LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ic kelimesini içeren 340 kelime bulundu...

a'za-yı dahiliye / a'za-yı dâhiliye

  • İç organlar.

ab-ı hurdeni / ab-ı hurdenî

  • İçme suyu. İçilir su.

agiyye

  • İçine su biriken çukur.

ahval-i içtimaiye / ahvâl-i içtimaiye

  • İçtimaî haller; sosyal davranışlar.

ala vech-i icaz / ala vech-i îcaz

  • İcâz yolu ile.

alem-i batın / âlem-i bâtın / عَالَمِ بَاطِنْ

  • İç âlem, görünmeyen âlem.

ameliyat-ı dahiliye

  • İç operasyon, sıkı yönetim uygulamaları.

ansamimilkalb / ansamîmilkalb / عن صميم القلب

  • İçtenlikle, canügönülden. (Arapça)

aşam / âşâm / آشام

  • İçen. (Farsça)

aşamideni / aşamidenî

  • İçilebilen veya yenilebilen. (Farsça)

asayiş-i dahiliye / âsâyiş-i dahiliye

  • İç güvenlik, huzur.

avize / âvize

  • İçinde ampul bulunan ve tavana asılan süs.

azuk / azûk

  • İçi henüz olmamış fıstık yemişi.

badehar / bâdehâr / باده خوار

  • İçki içen. (Farsça)

badekeş / bâdekeş

  • İçki içen.

badenuş / bâdenûş / باده نوش

  • İçki içen. (Farsça)

bahurdan / bahûrdân

  • İçinde tütsü yakılan kap. (Farsça)

batın / bâtın / بَاطِنْ

  • İç, iç yüz, gizli, sır.
  • İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir)
  • İç.

batınen / bâtınen

  • İçinden olarak. Dâhilen, içyüzünde.
  • İçten, iç bakımından.

batını / bâtını

  • İçyüzü, içi.

batıni / bâtınî / بَاطِن۪ي

  • İçe ait, içle ilgili.
  • İçe âit.

batnında

  • İçinde.

bedayi' / bedâyi'

  • İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.

bedmest / بدمست

  • İçip içip dağıtan. (Farsça)

bedmesti / bedmestî / بدمستى

  • İçip içip dağıtma. (Farsça)

bedmestlik

  • İçip içip dağıtma. (Farsça - Türkçe)
  • Bedmestlik etmek: İçip için dağıtmak. (Farsça - Türkçe)

bekri / bekrî / بكری

  • İçki düşkünü. (Arapça)

bera / berâ

  • İçin, dolayı.

beray / berây

  • İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki "Li, li ecli" yerinde bir tâbirdir.) (Farsça)

berayı / berâyı / برای

  • İçin. (Farsça)

bericen

  • İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın. (Farsça)

bil-icma

  • İcma ile.

büls

  • İçine incir koyulan kilimden dokunmuş büyük çuval.

cami' olan

  • İçine alan, kapsayan.

cevf

  • İç, iç kısım.

cümhure

  • İçi boş kemik.

da'l

  • İçmek, şirb.

dahil / dahîl / dâhil / داخل / دَاخِلْ

  • İçerdeki yabancı; bir şeye sonradan gelip giren, dışarıdan giren.
  • İç, içeri, içinde.
  • İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
  • İç.
  • İçinde.
  • İç, içeri. (Arapça)
  • Dâhil olmak: İçeri girmek. (Arapça)
  • İç.

dahil olma

  • İçeri girme, katılma.

dahil olmak

  • İçerisinde olmak.

dahilde

  • İçeride.

dahilden

  • İçeriden.

dahilden harice

  • İçten dışa.

dahile / dâhile / داخله

  • İç, iç yüz. (Arapça)

dahilen / dâhilen / داخلا

  • İçten, içeriden.
  • İçten, içerden, dâhilden.
  • İçten. (Arapça)

dahili / dâhilî / داخلى / دَاخِل۪ي

  • İçe ait, içle ilgili.
  • İç, içle ilgili.
  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)
  • İçe âit.

dahili münakaşat / dahilî münakaşât

  • İç tartışmalar.

dahili ve harici / dahilî ve haricî

  • İç ve dış.

dahili-harici / dahilî-haricî

  • İç-dış.

dahilinde

  • İçinde.

dahiliye / dâhiliye / داخليه

  • İçle ilgili olan, iç işleri.
  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)

dahiliye bakanlığı

  • İçişleri Bakanlığı.

dahiliye nazırı / dahiliye nâzırı

  • İçişleri Bakanı.
  • İçişleri Bakanı.

dahiliye vekaleti / dâhiliye vekâleti / دَاخِلِيَه وَكَالَتِي

  • İçişleri Bakanlığı.
  • İçişleri Bakanlığı.

dahiliye vekili / dâhiliye vekîli / دَاخِلِيَه وَكِيلِ

  • İçişleri Bakanı.
  • İçişleri Bakanı.

daire-i dahil

  • İç dâire, iç bölüm.

daire-i enfüsiye

  • İç âlem.

daire-i muhiti / daire-i muhîti

  • İçine aldığı daire, kuşattığı alan.

dehs

  • İçine ayak batan yumuşak yer.

dem'an

  • İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.

derc / درج / دَرْجْ

  • İçine alma, sokma.
  • İçine koyma.
  • İçine alma, biriktirme. (Arapça)
  • Derc edilmek: İçine alınmak. (Arapça)
  • Derc etmek: İçine almak. (Arapça)
  • İçine koyma, yerleştirme.

derc edilme

  • İçine katılma, yerleştirme.

derun / derûn / دَرُونْ

  • İçyüz, içyapı.
  • İçteki; iç âlemin derinlikleri.
  • İç taraf, dahil, kalp.
  • İç, gönül.
  • İç.

deruni / derunî / derûnî / درونى

  • İçle ilgili, içten.
  • İçle ilgili, içten.
  • İçten gelen, içe ait. (Farsça)

devair-i mütedahile / devâir-i mütedahile

  • İç içe daireler.
  • İç içe daireler.

dilgüşa / dilgüşâ / دلگشا

  • İç açıcı, ferahlık verici. (Farsça)

duhul

  • İçeri girme. İçeri dahil oluş.

dühul

  • İçeri girme, müdahele etme.

duhul ü huruc

  • İçeri girip çıkma.

dünya / dünyâ

  • İçinde yaşadığımız âlem.

durc

  • İçine inci ve altın konulan küçük hokka.

eazım-ı esma / eâzım-ı esmâ

  • İçinde çok isimlerin mânası bulunan, isimlerin en büyükleri. Cenab-ı Hakk'a mahsus isimlerin en mühim ve büyükleri.

ehl-i içtihad

  • İçtihad yapma kàbiliyeti olan büyük din âlimleri.

ehl-i re'y

  • İçtihadda, dînî hükümleri bildirmede İmâm-ı A'zam ve Irâk âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara ehl-i kıyâs, eshâb-ı re'y de denir.

eimme-i müçtehidin / eimme-i müçtehidîn

  • İçtihad eden imamlar.

emniyet-i dahiliye / emniyet-i dâhiliye / اَمْنِيَتْ دَاخِلِيَه

  • İç emniyet, güvenlik.
  • İç güvenlik.

ender / اَنْدَرْ

  • İçinde.
  • İçinde.

esbab-ı mücbire

  • İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.

evcar

  • İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.

evham-ı zamaniye

  • İçinde yaşanılan zaman diliminin yönelttiği vehimler.

evzak

  • İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer.

ez-can ü dil

  • İçten gelerek, gönülden.

ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiye

  • İçinde safâ sürülecek olan bahçeyi süsleyen çiçekler.

faaliyet / faâliyet

  • İcraat.

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

fehva / fehvâ / فحوا

  • İçerik. (Arapça)

ferahnak / ferahnâk / فَرَحْنَاكْ

  • İç açıcı.

feyhec

  • İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde.

fi / fî

  • İçinde, içine, hakkında, üzere, dair.

fi zamanına / fî zamanına

  • İçinde bulunduğumuz dönemde, zamanda.

fihrist / فِهْرِسْتْ

  • İçindekiler listesi.
  • İçindekileri gösteren liste.

fihriste / فِهْرِسْتَه

  • İçindekileri gösteren liste.

garize / garîze / غریزه

  • İçgüdü. (Arapça)

garizi / garizî / غریزی

  • İçgüdüsel. (Arapça)

gayr-ı meskun

  • İçinde oturulmayan yer. Kimsesiz yer.

girif

  • İç içe girmiş, karışık.

girift / گِرِفْتْ

  • İç içe girmiş.

girive

  • İçinden çıkılmaz karışık durum.

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

hadika-yı ferahfeza / hadîka-yı ferahfeza

  • İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.

hadşe-i derun

  • İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.

hafe

  • İçine bal konulan sahtiyan tuluk.

hakk-ı şirb

  • İçme, hayvan veya tarla için su olma hakkı.

hal-i alem / hal-i âlem

  • İçinde yaşanılan dönem.

halisane / hâlisâne / خالصانه

  • İçtenlikle. (Arapça - Farsça)

hamum

  • İç yağı.

hamye

  • İçine yağ ve zeytin konulan kap.

hasb-el lüzum

  • İcabettiği için.

havi / hâvi / hâvî / حاوی / حَاو۪ي

  • İçine alan.
  • İçeren, ihtiva eden. (Arapça)
  • İçine alan.

havi olan / hâvi olan

  • İçine alan.

hayalat-ı muhitiye / hayalât-ı muhîtiye

  • İçinde yaşanılan zaman, mekân ve çevreye ait hayaller.

hey'et-i içtimaiye

  • İçtimaî heyet. Topluluğa âit heyet. Toplantı heyeti.

hilab

  • İçine süt sağılan kab.

hırz-ı binefsihi / hırz-ı binefsihî

  • İçerisinde mal ve eşya saklamak için yapılmış, hazırlanmış ve içine izinsiz girilemiyen ev, dükkân, çadır, depo vs. gibi mahaller. (Kasa, sandık, dolap, çuval da bu hükümdedir.)

hişaş

  • İçinde ot olan çuval.

hudud-u icraat

  • İcraatın sınırı, ucu.

hulul / hulûl / حُلُولْ

  • İçine sızma.

hulul etmek / hulûl etmek

  • İçine girmek, dahil olmak.

hulus / hulûs / خلوص

  • İçtenlik, gönülden gelen samimiyet.
  • İçtenlik. (Arapça)

hünane

  • İç yağı.

hutbe-i şamiye / hutbe-i şâmiye

  • İçinde Üstadın Şam'da verdiği hutbe bulunan kitap.

icabat

  • İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.

icabi / icâbî

  • İcapla ilgili, gerekli.

icadgerde

  • İcad olunmuş. (Farsça)

icazi / icazî / îcâzî

  • İcaza dair, icaza ait ve müteallik. Veciz bir tarzda.
  • İcazla ilgili, mûcize olan.

icazkar / icazkâr / icâzkâr / îcazkâr

  • İcazlı, kısa ifadelerle çok şey anlatmak halinde olan. (Farsça)
  • İcazlı, sözü az mânâsı çok.
  • Îcazlı, az sözle çok mânâlar anlatan, veciz.

içre

  • İçinde.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

ictihadi / ictihadî / ictihâdî

  • İçtihada müteallik. İçtihada dair. İçtihada ait.
  • İçtihatla ilgili.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

ictihadiye / ictihâdîye

  • İçtihatla ilgili olan.

içtihadiye

  • İçtihatla ilgili.

ictimaat

  • İçtimalar. Toplanmalar.

ictimaiyyat

  • İçtimaî ilimler. Topluluk hayatına dair ilimler. Sosyoloji.

ictimaiyyun

  • İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler. Sosyologlar.

ictinab / ictinâb

  • İçtinap, sakınma, kaçınma.

idare-i hazıra / idare-i hâzıra

  • İçinde bulunulan dönemdeki yönetim.

idare-i örfiye

  • İcabında devletin bir yerde mülki idareye ait nizamları tatil ile kanunen kurduğu askerî idare. Örfi idâre, sıkıyönetim.

idhal / idhâl

  • İçeri alma, ithal.

idhal etme

  • İçeri alma.

ihata / ihâta

  • İçine alma, kapsama, kuşatma.

ihata eden

  • İçine alan.

ihata etmek

  • İçine almak, kapsamak.

ihdas

  • İcad etme, bir şeyi meydana getirme.

ihlas / ihlâs / اخلاص

  • İçtenlik, dürüstlük. (Arapça)

ihtilalat-ı dahiliye / ihtilâlât-ı dahiliye

  • İç karışıklıklar, çatışmalar.

ihtira / ihtirâ / اختراع

  • İcat, buluş. (Arapça)

ihtiva / احتوا / ihtivâ / اِحْتِوَا

  • İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.
  • İçerme, içine alma.
  • İçine alma, içinde bulundurma, içerme.
  • İçine alma, kapsama.
  • İçine alma.
  • İçerme. (Arapça)
  • İhtivâ etmek: İçermek. (Arapça)
  • İçine alma.

ihtiva eden / ihtivâ eden

  • İçinde bulunduran, içine alan.

ihtiva etme

  • İçine alma.

ihtiva etmek

  • İçine almak, içermek.

ihtiva eyleme

  • İçine alma, kapsama.

ihtiyac-ı dahili / ihtiyac-ı dahilî / ihtiyâc-ı dâhilî / اِحْتِيَاجِ دَاخِل۪ي

  • İç ihtiyaç.
  • İç ihtiyaç.

iktirah / iktirâh / اقتراه

  • İçinden gelerek konuşma. (Arapça)

ilac

  • İçeri sokma, idhal etme, girdirme.

ilm-i ictimai / ilm-i ictimaî

  • İçtimaî hayat ilmi. Toplu yaşayış ve cemiyet bilgisi. Sosyoloji.

iman-ı icmali / iman-ı icmalî / iman-ı icmâlî

  • İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.
  • İcmâl-i iman; Resûl-i Ekrem‘in (a.s.m.) tebliğ ettiği detaya girmeden genel olarak inanma.

indirac

  • İçine konma, arasına sıkışma. Derecelenme.

inşirah-ı derun

  • İç açılması, ferahlama.

insiyak / insiyâk / انسياق

  • İçgüdü. (Arapça)

insiyaki / insiyâkî / انسياقى

  • İçgüdüsel. (Arapça)

irade-i içtihad

  • İçtihad etme arzusu, isteği.

işret / عِشْرَتْ

  • İçkili toplantı.
  • İçkili eğlence, sefahet.
  • İçki içme.

istiab / istiâb

  • İçine alma, kaplama.
  • İçine alma, kaplama.
  • İçine alma, kaplama.

istiap

  • İçine alma, kaplama.

istilac

  • İçilecek şeylerden pek çok içme.

iştimal

  • İçine almak, kaplamak. Çevirmek, ihata etmek. Şâmil olmak.

kalb huzuru / kalb huzûru

  • İç rahatlığı, gönül hoşluğu. Kalbin Allahü teâlâdan başkası ile olmaması; Allah'tan başkasına bağlanmaması.

kalben

  • İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.

kalbi / kalbî

  • İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.

kalbi muhabbet / kalbî muhabbet

  • İçten, samimi sevgi.

kasvet-nak / kasvet-nâk

  • İç sıkan, sıkıntı veren. (Farsça)

kedir

  • İçinde hurma ıslanmış süt.

kelam-ı nefsi / kelâm-ı nefsî

  • İçten kendi kendine konuşma. Cenab-ı Hakk'ın harf, ses ve söz olmaksızın zatî kelamı.

kema yenbagi / kema yenbagî

  • İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.

kof / قُوفْ

  • İçi boş.
  • İçi boş.

kuvve-i hamse-i batına / kuvve-i hamse-i bâtına

  • İçteki beş his, beş duygu.

kuvve-i icadiye

  • İcâd etme kabiliyeti, gücü.

lev'a-i kalb

  • İç yanıklığı, gönül acısı.

lüb / لُبْ

  • İç, öz.
  • İç, öz.

ma-fi-ha

  • İçindekiler. O şeyin içinde olanlar.

mafiha / mâfihâ / mâfîhâ

  • İçindekiler.
  • İçindekiler, içinde olan her şey.

magiz

  • İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.

mahşuş / mahşûş

  • İçine girilmiş, sahte.
  • İçine girilmiş, lekelenmiş.

masnea

  • İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.

meblevle

  • İçine bevledilen kap.

medar-ı içtihad

  • İçtihad sebebi, dinde yeniliklere kapı açma sebebi.

mekki sureler / mekkî sûreler

  • İçerisindeki âyet-i kerîmelerin çoğunun Mekkî (hicretten önce inmiş) yâhut, baş kısmı Mekkî âyet-i kerîmeler olan sûreler.

menvi-i zamir / menvî-i zamir

  • İçindeki niyet ve maksat.

meskun

  • İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer.

meşrubat / meşrûbat / meşrûbât / مشروبات

  • İçilen şeyler. Herhangi bir içilecek şey. Şarap. ("Hamr" denen içkiye de şarap denir.)
  • İçecekler.
  • İçecekler.
  • İçecekler.
  • İçilecek şeyler. (Arapça)

meşrube

  • İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer.

mey-aşam

  • İçki içen. Şarap içen. (Farsça)

mey-güsar

  • İçki arkadaşı. Birlikte içki içen. (Farsça)

mey-hane

  • İçki satılan ve içilen yer. (Farsça)

mey-keş

  • İçki içen, şarap içen. (Farsça)

meyhar / meyhâr / ميخوار

  • İçkici. (Farsça)

meyl-i tabi'i / meyl-i tabî'î

  • İç güdü. İnsanın irâdesi dışında, yaratılıştan olan meyl, bedenin istemesi.

mezan-ül icaz / mezan-ül îcaz

  • İcaz zannedilen yerler.

micmer

  • İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. "Buhurdan" da denilir.

mihda

  • İçine hediye konulan kap.

mihlat

  • İçine yulaf koyup davara vermekte kullanılan torba.

mihleb

  • İçine süt sağılan kap.

misali levha / misâlî levha

  • İçlerinde herşeyin fotoğrafının kaydedildiği levha.

misali levhalar / misâlî levhalar

  • İçlerinde herşeyin fotoğrafının kaydedildiği levhalar.

mistik

  • İçle ilgili.

muassel

  • İçine bal katılmış. Ballı.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

mücbir

  • İcbar eden. Zorlayan.

mücebbee

  • İçi boş nesne.

müceff

  • İçi boş, kof.

mücevherat dükkanı / mücevherat dükkânı

  • İçerisinde kıymetli taşların, sanat eserlerinin satıldığı dükkân.

mucib / mûcib

  • İcap ettiren, gerektiren.

mucid / mûcid / موجد / مُوجِدْ

  • İcad eden, yaratan.
  • İcat eden, yeni bir şey meydana getiren, fikir ve mânâ yaratan.
  • İcad eden, var eden.
  • Îcâd eden, yoktan vâr eden, yaratan mânâsına Allahü teâlânın isimlerinden.
  • İcat eden, mucit. (Arapça)
  • Îcâd eden.

mucid-i hakiki / mucid-i hakikî

  • İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır.

muciz / mucîz

  • İcâzet veren, izin veren.

müctehed

  • İçtihad olunmuş.

müctehid

  • İctihad eden. İhtiyaç hâsıl olduğunda âyet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslâm allâmeleri ve önderleri. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî... gibi
  • İctihâd makâmına yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîf ve diğer dînî delillerden hüküm çıkarma derecesine yükselmiş büyük din âlimi. Bütün İslâm ilimleri ve zamânın fen bilgilerinde söz sâhibi âlim.
  • İçtihâd eden, âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimi.

müctenib

  • İctinâb eden, uzak duran, çekinen, bir şeye karışmayan, sakınan.

müdahil / müdâhil

  • İçeri giren.

müdhün

  • İçerisine güzel kokulu yağ, ıtır gibi şeyler konulan şişe, kap.

müdir-i dahili / müdir-i dahilî

  • İç işleri yöneten.

müdmec

  • İçine girdirilmiş.

müdmic

  • İçine girdiren, sızdıran. İdmâc eden.

müferrihat / müferrihât

  • İç açıcı, ferahlık verici şeyler.

muharebe-i dahiliye

  • İç savaş.

muhkemat

  • İçinde hüküm bulunan, mânâsı açık olan âyetler.

muhtera

  • İcad edilmiş, yaratılmış.

muhtera'

  • İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.

muhteri

  • İcad eden, yeni bir şey meydana getiren.

muhteva / muhtevâ / محتوا

  • İçerik.
  • İç, öz, mânâ.
  • İçerik. (Arapça)

muhtevi / muhtevî / محتوی / مُحْتَو۪ي

  • İçine alan.
  • İçeren, içine alan. (Arapça)
  • Muhtevî olmak: İçermek, içine almak. (Arapça)
  • İçine alan.

muhteviyat / محتویات / muhteviyât / مُحْتَوِيَاتْ

  • İçerik.
  • İçindekiler.
  • İçindekiler. (Arapça)
  • İçinde bulunanlar.

muhteviyyat / muhteviyyât

  • İçindekiler. Kapladığı şeyler.

münakaşa-i içtihadiye

  • İçtihatla ilgili tartışma.

mündemic

  • İçine bırakılmış.

mündemiç

  • İçinde bulunan, içine yerleşen.

mündemic / مندمج

  • İçinde yer alan, içinde bulunan. (Arapça)

münderecat / münderecât

  • İçindekiler.

münderic / مُنْدَرِجْ

  • İçine konulmuş.
  • İçine konmuş.

mündericat / mündericât / مندرجات

  • İçindekiler. Dercolunmuş olanlar.
  • İçindekiler. (Arapça)

musibet-i hazıra

  • İçinde bulunulan şimdiki belâ ve sıkıntı.

müstekinne

  • İçteki kin ve hased.

müştemil

  • İçine alan, kapsayan.
  • İçine alan.

müştemilat / müştemilât

  • İçindekiler.

müsterih

  • İçi rahat, gönlü rahat.

müsterih-ül bal / müsterih-ül bâl

  • İçi rahat, gönlü müsterih.

müsterihane / müsterihâne

  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.

mutazammın

  • İçine alan, içeren.
  • İçine alan.

mutazammin / متضمن

  • İçeren. (Arapça)

mutazammın / مُتَضَمِّنْ

  • İçine alan.

müteceffif

  • İçi boşalan, kuruyan, koflaşan (kabuklu meyve).

mütecevvif

  • İçi boşalan, koflaşan, kovuk olan, tecevvüf eden.

mutedahil

  • İç içe.

mütedahil / mütedâhil

  • İç içe, birbiri içinde.
  • İç içe olan.

mütedahilen müteselsil / mütedâhilen müteselsil

  • İç içe girmiş daireler şeklinde zincirleme devam eden; küçükten büyüğe iç içe sıralanmış daireler.

mütemessil

  • İçinde yansıyan, rengiyle renklenen.

nafiz / nâfiz / نَافِذْ

  • İçe işleyen.

nasihat-amiz / nasihat-âmiz

  • İçinden öğüt alınacak söz. (Farsça)

navek-i kalbi / navek-i kalbî

  • İçten, kalbden çekilen âh.

nefs-i / نفس

  • İçinde. (Arapça - Farsça)

nefsinde

  • İçinde, ruhunda.

nifak

  • İçi dışı başka olma, inanır görünüp inanmama.

nikah-ı dahili / nikâh-ı dâhilî

  • İçerden evlenme, akrabadan kız alma.

nüfuz / nüfûz / نُفُوذْ

  • İçe geçme, sözü geçer olma.
  • İçine sızma.

nüfuz etme

  • İçe geçme, işleme.

nükte / نكته

  • İcne mana.

nuş / nûş

  • İçici, şerbet.

nuş etmek / nûş etmek

  • İçmek, keyiflenmek.

nuşa nuş

  • İçtikçe içerek, tekrar tekrar içerek, defalarca içerek, içe içe. (Farsça)

peymanekeş

  • İçki içen. (Farsça)

pih

  • İçyağı. Şahm. (Farsça)

pota

  • İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.

ragib

  • İçi geniş olan nesne.

ragsa'

  • İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.

rezze

  • İçine kilit sokulan kapı razzesi.

rivayet yolu / rivâyet yolu

  • İctihâdda Medîne-i münevvere halkının âdetlerini kıyastan üstün tutan. Hicâz âlimlerinin yolu. Rivâyet yolundaki müctehidlerin büyüğü İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhtir.

rükn-ü dahili / rükn-ü dâhilî

  • İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.

sadakatsizlik

  • İçten bağlı olmama.

safderun / safderûn / صَافْدَرُونْ

  • İçi saf, çabuk aldanan.

sagar

  • İçki bardağı. Kadeh. (Farsça)

sahife-i icraat

  • İcraat ve faaliyet sayfası.

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

şahm / شَحْمْ

  • İç yağı.
  • İç yağı.
  • İç yağı.

şahm-pare

  • İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı. (Farsça)

şahmpare / şahmpâre

  • İçyağı parçası.

saki / sâki

  • İçecek servisi yapan, sunan kişi.

sal-i hal

  • İçinde bulunulan yıl.

şamil / şâmil / شَامِلْ

  • İçine alan, kapsayan.
  • İçine alan.

samim

  • İç, asıl, öz.
  • İç, asıl, öz.

samimane / samîmâne / صميمانه

  • İçtenlikle. (Arapça - Farsça)

samimi / samimî / samîmî / صميمى

  • İçten, gönülden.
  • İçten. (Arapça)

samimiyet / صميميت

  • İçtenlik.
  • İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.
  • İçtenlik.
  • İçtenlik. (Arapça)

şarab

  • İçecek.

şarap

  • İçilecek şey; tatlı ve soğuk içecek.

sebebiyet

  • İcab ettirme, sebep olma.

şefkat

  • İçten ve karşılıksız merhamet.

sekine / sekîne

  • İçerisinde on dokuz harfli on dokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve emniyet veren bir dua.

seriredan / seriredân

  • İçteki sırrı bilen. (Farsça)

sevk-i tabi'i / sevk-i tabi'î / سوق طبيعى

  • İçgüdü.
  • Sevk etmek: Göndermek, yönlendirmek, götürmek.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İçgüdü, düşünme sonucu olarak değil, tabii hareket.

seyl-i şuunat / seyl-i şuunât

  • İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.

sireten / sîreten

  • İç yapısı, ahlâk ve sıfat itibarıyla.

sırr-ı icma / sırr-ı icmâ

  • İcmâ sırrı, dağınık şeyleri bir araya toplama sırrı.

sosyal

  • İçtimaî. Cemiyete ait. (Fransızca)
  • İçtimaî, topluma ait.

sosyoloğ

  • İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı. (Fransızca)

şürb / شرب / شُرْبْ

  • İçme. İçilme.
  • İçme.
  • İçmek.
  • İçme. (Arapça)
  • İçme.

suziş-i nihan

  • İçin için yanma. Gizli yanma.

ta'zir-i evsat

  • İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir.

tabakat-ı mütedahile-i mütesafile / tabakât-ı mütedâhile-i mütesâfile

  • İç içe ve alt alta olan katmanlar, sınıflar.

tazammun / تضمن / تَضَمُّنْ

  • İçerme, içine alma.
  • İçine alma.
  • İçine alma.
  • İçine alma.

tazammun eden

  • İçine alan.

tazammun etme

  • İçine alma, kapsama.

tazammun etmek

  • İçermek, kapsamak.

tazammun ettikleri

  • İçinde bulundurdukları, kapsadıkları.

tazammunen

  • İçerme, içine alma şeklinde.

tecevvüf / تَجَوُّفْ

  • İçi boş sözler.
  • İçi boş olma.
  • İçi boş olma.

tedahul

  • İçine girme, nüfuz etme.

tedahül / tedâhül / تَدَاخُلْ

  • İç içe olmak, birbirine dahil olma.
  • İç içe olmak, birbiri içine girmek.
  • İç içe girme.

tehimiyan

  • İçi boş. (Farsça)

tenhiye

  • İçinde suyu az olan çukur.

tesavir-i mütedahile / tesâvir-i mütedahile

  • İç içe geçmiş tasvirler, resimler.

teşerrub

  • İçme.

teşerrüb

  • İçme; karakter hâline getirme.
  • İçme.

teşerrüb etme

  • İçme, içine çekme.

teşmil / teşmîl / تَشْم۪يلْ

  • İçine alma, kapsama.
  • İçine alma.

teşmil etmek

  • İçine almak, kaplamak.

tevafuklu

  • İçerisinde tevafuk bulunan; düzgün bir biçimde birbirine denk gelen.

timşek

  • İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.

ünma

  • İçi saman veya ot doldurulmuş şey.

üzn-ü dahili / üzn-ü dâhilî

  • İç kulak.

vefia

  • İçine nesne koyulan sele.

vekil-i dahiliye

  • İçişleri Bakanı.

zaman ve mekan / zaman ve mekân

  • İçinde bulunulan yer ve zaman.

zaman-ı hal / zaman-ı hâl

  • İçinde bulunulan zaman dilimi (Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

zarf / ظَرْفْ

  • İç, esnâ.

zarfında

  • İçinde.

zenbil

  • İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.

zımn

  • İç.
  • İç yüz, dolaylı anlatılan.