LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ilam ifadesini içeren 124 kelime bulundu...

adem-i kabul

  • İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

arzu-yu tahkir

  • Başkalarını aşağılama arzusu.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

batın / bâtın

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.
  • Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

behs

  • Neşe ve güleryüzle karşılama.
  • Kahraman, yiğit, mert adam.
  • Cür'etkârlık.

beray-ı istikbal / berây-ı istikbâl

  • Karşılamak için.

bi-çun vebi-çigune / bî-çûn vebî-çigûne

  • Hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlaşılamayan. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden bir terim.

celse-i muhakeme

  • Mahkeme heyetinin görüşme boyunca yaptığı oturum, yargılama duruşması.

cibab

  • Car dedikleri kaftan.
  • Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)

derk

  • Anlama, algılama.

derk etme

  • Algılama, kavrama.

deviyy

  • Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

duş azmak / dûş azmak

  • Rüyâda iken kirlenmek, ihtilâm olmak.

ehl-i keşf

  • His ve akılla anlaşılamayan şeylerin, kalbine doğduğu velî zâtlar.

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

fetva emini

  • Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İ

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

gayr-i kabil-i telif / gayr-i kâbil-i telif / غير قابل تأليف

  • Birleştirilemez, uzlaştırılamaz.

gayr-ı mütecezzi / gayr-ı mütecezzî

  • Ayrılamayan, bölünemeyen.

guş-asb

  • Rüya. (Farsça)
  • İhtilam. Uyurken cenabet olmak. (Farsça)

had ü hesaba gelmeyen

  • Sayılamayacak kadar çok olan.

hadise-i adliye

  • Yargılama olayı.

hadise-i ihanet / hâdise-i ihanet

  • İhanet olayı, haksız yere hakaret etme, aşağılama olayı.

hakaret / hakâret / حقارت

  • Aşağılama, hakaret. (Arapça)

hasra gelme

  • Sayılamayan.

hass

  • Zannetmek.
  • Silkmek.
  • Davarı kaşağılamak.
  • Közün üstünde birşey pişirmek.
  • Katletmek, öldürmek.

hiss / حس

  • Duygu. (Arapça)
  • Hissetmek: Duymak, algılamak. (Arapça)
  • Hissolunmak: Duyulmak, hissedilmek. (Arapça)

hissiyat-ı cumhur

  • Genel halk kitlelerinin hisleri, algılamaları.

hoşamedi etme / hoşâmedî etme

  • Karşılama, hoş geldin deme.

huccet

  • Senet, vesîka, delîl, burhân.
  • Şer'î mahkemelerde bir dâvânın şâhitlerini dinledikten sonra kâdının verdiği hükmün yazıldığı îlâm, belge.

hulm

  • Rüya, hülya.
  • İhtilâm olmak. Açık saçık rüya.
  • Akıl.

hulüm

  • (Çoğulu: Ahlâm) Düş, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri kötülerinde kullanılır.)
  • İhtilam olmak.
  • Akıl.

hüsn-i kabul

  • Hüsn-i kabul görmek: İyi karşılanmak.
  • Hüsn-i kabul göstermek: İlgi göstermek, iyi karşılamak.

hüsn-ü istikbal

  • Güzel karşılama.

hüsn-ü kabul

  • İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.

hüsn-ü rıza / hüsn-ü rızâ

  • Güzel bir şekilde razı olma, hoş karşılama.

hüsn-ü telakki / hüsn-ü telâkki

  • İyi anlayış, güzel telakki etme, güzel karşılama.

i'lamat-ı nizamiye

  • Huk: Nizamiye mahkemelerinden çıkan ilâmlar.

i'lamat-ı şer'iye mümeyyizi

  • Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi.

i'tikar

  • Birbirine karışıp sayılamama.

iane-i cihadiye

  • Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra

ihanet

  • Haksız yere hakaret etme, aşağılama.

ihanet etmek

  • Hakaret etmek, haksız yere aşağılamak.

ikbal / ikbâl

  • Yönelme.
  • Kıymet verme, iyi karşılama, hürmet gösterme.
  • Baht açıklığı.

ıkma'

  • Gelen bir kimseyi geri döndürme.
  • Birisini aşağılama.

ilham-ı fıtri / ilham-ı fıtrî

  • Cenâb-ı Hakkın ihtiyaçlarını karşılamaları için varlıklara yaratılışta vermiş olduğu duygu.

ilkah / ilkâh / القاح

  • Dölleme, aşılama.
  • Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak.
  • Tıb: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi.
  • Aşılama, dölleme. (Arapça)

imdadiye

  • Savaş zamanlarında harp masrafını karşılamak, sulh vaktinde de bütçe açığını kapatmak için halktan alınan örfi vergi. Harp için alınana "imdadiye-i seferiye", açığı kapatmak gayesiyle alınana da "imdadiye-i hazariye" denilirdi.

işaret-i aliye / işaret-i âliye

  • Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı.
  • Sadaret makamından çıkan emirler.

işkal / işkâl

  • Sözün kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san'attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalılık.

işrak vakti / işrâk vakti

  • Güneşin ufuk hattından beş derece (bir mızrak boyu) yükselmesinden, yâni güneşin çıplak gözle bakılamıyacak kadar parlamasından îtibâren başlayan zaman, bayram namazı vakti.

istihkar / istihkâr / استحقار

  • Aşağılama. (Arapça)

istikbal / istikbâl / استقبال / اِسْتِقْبَالْ

  • Ati, gelecek zaman.
  • Karşılayış, gelen bir kimseyi karşılamak.
  • Gelecek zaman.
  • Gelen bir kimseyi karşılamak.
  • Gelecek, karşılama.
  • Karşılama. (Arapça)
  • Gelecek. (Arapça)
  • Kıbleye dönme. (Arapça)
  • İstikbal etmek: Karşılamak. (Arapça)
  • Karşılama.

istikbal etmek

  • Karşılamak.

istikbal-i siyasi / istikbal-i siyasî

  • Siyasî karşılama.

istikbalen

  • Karşılayarak, karşılamak üzere.
  • Gelecek zamanda, ilerde.

istiskal / istiskâl / استثقال

  • Hoş karşılamama, yüz vermeme. (Arapça)

kabil-i kıyas olmayan

  • Kıyası mümkün olmayan, karşılaştırılamaz.

kabil-i nesh olmayan

  • Hükmü kaldırılamayan.

kaziye-i muhkeme

  • Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir.

kelm

  • (Çoğulu: Külum-Kilâm) Cerâhat.

lahik / lâhik

  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

layenfekk / lâyenfekk

  • Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.

layuad

  • Sayısız, sayılamayacak kadar çok.

mahkeme-i zalimane / mahkeme-i zâlimane

  • Zâlimce yargılama yapan mahkeme.

men-i muhakeme kararı

  • Yargılamama kararı.

metafizik

  • Fizik ve akıl ötesi. Beş duyu organıyla ve tecrübeyle anlaşılamayan şeyler. Fizik ötesini araştıran ilim, ilâhiyyât.

muhakemat / muhâkemat / محاكمات

  • Hüküm yürütmeler. (Arapça)
  • Yargılamalar. (Arapça)

muhakeme / muhâkeme / محاكمه

  • Hüküm vermeye çalışma, yargılama.
  • Düşünme, akıl yürütme, hüküm çıkarma, yargılama.
  • Hüküm yürütme. (Arapça)
  • Yargılama. (Arapça)

muhakeme etmek

  • Hüküm vermek için delilleri incelemek; yargılamak.

muhtelim

  • İhtilâm olmuş.

mukabele

  • Karşılık, karşılamak.
  • Mücadele.
  • Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma.
  • Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.
  • Yüz yüze olmak.
  • Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunm

mülk-i habis / mülk-i habîs

  • Helâl yolla kazanılan mal ile, haram yolla kazanılan malın karışmasından meydana gelen ve birbirinden kolayca ayrılamayan mülk.

pezire

  • Karşılama, karşılayış. (Farsça)

ragabat

  • Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.

riayet

  • İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek.
  • Uymak, tâbi olmak.
  • Otlamak veya otlatmak.
  • Hıfzetmek, korumak.

şerh / شرح

  • Açma. (Arapça)
  • Açılama. (Arapça)

sılame

  • (Çoğulu: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.

sukuk

  • Şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler.

şüruh / şürûh / شروح

  • Şerhler, açılamalar. (Arapça)

ta'zir-i eşraf

  • Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.

ta'zir-i evsat

  • İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir.

tahkir / tahkîr / تحقير

  • Aşağılama, hafife alma, hakaret etme.
  • Aşağılama.
  • Küçümseme, aşağılama. (Arapça)
  • Tahkîr edilmek: Aşağılanmak. (Arapça)
  • Tahkîr etmek: Aşağılamak. (Arapça)

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahkirat / tahkirât

  • Hakaretler, aşağılamalar.
  • Aşağılamalar.

taht-ı muhakeme

  • Yargılama.

tansif

  • Yarılama, yarısını alma.

tazmin / tazmîn / تضمين

  • Zararı karşılama.
  • Zarar ödeme, tazminat verme, zarar karşılama. (Arapça)
  • Bir başka şaire ait beyti sahibinin adını da bildirerek kendi şiirinde kullanma. (Arapça)
  • Tazmîn edilmek: Tazminat verilmek, zarar karşılanmak. (Arapça)
  • Tazmîn etmek:
  • (Arapça)

te'bir

  • (Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma.

tedbir ve tedvir etmek

  • Çekip çevirmek, idare etmek, ihtiyaçlarını karşılamak.

tedenniyat / tedenniyât

  • (Tekili: Tedenni) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.

tefrii / tefriî

  • Ayrıntılamakla ilgili.

tekabül / تقابل

  • Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama.
  • Tezat.
  • Karşılıklı olma, bir şeyin karşılığı olma, yüzleşme, karşılık olma, karşılama.
  • Karşılama. (Arapça)
  • Tekabül etmek: Karşılamak. (Arapça)

telafi / telâfî / تلافى

  • Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak.
  • Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
  • Zarar karşılama. (Arapça)

telakki

  • Karşılamak. Almak. Kabul etmek.
  • Şahsi anlayış ve görüş.

telakki-i bi-l-kabul

  • Kabul ile karşılamak, kabul etmek.

telakki-i bilkabul / telâkki-i bilkabul

  • Kabul ile karşılama.

telakkuh / telâkkuh

  • Aşılama, dölleme.

telepati

  • Birinin düşündüklerini veya uzakta geçen bir olayı hiçbir bağlantı olmadan algılama, uza duyum.

telkih / telkîh / تلقيح / تَلْق۪يحْ

  • İlkah etmek. Aşılamak.
  • Aşı.
  • Cinsinin üremesini sağlamak.
  • Dölleme, aşılama.
  • İlkah etmek, aşılamak, cinsinin üremesini sağlamak.
  • Aşılama.
  • Aşılama. (Arapça)
  • Aşılama.

telkihat

  • Aşılamalar.

telkin / telkîn / تَلْق۪ينْ

  • (Çoğulu: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce.
  • Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak.
  • Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz. (Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (L
  • Aşılama.
  • Fikir aşılama.

telkin etmek

  • Fikir aşılamak, fikren yönlendirmek.

telkin-i dini / telkin-i dinî

  • Dine ait düşünceleri zihinlere aşılama.

telkin-i ümmet / telkîn-i ümmet / تَلْقِينْ اُمَّتْ

  • Ümmete fikir aşılama.

telkinat

  • Aşılamalar.

tenezzül

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

tervic

  • Revaç vermek. Değerini arttırmak.
  • Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.

terzil

  • Rezil etme, aşağılama.

terzil etmek

  • Aşağılamak, rezil ve alçak göstermek.

tesdis / tesdîs / تسدیس

  • Altılama. (Arapça)

teşrih / teşrîh / تشریح

  • Açma. (Arapça)
  • Açılama, şerh etme. (Arapça)
  • Otopsi. (Arapça)
  • Anatomi. (Arapça)
  • Teşrîh etmek: Açılamak, açıklamalı olarak söylemek veya yazmak. (Arapça)

tezlil / tezlîl / تذليل

  • Aşağılama, hor ve hakir görme.
  • Zillete düşürme, aşağılama.
  • Aşağılama, zelil etme. (Arapça)

tezlil etme

  • Aşağılama, küçük görme, horlama.

tezyif / tezyîf / تَزْي۪يفْ

  • Küçük düşürme, aşağılama.

tilamize

  • (Bak: TİLAMİZ)

timar / timâr

  • Osmanlı Devleti'nin geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde kendi nâm ve hesaplarına tahsîl selâhiyeti ile birlikte tahsîs etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen isim. Dirlik.

vahime kuvveti / vâhime kuvveti

  • His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen mânâları anlayan iç kuvvet.

vera-ül-vera / verâ-ül-verâ

  • Ötelerin ötesi. Nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmeyen. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden dînî bir terim.

vezaif-i telkih ve tevlid / vezâif-i telkih ve tevlid

  • Aşılama ve doğurma vazifeleri.

zelil gösterme

  • Aşağılama, hor, hakir görme.

zeval

  • Zail olma, sona erme.
  • Aşağılama, inme.
  • Güneşin başucunda, tam tepeden bulunma zamanı zeval vakti, öğle vakti.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın