LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te idrak ifadesini içeren 100 kelime bulundu...

adem-i telakki / adem-i telâkki

  • Anlayamama, idrak edememe.

akılane / âkılâne

  • Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. (Farsça)

akl

  • İdrâk kuvveti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet.

algı

  • (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, n

basar

  • (Çoğulu: Ebsâr) Görme duygusu.
  • Kalble hissetme. Kalb gözü.
  • Gözün görmesi.
  • İdrak. Fikir.
  • İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.

bedihiyat-ı hissi / bedihiyat-ı hissî

  • Hislerle açık bir şekilde idrak edilen nesneler, olaylar.

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

bi-çun vebi-çigune / bî-çûn vebî-çigûne

  • Hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlaşılamayan. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden bir terim.

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

budu'

  • Can sıkılması.
  • İdrak etme, anlama.

çağrışım

  • Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de

dabs

  • Ahlâkı kötü ve korkak olmak.
  • Anlaması, idrâki az olmak.

derk / درک

  • Anlama, idrak etme. (Arapça)
  • Alma. (Arapça)
  • Derk etmek: Anlamak, idrak etmek. (Arapça)

efham / efhâm

  • Anlayışlar, idrakler.

elma'

  • (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.

ena

  • Ermek, idrak.
  • Saat.

fehm-i ayet / fehm-i âyet

  • Âyetin anlaşılması, idrak edilmesi.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fikr

  • Fikir, düşünce.
  • İdrak,
  • Zihin, akıl.
  • Hatır.

fıtnat

  • Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek.
  • Hikmet.
  • Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.)

fıtne

  • Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak.

gaful

  • Aldanmak.
  • Terk etmek.
  • Belirsiz ve idraksiz olmak.

gayr-i idraki / gayr-i idrakî / غير ادراكى

  • İdrak dışı.

gürbüz

  • Yaşından fazla gösterişli, serpilmiş, vücutlu, genç irisi. (Farsça)
  • Cerbezeli. (Farsça)
  • Anlayışlı. İdrakli. (Farsça)
  • Kahraman, yiğit. (Farsça)

hades

  • (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek.

hads

  • Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.

hads-i sadık / hads-i sâdık

  • Tam ve şüphesiz idrak etme ve bilme.
  • Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.

hadsen

  • Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.

hamid

  • Alevi sönen ateş.
  • Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.

har

  • (Her) Merkep, himar, eşek. (Farsça)
  • Çay ve havuz diplerinde olan balçık. (Farsça)
  • Mc: İdraksiz kimse. (Farsça)
  • Kargaşa. (Farsça)

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

hayvan

  • Canlı şey, insanla beraber her canlı.
  • İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık.
  • Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s.
  • Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)

hayvaniyyet

  • Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.

hiss

  • Duymak. Farkına varmak. Duygu.
  • Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek.
  • Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.

huşenk

  • İdrak, akıl, iz'an. (Farsça)

iddirak

  • Akıl etme, idrak etme, anlama, fehmetme.
  • Bir yere toplanmak.
  • Birbirine yetişmek.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

idrak-i dakik

  • İnce idrak.

idrakat

  • (Tekili: İdrak) Anlayışlar, kavrayışlar, idrak etmeler.

ihsa

  • Saymak. Sayılmak. İstatistik, sayım.
  • Kandırmak, aldatmak.
  • Zaptetmek.
  • Ezber etmek.
  • Fehmetmek. İdrâk eylemek.

ihsas

  • Hissetmek. Hissettirmek. Açık anlatmadan kapalıca bahsetmek.
  • Bulmak. Görmek. Bilmek. Zannetmek. İdrak etmek. Duyurmak.

illizyon

  • Lât. Cisimleri yanlış idrak etme. Meselâ su borusunu yılan gibi görme.

illüzyon

  • Cisimleri yanlış idrak etmek.

ilm

  • (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek. (İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir. Marifet, tefekkürle bilmek mânasına olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'a nisbeti câiz olmaz. Gerek huzurî olsun (ilm-i İlâhî

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

iz'an

  • Basiret. Anlayış.
  • Teslim olup itaat etmek.
  • Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek.

kan / kân

  • Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz. (Farsça)

kem-fehm

  • Anlayışı kıt. İdrâki az.

kemkaim

  • Anlayışsız. İdrakten âciz. (Farsça)

keys

  • Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk.

keyyefe

  • (Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır.

keyyis

  • (Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki.
  • Zarif.

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

kuvve-i müdrike

  • İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.

lakinne / lâkinne

  • İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır.

lamüdrik / lâmüdrik

  • Anlamayan. İdraksiz. İdrak etmeyen.

latife-i müdrike / lâtife-i müdrike

  • İdrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi.

layefhem / lâyefhem

  • Anlayışsız, idrakten âciz.

layu'kal / lâyu'kal

  • Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.

lokman hakim / lokman hakîm

  • Allahü teâlâ tarafından kendisine ilim ve hikmet; akıl, anlayış, idrâk verilen peygamber veya velî. Kur'ân-ı kerîmde ismi zikr edildi. Dâvûd aleyhisselâm zamânında Arabistan Yarımadası'nın Umman taraflarında yaşadı. Uzun bir ömür yaşadıktan sonra ibâ det hâlindeyken Kudüs ile Remle arasında vefât et

mahudiyet-i hariciye / mâhudiyet-i hariciye

  • Dış dünyaya ait bilinme; başkalarının fark edip idrak ettiği bilinip tanınma niteliği.

meş'ur

  • Bir şeyi iyice idrak eylemek.
  • Şuurlu. Kendini bilen.
  • Tanımak.

meslub-üş şuur

  • Anlayışsız, idraksiz, şuursuz.

mizan

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.

mizan-ı idrak

  • İdrak terazisi, kavrayış terazisi.

mu'tezil

  • Hatâsını itiraf edip, idrâk ederek melâmeti kabul eden. Kendi kötülüğünü kabul eden.

müdrik / مدرک

  • İdrak eden, kavrayan, anlayan.
  • İdrak eden. (Arapça)
  • Müdrik olmak: İdrak etmek. (Arapça)

müdrikat

  • (Tekili: Müdrik) Akıllılar. İdrak sahipleri.

müdrike

  • İdrak kuvveti. Akıl. Anlama kabiliyeti.
  • İdrak edici, anlayıcı, bilici kuvvet.

müfehhim

  • Tefhim eden. Anlatan, idrak ettiren.

müstedrek

  • İdrak edilmek, anlaşılmak istenen şey.
  • Arabçada bir vezin.

müstedrik

  • İstidrak eden, anlamak isteyen.

müstenkıh

  • Anlayan, idrak eden.

mütehayyil

  • (Hayal. den) Kuvve-i hayaliyeden geçiren, hayal kuran. Bir şeyi görüp gözetici, idrak edici olan.

natık

  • Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen.
  • Altın ve gümüş gibi olan mal.

nivend

  • İdrak, anlayış, akıl. (Farsça)

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

rekik

  • Dili tutuk, kusurlu, peltek.
  • Rey ve idraki zayıf olan.
  • Gayret ve namusu olmayan.
  • Zayıf, kuvvetsiz.

rema

  • Bir yerde ikamet eylemek.
  • Ziyade olmak.
  • Riba, faiz.
  • Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.

rü'yet

  • Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.
  • Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek.
  • Araştırmak.

rüşd

  • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
  • Hayra isabet etmek.
  • Büluğa ermek.
  • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
  • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.

şehd-i şehadet

  • Şehadet balı; İlâhî hakikatleri bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti.

şi'r

  • (Şiir) Anlama, idrak.
  • Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü.

şuur / şuûr

  • Bilinç, idrak.
  • Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak.
  • Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir.
  • Kendi varlığından haberi olma.
  • Bir şeyi hoşça tanıma.
  • İnceliklerini iyice idrak etme.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.
  • Anlayış, idrâk.
  • Tasavvufta kendi varlığından haberi olma; sekrin zıddı, uyanıklık.

şuursuzluk

  • Bilinçsizlik, idraksizlik.

süveyda

  • Kalbin siyah noktası; kalpteki basiret ve idrak merkezi, İlâhî aşkın tecelli ettiği yer.

tahaddüs

  • Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek.
  • Sür'atle idrak etmek.

tahaddüs-ü visal / tahaddüs-ü visâl

  • Kavuşmayı idrak etmek, tahmin etmek.

tearüf-ü amme / tearüf-ü âmme

  • Umumun anlayacağı tarz, umumun bilgi ve idrak seviyesi.

tefattun

  • Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme.
  • Ufalanma.

tefehhüm

  • Farkına varmak. İdrâk eylemek.
  • Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.

teferrüs

  • Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek isabetli olarak idrak etmek, anlamak.
  • Zannetmek.

telakki etme / telâkki etme

  • Anlama, idrak etme.

vehm

  • (Vehim) Mübhem ve mânasız korku.
  • Belirsiz fikir ve düşünce.
  • Cüz'i mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.

vera-ül-vera / verâ-ül-verâ

  • Ötelerin ötesi. Nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmeyen. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden dînî bir terim.

zeka / zekâ

  • Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma.
  • Ateşin alevlenmesi.
  • Güzel koku alma.

zevi'l-idrak / zevi'l-idrâk

  • Düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri.

zevi-l idrak

  • İdrak sahipleri. Anlayış ve akıl ile kavrayışlı olan.

zevil'idrak

  • İdrak sahipleri.

zevilidrak / zevilidrâk

  • İdrak sahibi.