LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ikam ifadesini içeren 164 kelime bulundu...

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

abdest

  • Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü, dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.

afv

  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

amen

  • Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.

amin

  • İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.

anafor

  • Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.

asar / âsâr

  • Öç almalar. İntikamlar.
  • Eserler.
  • İzler. Nişanlar. Abideler.
  • Âdetler.

aşiyan

  • Kuş yuvası. (Farsça)
  • Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken. (Farsça)

bad-nüma

  • Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. (Farsça)
  • Fırıldak. (Farsça)

beta'

  • İkamet. Bir yerde oturma.

betv

  • Durmak, ikamet.

bücud

  • Bir yerde mukim olma, oturma. İkamet.

bülud

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Köhne olmak, eskimek.
  • Meclise geç gelmek.

cadde-i kübra-yı kur'aniye / cadde-i kübrâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'ın büyük ve istikâmetli yolu.

cay-baş

  • İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken. (Farsça)

cennat-ı adn / cennât-ı adn

  • Adn cennetleri. Hulûd üzere ikamet ve temekkün edilen cennetler. (Kamus Tercümesi.)

dehen-şuy

  • Ağız temizleme, ağız yıkama.

demar-aver / demar-âver

  • İntikam alan, müntakim. Helâk eden. (Farsça)

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

dua

  • Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru.
  • Salât, namaz.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak.
  • Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek.
  • Birisini çağırmak.
  • Birisini

ehil / اهل

  • Maharet sahibi. (Arapça)
  • Evcil. (Arapça)
  • Bir yerde ikamet eden. (Arapça)
  • Bir yere mensup. (Arapça)

ehl / اهل

  • Maharet sahibi. (Arapça)
  • Evcil. (Arapça)
  • Bir yerde ikamet eden. (Arapça)
  • Bir yere veya görüşe mensup. (Arapça)

emanet

  • Eminlik. İstikamet üzere bulunmak.
  • Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey.
  • Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen.
  • Osmanlılar Devrinde ba

evb

  • Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek.
  • Kasd. İstikamet.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

fikr-i intikam / fikr-i intikâm

  • İntikam düşüncesi.

gadab

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Allahü teâlânın, emrine karşı gelen kullarından intikam almak istemesi.

gamic

  • Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.

gasil-ül melaike / gasîl-ül melâike

  • Melekler tarafından yıkanan; Eshâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri. (Âdem aleyhisselâmı da melekler yıkamıştır.)

gasl / غسل

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.
  • Yıkama.
  • Yıkama, gusül.
  • Ölü yıkama. (Arapça)

gasul

  • Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.

gayy

  • Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.

gusale

  • Yıkama suyu.

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

gusül

  • Bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik.

hadar

  • Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.

hafız ahmed

  • Dereli Hâfız Ahmed Efendi olarak bilinir. Isparta'nın Dereli Mahallesinde ikamet ediyordu.

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hatd

  • Durdurmak. İkâmet.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hatt-ı hareket

  • Rota; hareket yönü, istikamet.

hatt-ı şakul / hatt-ı şâkul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
  • Çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat.

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hevadi / hevadî

  • (Tekili: Hâdî) Rehberler, deliller, kılavuzlar.
  • Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.

hıdare

  • Oturma, ikamet.

hıkd

  • Kin, buğz, adâvet.
  • İntikam almak için fırsat beklemek.
  • Kin, intikam arzusu.

hırs-ı intikam

  • İntikam hırsı.

hiss-i intikam

  • İntikam hissi.

hun

  • Kan, dem. (Farsça)
  • Öç, intikam, öldürme. (Farsça)

hunhah

  • İntikam alıcı, öç alıcı, kan isteyen. (Farsça)

hüviyyet

  • Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu.
  • Cenab-ı Hakkın varlık sıfatı.
  • Hamiyyet ve istikametten, ulüvv-ü cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hamide.

ideoloji

  • İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi. (Fransızca)

iffetli

  • (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın.
  • Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse.
  • Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ıhdar

  • Kendini gözlemek.
  • Bir yerde durmak, ikâmet.

ikame / ikâme / اقامه

  • Kaldırma. (Arapça)
  • Oturma. (Arapça)
  • Yerine koyma. (Arapça)
  • İkâme etmek: Yerine koymak. (Arapça)

ikametgah / ikametgâh

  • Ev, hane. (Farsça)
  • İkamet yeri. (Farsça)

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

intikam / intikâm / انتقام

  • Öc. (Arapça)
  • İntikam almak: Öc almak. (Arapça)

intikam-ı şahsi / intikam-ı şahsî

  • Şahsî intikam düşüncesi veya duygusu.

intikamat

  • (Tekili: İntikam) İntikamlar, öç almalar.

intikamcu / intikamcû / intikâmcû / انتقام جو

  • İntikam almağa çalışan, öç almak isteyen. İntikam arıyan.
  • İntikamcı. (Arapça - Farsça)

intikamkarane / intikamkârâne

  • İntikam besleyerek.
  • İntikam alırcasına.

intisar

  • Yardım etmek.
  • Hakkını tamamen almak.
  • Öc ve intikam almak.

işka'

  • Şikâyet ettirme.
  • İntikam alma, öç alma.
  • Darıltma, gücendirme.

ısmam

  • Şişenin ağzını tıkama.
  • Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme.

istikamet / istikâmet / استقامت

  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)

istikbal-i kıble

  • Kıbleye, Kâbe istikametine yönelmek.

istinca / istincâ

  • Önden ve arkadan necâset çıkınca bu yerleri yıkamak, temizlemek.

istiva

  • Müsavi oluş. Temasül.
  • İ'tidal, istikamet ve karar.
  • Kemalin sâbit olması.
  • Kaba kuşluk zamanı.
  • Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak.
  • İstila eylemek.

izhac

  • Oturma, ikamet etme.

jirnet

  • Fırıldak. Rüzgârın istikametini gösteren âlet.

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.

kemal-i istikamet / kemâl-i istikamet

  • Mükemmel doğruluk, istikamet.

kıble açısı

  • Bir beldeden güney veya kuzeyden kıble istikâmetine çıkan iki doğru arasındaki açı.

kindar

  • Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. (Farsça)

kinecu

  • Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan. (Farsça)

kinehah / kinehâh

  • İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci. (Farsça)

kinekeş

  • Düşmandan öc ve intikam alan. (Farsça)

kinemeşhun

  • Kinle, intikamla dolu. (Farsça)

konak

  • Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer.
  • Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol.
  • Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh.
  • Resmi dâire.

lübde

  • Çokluk.
  • Karıştırmak.
  • Yıkamak.

ma'din

  • (Çoğulu: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği.
  • İkamet ettikleri mevzi.

mahfed

  • (Çoğulu: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer.
  • Bir renk cinsi.

mahkede

  • İkamet mevzii, oturulan yer.

makv

  • Cilâ yapmak.
  • Yıkamak.
  • Saklamak.

mazmaza

  • Abdest ve gusül alırken ağzı su ile yıkamak.
  • Abdestte ağzı yıkamak.

mec'ul

  • Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

medn

  • Durmak, ikamet.

mekd

  • Azlık.
  • İkamet, oturmak.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

mevs

  • Yıkamak.

meyl-i intikam

  • İntikam hissi.

müekkil

  • Vekil tayin eden. İşine vekilini ikame eden. İşleri için başkasını yerine bırakan.

muhyem

  • (Çoğulu: Mehâyim) İkâmet yeri, oturma yeri.

mukam

  • Durduracak mekân. İkamet mevzii.
  • Durmak, ikamet.

mükam

  • Durulacak yer, ikametgâh. İkametgâhta geçen zaman.

mukame

  • İkamet, oturma.
  • İkamet yeri, vatan.
  • Ümmet.

mukatane

  • Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.

mukim / mukîm

  • İkamet eden, oturan.
  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

mukim-üs sünnet / mukîm-üs sünnet

  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat ve Zebur'daki ismi, sünnet ikame eden.

muntakim

  • İntikamcı, intikam davası güden.

müntakim / منتقم

  • İntikam alan, öc alan.
  • İntikam alan.
  • (Nakm. dan) İntikam alan, öç alan, suçluya cezasını veren.
  • İntikam alan. (Arapça)

müntakimane / müntakimâne

  • İntikam almak tarzına.

muntasır

  • Öç alan. İntikam alan.

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

mürteba'

  • Bahar günlerinde ikâmet edecek yer. Yazlık. Sayfiye yeri.

mürüvvet

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.

müsedded

  • (Sedad. dan) Uzunlamasına doğrultulmuş.
  • İstikametle amel eden kişi.

müsta'mel su

  • Abdestte veya gusülde veya kurbet için (yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamak gibi) kullanılan su.

müstakim / müstakîm

  • (Kıyam. dan) Doğru, istikametli.
  • Eğri olmayan, düz, dik.
  • Hilesiz, temiz.
  • İstikamet üzere olan, dosdoğru olan.

müstakimane

  • İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.

müstakime

  • İstikametli, dosdoğru.

mütemekkin

  • (Mekân. dan) Yerleşen, Mekânlanan, temekkün eden. İkamet eden, sâkin olan.
  • Gr: Üç harekeyi de kabul eden kelime.

müteşeffi

  • (Şifa. dan) Şifa bulan, iyileşen.
  • Öcünü, intikamını alarak rahatlaşan.

müvalat / müvâlât

  • Abdest alırken her uzvu ara vermeden birbiri ardınca yıkamak.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi.Tebrik ile terdif ederim arz-ı hulûsu, Kalbimdeki sıdk u müvâlât senindir.

müvekkil

  • İşini başkasına tevkil edip o işte o kimseyi kendi yerine ikame eyleyen. Vekil tâyin eden.

nakm

  • (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma.

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

namus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki

nehec

  • (Çoğulu: Menâhic) Yol, tarik.
  • İstikâmet.

nekam

  • (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.

nikam

  • (Tekili: Nikmet) İntikamlar, öc almalar.

nıkmet

  • Şiddetli ceza, intikam alma.

rahs

  • Yıkamak.
  • Yumuşak.

rahz

  • Yıkamak.

redm

  • (Çoğulu: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma.
  • Bir şey dâimi olmak ve akmak.
  • Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama.
  • Zülkarneyn seddinin ismi.

rema

  • Bir yerde ikamet eylemek.
  • Ziyade olmak.
  • Riba, faiz.
  • Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.

remk

  • Durmak, ikâmet.
  • Boz renk.

rota

  • Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.

ruh-u hidayet

  • Hidayetin ve istikâmetin ruhu, özü.

rümuk

  • Durmak.
  • İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.

rüşd

  • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
  • Hayra isabet etmek.
  • Büluğa ermek.
  • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
  • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.

saddetmek

  • Bir şeyin gediğini kapamak, tıkamak, engel olmak.

sakinin / sakinîn

  • Oturanlar, ikâmet edenler, yerleşik olanlar.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

sar

  • İntikam, öç.

se'r

  • İntikam, öç almak.
  • Kin.
  • Kısas etmek.

sedad / sedâd

  • İstikamet ve kasd.
  • Haklı ve doğru şey.
  • Akıl.
  • İstikamet, doğruluk.

sedd / سد

  • Tıkamak, kapamak, mâni olmak.
  • Baraj.
  • Perde, Mânia.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.
  • Tıkamak, engel olmak.
  • Baraj.
  • Perde. Engel.
  • Rıhtım.
  • Set, tümsek.
  • Set. (Arapça)
  • Baraj. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)
  • Kapama, tıkama. (Arapça)
  • Kapatılma. (Arapça)
  • Sedd edilmek: Örtülmek, örülmek, kapatılmak. (Arapça)

sekenat / sekenât

  • Oturumlar; bir yerde kalıp ikamet etme halleri; Durgunluklar.

sekene

  • Sâkinler, ikâmet edenler.

seva

  • Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak.
  • Zayıf olmak.

sivak

  • (Çoğulu: Süvük) Misvak.
  • Dişini yıkamak.

sükkan / sükkân

  • (Tekili: Sâkin) İkamet edenler, oturanlar.
  • Gemi kuyruğu.

şüst / شست

  • Yıkama. (Farsça)
  • Yıkama. (Farsça)

şüstüşu / şüstüşû / شست و شو

  • Yıkama. (Farsça)
  • Yıkanma. (Farsça)

takris

  • Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.

tarik-i müstakim / tarîk-i müstakim

  • Doğru ve istikametli yol; İslâmiyetin gösterdiği yol.

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

tednih

  • Zayıf görüş.
  • Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.

teşeffi

  • İntikam alma, kalbi buz gibi olma.
  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

teşeffi-i gayz / teşeffî-i gayz

  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
  • Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak, intikam alarak yüreğini soğutmak.

tinae

  • Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.

tünu'

  • Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir.
  • Cennet.

vatan-ı ikamet / vatan-ı ikâmet

  • Geçici olarak ikâmet edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra çıkmaya niyet edilen yer.

vaveyla-yı intikam / vâveylâ-yı intikam

  • İntikam feryadı.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

vuslat

  • Erişmek, kavuşmak, gönlün devâmlı olarak ve kıl kadar istikâmet değiştirmeyerek Allahü teâlâya bağlı kalması.

zahl

  • Öç. İntikam almak.
  • Düşmanlık, adâvet etmek, kin tutmak.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın