ve'l-âmâl

  • Amellerin ve emellerin karşılığını veren Allah.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vasıtasıyla

  • Aracılığıyla, kanalıyla.

vav

  • Kur'an alfabesinde sondan üçüncü harftir. Ebced hesabında 6 sayısının karşılığıdır.

velayet-i ahmediye / velâyet-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) velâyeti, veliliği.

veraset-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) risaleti yani, Allah'ın insanlara elçiliği yönüne varis olma özelliği.

vesait-i tabiiye-i münakale

  • Taşımacılığı sağlayan doğal vasıtalar.

vesatat-ı aliye / vesâtat-ı âliye

  • Bir hürmet ve saygı ifadesi olarak "yüce aracılığınızla" anlamında bir söz.

vetin

  • Kalb damarı. Şah damarı. Şiryan-ı ekber.
  • Bel kemiği iliği.

vücub-u sani / vücub-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının gerekliliği.

vücub-u teşebbüs

  • Girişimin gerekliliği.

vüs'at-i hallakıyet / vüs'at-i hallâkıyet

  • Yaratıcılığın genişliği.

yuda / yûda

  • Hz. İsâ'yı (a.s.) 30 tane gümüş madeni karşılığında ele veren kişidir.

zat-ı ahmedi / zât-ı ahmedî

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in zâtı, kişiliği.

zelzele-i zeval ve firak / zelzele-i zevâl ve firâk / زَلْزَلَۀِ زَوَالْ و فِرَاقْ

  • Son bulma ve ayrılığın sarsıntısı.

zerdüşt

  • Mecûsîliğin kurucusu.

zımni / zımnî

  • İçinde saklı, gizli olarak.
  • Kendiliğinden.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın