LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te işig ifadesini içeren 91 kelime bulundu...

ajeng / âjeng / آژنگ

  • Buruşuk, cilt kırışığı. (Farsça)

akise

  • Işığı aksettiren âlet.

ayine

  • Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) (Farsça)
  • Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.(Farsça)

ayn-el-yakin / ayn-el-yakîn

  • Görerek bilme.
  • Hadîs-i şerîfte bildirilen ihsân (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etme) mertebesinde bir ışığın kalbde parlaması. Zamanımızda tarîkata girmiş bir çok kimse, kendilerine tasavvufçu süsü vererek vahdet-i vücudu dillerine almış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor.

ayn-ı ziya

  • Işığın kendisi, bizzat ışık.

azamet-i nuraniyet

  • Işığın, parlaklığın büyüklüğü.

barika-i islamiyet / bârika-i islâmiyet

  • İslâmın parlak ışığı.

başıbozuk

  • Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır. (Türkçe)

çala

  • İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.

çin-i cebin

  • Alın buruşuğu. Alın kırışığı.

dem vurmak

  • Bir şeyden gelişigüzel bahsetmek. (Türkçe)

elektrik-i hakaik-i islamiyet / elektrik-i hakaik-i islâmiyet

  • İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı.

eşeff

  • Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren.
  • Suyu kendine çok fazla çeken.

eyyam-ı biyd / eyyâm-ı biyd

  • Ayın ışığının en aydınlık olduğu kamerî aylarının 13, 14 ve 15. günleri.

feht

  • Ay aydınlığı, ay ışığı.

feyz-i ziya / فَيْضِ ضِيَا

  • Işığın bereketi.
  • Işığın etrafa yayılması.

hasf

  • Yere batma, ışığı sönme.
  • Ay tutulması.
  • Işığı sönmek.

haylulet-i arz

  • Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.

husuf

  • Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi.
  • Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi.

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

idare kandili

  • Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

iş'a'

  • Güneş, ışığını dağıtma. Şuâlanma.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

isti'şa

  • Ateş ışığıyla yol yürüme.

istidlal / istidlâl / استدلال

  • Delil ile hüküm çıkarma, akıl yürütme, delillerin ışığında yargıda bulunma. (Arapça)

istişraf

  • Ellerini güneş ışığına siper etme.

izafet-i maklub

  • Ters çevrilmiş terkib. Muzaf-un ileyh ile muzafın yer değiştirmesi olup, böylece birleşik isim ve sıfatlar yapılır. Bu terkibler semâidir; işitilmekle öğrenilir, bir kaideye bağlı değildir. Her terkib bu şekle sokulmaz. Meselâ: Tâb-ı meh: Meh-tâb: Ay ışığı. Çeşm-i âhu: Ahu-çeşm: Ceylân gözlü. Nazar-

kamer

  • Gökteki ay. Hilâl.
  • Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.

kamer-i marifet

  • Marifet ayı; ışığı.

kamra

  • Ay ışığı olan gece.

kesf

  • (Güneş veya Ay) ışığını kesme.
  • Görünmez olma.
  • Kesmek.
  • Yaramaz olmak.

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

laalettayin / lâalettâyin

  • Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
  • Gelişigüzel.

lalettayin / lâlettayin / لا على التعيين

  • Gelişigüzel. (Arapça)

magşuşe

  • Gümüş ve bakır karışığı akçe.

makes-i nurani / mâkes-i nurânî

  • Nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer.

manevi tefsir / mânevî tefsir

  • Kur'ân-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri asrın ilmî gelişmeleri ışığında ortaya koyarak, iman hakikatlerini güçlü ve sarsılmaz delillerle açıklayan, yorumlayan eser.

meal / meâl

  • Tefsîr âlimlerinin yaptıkları tefsirlerin (açıklamaların) ışığı altında, âyet-i kerîmelere verilen mânâ, açıklama.

meh-şid

  • Ay, kamer. (Farsça)
  • Ay ışığı, mehtâb. (Farsça)

mehtab / mehtâb / مهتاب

  • Mâhtâb. Ay ışığı. (Farsça)
  • Mehtap, ay ışığı.
  • Mehtap, ay ışığı. (Farsça)

mehtap

  • Ay ışığı.

meşrık-ı tulu'

  • Işığın, nurun geldiği şark ciheti.

misbah-ı nübüvvet / misbâh-ı nübüvvet

  • Peygamberlik lambası, ışığı, kandili.

mucib-i bizzat

  • İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.)

müçtehidin-i muhakkikin / müçtehidîn-i muhakkikîn

  • Muhakkik müçtehidler; bir meseleyi derinlemesine bilen Kur'ân ve Sünnet ışığında hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimleri.

mukmir

  • (Kamer. den) Mehtaplı. Ay ışığıyla aydınlanmış.

müntemi

  • (İntimâ. dan) İlgisi ve ilişiği olan. Yakınlık peydâ eden.
  • Birinin adamı olan.

müteallik

  • Asılı, bağlı.
  • Taalluk eden, ilgili, ilişiği olan.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan.

neyyir-i hürriyet

  • Hürriyetin ışığı, aydınlığı.

neyyir-i saadet

  • Saadet, mutluluk ışığı, aydınlığı.

nokta-i mihrakiye

  • Odak noktası (yanma noktası); ışığın toplandığı merkez nokta.

nücum-u sakıbe / nücum-u sâkıbe

  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.

nur-i kasd

  • Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.

nur-u belagat / nur-u belâgat

  • Belâgat nuru, ışığı.

nur-u fikir

  • Düşünce ışığı, aydınlığı.

nur-u hikmet

  • İlim ve hikmet ışığı, aydınlığı.

nur-u ilm-i ezeli / nur-u ilm-i ezelî

  • Allah'ın ezelî ilminin nuru, ışığı.

nur-u ilyas-ı riyazet

  • İlyas'ın (a.s.) nefis terbiyesinin nuru, ışığı.

nur-u iman / nûr-u iman

  • İman ışığı, aydınlığı.

nur-u imani / nur-u imanî

  • İman nuru, ışığı.

nur-u irfan

  • İlim, irfan ışığı.

nur-u islamiyet / nur-u islâmiyet

  • İslâmiyet nuru, ışığı.

nur-u kast

  • Amaç ve hedef nuru, ışığı.

nur-u kur'ani / nur-u kur'ânî

  • Kur'ân'ın nuru, ışığı.

nur-u mahz-ı kur'an / nur-u mahz-ı kur'ân

  • Sadece Kur'ân nuru, ışığı.

nur-u şeriat

  • Şeriatın nuru, İslâmiyet ışığı.

nur-u vahiy

  • Vahiy nuru, ışığı.

nur-u velayet / nur-u velâyet

  • Velilik ışığı.

nur-u vicdan

  • Vicdan ışığı.

pertev-i mihr

  • Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.

pertev-suz

  • Yakan ışık. Güneşe karşı tutulduğu zaman, ışıkları bir noktaya toplayan ve bu suretle ışığın değdiği yeri yakan mercek.

pervane

  • Fırıldak çark. (Farsça)
  • Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. (Farsça)
  • Haberci, kılavuz. (Farsça)

saib

  • Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan.

şeffaf

  • Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.

sellemetüsselam / sellemetüsselâm

  • Gelişigüzel.

serab / serâb / سَرَابْ

  • Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.
  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.
  • Çölde uzaktan su gibi görünen ve ışığın kırılmasından ileri gelen parlaklık.

sirac-ı hakikat / sirâc-ı hakikat

  • Hakikatın ışığı.

sirac-ı rah-ı hidayet / sirac-ı râh-ı hidâyet

  • Hidayet yolunun ışığı.

şu'le-i berkıyye

  • Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.

şua-ı hakikat / şuâ-ı hakikat

  • Hakikat ışığı, parıltısı.

şua-yı hakikat / şuâ-yı hakikat

  • Hakikat ışığı, ışını.

şuaat-ı istişhad / şuâât-ı istişhad

  • İstişhad ışınları; şahit ve delil gösterme ışığının hüzmeleri, ışınları.

şule-i i'caz / şule-i i'câz

  • Mu'cizelik parıltısı, ışığı.

şule-i keramet / şûle-i keramet

  • Keramet ışığı, parıltısı.

tecelli-i ziya / tecellî-i ziya

  • Işığın yansıması.

teşa'u'

  • Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması.

zarf-ı ziya

  • Işığın kılıfı.

zav'-uş şems

  • Güneş ışığı.

zerre

  • (Çoğulu: Zerrat) Pek ufak parça.
  • Atom.
  • Çok küçük karınca.
  • Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
  • Küçük boylu adam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR