LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te iksi ifadesini içeren 260 kelime bulundu...

a'cemi / a'cemî

  • Aceme mensub.
  • Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz.
  • Beceriksiz.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

abi / abî

  • Çekinen.
  • Tiksinen.
  • Sakınan.
  • Nazlanan.

aciz / âciz

  • Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.

acizan / âcizân

  • (Tekili: Âciz) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.

acizane / âcizâne

  • Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler." (Farsça)

aciziyyet / âciziyyet

  • Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik.
  • Fakirlik, tevâzu.

acuz / acûz

  • Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.

acz

  • Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
  • Zarardan korunmak gücünün olmaması.
  • Bir şeyin geri tarafı.

adalet-i tamme / adalet-i tâmme

  • Tam ve eksiksiz adalet.

adem-i tasdik

  • Tasdik etmeye yanaşmama; tasdiksizlik.

afar

  • Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç.
  • Hurma ağacını islah etmek.
  • Katıksız ekmek yemek.

ale-l-istimrar

  • Aralıksız.

alelistimrar / alelistimrâr / على الاستمرار

  • Sürekli, aralıksız. (Arapça)

alim / alîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Devâmlı ve eksiksiz bilen.

ariye

  • (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.

asced

  • Halis, karışıksız altın.

atıfet / âtıfet

  • Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme.
  • Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
  • Karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.

atuf / atûf

  • Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen Allah.

azig

  • Nefret, kin, garaz. (Farsça)
  • İğrenme, tiksinme. (Farsça)

azimet

  • Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak.
  • Kesin karar vermek.
  • Yola çıkmak, gitmek.

bagiz

  • (Bugz. dan) Herkese nefret eden, buğzeden. Hiç kimseyi sevmeyen. Tiksinen.

bedahet

  • Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr.
  • Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme.
  • Atın yürümesi.
  • Her şeyin evveli, öncesi.

bedava

  • Parasız, meccanen, karşılıksız. (Farsça)
  • Mc: Çok ucuz. (Meselâ: Bunu bu fiata bedava almışsın, cümlesinde olduğu gibi.) (Farsça)

beyt-ül ankebut / beyt-ül ankebût

  • Örümcek yuvası.
  • Mc: Derme çatma yapılmış ev.
  • Dayanıksız ve kuvvetsiz şey.

bi-fetret / bî-fetret

  • (Bilâ-fetret) Dâimâ, kesiksiz olarak.

bi-gışş / bî-gışş

  • Hilesiz, safi, karışıksız. (Farsça)
  • Samimi. (Farsça)

bi-kusur / bî-kusur

  • Eksiksiz, kusursuz, tam, mükemmel. (Farsça)

bije

  • Safi, halis, katıksız, sade, sırf. (Farsça)
  • Hususiyle. (Farsça)

bila bedel / bilâ bedel

  • Bedelsiz, karşılıksız.

bila fasıla / bilâ fasıla

  • Fasılasız, aralıksız.

bila-fasıla / bilâ-fasıla

  • Fâsılasız, aralıksız, durmadan.

bilafasıla / bilâfasıla / bilâfâsıla / بلافاصله

  • Fasılasız, aralıksız.
  • Fasılasız, aralıksız.
  • Aralıksız.
  • Aralıksız, kesintisiz. (Arapça)

bilainkıta / bilâinkıtâ / بلاانقطاع

  • Kesintisiz, aralıksız. (Arapça)

bisebat / bîsebat / بى ثبات

  • Dayanıksız. (Farsça - Arapça)

bisebeb / bîsebeb / بى سبب

  • Dayanıksız. (Farsça - Arapça)

bistuh

  • Beceriksiz, âciz. zayıf, cılız kimse. (Farsça)

büluh

  • Beceriksiz, âciz.
  • İşe yaramama, yorgun ve bitkin olma.

çolpa

  • Bir ayağı sakat olan. (Farsça)
  • Yürürken ilk defa sol ayağını atan. (Farsça)
  • Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız. (Farsça)

dahis

  • Kokmuş, kemiksiz et.
  • Semiz nesne.
  • Çok adet, fazla miktar.

dermande

  • (Çoğulu: Dermândegân) Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı. (Farsça)

ebatil

  • (Tekili: Ubtule) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler.

ebyan

  • Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse.
  • Yemekten tiksinen kişi.

edfer

  • İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.

edmen

  • Hâlis ve katıksız misk. (Farsça)

ekmeliyyet

  • Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.

enva-ı salihin / envâ-ı salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarını eksiksiz olarak yerine getirenler.

etemm / اتم

  • Tastamam, eksiksiz.
  • Tam, mükemmel, eksiksiz. (Arapça)

evhen

  • En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.

fahri / fahrî

  • Karşılıksız olarak. Parasız olarak.
  • İftiharla. Övünerek.
  • Karşılıksız, parasız, gönüllü olarak bir şeyi yapma.
  • Karşılıksız, parasız.

fahriyyen

  • Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.

faiz / fâiz

  • Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaa t. Ribâ.

fasılasız / fâsılasız

  • Aralıksız.
  • Aralıksız.

fazli / fazlî

  • Karşılıksız verilen.

felat

  • Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.

fisebilillah / fîsebîlillâh

  • Allah yolunda. Bir işin karşılıksız, sâdece Allahü teâlânın rızâsı için yapıldığını ifâde eden bir tâbir.

füru

  • Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. (Farsça)

füru-mande

  • Yorgun. bitkin. (Farsça)
  • Şaşkın, şaşırmış. (Farsça)
  • Âciz, beceriksiz. (Farsça)
  • Aşağıda, geride kalmış olan. (Farsça)

füru-mandegi / füru-mandegî

  • Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik. (Farsça)

gaf

  • Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış. (Fransızca)

galebe-i tamme / galebe-i tâmme

  • Tam ve eksiksiz yeniş, zafer.

garabet

  • Yabancılık. Gariblik.
  • Tuhaflık.
  • Âcizlik, beceriksizlik.
  • Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak.
  • Iraklık.
  • Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.

gayr-ı memnun

  • Devamlı. Kesiksiz.
  • Minnetsiz, sürekli.

gayr-ı münkatı'

  • Devamlı, fasılasız, kesiksiz.

halis / hâlis / خالص / خَالِصْ

  • Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli.
  • Pek beyaz.
  • Evvelce karışık iken kusuru zâil olan.
  • Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Müennesi: Hâlise'dir)
  • Saf, duru, katışıksız.
  • Katışıksız, saf, som. (Arapça)
  • Katıksız.

halisen / hâlisen

  • Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.

harpüşte

  • Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta. (Farsça)

hasbi / hasbî / حَسْب۪ي

  • Karşılıksız; sırf Allah rızası için.
  • Karşılıksız. Allah rızası için.
  • Karşılıksız.

haviye

  • Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer.
  • Sâkıt. Göçük, çökük.

hencam

  • Elinden iş gelmeyen, beceriksiz kimse. (Farsça)

hibe

  • Bağışlamak. Parasız ve karşılıksız vermek. Bağışlanan şey.
  • Hal ve şân.
  • Bağış. Bir malı karşılıksız olarak başkasına verme. Hibe edilen mala hediye denir.

hikmet-i kudsiye

  • Mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet.

hikmet-i tamme / hikmet-i tâmme

  • Tam ve mükemmel hikmet; eksiksiz ve yerli yerinde iş.

hitl

  • Yorgun deve.
  • Yağmurun aralıksız olarak yağması.
  • Sürekli olarak gözyaşı akmak.

hodri meydan

  • "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma.

hüsn

  • (Hüsün) Güzellik. İyilik. Eksiksizlik. Cemal ile kemal.

hüsn-ü mücerred / حُسْنُ مُجَرَّدْ

  • Saf katıksız güzellik.

iba' / îba'

  • Çekinmek. Tiksinmek.
  • Kabul etmemek, bir işe razı olmamak.
  • Doymadan yemekten çekilmek.
  • Tiksindirmek, iğrenme.

ictiva'

  • İğrenme, tiksinme.

ikrah / ikrâh / اكراه

  • İğrenmek. Tiksinmek. Bir işi istemiyerek yapmak.
  • Birine zorla iş yaptırmak veya muamele yapmak.
  • Zorlama, tiksinme.
  • Tiksinme, iğrenme. (Arapça)
  • İkrâh etmek: Tiksinmek, iğrenmek. (Arapça)

ikrahen / ikrâhen / اكراها

  • İstemiyerek, tiksinerek. Zorlanarak.
  • Tiksinerek, iğrenerek. (Arapça)

ilm-i ekmel

  • Tam, eksiksiz ve mükemmel ilim.

ilmi / ilmî

  • İlimle, bilgi ile alâkalı. İlme ait ve müteallik. Câhilce ve tetkiksizce olmayan.

iman-ı tam

  • Tam, eksiksiz iman.

imtihaz

  • Hâlis, katıksız ve saf olma. Durulanma.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

irade-i tamme / irade-i tâmme

  • Tam ve eksiksiz irade, Allah'ın iradesi.

irticalen / irticâlen

  • Hazırlıksız olarak, düşünmeden ezbere içinden geldiği gibi konuşmak.
  • Hazırlıksız söyleme.

irticali / irticâlî

  • Hazırlıksız konuşma.

isti'sab

  • İğrenme, tiksinme.

istikmal

  • Bir şeyin olgunluğa, kemale erdirilmesi. İkmal etmek. Eksiksiz ve tam oluş, tam ve kâmil olmak.

istikrah / istikrâh / استكراه

  • Tiksinme.
  • Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.
  • İğrenme, tiksinme. (Arapça)
  • İstikrâh etmek: İğrenmek, tiksinmek. (Arapça)

istikzar

  • Kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme.

ittihab

  • (Hibe. den) Karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme.

ivazsız

  • Karşılıksız, bedelsiz.

ıyaf

  • Gönül dönmek.
  • Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek.
  • Tiksinmek, iğrenmek.

kabih

  • (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.

kabih-kabiha

  • Çirkin, yakışıksız, fena, ayıp.

kafar

  • Katıksız ekmek.

kamil / kâmil

  • (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır.
  • Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse.
  • Âlim, bilgin kişi.
  • Bir aruz kalıbı ismi.
  • Bütün, eksiksiz, tam.
  • Kemale ermiş, olgun.
  • Geniş bilgili, kültürlü, bilgin.
  • Tam, eksiksiz, olgun.

kamilen / kâmilen

  • Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.

kanaat-i kamile / kanaat-i kâmile

  • Tam, eksiksiz kanaat.

kasir-ül ba' / kasîr-ül bâ'

  • Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.

kasır-ül yed

  • Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.

kasırane

  • Âcizane, beceriksizcesine.

kemal / kemâl

  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.
  • Olgunluk, mükemmellik, eksiksiz olma, fazîlet.

kemal-i afiyet / kemâl-i âfiyet

  • Tam ve eksiksiz bir sıhhat.

kemal-i alaka / kemâl-i alâka

  • Eksiksiz ilgi ve alâka.

kemal-i dikkat / kemâl-i dikkat

  • Tam ve eksiksiz dikkat.

kemal-i iffet / kemâl-i iffet

  • Tam ve eksiksiz bir iffet ve namusluluk.

kemal-i imtisal / kemâl-i imtisâl

  • Eksiksiz bir şekilde bağlanma, boyun eğme.

kemal-i kudret ve hikmet / kemâl-i kudret ve hikmet

  • Allah'ın kudret ve hikmetinin eksiksiz ve mükemmel oluşu.

kemal-i lezzet / kemâl-i lezzet

  • Eksiksiz lezzet.

kemal-i sarahat / kemâl-i sarahat

  • Eksiksiz bir şekilde açık olma.

kemal-i suhulet / kemâl-i suhulet

  • Tam ve eksiksiz bir kolaylık, kolayca.

kemal-i takdir / kemâl-i takdir

  • Eksiksiz bir takdir; çok beğenme.

kerahet / kerâhet / كراهت

  • İğrenme, tiksinme, istememe. Harama yakın olma veya yapılmaması iyi olma. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Kerâhet, tahrîmiyye ve tenzîhiyye olmak üzere iki kısımdır.
  • İğrenme tiksinme. (Arapça)

kerh

  • İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme.
  • Zorlama.
  • Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak.
  • İğrenme, tiksinme, istemeyerek zor altında yapma.

kerhen

  • İstemeyerek, tiksinerek, zor altında kalarak yapma.
  • İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.

kerih / kerîh

  • İğrenç, tiksindirici.
  • Muharebe ve cenkte olan şiddet.
  • Pis, çirkin, fena şey.
  • Nefse kerahetlik vercek kabahat.
  • İğrenç, tiksindirici, pis kokan.
  • Tiksindirici.

kibrit-i ahmer

  • Kırmızı kibrit.
  • Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir.
  • Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.

kudret-i tamme / kudret-i tâmme

  • Allah'ın eksiksiz tam kudreti, noksansız iktidarı.

kuhh

  • Halis, saf, katıksız.

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

la'net

  • Nefret. Tiksinti. Allah'ın rahmetinden mahrumiyyet.

layenkatı / lâyenkatı

  • Kesilmeksizin, aralıksız.

layenkatı' / lâyenkatı'

  • Aralıksız. Kesilmeksizin.

lef'e

  • Kemiksiz et.

mahic

  • Sâfi, saf, katıksız.

mahs

  • Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.

mahuza

  • Temiz. İtibarlı, şerefli, asil.
  • Saf, hâlis, katıksız.

mahz / محض

  • Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet.
  • Tâ kendisi.
  • Sadece.
  • Su katılmamış hâlis süt.
  • Katıksız.

mahz-ı eser-i rahmet ve inayet / mahz-ı eser-i rahmet ve inâyet

  • İlâhî şefkat, merhamet ve yardımın eksiksiz gerçekleşmesi.

mahza

  • Ancak. Yalnız. Tek.
  • Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makbaha

  • (Çoğulu: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

maktu'

  • (Maktua) (Çoğulu: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş.
  • Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş.
  • Götürü.

marin

  • Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.

mazhar-ı etemm

  • Tam ve eksiksiz bir ayna, görünme yeri.

meccan

  • Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.

mekarih / mekârih

  • (Tekili: Mekrehe) İnsana tiksinti veren şeyler.
  • Sıkıntılar, dertler.

mekruh

  • İğrenç, tiksinti veren.
  • Haram olmayan ve zaruret olmadıkça yapılması uygun görülmeyen iş.

meskenet

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.

mevahib / mevâhib

  • Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler.
  • Karşılıksız verilenler, ihsanlar.

mevhub

  • (Çoğulu: Mevâhib) (Vehb. den) İhsan edilmiş, verilmiş, hibe olunmuş, bağışlanmış.
  • Fık: Karşılıksız olarak birine verilmiş.

mevhube

  • Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal.
  • Karşılıksız olarak verilen; hibe edilen.

mir'at-ı vacibü'l-vücud ve'l-mennan / mir'ât-ı vâcibü'l-vücud ve'l-mennân

  • Varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve yarattıklarına herşeyi karşılıksız veren Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

miskin

  • Aciz, zavallı, beceriksiz, hareketsiz.
  • Cüzzamlı.
  • Mal ve mülkü olmayan, kendini idareden âciz, yoksul.

miskinlik

  • Âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma.

mücerred

  • (Çoğulu: Mücerredât) Yalnız, tek.
  • Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.
  • Çıplak, soyulmuş.
  • Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr.
  • Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir.

mucib-i istikrah / mûcib-i istikrâh / مُوجِبِ اِسْتِكْرَاهْ

  • Tiksintiyi gerektiren.
  • Tiksinmeyi gerektiren.

müdavemet

  • Devam etme, aralıksız yapma.
  • Devamlılık. Bir işte devamlı çalışmak. Aralıksız bir işe devam etmek.

müdavim

  • Aralıksız devam eden. Devamlı olarak çalışan.
  • Bir yere devamlı olarak gidip gelen kimse.

müdavimin / müdavimîn

  • (Tekili: Müdavim) Müdavimler. Bir yere devamlı olarak gidip gelenler. Bir yere devam edenler. Bir işe aralıksız olarak çalışanlar.

muhlis

  • Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.

mukabilsiz

  • Karşılıksız.

mükarehe / mükârehe

  • Tiksinme.

mükemmel

  • Tamam. Olgun. Noksansız. Eksiksiz. Kemal bulmuş. Kemale erdirilmiş. Çok iyi.
  • Eksiksiz.

mükemmeliyet

  • Tam olma; eksiksizlik.

mülazemeten

  • Staj görerek. Maaşsız ve aylıksız olarak.

mülazım / mülâzım

  • Birşeyden ayrılmama, aralıksız devam etme.

münaferat

  • (Tekili: Nefret) Nefret etmeler, tiksinmeler. Arada olan soğukluklar.

mürhe

  • Karışmamış, saf, katıksız.

müselselen

  • (Silsile. den) Birbirinin ardından, aralıksız. Teselsül ederek, zincirleme, birbirine bağlı olarak.

müşmeiz

  • (İşmi'zaz. dan) Nefret eden, tiksinen, tiksinerek sıkılan.

müstakbeh

  • (Kubh. dan) Tiksinilen, beğenilmeyen, kabih görülen.

müstakbih

  • (Kubh. dan) Tiksinen, beğenmiyen.

müstekmil

  • (Kemâl. den) Tam ve olgun bir hâle getiren. Eksiksiz olarak bitiren.

müstekreh

  • İğrenç, kerahetli, istikrah edilmiş, tiksinilen.
  • Tiksindirici.
  • Tiksinilen.

müstekrehat

  • (Tekili: Müstekreh) (Kerahet. den) Tiksinilen, istikrâh edilen ve iğrenç şeyler.

müstekrih

  • (Kerâhet. den) İğrenen, tiksinen, istikrah eden, kerih gören, nefret eden.

müstemirane

  • Devamlı, aralıksız.

müstemirrane / müstemirrâne

  • Devamlı olarak, aralıksız surette. (Farsça)

müstemirren

  • Aralıksız olarak, bir düziye.

mütekerrih

  • (İkrah. dan) Kerih gören, tekerrüh eden, ikrah eden. Tiksinen.
  • Surat asan.

mütekerrihane / mütekerrihâne

  • Tiksinircesine. Surat asarcasına. (Farsça)

mütemadi

  • Devamlı, kesiksiz, sürekli, daima.

müteneffir

  • Nefret eden, tiksinen, sevmeyen. Aslâ hazmetmeyip çekinip kaçınan.

müteneffirane / müteneffirâne

  • Tiksinerek, çekinerek. (Farsça)

mütenneffir

  • Nefret eden, tiksinen.

mütevali / mütevâlî / مُتَوَال۪ي

  • Aralıksız devam eden.

muttasıl

  • Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.
  • Bitişik, aralıksız, sürekli.

müzebzeb

  • Karmakarışık.
  • Elinden iş gelmez, bir şeye karar veremeyen. Beceriksiz.

na-ehil

  • Ehliyetsiz, beceriksiz. Ehil olmayan. (Farsça)

na-kaste

  • Eksiksiz, noksansız. Tamam. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-reva

  • Yakışıksız, reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.

na-süfte

  • Delinmemiş, deliksiz. (Farsça)

na-üstüvar

  • Dayanıksız, sağlam olmıyan. (Farsça)
  • Münasebetsiz. (Farsça)

nab / nâb / ناب

  • Katıksız, hâlis, saf. (Farsça)
  • Oluk. (Farsça)
  • Berrak. (Farsça)
  • Saf, halis, katışıksız. (Farsça)

naim

  • Taze, körpe.
  • Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz.
  • Etli sebze.

nane molla

  • Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.

nazik / nâzik

  • Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. (Farsça)
  • Ehemmiyet verilmesi icab eden. (Farsça)
  • Tehlikeli husus. (Farsça)

nefret

  • Tiksinmek, ürküp kaçmak.
  • Birisinin yakını ve akrabası.
  • Tiksinmek, ürküp kaçmak.
  • Ürküp kaçma.
  • İğrenç bulup tiksinme.
  • Tiksinme.

nefretbahş

  • İnsana nefret veren, iğrendiren, tiksindiren. (Farsça)

nefretkarane / nefretkârâne

  • Nefret ederek, tiksintiyle.

nehafe

  • Tıksırmak, aksırmak.
  • Nefes verip almak.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

niam-ı sübhaniye / niam-ı sübhâniye

  • Zâtında, sıfatında ve işlerinde eksiksiz ve kusursuz olan Allah'ın nimetleri.

nizam-ı ekmel

  • En mükemmel ve eksiksiz düzen.

noksaniyetsiz

  • Noksansız, eksiksiz.

noksansız

  • Eksiksiz.

nuhl

  • Karşılıksız hediye ve hibe.

pak

  • Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi. (Farsça)

pakize

  • Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız. (Farsça)

palas pandıras

  • Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.

pergune

  • Yakışıksız, çirkin. (Farsça)

peşkeş

  • (Pişkeş) Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek. (Farsça)

raik

  • Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız.

rayiha-i kerihe / râyiha-i kerîhe

  • İğrenç ve tiksindirici koku.

revk

  • (Çoğulu: Ervâk) Perde, hicâb.
  • Boynuz.
  • Ev önü.
  • Saf, hâlis, katıksız.

sadakte

  • "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

saf

  • Katışıksız, berrâk, temiz.
  • Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.

safi / sâfi / sâfî / صافي

  • Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz.
  • Bozuk olmayan. Hâlis.
  • Duru, katıksız, temiz.
  • Temiz, katışıksız, duru.
  • Katıksız.

safiye

  • Temiz, katışıksız, bozuk olmayan.
  • İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.

safiyy

  • Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.

sahih

  • Gerçek.
  • Sağ, sağlam.
  • Tam, eksiksiz.

salim / sâlim

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma
  • Sağlam, eksiksiz, korkusuz.

salimen / sâlimen

  • Sağlam ve eksiksiz bir hâlde.

sara

  • Hâlis, saf, katıksız. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. (Farsça)

sard

  • Nüfuz etmek, sözü geçer olmak.
  • Katıksız, saf, hâlis.
  • Soğuk.

sathi / sathî

  • Derinliksiz, sığ, yüzeyden.

satih / satîh

  • Bedeni kemiksiz etten ibaret olan hilkat garibesi bir kâhin, falcı.

savm-ı dehr

  • Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir.

sebilullah

  • Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.

sebükbar / sebükbâr

  • Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. (Farsça)
  • Derdi, düşüncesi olmayan. (Farsça)

şefkat

  • İçten ve karşılıksız merhamet.
  • Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.
  • Acıyarak karşılıksız sevme.

sıfat-ı kemal / sıfât-ı kemâl

  • Eksiksiz ve mükemmel olma sıfatı.

sıhhatli

  • Yanlışsız ve eksiksiz.

sıhtit

  • Katı, şiddetli, şedid.
  • Çok yükselen toz.
  • Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.

süfla

  • (Sâfil. den) Daha alçak, adi.
  • Günah ve basit işlere mahsus.
  • Kılıksız, kıyafetsiz.

süfli / süflî

  • Aşağıda bulunan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, kıyafetsiz.

sütuh

  • Yorgun, bezgin. (Farsça)
  • Sıkıntılı, kederli. (Farsça)
  • Beceriksiz. (Farsça)

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tamam

  • Eksiksiz, bütün.
  • Bitme, bitirme, son, nihayet.
  • Tam, eksiksiz, noksansız.
  • Ne eksik ne fazla.
  • Münasib, uygun.

tamamen

  • Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde.

tamm / tâmm / تام

  • Tam, eksiksiz. (Arapça)

tamme / tâmme / تامه

  • Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.
  • Tam, eksiksiz. (Arapça)

teati

  • Karşılıklı alıp vermek.
  • Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak.
  • Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.

teberru

  • Bağış, bir malın veya paranın karşılıksız olarak verilmesi.

teberru etmek

  • Bağışlamak, karşılıksız olarak vermek.

teberru'

  • Bir kimsenin, mecbur ve mükellef (yükümlü) olmadan, herhangi bir şeyi kendi rızâsı ile karşılıksız olarak birisine onun mülkü olacak şekilde vermesi.
  • Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.

tebliğ / teblîğ

  • Peygamberlerin, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, insanlara eksiksiz ve noksansız olarak bildirmeleri.

tecelli-i etemm / tecellî-i etemm

  • Noksansız tecelli, eksiksiz yansıma.

tekmil

  • Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek.
  • Tam, bütün, eksiksiz.

telaffuz / telâffuz

  • Söyleyiş, diksiyon.

telcie

  • İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.

tenük

  • Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. (Farsça)
  • İnce, rakik, nârin. (Farsça)
  • Az, hafif. (Farsça)
  • Yumuşak. (Farsça)

tesmir

  • Koyu nesneye su katıp duru etmek.
  • İksir ile sağlamlaştırmak.

tetabu'

  • Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.

tevzin-i adalet

  • Adaletin her şeyi teraziye alması; her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, tartı, denge.

tuluat

  • (Tekili: Tulu') Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar. Doğuşlar.

vahy-i mahz

  • Tamamıyla Allah'ın vahyi olan, hâlis ve katıksız vahiy.

vakfetmek

  • Fık: Bir malı veya bir şeyi bir işe bağlayıp o yolda devamlı kılmak.
  • Bir şeyi karşılıksız olarak Allah yoluna vermek.

varestegi / varestegî

  • Kurtulma, halâs bulma. (Farsça)
  • Rahatlık, serbestlik. (Farsça)
  • İlişiksizlik. (Farsça)

ve bi-l hakkı natakte

  • Hak ile söyledin, hakkı söyledin. Haksın, sâdıksın.

vehhab / vehhâb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden), mahlûkâtına (yarattıklarına) ihsân hazînelerinden karşılıksız veren Allahü teâlâ.

vücum

  • Tiksinme, iğrenme.
  • Darılma, küsüp susma.
  • Göğüse vurma.
  • Kederli olma.