LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kelimesini içeren 1312 kelime bulundu...

islam ahlakı / islâm ahlâkı

  • İslâm dîninin bildirdiği ahlâk.

a'mal / a'mâl / اعمال

  • İşler.
  • İşler, ameller, davranışlar. (Arapça)

a'mal-i şer'iyye / a'mâl-i şer'iyye

  • İslâm dîninde yapılması emredilen ibâdetler ve işler.

abadile-i seb'a / abâdile-i seb'a

  • İsmi Abdullah olan meşhur yedi sahabi.

abidat-ı islamiye / abidat-ı islâmiye

  • İslâm medeniyeti anıtları.

acemi

  • İşin yabancısı, tecrübesiz.

ad

  • İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.

adab-ı islamiye / âdâb-ı islâmiye

  • İslâmî terbiye kuralları.

adab-ı islamiyet / âdâb-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin terbiye kuralları.

adalet-i şeriat

  • İslâmın adaleti; İslâmın uygulanmasını istediği adalet.

adem-i israf

  • İsrafsızlık.

adem-i kabul

  • İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak.

adem-i müraat-ı ahkam / adem-i mürâât-ı ahkâm

  • İslâmın hükümlerine uymamak.

adet-i cahiliyye / âdet-i câhiliyye

  • İslâm'dan önceki putperestlik ve müşriklik devrine ait âdet.

adet-i islam / âdet-i islâm

  • İslâm âdeti. Küfür alâmeti olmayan ve en az iki müslüman tarafından kullanılan âdetle ilgili şeyler.

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

afak-ı islam / âfâk-ı islâm

  • İslâm dünyasınin ufukları.

ahkam-ı islamiye / ahkâm-ı islâmiye

  • İslâmın hükümleri.

ahkam-ı islamiyet / ahkâm-ı islâmiyet

  • İslâmın hükümleri.

ahkam-ı kat'iye-i islamiye / ahkâm-ı kat'iye-i islâmiye

  • İslâmın kesinleşmiş hüküm ve esasları.

ahkam-ı şer'iyye / ahkâm-ı şer'iyye

  • İslâm dîninde bir işin yapılması veya yapılmaması gerektiğini bildiren hükümler. Emirler ve yasaklar. Bunlara Ahkâm-ı ilâhiyye, Ahkâm-ı İslâmiyye ve Ahkâm-ı Kur'âniyye de denir.

ahlak-ı hasene-i islamiye / ahlâk-ı hasene-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen güzel ahlâk.

ahlak-ı islamiye / ahlâk-ı islâmiye

  • İslâm ahlâkı.

akd-i zimmet

  • İslâmlarla muharebe etmiş veya eden bir şahsın veya bir cemaatın İslâm ahd u emânını, yani tâbiiyyetini kabul etmesi.

akdem-i umur

  • İşlerin en mühimmi.

akıbet / âkıbet / عَاقِبَتْ

  • İşin sonu.

akıbetbin / âkıbetbîn

  • İşin sonunu görebilen.

akise

  • Işığı aksettiren âlet.

akl-ı fa'al

  • İşleyen ve çalışan akıl.

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

aksülamel

  • İşin tersi, tepki.

aktar-ı islami / aktâr-ı islâmî

  • İslâm âleminin dört bir yanı.

aktar-ı islamiye / aktâr-ı islâmiye

  • İslâm dünyasının dört bir yanı.

akul

  • İshalden kurtaran bir ilâç.

ala-küllihal / alâ-küllihal

  • İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.

alaim / alâim

  • İşaretler, alametler. (Arapça)

alaküllihal / alâküllihâl

  • İster istemez, her durumda.

alamat / alâmât / علامات

  • İşaretler, alametler. (Arapça)

alamet / alâmet / عَلَامَتْ

  • İşaret, nişan.
  • İşaret.

alem-i islam / âlem-i islâm

  • İslâm dünyası.
  • İslâm dünyası. İslâm milletleri.

alem-i islam milletleri / âlem-i islâm milletleri

  • İslâm dünyası toplulukları, ülkeleri.

alem-i islami / âlem-i islâmî

  • İslâm dünyası.

alem-i islamiye / âlem-i islâmiye

  • İslâm dünyası.

alem-i islamiyet / âlem-i islâmiyet

  • İslâm âlemi.

alem-i maneviye-i islamiye / âlem-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâmiyetin mânevî âlemi.

alem-i ziya / âlem-i ziya

  • Işıklı âlem, dünya.

alem-i ziyadar / âlem-i ziyadar

  • Işıklı âlem.

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

amel / عمل / عَمَلْ

  • İş, ibâdet.
  • İş, çalışma, uygulama.
  • İş.
  • İş, ibadet.

amel etme

  • İş görmek, davranma.

amel etmek

  • İş görmek.

amel-mande

  • İş yapamaz durumda olan.

amele / عمله

  • İşçiler.
  • İşçi, ırgat.
  • İşçi. (Arapça)

amelen

  • İş ve emek bakımından, çalışma olarak.

ameli / amelî

  • İş olarak, uygulamalı.

ameliyat / عَمَلِيَاتْ

  • İşlemler.

ameliye / عمليه

  • İşlem, uygulama. (Arapça)

amelmande / amelmânde

  • İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan. (Farsça)
  • İş yapamaz durumda.

amentü / âmentü

  • İslâm dîninde inanılması lâzım olan altı temel esas.

amil / âmil / عَامِلْ

  • İş yapan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından sakınan.
  • Herhangi bir bölgenin zekât, harac, öşr ve ganîmetlerinin tahsîli (toplanması) için, halîfe, sultan, melik veya emir tarafından vazîfelendirilen ve yerine göre dînin emirlerini öğreten me'mur.
  • İşleyen, etkileyen.
  • İşi yapan, etki eden.

an'anat-ı islamiye / an'anât-ı islâmiye

  • İslâmî gelenekler.

an'anat-ı milliye-i islamiye / an'anât-ı milliye-i islâmiye

  • İslâmî ve millî gelenekler.

an'ane-i islamiye / an'ane-i islâmiye

  • İslâmî gelenek.

an'ane-i islamiyet / an'ane-i islâmiyet

  • İslâmî gelenek.

anasır-ı erbaa-i islamiye / anasır-ı erbaa-i islâmiye

  • İslâmî dört temel unsur (kitap, sünnet, icma, kıyas).

anasır-ı islamiye / anâsır-ı islâmiye / عَنَاصِرِ اِسْلاَمِيَه

  • İslâm milletleri.

anka-yı muğrib

  • İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.

aremide

  • İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi. (Farsça)

arz-hane

  • İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda. (Farsça)

arzu / ârzû / آرزو

  • İstek.
  • İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş. (Farsça)
  • İstek.
  • İstek, heves. (Farsça)

arzu-mend

  • İstekli.

asabiyyet-i cahiliyye

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.

asfiya-i müdekkikin / asfiya-i müdekkikîn

  • İslâmî hakikatların tetkik ve bilinmesinde çok dikkatli ve sâdık olan büyük İslâm âlimleri.

ashab-ı fil / ashâb-ı fil

  • İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.

asi / âsi / âsî / عَاص۪ي

  • İsyan eden.
  • İsyan eden.
  • İsyân eden, emre karşı gelen, itâatsizlik eden.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, günâhkâr.
  • Hükûmete, devlete baş kaldıran. Bâgî.
  • İsyan eden, başkaldıran.
  • İsyan eden.

aşir / âşir

  • İslâm devletlerinde, şehir dışında durarak; müslüman tüccârdan o anda yanında bulunan ticâret malının zekâtını, müslüman olmayanlardan ise, gümrük denilen vergiyi toplayan me'mur.

asiyane / âsiyâne / âsîyâne

  • İsyan edercesine.
  • İsyancı gibi.

aşk-ı islami / aşk-ı islâmî

  • İslâm aşkı.

aşk-ı islamiyet / aşk-ı islâmiyet

  • İslâmiyet aşkı, İslâm sevgisi.

aslüfasl

  • İşin aslı ve ayrıntıları.

aşr-i ahir / aşr-i âhir

  • Ist: Ramazan ayının son on günü.

asy

  • İsyan, itaatsizlik.

atalet / atâlet

  • İşsizlik, tembellik, durgunluk.

atih

  • İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.

avakıb-ı umur

  • İşlerin neticesi.

avalim-i maneviye-i islamiye / avâlim-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâmiyetin mânevî âlemleri, mânevî dünyaları.

avare / avâre

  • İşsiz, şaşkın, başıboş.

avl

  • İslâm mîrâs hukûkunda belirli hisse (pay) sâhiplerinin (Eshâb-ı ferâizin) mîrâstan alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olma hâli.

ayasofya

  • İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih

ayastafanos

  • İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.

ayastefanos

  • İstanbul, Yeşilköy'ün eski adı.

ayn-ı matlub

  • İstenilen şeyin kendisi.

ayn-ı müsemma / ayn-ı müsemmâ

  • İsimlendirilenin tâ kendisi.

ayn-ı ziya

  • Işığın kendisi, bizzat ışık.

ayn-ül lika

  • İstenilen kavuşma ve sevilenin tâ kendisi.

azab / azâb

  • İşlenen günahlar sebebiyle âhirette çekilecek cezâ.

azamet-i nuraniyet

  • Işığın, parlaklığın büyüklüğü.

azil

  • Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı.

azuz / azûz

  • Isırıcı, ısıran.

ba'de'l-islam / ba'de'l-islâm

  • İslâmdan sonra.

bahek

  • İşkence, eziyet. (Farsça)

bahr-i muhit-i şimali / bahr-i muhit-i şimalî

  • İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.

balon

  • Isıtılmış hava veya havadan daha hafif bir gazla doldurulan ve bununla havada uçabilen balon şeklindeki araç.

barik-nüma

  • Işıklı. Parlak. (Farsça)

barika-i islamiyet / bârika-i islâmiyet

  • İslâmın parlak ışığı.

basiret / basîret

  • İşlerin iç yüzünü görebilme; kalb gözü.

batalet / batâlet

  • İşsizlik, durgunluk.

batın-ı umur / bâtın-ı umur / bâtın-ı umûr

  • İşlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri.
  • İşlerin, hâdiselerin ve eşyanın içyüzü ve mahiyeti. Yani: Beş duygu ile bilinemiyen melekûtiyet ve kanuniyet cihetleri.

batınen / bâtınen / باطنا

  • İşin iç yüzünde. (Arapça)

battal

  • İşsiz, çürük, kullanılmaz.

bayezid

  • İstanbul'da bulunan ve ismini Bayezid Camiinden alan semt.

bayezid meydanı

  • İstanbul'da bulunan, tarihî Bayezid Camii ile günümüzde İstanbul Üniversitesi arasında yer alan meydan.

bayram-ı islamiye / bayram-ı islâmiye

  • İslâm bayramı.

becu / becû

  • İste.

behemahal

  • İster istemez, mutlaka.

behemehal / behemehâl

  • İster istemez. Mutlaka. Her halde. (Farsça)
  • İster istemez.

beka-yı istiklaliyet-i islam / bekâ-yı istiklâliyet-i islâm

  • İslâmın bağımsızlığının devamı.

bekam

  • İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar. (Farsça)

belal

  • Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.

belde-i islam / belde-i islâm

  • İslâm beldesi.

bendergah / bendergâh

  • İşlek iskele, liman, şehir. (Farsça)

beni ishak / benî ishak

  • İshakoğulları.

beni ismail / benî ismail

  • İsmailoğulları.

beni israil / benî israil / benî isrâil

  • İsrailoğulları.
  • İsrailoğulları, yahudiler.
  • İsrâiloğulları. Ya'kûb aleyhisselâmın, on iki oğlundan gelen evladı ve torunları. Ya'kûb aleyhisselâmın diğer adı İsrâîl olduğu için, soyundan gelenler bu isimle anılmışlardır.
  • İsrâil oğulları. Yahudiler. Yahudi.

beniisrail / benîisrâil / benîisrâîl / بنى اسرائيل

  • İsrailoğulları, Yakub aleyhisselâmın neslinden gelenler.
  • İsrailoğulları.

benul-a'yan / benûl-a'yân

  • İslâm mîrâs hukûkunda; ölenin aynı ana ve babadan olan erkek ve kız kardeşlerinden her biri.

benul-ahyaf / benûl-ahyâf

  • İslâm mîrâs hukûkunda Eshâb-ı ferâiz adı verilen (Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini, paylarını bildirdiği) kimselerden ana bir erkek ve kız kardeşler.

benul-allat / benûl-allât

  • İslâm mîrâs hukûkunda baba bir, ana ayrı kardeşler.

bergeşte-hal / bergeşte-hâl

  • İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün. (Farsça)

betalet / betâlet

  • İşsizlik, durgunluk.

betonarme

  • İskeleti demir çubuklardan yapılmış olan beton. (Fransızca)

beytülmal / beytülmâl

  • İslâm devleti hazînesi, mâliye teşkîlâtı.

bi

  • İstek bildirmek için emir sigasının başına getirilr. Meselâ: (Farsça)

bi-nam / bî-nam

  • İsimsiz, nâmsız. (Farsça)

bi-t-tav'

  • İstek ile, isteyerek.

bidayet-i islam / bidâyet-i islâm

  • Islâmın başlangıcı, doğuşu.

bidayet-i islamiye / bidâyet-i islâmiye

  • İslâmiyetin başlangıcı.

bikar / bîkâr

  • İşsiz, kazançsız.

bila istisna / bilâ istisna

  • İstisnasız.

bila-istisna / bilâ-istisna / bilâ-istisnâ / بِلَا اِسْتِثْنَا

  • İstisnasız.
  • İstisnâsız, ayırt etmeksizin.
  • İstisnâsız.

bilad-ı islamiye / bilâd-ı islâmiye

  • İslâm beldeleri, ülkeleri.

bilaistisna / bilâistisna

  • İstisnasız.
  • İstisnasız, ayırt etmeksizin.

bilihtiyar

  • İstemekle.

biliştiyak

  • İştiyakla, arzu etmekle.

bina-yı islamiyet / bina-yı islâmiyet

  • İslâmiyet binası.

biselamet-il-emr

  • İşin kolaylıkla ve zahmetsiz yapılması.

biselameti'l-emr / biselâmeti'l-emr

  • İşin kolaylıkla ve kazasız belâsız yapılması.

bizzarure / bizzarûre

  • İster istemez, zorunlu olarak.
  • İster istemez, zorunlu olarak.

boğaz

  • İstanbul Boğazı.

büga'

  • İstemek, talep etmek.

bügye

  • İstenen ve kasdedilen şey.

buhari-işerif / buhârî-işerîf

  • İslâm dîninde Kur'ân-ı kerîmden sonra en kıymetli, en üstün kitap. Kütüb-i sitte adı verilen meşhur altı hadîs kitabının birincisi.

bühur

  • Işıklı, nurlu, aydınlık.

bülalet / bülâlet

  • Islaklık, nemlilik, yaşlık.

bürhan-üt temanü' / bürhan-üt temânü'

  • İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî bir hassası ve zaruri bir lâzımı olduğuna dair ve şirkin butlanını isbat eden delil ki; eşyanın yaradılışı müteaddit ellere ve esbaba verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıklar çıkacağını gösterir, isbat eder.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

caiz / câiz / جَائِزْ

  • İşlenmesinde sakınca olmayan, dine uygun.

çala

  • İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.

camia-i islamiyet / câmia-i islâmiyet

  • İslâm topluluğu.

camiiyet-i istidat / câmiiyet-i istidat

  • İstidadın kapsamlılığı.

çar naçar

  • İster istemez, mecburiyetle. (Farsça)

çar u naçar / çar u nâçâr

  • İster istemez, mecburen.

çar-naçar / çar-nâçâr

  • İster istemez, mecburiyetle.

çarnaçar / çarnâçar / çârnâçâr / چارناچار

  • İster istemez.
  • İster istemez, çaresiz, mecburen. (Farsça)

cazibe-i umumiye-i islamiye / câzibe-i umumiye-i islâmiye

  • İslâm dininin genel çekim gücü.

ce'y

  • Isırmak.

cebbar / cebbâr

  • İstediğini mutlaka yaptıran Allah.

cemaat-ı islamiye / cemaat-ı islâmiye

  • İslâm topluluğu.

cemaat-i islamiye / cemaat-i islâmiye

  • İslâm cemaati, toplumu.

cemal-i islam / cemâl-i islâm

  • İslâmın güzelliği.

cemiyet-i islamiyye / cemiyet-i islâmiyye

  • İslâm topluluğu.

cemre

  • Isı.

çerağ-ı leyle-i isra / çerağ-ı leyle-i isrâ

  • İsrâ gecesinin lâmbası.

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

ceride-i islamiye / ceride-i islâmiye

  • İslâmî gazete.

cevab-ı savab

  • İsabetli ve doğru cevap.

cihad-ı islamiye / cihad-ı islâmiye

  • İslâmî değerler uğrunda çaba ve gayret harcama, mücadele etme.

cihet-i istifade

  • İstifade ciheti, faydalanma yönü.

cihet-i zahiri / cihet-i zahirî

  • İşin zahirî yönü, görünen kısım.

cilve-i cemal-i esma / cilve-i cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliklerinin görüntüsü.

cinnet-i müstevliye

  • İstilâ eden, ortalığı kaplayan delilik.

circis / circîs

  • Îsâ aleyhisselâmdan sonra gönderildiği rivâyet edilen peygamber veya velî. Şam diyârında ve Filistin'de yaşadı. Îsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini insanlara bildirdi.

cizye

  • İslâm devletinde zımmî denilen gayr-i müslim vatandaştan, can ve mal güvenliklerinin korunmasına karşılık seneden seneye alınan vergi. Buna harâc-ur-ruûs (baş vergisi) de denir.

cübcübiyye

  • İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına "cübcübî" derler.)

cudi-i islamiyet / cûdî-i islâmiyet

  • İslâmiyetin Cûdî Dağı; insanları maddî ve mânevî tufanlardan ve felâketlerden koruyan İslâm dini için bir benzetme olarak kullanılmış.

cümle-i ismiye

  • İsimle başlayan arabça cümle. İsim cümlesi. (Farsça)
  • İsim cümlesi.

cümle-i ismiyye

  • İsim cümlesi.

dagm

  • Isırmak.

daire-i islam / daire-i islâm

  • İslâm dairesi.

daire-i islamiye / daire-i islâmiye

  • İslâm dairesi.

daire-i islamiyet / daire-i islâmiyet

  • İslâm dairesi.

daire-i terbiye-i islamiye / daire-i terbiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin terbiye dairesi.

dall bi'l-işare / dâll bi'l-işâre

  • İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.

dallün bi'l-işaret / dâllün bi'l-işaret

  • İşaret yoluyla gösteren.

damga

  • İşaret, bellik.

danyal aleyhisselam / danyal aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini insanlara tebliğ etti (duyurdu).

dar-ı islam / dâr-ı islâm

  • İslâm ülkesi.

dar-ül cihad / dâr-ül cihad

  • İslâm sınırlarının haricindeki ülkeler.

dar-ül-harb / dâr-ül-harb

  • İslâm ahkâmının (kânunlarının) tatbik edilmediği yer.

dar-ül-islam / dâr-ül-islâm

  • İslâm memleketi. İslâm ahkâmının (kânunlarının) tatbik edildiği yer.

dar-üş-şafaka

  • İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.

darü'l-hilafet / dârü'l-hilafet

  • İstanbul.

darülfünun-u islamiye / dârülfünun-u islâmiye

  • İslâmî Üniversite.

darüssaltana / dârüssaltana / دارالسلطنه

  • İstanbul. (Arapça)

daş

  • İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş : Refik.

defter-i esma / defter-i esmâ

  • İsimlerin defteri.

delail-i ispat / delâil-i ispat

  • İspat delilleri.

delalet etmek / delâlet etmek

  • İşaret etmek, göstermek.

delaletçe / delâletçe

  • İşaret olarak, gösterdiği mânâ olarak.

delaletiyle / delâletiyle

  • İşaretiyle, deliliyle.

delil

  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

derbar-ı saadet-karar

  • İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)

derece-i hararet

  • Isı derecesi.

dersaadet / در سعادت

  • İstanbul.
  • İstanbul. (Farsça - Arapça)

desatir-i islamiye / desâtir-i islâmiye

  • İslâma ait kaide ve düsturlar.
  • İslâmiyetin düsturları, prensipleri.

desatir-i islamiyet / desatir-i islâmiyet

  • İslâmiyetin düsturları.

dest-i istibdad

  • İstibdadın verdiği azap, istibdadın eli.

devam-ı ısrar

  • Israrın devamı, devamlı ısrar etme.

devlet-i islamiye / devlet-i islâmiye

  • İslâm devleti.

devr-i istibdad

  • İstibdat devri, baskı ve zulüm dönemi.

din-i islam / dîn-i islâm

  • İslâm dini.

din-i islamiyet / din-i islâmiyet

  • İslâmiyet dini.

dirahşende

  • Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan. (Farsça)

dirhem

  • İslâmiyet'ten önce ve sonra kullanılan değişik ağırlıktaki gümüş paralar.

diyanet ve şeriat-i islamiye / diyanet ve şeriat-i islâmiye

  • İslâm dini ve şeriatı; Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâm.

diyar-ı küfr

  • İslâm ülkelerinden hariç olan memleketler.

dua / duâ

  • İsteme, yalvarma. Bir kimsenin kendisi veya başkası hakkında bir dileğine bir arzusuna kavuşması için Allahü teâlâya yalvarması.

dude / dûde / دوده

  • İs. (Farsça)

düşman-ı islam / düşman-ı islâm

  • İslâm düşmanı.

düsturu'l-amel

  • İşin prensibi, kuralı.

düvab

  • İşi birbirine ulaştırmak.

düvel-i islamiye / düvel-i islâmiye

  • İslâm devletleri.

eazım-ı islam / eâzım-ı islâm

  • İslâm'ın en büyükleri.

eazım-ı islamiye / eâzım-ı islâmiye

  • İslâmın en büyükleri, büyük şahsiyetleri.

ebil-ül ebilin / ebil-ül ebilîn

  • İsa Peygamber (Aleyhisselâm)

edakk-ı umur

  • İşlerin en mühimmi.

edeb-i islamiye / edeb-i islâmiye

  • İslâmî terbiye; İslâmın verdiği terbiye, eğitim.

edyan-ı sabıka-i semaviye / edyân-ı sâbıka-i semâviye

  • İslâmdan önceki semâvî dinler.

edyan-ı semaviye ve islamiyet / edyân-ı semâviye ve islâmiyet

  • İslâm ve diğer semavî dinler.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • İslâm dîninde mükelleflerin (dînî vazîfeleri yerine getirmekle yükümlü, sorumlu kimselerin) yapmaları ve sakınmaları lâzım olan emirler ve yasaklar. Ahkâm-ı İslâmiyye (fıkıh bilgileri), din bilgileri.

efkar-ı amme-i islamiye / efkâr-ı âmme-i islâmiye

  • İslâm kamuoyu.

efkar-ı saibe / efkâr-ı saibe

  • İsabetli görüşler, doğru düşünceler.

ehl-i islam / ehl-i islâm

  • İslâm topluluğu. Müslümanlar.

ehl-i islamiyet / ehl-i islâmiyet

  • İslâma tâbi olan, Müslümanlar.

ehl-i israf ve tebzir / ehl-i israf ve tebzîr

  • İsraf edenler, savurgan kişiler.

ehl-i ittihad-ı islam / ehl-i ittihad-ı islâm

  • İslâm birliğinde olanlar.

ehl-i şekavet

  • İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.

ehl-i zimme

  • İslâm devleti uyruğu olan ve harac (vergi) veren Hıristiyan ve Yahudiler.

ehl-i zimmet

  • İslâm devletinin himaye ve tabiiyyetinde bulunan hıristiyanlar.
  • İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi.

ehlidalalet

  • İslâmdan sapanlar, sapkınlar.

elektrik-i hakaik-i islamiyet / elektrik-i hakaik-i islâmiyet

  • İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı.

elhamdü lillahi ala dini'l-islam ve kemali'l-iman / elhamdü lillâhi alâ dîni'l-islâm ve kemâli'l-îmân

  • İslâm dinini ve kusursuz bir imanı nasip ettiği için Allah'a hamd olsun.

elli dört farz

  • İslâm âlimlerinin, müslümanların hâtırlarında tutmalarını kolaylaştırmak için, öncelikle bilmeleri îcâbeden pek çok farzdan, Allahü teâlânın emirlerinden derledikleri elli dört tânesi.

elyesa' aleyhisselam; / elyesa' aleyhisselâm;

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İlyâs aleyhisselâmdan sonra peygamber olarak gönderilmiş ve Mûsâ aleyhisselâmın dînini yaymakla vazîfelendirilmişti. İsmi Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir.

emanat-ı mukaddese / emânât-ı mukaddese

  • İslâm dîni ve târihi bakımından büyük önem taşıyan, Peygamber efendimize ve diğer din büyüklerine âit bâzı mübârek şahsî eşyâ ve hâtıralar. Mukaddes emânetler. Bunlar: Hırka-i Saâdet, Seyf-i Nebevî, Nâme-i Saâdet, Mühr-i Seâdet, Dendân-ı Seâdet, Lıhy e-i Seâdet, Nakş-ı Kadem-i şerîf, Sancak-ı şerîf,

emarat / emârât / امارات

  • İşaretler.
  • İşaretler, belirtiler. (Arapça)

emare / emâre / اماره

  • İşaret, belirti. (Arapça)

eminönü

  • İstanbul'da bir semt.

emir / اَمِرْ

  • İş.
  • İş.

emirler

  • İşler, hususlar.

emr

  • İş, husus.

emrin azameti

  • İşin büyüklüğü.

enbiya-yı beni israil / enbiya-yı benî israil

  • İsrailoğullarına gönderilen peygamberler.

enbiya-yı beni israiliye / enbiya-yı benî israiliye

  • İsrailoğullarına (Yahudilere) gönderilen peygamberler.

enbude

  • İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş. (Farsça)

encam-ı kar / encâm-ı kâr

  • İşin neticesi, amelin sonu.

envar / envâr / انوار

  • Işıklar. (Arapça)

envar-ı islamiye / envâr-ı islâmiye

  • İslâmiyetin insanlığı aydınlatan nurları.

envar-ı islamiyet / envâr-ı islâmiyet

  • İslâmiyet nurları.

envar-ı şeriat

  • İslâmın nurları.

erkan ve ahkam-ı zaruriye / erkân ve ahkâm-ı zaruriye

  • İslâmın yerine getirilmesi zorunlu temel esasları ve hükümleri.

erkan-ı hamse-i islam / erkân-ı hamse-i islâm / اَرْكَانِ خَمْسَۀِ اِسْلَامِيَه

  • İslâmın beş şartı.
  • İslâmın beş şartı.

erkan-ı hamse-i islamiye / erkân-ı hamse-i islâmiye

  • İslâmın beş şartı.

erkan-ı islami / erkân-ı islâmî

  • İslâmî esasları.

erkan-ı islamiye / erkân-ı islâmiye

  • İslâmın esasları.
  • İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)

erkan-ı islamiyet / erkân-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin esasları, şartları.

ermiya aleyhisselam / ermiyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Hârûn aleyhisselâmın neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini bildirmekle vazîfelendirilmişti.

es'ab-ı umur

  • İşlerin en zor olanı.

esami / esamî / esâmî / اسامى

  • İsimler, adlar.
  • İsimler.
  • İsimler. (Arapça)

esanid

  • İsnadlar. Senedler.

esasat-ı islamiye / esâsât-ı islâmiye

  • İslâm'ın esasları, şartları.

esbab-ı sübutiye

  • İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.

eşgal

  • İşler, meşguliyetler.

eshab-ı bedr / eshâb-ı bedr

  • İslâm târihinin ilk ve en önemli muhârebesi olan Bedr savaşında Peygamber efendimiz ile birlikte Mekkeli müşriklere (puta tapanlara) karşı harbedip kıyâmete kadar unutulmayacak şanlı bir zafer kazanan üç yüz on üç kahraman mücâhid.

eshel-i umur

  • İşlerin en kolayı.

eşhür-ül hurum

  • İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.

eşi'a / اشعه

  • Işıklar, ışınlar. (Arapça)

esma / esmâ / اسما / اَسْمَا

  • İsimler.
  • İsimler. (Arapça)
  • İsimler.

esma-i sitte-i meşhure / esmâ-i sitte-i meşhure

  • İsm-i Âzam olarak bilinen Cenab-ı Hakkın meşhur altı ismi; Ferd, Hayy, Kayyûm, Adl, Hakem ve Kuddûs isimleri.

esmai / esmaî / esmâî

  • İsimlerle ilgili.
  • İsimlerlehhhhh ilgili.

esrar-ı şeriat

  • İslâmiyet'in içindeki sırlar.

estan

  • İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer. (Farsça)

evamir ve nevahi-i şer'iye / evâmir ve nevâhî-i şer'iye

  • İslâmın emir ve yasakları; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklar.

evliya-i umur / evliya-i umûr

  • İş başında bulunanlar, işleri idâreye vazifeli olanlar.
  • İş başında bulunan kimseler.

evliya-yı ümmet

  • İslâm ümmeti içinden velilik derecesine çıkanlar.

evliya-yı umur / evliyâ-yı umûr

  • İş başında olan kimseler.

evsaf-ı islamiye / evsâf-ı islâmiye

  • İslâmî özellikler.

evvel-emirde

  • İşin başlangıcında, herşeyden önce.

evvelemirde

  • İşin başında, her şeyden önce. (Arapça - Türkçe)

ezimme-i umur

  • İşlerin idâresi.

ezum

  • Isırıcı, ısıran.

fa'aliyet

  • İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.

fa'l

  • İşlemek mânâsına mastar.

fahrü'l-islam / fahrü'l-islâm

  • İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı.

fail / fâil / فَاعِلْ

  • İşi yapan, özne.
  • İş yapan, özne.
  • İşi yapan.

fail-i muhtar / fâil-i muhtar / fâil-i muhtâr

  • İstediğini yapmakta serbest olan.
  • İstediğini yapan.

failiyyet / fâiliyyet

  • İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.

fakih / fâkih / fakîh / فقيه

  • İslâm hukukunu bilen.
  • İslam hukukçusu, fakih. (Arapça)

faraziye

  • İspat edilmemiş düşünce, varsayım.

fazilet-i islamiye / fazilet-i islâmiye

  • İslâmın insanlara kazandırdığı erdem, üstünlük.

fedai-yi islam / fedai-yi islâm

  • İslâm fedaisi.

fedakar-ı islam / fedakâr-ı islâm

  • İslâm fedakârı.

fen ve ulum-u islamiye / fen ve ulûm-u islâmiye

  • İslâmî ilimler ve fenler.

fer / فَرْ

  • Işık, canlılık.
  • Işık, parıltı, süs.
  • Işık.

feth-i istanbul

  • İstanbul'un fethi.

feth-i kostantiniyye

  • İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi.

feyz-i ziya / فَيْضِ ضِيَا

  • Işığın bereketi.
  • Işığın etrafa yayılması.

fezail-i islamiye / fezâil-i islâmiye

  • İslâmiyetin üstün prensipleri, güzel yönleri.

fi'liyat

  • İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.

fiil

  • İş, hareket.
  • İş, eylem, yüklem.

fıkh / فقه

  • İslam hukuku, fıkıh. (Arapça)

fıkh-ı islam / fıkh-ı islâm

  • İslâm fıkhı.

fıkıh

  • İslâm hukuku.

finefsilemr / fînefsilemr / فى نفس الامر

  • İşin aslında, gerçekte. (Arapça)

fırak-ı dalle-i islamiye / fırak-ı dâlle-i islâmiye

  • İslâmiyetten, ayrılmış sapık fırkalar.

fırak-ı islamiyye / fırak-ı islâmiyye

  • İslâm fırkaları, mezhepleri.

fukaha / fukahâ

  • İslâm hukuku âlimleri.

fünun-u islamiye / fünun-u islâmiye

  • İslâmî fenler, bilimler.

furag

  • Işık, ziya, parıltı. (Farsça)

füruat-ı islamiye / füruat-ı islâmiye

  • İslâmî konuların dalları, detayları.

füruat-ı şer'iye

  • İslâm şeriatınn dalları, detayları.

fürug

  • Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.

fürug-efşan

  • Işık saçan. (Farsça)

fütuhat-ı islamiye / fütuhat-ı islâmiye

  • İslâmî fetihler, zaferler.

gammaz / gammâz / غماز

  • İspiyoncu. (Arapça)

gayr-ı kasti / gayr-ı kastî

  • İstem dışı, istemeyerek.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû

  • İslâmiyet'e uygun olmayan iş ve hareketler.

ger

  • İsimlerin sonlarına eklenir ve yapıcılık bildirir bir edattır. Meselâ: Ahen-ger : f. Demirci. Zer-ger : f. Kuyumcu. (Farsça)

gerde

  • İsimlere eklenerek; etmiş, yapmış, eylemiş gibi mef'uller yapılır. (Farsça)

geza

  • Isırıcı, ısıran. (Farsça)

gezide

  • Isırılmış, dişlenmiş. (Farsça)

girişme

  • İşve, naz, cilve. Gözle kaşla işaret. (Farsça)

gırr

  • İşten anlamayan ahmak kişi.

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

güft ü şenid / güft ü şenîd

  • İşitilen şeyler, duyulan şeyler.

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

gurre

  • Işıldama.

guşetmek

  • İşitmek. Dinlemek, kulak vermek, mesmu' olmak.

hab-ı rahat / hâb-ı rahat

  • İstirahat için uyku.

habhabi / habhabî

  • İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.

hablü'l-metin-i islamiye / hablü'l-metin-i islâmiye

  • İslâmiyetin sağlam bağı, ipi.

hac

  • İslâm'ın beşinci şartı. Gerekli şartları kendinde bulunduran (bülûğa ermiş yâni ergen, hür, zengin, aklı başında) her müslümanın ömründe bir defâ ihramlı (dikişsiz) bir elbise ile Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyâret etmesi ve Arafât denilen yerde bir mikt âr durması ve bâzı vazîfeleri yerine getirmesi.

hacb

  • İslâm mîrâs hukûkunda bir vârisi (hisse sâhibini) diğer bir vârisin bulunmasından dolayı kısmen veya tamâmen mîrastan menetmek. Bir vârisi mîrâstan kısmen (payının azalması şekliyle) mahrûm etmeğe hacb-i noksan, mîrastan hiç alamamak şeklinde mahrûm etmeğe hacb-i hirman denir.

had

  • İslâmiyet'te miktârı kesin olarak bildirilen cezâ.

hadd-i şer'i / hadd-i şer'î

  • İşlenen suçlar için İslâmiyette miktarı kesin olarak bildirilen ceza.

hadd-i sirkat

  • İslâm hukûkunda başkasının az veya çok malını gizlice, haksız olarak veya rızâsı olmayarak almak sebebiyle verilen cezâ.

hadim-i islam / hâdim-i islâm

  • İslâmın hizmetçisi, İslâm dinine hizmet eden kimse.

hadisat-ı islamiye / hâdisât-ı islâmiye

  • İslâmla ilgili olaylar.

hafaya-yı umur / hafaya-yı umûr

  • İşlerin gizli tarafı.

hafet

  • Islıklı yılan.

hafiyyat-ı umur / hafiyyat-ı umûr

  • İşlerin saklı tarafları, gizli kısımları.

hah / hâh / خواه

  • İsteyen. (Farsça)

hah na-hah

  • İster istemez. (Farsça)

hah nahah / hâh nâhâh

  • İster istemez.

hah-nahah / hâh-nâhâh

  • İster istemez.

hahan / hâhân / خواهان

  • İstekli, arzulu, tâlib. (Farsça)
  • İsteyen, istekli. (Farsça)

hahem / hâhem

  • İsterim.

hahiş / hâhiş

  • İstek, arzu, isteyiş.

hahişger / hâhişger / خواهشگر

  • İstekli. (Farsça)

hahişkar / hâhişkâr / خواهشكار

  • İsteyen, istekli.
  • İstekli. (Farsça)

hahişkerde / hâhişkerde / خواهش كرده

  • İstekli. (Farsça)

hahnahah / hâhnâhâh / خواه ناخواه

  • İster istemez. (Farsça)

hakaik-ı akaid-i islamiye / hakâik-ı akâid-i islâmiye

  • İslâmın temellerini meydana getiren iman hakikatleri, inanç esasları.

hakaik-i esma / hakaik-i esmâ

  • İsimlerin hakikatleri.

hakaik-ı islamiye / hakaik-ı islâmiye

  • İslâmın gerçekleri, esasları.

hakaik-i islamiye / hakaik-i islâmiye

  • İslâmî hakikatler, esaslar.

hakaik-i islamiyet / hakaik-i islâmiyet

  • İslâmın hakikatleri.

hakaik-i kur'aniye ve islamiye / hakaik-i kur'âniye ve islâmiye

  • İslâm ve Kur'ân hakikatleri, esasları.

hakikat-i islam / hakikat-i islâm

  • İslâm gerçeği.

hakikat-ı islamiye / hakikat-ı islâmiye

  • İslâm hakikatleri, gerçekleri.

hakikat-i islamiye / hakikat-i islâmiye

  • İslâmiyet'in hakikati, aslı, esası.

hakikat-i islamiyet / hakikat-i islâmiyet

  • İslâmî gerçek; İslâmiyetin üzerine kurulu olduğu gerçekler, esaslar.

hakimiyet-i islamiye / hâkimiyet-i islâmiye

  • İslâmiyetin egemenlik ve hakimiyeti.

halaskar-ı islam / halâskâr-ı islâm

  • İslâmın kurtarıcısı.

halid bin sinan abesi aleyhisselam / hâlid bin sinân abesî aleyhisselâm

  • Îsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberlerden. Îsâ aleyhisselâm ile son peygamber Muhammed aleyhisselâm arasında geçen fetret devrinde, Aden beldesinde bulunan bir kavme gönderilmiştir.

hamele-i arş

  • İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.

hamiyet-i islamiye / hamiyet-i islâmiye / حَمِيَتِ اِسْلَامِيَه

  • İslâmın değerlerini koruma ve sahip çıkma gayreti.
  • İslâm için gayret gösterme.

hanif / hanîf / حنيف

  • İslâmiyetten önce Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim dinine bağlı olan kimse.
  • İslâmdan önce eski dinlerin kalıntılarıyla kulluk eden kimse.
  • İslâmiyetten önce Tanrı'ya inanan.

hararet

  • Isı, sıcaklık.

harbi / harbî

  • İslâm devleti ile harb halinde bulunan gayr-i müslimlere âit ülke halkından olan kimse.

hareket-i islamiye / hareket-i islâmiye

  • İslâm hareketi.

hariciler / haricîler

  • İslâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.

harim-i islam / harîm-i islâm

  • İslâmın mukaddes merkezi.

hasıraltı etmek

  • Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.

haslet-i islamiye / haslet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen haslet, özellik.

hasse-i sem' / hâsse-i sem'

  • İşitme kuvveti, duyma duygusu.

hast-gar / hâst-gâr

  • İsteyen, talep eden, isteyici. (Farsça)

haste

  • İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş. (Farsça)

havagazı

  • Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz. (Türkçe)

havale / havâle / حواله

  • İşin görülmesini başka birine bırakma.
  • Ismarlama, havale. (Arapça)

havari / havârî

  • İsa aleyhisselâmın yardımcısı.

hayat-ı içtimaiye-i islamiye / hayat-ı içtimaiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin sosyal hayatı.

hayat-ı islamiye / hayat-ı islâmiye

  • İslâmî hayat.

hayat-ı kudsiye-i islamiye / hayat-ı kudsiye-i islâmiye

  • İslâmiyetin tesis ettiği kutsal hayat.

hayr-ul umur

  • İşlerin en hayırlısı.

haysiyet-i islamiye / haysiyet-i islâmiye

  • İslâmiyetin değeri, şerefi.

hayt-ı şua

  • Işık hüzmesinden olan nurlu ip.

hazık / hâzık / حَاذِقْ

  • İşinin ehli, becerikli, tecrübeli, uzman.
  • İşini iyi bilen, uzman.
  • İşinin ehli, mahâretli.

hazkil aleyhisselam / hazkîl aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden veya Allahü teâlânın velî kullarından biri. Yâkûb aleyhisselâmın oğullarından Lâvî'nin neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen üçüncü peygamberdir. Allahü teâlâ, onun duâsı bereketiyle, ölen binlerce kişiyi diriltti.

hazret-i isa / hazret-i isâ

  • İsa (a.s.).

hazret-i israfil

  • İsrafil (a.s.).

hem-nam

  • İsimleri aynı olan, adaş. (Farsça)

herçend / هرچند

  • İse de, her ne kadar. (Farsça)

heva / hevâ / هوا

  • İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.
  • İstek, nefis isteği. (Arapça)

hevadar / hevâdâr / هوادار

  • İstekli, taraftar. (Arapça - Farsça)

heves / هوس

  • İstek, heves. (Arapça)

hevesat / hevesât / هوسات

  • İstekler, hevesler. (Arapça)

heyet-i islamiye / heyet-i islâmiye

  • İslâmî yapı, bünye.

hiçkare / hiçkâre

  • İşi rast gitmeyen. (Farsça)

hidayet / hidâyet

  • İslâm yolu.

hikmet-i ameli / hikmet-i amelî

  • İslâm ahlâkı.

hikmet-i islamiye / hikmet-i islâmiye

  • İslâmî hikmet, ilim ve bilgi.

hikmet-i madde

  • İşin hikmeti.

hilaf-ı maslahat-ı islamiye / hilâf-ı maslahat-ı islâmiye

  • İslâmın yararına ters, aykırı.

hilafet-i islamiye / hilâfet-i islâmiye

  • İslâm halifeliği.

hille

  • İstasyon, durak.

hıristiyanlık

  • Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak din olan Îsevîliğin bozulmuş şekli.

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hiss-i samia, basıra, zaika / hiss-i sâmia, bâsıra, zâika

  • İşitme, görme, tat alma hisleri, duyguları.

hissiyat-ı islamiye / hissiyat-ı islâmiye

  • İslâmî duygu ve hisler.

hizmet-i islamiye / hizmet-i islâmiye

  • İslâm dinine hizmet.

hizmet-i islamiyet / hizmet-i islâmiyet

  • İslâm dinine hizmet.

hizmet-i kur'aniye ve islamiye / hizmet-i kur'âniye ve islâmiye

  • İslâmın ve Kur'ân'ın hakikatlerini insanlara ulaştırma hizmeti.

hoşafın yağı kesilmek

  • Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.

hüccet-ül islam / hüccet-ül islâm

  • İslâmın delili, hücceti.

hüccetü'l-islam / hüccetü'l-islâm

  • İslâmın dayanağı.

hüccetü'l-islam imam-ı gazali / hüccetü'l-islâm imam-ı gazâlî

  • İslâmiyet'in delili İmam-ı Gazâlî.

hüda-yı şer'i / hüdâ-yı şer'î

  • İslâmın hak ve doğru yolu.

hufas

  • Isırdığı yer acımayıp zarar vermeyen yılan.

hükema-i işrakiyyun / hükemâ-i işrakiyyun

  • İşrakiyye mesleğindeki feylesoflar.

hukuk-u islamiye / hukuk-u islâmiye

  • İslâm hukuku.

hukuki bir mütearife / hukukî bir mütearife

  • İspat istemeyecek kadar açık olan yasal bir durum.

hükumet-i gayr-i müstakille / hükûmet-i gayr-i müstakille

  • İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet.

hükumet-i islamiye / hükûmet-i islâmiye

  • İslâm hükümeti.

hükümet-i islamiye / hükümet-i islâmiye

  • İslâm hükümeti.

hükumet-i müstakille / hükûmet-i müstakille

  • İstiklâliyet ve hâkimiyet ve haklarını tamâmen hâiz olan hükümet.

hükumet-i müstebidde / hükûmet-i müstebidde

  • İstibdatla idare olunan hükûmet.

hükümet-i müstebide / حكومت مستبده

  • İstibdat hükümeti.

hulle

  • İslâmî nikâh hükümlerine göre üç defâ boşanmış bir kadının, tekrar aynı adam tarafından alınabilmesi için; başka bir erkek tarafından nikâhlanıp, düğün ve vaty olduktan sonra boşanması.

humud

  • İsteksizlik; ne helâle, ne de harama isteği olmama.

hürriyet-i meşrua

  • İslâm şeriatinin insanlara sunduğu özgürlük.

hürriyet-i şer'i / hürriyet-i şer'î

  • İslâmiyetin uygun gördüğü hürriyet, İslâm'ın hürriyet anlayışı.

hurufat-ı islamiye / hurufat-ı islâmiye

  • İslâm harfleri.

hüsran-ı islam / hüsrân-ı islâm / خُسْرَانِ اِسْلَامْ

  • İslâmın maruz kaldığı zarar.
  • İslâmın içine düştüğü acıklı durum.

husul-ü maksud

  • İstenen şeyin gerçekleşmesi.

husus / husûs

  • İş. Mevzu. Yol. Usul. Keyfiyet. Madde. Şey. Bir şeyin sairlerinden ayrıldığını ve temyizini bildiren cihet ve keyfiyet.
  • İş, şekil, yol, konu.
  • İş, konu, özellik.

hutut-u şemsiye

  • Işıklı güneş yolu.

huveyza

  • İshal, iç sürgünü.

huzme

  • Işık demeti.
  • Işık demeti.

i'la-yı kelimetullah / i'lâ-yı kelimetullah

  • İslâm esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu gaye ile yapılan cihat.

i'tisam

  • İstediğini vermek.

iaz

  • İşaret etmek.

ibahiyye / ibâhiyye

  • İslâmiyet'in haram ve yasak kıldığı şeyleri helâl ve mübâh sayan bozuk bir fırka. Bâtiniyye, İsmâiliyye. Karâmita da denir.

ibkaen ta'yin

  • İşinden ayrılan bir memuru tekrar eski işine getirme.

ibtaliyyat

  • İşe yaramıyan, boş sözler.

ibtilal

  • Islanmak.

iç il müderrisleri

  • İstanbul, Edirne ve Bursa'da ve bunlara bağlı yerlerde 150'şer akça ve daha fazla yevmiyeleri olan medrese müderrisleri. (Türkçe)

icma-i ümmet

  • Ist: Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müctehid olanların, şeriatın bir mes'elesi hakkında verilen hükümde birleşmeleridir.

içtimaiyat-ı islamiye / içtimaiyat-ı islâmiye

  • İslâmî toplum bilimi, İslâm sosyolojisi; Müslümanların yaşadığı şartlar ve gelişmeler.

idam

  • Islah etmek. Muvafık kılmak, uygun yapmak.

idare-i müstebide

  • İstibdat idaresi.

idare-i umur / idare-i umûr

  • İşlerin görülmesi.

iddifa'

  • Isınma, ısıtma.

ihale / ihâle

  • İşi uygun olana verme.

ihdal

  • Islatma.

ıhrit

  • İsmi işitilmeyen bitki.

ihsaiyat

  • İstatistik. İstatistiğe ait mâlumatı toplama ilmi.

ihsaiyyat / ihsâiyyât / احصائيات

  • İstatistik. (Arapça)

ihsaiyye / ihsâiyye / احصائيه

  • İstatistik. (Arapça)

ihtilal-i umur / ihtilal-i umûr

  • İşlerin karışıklığı, işlerin bozukluğu.

ihtilas-i vakt

  • İşlerin arasında vakit bulabilme.

ihtiyari / ihtiyarî

  • İsteğe bağlı, iradeyle yapılan.
  • İsteğe bağlı, istemekle.

ihtiyari fiiller / ihtiyârî fiiller

  • İstek ile yapılan işler.

ihtiyarsız

  • İstek dışı, istemeden.

ihya-yi mevat

  • İşlenmemiş toprağı, ekin için elverişli bir hâle getirme.

ihzal

  • Islatma, ıslatılma.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

ikrahen

  • İstemiyerek, tiksinerek. Zorlanarak.

iktisat / اقتصاد

  • İsraftan kaçınma.

ilama / ilâma

  • Isparta'nın Eğirdir ilçesine bağlı bir köydür.

ilan-ı isyan / ilân-ı isyan

  • İsyan ettiğini ilân etme.

ilhaf

  • İstemekle ısrar etme, zorlama.

ilhah / ilhâh

  • Israr.

ilm-i esma / ilm-i esmâ

  • İsimleri bilme, isimlerin bilgisi.

ilm-i feraiz / ilm-i ferâiz

  • İslâm hukukunda miras taksimi ile ilgili bilim dalı.

ilm-i hal / ilm-i hâl

  • İslâm dininin her müslüman için bilinmesi gereken temel bilgileri.

ima / îmâ / ا۪يمَا

  • İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret.
  • İşâret etme. Bir özür sebebiyle başını yere koyamayan kimsenin rükû' için biraz, secde için rükû'dan daha çok eğilmesi.
  • İşaret.

ima eden

  • İşaret eden, dolaylı olarak ifade eden.

imaen

  • İşaret vererek. İşaret ederek.

imalı

  • İşaretli.

iman-ı islami / iman-ı islâmî

  • İslâmiyete iman.

iman-ı istidlali / îmân-ı istidlâlî

  • İslâm dîninin îmân ve ibâdet bilgilerini, emir ve yasakları bir âlimden veya kitaptan okuyup, öğrenerek, bilerek inanmak.

inad

  • Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.

inkılab-ı azim-i islami / inkılâb-ı azîm-i islâmî

  • İslâmın meydana getirdiği büyük değişim.

insan-ı asi / insan-ı âsi

  • İsyan eden insan.

intibah-ı islam / intibah-ı islâm

  • İslâmın, Müslümanların uyanışı.

irade / اراده

  • İstek.

iradet / irâdet / ارادت

  • İstek, dileme, tercih.
  • İsteme, istek. (Arapça)

iraga

  • İsteme, irade etme.

irtikab / irtikâb

  • İşleme.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

is'af etmek

  • İsteği yerine getirmek.

isa / isâ

  • İsa (a.s.).

isa aleyhisselam / îsâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yeni bir din getiren peygamber olup, kendisine dört büyük kitaptan biri olan İncîl verildi. Annesinin adı Meryem'dir. Allahü teâlâ onu babasız yarattı.

isa ruhullah / isâ ruhullah

  • İsâ Allah'ın ruhudur (Yani, Beytullah ifadesinde olduğu gibi, sebepler perdesini kaldıran bir tabirdir. "İsa (a.s.), babasız olarak doğrudan İlâhî kudretin tecellisiyle yaratılmıştır" demektir).

işarat / işârât / اشارات

  • İşaretler.
  • İşaretler.
  • İşaretler.
  • İşaretler. (Arapça)

işareten / işâreten / اشارة / اِشَارَتًا

  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek.
  • İşaret ederek. (Arapça)
  • İşaret olarak.
  • İşaret olarak.

işari / işârî / اِشَار۪ي

  • İşaret yoluyla.
  • İşaretle ilgili.
  • İşaretle.

işbu

  • İşte bu. Bu, şu.

isevi / isevî / îsevî

  • İsa aleyhisselâmın dininden olan kimse.
  • Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak dîne inanan kimse.

isevilik / isevîlik / îsevîlik

  • İsa aleyhisselâmın dini.
  • Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği hak din, nasrânîlik.

işgal

  • İstilâ etme, ele geçirme.

işgüzar / işgüzâr / اِيشْگُذَارْ

  • İş bilir.

ıslahatperver

  • Islahat taraftarı, ıslahatı seven.

ıslahen

  • Islah ederek, düzelterek.

ıslahhane / ıslâhhâne / ıslahhâne / اِصْلَاحْخَانَه

  • Islah evi, iyileştirme, düzeltme yeri.
  • Islahevi.
  • Islah evi.

ıslahpezir / ıslâhpezîr / اصلاح پذیر

  • Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.
  • Islah edilebilir, iyileştirilebilir. (Arapça - Farsça)

islam cemiyeti / islâm cemiyeti

  • İslâm toplumu; Müslümanlar.

islam darülfünunu / islâm darülfünunu

  • İslâm Üniversitesi.

islami / islamî / islâmî

  • İslâm dinine mensub, İslâm ile alâkalı.
  • İslâm dininden kaynaklanan.

islami fütuhat / islâmî fütuhat

  • İslâmî fetihler; İslâmiyetin halk arasında tanınarak kalpleri fethetmesi ve Müslüman olmalarına vesile olması.

islami şeair / islâmî şeâir

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler; ezan gibi.

islamın şeairi / islâmın şeâiri

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

islamiyan

  • İslâmlar. (Farsça)

islamiyet / islâmiyet

  • İslâmlık.

islamiyet milliyeti / islâmiyet milliyeti

  • İslâm dini, şeriatı ve inancı.

ism-i fail

  • İş yapan kimse.

isma / ismâ

  • İşittirme, sesini duyurma.

isma'

  • İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.

ismail-i feyz-i hürmet

  • İsmail (a.s.).

ismetmeab / ismetmeâb

  • İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen.

ismetpenah

  • İsmetlü, ismetmeâb.

ismi ve sıfati / ismî ve sıfatî

  • İsme ve sıfata ait.

ismiyyet

  • İsim olma hâli, isimlilik.

işmoil aleyhisselam / işmoil aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Hârûn aleyhisselâmın neslinden olup, Mûsâ aleyhisselâmın dînini tebliğ etmiştir.

isnadi / isnadî

  • İsnad etmekle alâkalı.

ispanyol

  • İspanyalı.

ısparta müddeiumumiliği

  • Isparta Savcılığı.

ısparta müddeiumumisi / ısparta müddeiumumîsi

  • Isparta Cumhuriyet Savcısı.

ispenah

  • Ispanak. (Farsça)

israfat / isrâfât

  • İsraflar, savurganlıklar.

israfil

  • İsrafil (a.s.).

israfilmisal / isrâfilmisâl

  • İsrafil gibi.

israfilvari / isrâfilvârî

  • İsrafil aleyhisselâm gibi.

israil / isrâil

  • İshâk aleyhisselâmın oğullarından Yâkûb aleyhisselâmın diğer adı.

israiliyat

  • İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar.

israiliyyat / isrâiliyyât

  • İsrâiloğullarına âit haberler.

işrak / işrâk

  • Işıklandırma, parlatma.

işrak namazı / işrâk namazı

  • İşrâk vaktinde, güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra kılınan namaz.

işrakiyye

  • İşrakiyyunların bâtıl ve hurafe mesleği.

işrakiyyun / işrâkiyyûn

  • İşrakiyye felsefesi ile iştigal eden ve ehl-i şirk olan feylesoflar.
  • İşrâkiyyeciler.

işretgah / işretgâh

  • İşret edip içki içilecek yer. (Farsça)

işretkede

  • İşret yeri. İşrethane. (Farsça)

işretsaz

  • İşret eden, içki içen. (Farsça)

iştaha

  • İstek, arzu.

istanbul darülfünun

  • İstanbul Üniversitesi.

istanbul efendisi

  • İstanbul kadıları (hâkimleri). Bu tabir hicri 1000 tarihinden sonra kullanılmağa başlanmış ve daha sonraları terkolunmuştur.

istanbul müddeiumumiliği / istanbul müddeiumumîliği

  • İstanbul Savcılığı.

isti'sam

  • İsmetli olmayı istemek. Temizlik istemek. Günah ve ayıplardan temiz olmak.

istiarat / istiârât

  • İstiareler; hakiki mânâ ile mecâzî mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı.

istibdadkarane / istibdadkârane

  • İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette. (Farsça)

istibga'

  • İş için yardım isteme.

istidad

  • İstidat, yetenek.

istidad-ı ihzari / istidad-ı ihzarî

  • İstidat geliştirici ön hazırlık.

istidadat / istidâdât

  • İstidatlar, kàbiliyetler.

istidlalen

  • İstidlal suretiyle, delil ile.

istidraci / istidracî / istidrâcî

  • İstidraca ait, istidrac cinsinden.
  • İstidracla ilgili.

istifa / istifâ

  • İşten ayrılma.

istifhami / istifhamî

  • İstifhama ait, sormağa dair.

istiğraki / istiğrâkî

  • İstiğrakla ilgili.

iştiha / iştihâ / اشتها

  • İştah; istek, arzu.
  • İştah.
  • İştah. (Arapça)

iştiha-engiz

  • İştiha açıcı, iştah verici. (Farsça)

iştihaengiz / iştihâengîz / اشتها انگيز

  • İştah açıcı, iştah verici. (Arapça)

istikamet dairesinde

  • İslâmiyet dairesinde.

istiklal-i islam / istiklâl-i islâm

  • İslâmın bağımsızlığı.

istiklalcu / istiklâlcu

  • İstiklâl arayan. Müstakil olmak, hür olmak için çalışan. (Farsça)

istiklaliyet / istiklâliyet

  • İstiklâl üzere bulunma. Hür ve müstakil olma. Başlı başına buyruk olma.

istikraen / istikrâen

  • İstikra bakımından.

istilacı / istilâcı

  • İşgal eden, işgalci.

ıstılahat / ıstılâhât

  • Istılahlar. İlmî tabirler.
  • Istılahlar, terimler.

ıstılahi / ıstılahî

  • Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik.

istimrari / istimrarî

  • İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.

istinaden

  • İstinad ederek. Dayanarak, güvenerek.

istinadgerde

  • İstinad edilmiş. Kendine güvenilmiş veya dayanılmış.

istinadi / istinadî

  • İstinad etmekle alâkalı.

istinafen

  • İstinaf yolu ile.

istincah

  • İşinin olmasını isteme.

istinka / istinkâ

  • İstincâdan sonra, hiçbir pislik kalmadığına kalbde kuvvetli bir kanâat hâsıl olması.

iştirak-i mesai

  • İş ve emek ortaklığı.

istisna' / istisnâ'

  • Ismarlama. Bir san'at sâhibinden belirli bir işin, belirli özelliklerde yapılmasını istemek. Meselâ bir terzi ile kumaşı ve benzeri malzemeleri ondan olmak üzere bir kat elbise dikmesi için sözleşme yapmak.

istisnaat / istisnaât

  • İstisnalar, kural dışı olan şeyler.

istisnai / istisnaî

  • İstisnaya âit. Ayırmayla alâkalı.

istitradi / istitradî

  • İstitrad ile alâkalı. Asıl mevzudan olmayan.

iştiyakengiz

  • İstek veren.

istiza'

  • Işıklanma, aydınlanma.

işvebaz / işvebâz / عشوه باز

  • İşveli. (Arapça - Farsça)

işveger / عشوه گر

  • İşveli. (Arapça - Farsça)

işvekar / işvekâr / عشوه كار

  • İşveli, şivekâr. (Arapça - Farsça)

isyankar / isyankâr

  • İsyan eden, başkaldıran.

isyankarane / isyankârâne

  • İsyan ederek.

itdan

  • Islanma veya ıslatma.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm / ittihâd-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl
  • İslâm birliği.

ittihad-ı islamiye / ittihad-ı islâmiye

  • İslâm birliği.

ittihad-ı münevver-i islam / ittihad-ı münevver-i islâm

  • İslâmın nurlu birliği; tüm dünyayı aydınlatan İslâm birliği.

izafeten

  • İsnad etmek suretiyle, isnad ederek, ona bağlıyarak.

ıztırabat

  • Istıraplar, sıkıntılar.

izzet ve şehamet-i islamiye / izzet ve şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen cesaret ve üstünlük.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği.
  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

izzet-i islamiyet / izzet-i islâmiyet

  • İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği.

ka'bet-ül amal / kâ'bet-ül âmâl

  • İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.

kabl-el milad / kabl-el milâd

  • İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel.

kadı / kâdı

  • İslâm hukûkuna göre hüküm veren hâkim.

kadir-i cebbar / kadîr-i cebbâr

  • İstediğini mutlaka yapan ve sonsuz kudret sahibi olan Allah.

kafir / kâfir

  • İslâmiyette inanılması lâzım olan şeylerin hepsine veya birine inanmayan, dînin emirlerini beğenmeyen, hafife alan, alay eden.

kahraman-ı islam / kahraman-ı islâm

  • İslâm kahramanı.

kaide-i taksimü'l-a'mal / kaide-i taksimü'l-a'mâl

  • İşbölümü kuralı.

kal'a-i islam / kâl'a-i islâm

  • İslâmiyet kalesi.

kal'a-i islamiye / kal'a-i islâmiye

  • İslâm kalesi.

kalb-i islam / kalb-i islâm

  • İslâm'ın kalbi.

kale-i islamiye / kale-i islâmiye

  • İslâmiyet kalesi.

kalib aleyhisselam / kâlib aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlundan Şem'ûn'un neslindendir. Babasının ismi Yuknâ'dır. Kendisine Yûşâ aleyhisselâmdan sonra peygamberlik verildi. Mûsâ aleyhisselâma bildirilen dînin emir ve yasaklarını ins anlara tebliğ etti (bildirdi).

kam na kam / kâm na kâm

  • İster istemez. (Farsça)

kamcere

  • Islah etmek.

kamcu / kâmcu

  • İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen. (Farsça)

kamet-i istidad

  • İstidadın, yeteneklerin endamı, boyu.

kamgüzar / kâmgüzar

  • İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen. (Farsça)

kamreva / kâmreva

  • İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. (Farsça)

kamver / kâmver

  • İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar. (Farsça)

kamyab / kâmyab

  • İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.

kanadil-i nuriye / kanâdil-i nuriye

  • Işık veren kandiller.

kandil geceleri

  • İslâm dîninin kıymet verdiği mübârek geceler.

kar / kâr / كار

  • İş. (Farsça)
  • Kâr etmek: İşlemek, tesir etmek. (Farsça)

kar-agah / kâr-âgâh

  • İşbilir, uyanık. (Farsça)

kar-aşina / kâr-aşina

  • İş bilir. İşten anlar.
  • İş bilir, işten anlar.

kar-ı reva / kâr-ı revâ

  • İşe yarar, kullanılabilir.

karaşina

  • İş bilir.

kardan / kârdan / kârdân / كاردان

  • İşten anlar, iş bilir. (Farsça)
  • İşbilir. (Farsça)

kardar / kârdar

  • İşi elinde tutan. (Farsça)

kargah / kârgâh / كارگاه

  • İşlik, iş yeri. (Farsça)

karger / kârger / كارگر

  • İşçi. (Farsça)

karhane / kârhâne

  • İş yeri, iş yapılan yer, dükkan.

karine-i münevvire

  • Işıklandıran, aydınlatan ipucu.

karnedaşte / kârnedaşte

  • İş bilmez, acemi, işten anlamaz. (Farsça)

karşinas / kârşinas

  • İşten anlar, iş bilir. (Farsça)

kasdedilme

  • İstenilme.

kasdi / kasdî

  • İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.

kasib / kâsib

  • İşleyen, yapan.

kasid / kâsid

  • İşlemez, revâçsız, kıymetsiz. Çarşıda pazarda geçmez olan para.

kaside-i bürde / kasîde-i bürde

  • İslâm âlimlerinin meşhûrlarından ve evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Saîd Busayrî hazretlerinin, sevgili Peygamberimizi öven meşhûr kasîdesi. Bu kasîdeyi rüyâsında Peygamber efendimize okuduğu ve Peygamber efendimiz de ona bürdesini yâni hırkasını hediye ettiği için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde de

kasr-ı islamiyet / kasr-ı islâmiyet / قَصْرِ اِسْلاَمِيَتْ

  • İslâmiyet sarayı.
  • İslâmiyet sarayı.

kasr-ı nurani-yi islamiyet / kasr-ı nurânî-yi islâmiyet

  • İslâmiyetin nurlu ve aydınlık sarayı.

kavmiyetçilik

  • İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek.

kedm

  • Isırma.

kefaret-keffaret

  • İşlenen bir günaha, bir yeminin bozulmasına karşılık verilen sadaka.

keffaret / keffâret

  • İşlenen bir hata veya günahın bağışlanmasına vesile olması için verilen sadaka veya tutulan oruç, karşılık.

kemal-i esma / kemâl-i esmâ

  • İsimlerin mükemmelliği.

kemal-i istidat ve kabiliyet / kemâl-i istidat ve kabiliyet

  • İstidat ve kabiliyetin mükemmelliği.

kenb

  • İş yapmaktan ellerin iri iri olması.

kerhen / كرها

  • İstemeyerek, tiksinerek, zor altında kalarak yapma.
  • İstemeyerek, zoraki.
  • İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.
  • İstemeyerek.
  • İstemeyerek, iğrenerek. (Arapça)

kevkeb-i münevver

  • Işık saçan parlak yıldız.

keyfi / keyfî

  • İsteğe, arzuya göre.

kısas / kısâs / قِصَاصْ

  • İşlenen bir suçun cezası.
  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.
  • İşlediği suçun aynısıyla cezâlandırma.

kisb

  • İşleme, edinme, kazanma.

kıslam

  • Isırıcı hayvan.

konstantiniyye

  • İstanbul.

kostantıniyye

  • İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri.

kuba mescidi / kubâ mescidi

  • İslâm târihinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hicreti sırasında Medîne-i münevvere yakınında bulunan Kubâ'da ilk defâ inşâ edilen mescid.

kubbe-nişin

  • İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri. (Farsça)

küfr-i cehli / küfr-i cehlî

  • İşitmediği, düşünmediği için, Allahü teâlâya ve inanılması lâzım olan şeylere inanmamak.

küfr-i hükmi / küfr-i hükmî

  • İslâmiyet'in îmânsızlık alâmeti dediği sözleri söylemek ve işleri yapmak.

kulel-i seb'a

  • İstanbul'daki yedi tepe.

külliyet-i ef'al / külliyet-i ef'âl

  • İşlerin çokluğu ve kapsamlılığı.

kuraz

  • Isırgan otu.

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

kusara

  • İsteğin ve arzunun son derecesi.

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

kutb

  • İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir.

kütüb-ü islamiye / kütüb-ü islâmiye

  • İslâmiyetle ilgili kitaplar.

kütüb-ü mensuha-i semaviyye

  • İslâma ve bütün beşeriyyete gönderilen Kur'an-ı Kerim'den evvel eski peygamberlere gelen -Tevrat, İncil, Zebur- namlarındaki şimdi hükmü kalkmış olan mukaddes kitablar.

küul

  • İspirto. Alkol.

kuva-yı milliye / kuvâ-yı milliye

  • İstiklâl Savaşında Anadolu'da kurulan hükümet ve buna bağlı askeri kuvvetler.

kuvve-i amile / kuvve-i âmile

  • İş yapan kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi olan, fâideli ve başarılı işlerin yapılmasını sağlayan bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapan kuvvet.

kuvve-i samia / kuvve-i sâmia

  • İşitme duyusu.

lafza-i celal / lafza-i celâl

  • İsm-i Celâl, Allah lâfzı.

lakinne / lâkinne

  • İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır.

lam-ı tarif / lâm-ı tarif

  • İsimlerin başına getirilen belirleme edatı.

lamehale / lâmehâle / لامحاله

  • İster istemez, çaresiz. (Arapça)

lat / lât

  • İslâmdan önce Arapların Kâbe'de bulunan putlarından biri.

lebid

  • İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair.

lemeat-ı cemal-i esma / lemeât-ı cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliğinin parıltıları.

lezaiz-i nameşrua / lezaiz-i nâmeşrua

  • İslâm'ın izin vermediği meşru ve helâl olmayan lezzetler.

li-ecl-il-maslaha

  • İş icabı, maslahat için.

lisan-ı işaret

  • İşaret dili.

lisan-ı remz

  • İşaret dili.

lütfiye

  • İsmail Fakazlı'nın eşi.

lüzum-u beyyin

  • İspata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir.
  • İsbata ihtiyacı olmayan şey. Cehil, ilimsizliğe lüzum olması gibi. Ve yine meselâ: Kör olmak, görmemezliğe delildir. (Lüzum-u beyyin'in zıddı: "Lüzum-u gayr-ı beyyin"dir. İsbata ihtiyacı olan şey demektir.)

ma'na-yı işari / ma'nâ-yı işârî / مَعْنَايِ اِشَار۪ي

  • İşaret edilen ma'nâ.

ma'siyet

  • İsyan, günah, âsilik.

maabid-i islamiye / maabid-i islâmiye

  • İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.

maani-yi işari / maânî-yi işari

  • İşaret edilen mânâlar.

maarif-i islamiye / maarif-i islâmiye

  • İslâmi bilgi, İslâmî eğitim ve öğretim.

maasi / maâsî

  • İsyanlar, günahlar.

madde-i nur

  • Işık maddesi.

mahatta

  • İstasyon.

mahsun

  • İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.

makam-ı ispat

  • İspat makamı.

makam-ı tergib ve teşvik

  • İsteklendirme ve şevklendirme makamı.

maksad

  • İstenen.

maksud / maksûd / مقصود

  • İstenen şey.
  • İstenen şey.
  • İstenilen, maksat. (Arapça)

maksud-u şari / maksud-u şâri

  • İslâmiyetin hüküm ve kurallarını bildiren Allah'ın maksadı.

maksut

  • İstenen.

maksut olan

  • İstenilen, hedeflenen.

mana-yı işari / mânâ-yı işârî

  • İşaret edilen mânâ.

mana-yı işari ve remzi / mânâ-yı işârî ve remzî

  • İşaret ve remizlerle gösterilen mânâ.

mana-yı işarisi / mânâ-yı işarîsi

  • İşaretle ifade edilen mânâ.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

mana-yı örfi-i şer'i / mânâ-yı örfî-i şer'î

  • İslâm şeriatınca yaygın olarak kabul edilen anlam.

mana-yı remz / mânâ-yı remz

  • İşaret mânâsı.

mana-yı remzi / mânâ-yı remzî

  • İşaretle, rumuzla bildirilen gizli mânâ.

manayı işari / mânâyı işârî

  • İşaret edilen mânâ.

marifet-i islamiye / marifet-i islâmiye

  • İslâmiyeti bilme ve tanıma.

masiyet / mâsiyet

  • İsyan, günah.

maslahat-ı islam / maslahat-ı islâm

  • İslâmın menfaati, yararı.

maslahat-ı islamiye / maslahat-ı islâmiye

  • İslâmiyetin yararı.

maslahatbin / maslahatbîn

  • İş yapabilen. İş görmesini bilen. (Farsça)

maslahatşinas / maslahatşinâs

  • İşten anlıyan, iş bilen. (Farsça)

masube

  • İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).

matlab

  • İstenen.
  • İstek.

matlap

  • İstek.

matlub / matlûb / مَطْلُوبْ

  • İstek.
  • İstenilen, aranılan şey.
  • İstenilen.
  • İstek, istenilen.

matlubat / matlubât / matlûbât

  • İstekler.
  • İstenilenler.

matlup

  • İstenilen, talep edilen.

meabid-i islamiye / meabid-i islâmiye

  • İslâm mabetleri.

measi / meâsi

  • İsyanlar, günahlar.

mecburen

  • İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.

mecmua-i işarat / mecmua-i işârât

  • İşaretler mecmuası, kitabı.

medeniyet-i islamiye / medeniyet-i islâmiye

  • İslâm medeniyeti, Müslümanların kurdukları medeniyet.

medluliyyet

  • İşâret ve delil olma hâli.

medrese

  • İslâm medeniyetinde üniversite seviyesindeki eğitim ve öğretim müesseseleri.

medrese-i islamiye / medrese-i islâmiye

  • İslâm medresesi, okulu.

mefhum-u işari / mefhum-u işârî / mefhûm-u işârî / مَفْهُومُ اِشَار۪ي

  • İşaret edilen mânâ.
  • İşaretle anlatılan ma'nâ.

mehammşinas / mehammşinâs

  • İşinin ehli. İşden anlıyan. (Farsça)

mehasin-i islamiyet / mehâsin-i islâmiyet

  • İslâmiyetin güzellikleri.

mehaza

  • İşlek yol.

mekruh

  • İstenmeyen, hoş karşılanmayan.

mekteb-i sultani / mekteb-i sultanî

  • İstanbul'da Galatasaray Lisesi.

meleke-i ameliye / مَلَكَۀِ عَمَلِيَه

  • İş yapma mahareti, kabiliyeti.
  • İşle ilgili beceri.

memalik-i islamiye ve osmaniye / memâlik-i islâmiye ve osmaniye

  • İslâm ve Osmanlı memleketleri, ülkeleri.

memleket-i islamiye / memleket-i islâmiye

  • İslâm memleketi.

menabi-i şeriat

  • İslâm kanunlarının kaynakları.

menar / menâr

  • Işık tutucu.

menat

  • İslâmiyyetten evvel cahiliyyet devrinde Kâbedeki bir putun adı.

menhiyat-ı şer'iye / menhiyât-ı şer'iye

  • İslamiyetin yapılmasını yasakladığı şeyler.

menşed

  • İsteme, talebetme.

mensucat-ı amel

  • İş ve davranışların dokumaları.

meratib-i esma / merâtib-i esmâ

  • İsimlerin mertebeleri.

merkez-i hükumet-i islamiye / merkez-i hükûmet-i islâmiye

  • İslâm hükümetinin merkezi.

merkez-i islamiye / merkez-i islâmiye

  • İslâmın merkezi.

merkez-i islamiyet / merkez-i islâmiyet

  • İslâmın merkezi.

merkez-i şuunat / merkez-i şuûnât

  • İşlerin, hallerin ve duyguların merkezi.

merkeziyet-i islamiye / merkeziyet-i islâmiye

  • İslâmın merkezlik konumu.

mersa-yı kostantiniyye

  • İstanbul limanı.

meryem

  • İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır)

mesail-i islamiye / mesâil-i islâmiye

  • İslâmî meseleler.

meşgale / مَشْغَلَه

  • İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.
  • İş, uğraş.
  • İş, meşguliyet.

meşgul

  • İşli, iş üstünde olan.

meşguliyet / meşgûliyet / مشغوليت

  • İşlilik.
  • İş güç. (Arapça)

meshun

  • Isıtılmış.

meşhur hadis / meşhûr hadîs

  • İslâm'ın ilk asrında bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.

mesih / mesîh / مسيح

  • İsâ (a.s.).
  • İsa. (Arapça)

meşihat-ı islamiye / meşîhat-ı islâmiye

  • İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi.

meşihat-i islamiye / meşihat-i islâmiye

  • İslâm ile ilgili devlet dairesi, Şeyhü'l-İslâmlık makamı.

meşihat-ı islamiyye / meşihat-ı islâmiyye

  • İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi.

meskun / meskûn

  • İskan edilen, içinde oturulan yer.

meslek ve meşrep erbabı / meslek ve meşrep erbâbı

  • İslâma hizmet yolunda kendilerine göre bir metod ve yöntem takip eden ehil kişiler ve önderler.

mesmu / mesmû

  • İşitilmiş haber.
  • İşitilen.

mesmua

  • İşitilen ve duyulan.

mesmuat / mesmuât / mesmûat / mesmûât

  • İşitilenler, duyulanlar.
  • İşitilenler. Duyulanlar.
  • İşitilenler.
  • İşitilenler, duyulanlar.

mesmuat alemi / mesmuat âlemi

  • İşitilen ve duyulan varlıklar âlemi.

meşrık-ı tulu'

  • Işığın, nurun geldiği şark ciheti.

meşru' / مَشْرُوعْ / meşrû'

  • İslâma uygun.
  • İslâma uygun.

meşrutiyet-i şer'iye

  • İslâma uygun olarak şartları ve kuralları belirlenen meşrutiyet sistemi.

meşveret

  • İstişare, danışma.

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

metalib / metâlib

  • İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
  • İstekler, arzular.
  • İstenenler.

metalib-i istikbal

  • İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.

mevki-i fiil

  • İş, hareket yapma sahası.

meydan-ı istifade

  • İstifâde sahası, alanı.

meyil / ميل

  • İstek, yönelme.
  • İstek, eğilim. (Arapça)
  • Meyil vermek: Eğilim göstermek. (Arapça)

meyl

  • İstek, yönelme.

meyl-i arzu

  • İstek meyli, eğilimi.

mezarre

  • Isırmak.

mezheb-i selef

  • İslâmın ilk beş asrında yaşayan âlimlerin izledikleri yol.

millet-i islam / millet-i islâm

  • İslâm milleti; Müslümanlar.

millet-i islamiye / millet-i islâmiye

  • İslâm milleti.

mişkat-ı misbah / mişkât-ı misbah

  • Işık veren lâmba, kandil.

mizac-ı islamiyet / mizac-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin ana karakteri.

mizan-ı kasti / mizan-ı kastî

  • İstek ve irade dahilinde bir ölçü, denge.

mualece / muâlece

  • İşe girişme.

muallakat

  • İslâm'dan önce Arap şairlerinin Kâbe duvarına asılan meşhur kasideleri.

muamelat / muamelât / معاملات / muâmelât / مُعَامَلاَتْ

  • İşler.
  • İşlemler. (Arapça)
  • İşler, davranışlar.

muanven

  • İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı.

muattal

  • İşlemez, işsiz.

mübagi / mübagî

  • İsyan etme. Ayaklanma. Bâgi olma.

mubah / mubâh

  • İşlenmesinde sevap ve günah olmayan.

mübarek geceler / mübârek geceler

  • İslâm dîninin kıymet verdiği geceler. Kadir, Arefe, Fıtr ve Kurban bayramı ile Mevlid, Berât, Mi'râc, Regâib, Muharrem, Aşûre geceleri.

mübezzir

  • İsrafçı.

mübteda / mübtedâ

  • İsim cümlesinde özne.

mücahid-i islam / mücahid-i islâm

  • İslâm mücahidi, din için çaba harcayan.

mücahidin-i islam / mücâhidîn-i islâm

  • İslâm mücahidleri; İslâm uğruna cihad edenler.

mücahidin-i islamiye / mücahidîn-i islâmiye

  • İslâmiyet için cihad edenler.

mucib / mucîb

  • İsteyeni istediğine kavuşturan, yaratıklarının isteklerine cevap veren, Allah.

mucib-i bizzat

  • İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.)

mücip / mücîp

  • İstenileni yapan, teklifi kabul eden.

müddet-i hilafet-i islamiye / müddet-i hilâfet-i islâmiye

  • İslâm halifeliği süresi.

müdebbir

  • İşinin sonunu gözeterek iş yapan.

müdehharat / müdehharât

  • İstif edilmiş, yığılmış ni'metler. Biriktirilmiş mallar.

mudi / mudî

  • Işık verici, parlak ve ruşen olan.

mugammer

  • İşten anlamıyan bön kimse.

muhakkıkin-i islam / muhakkıkîn-i islâm

  • İslâm'ın hakikatlerini araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhannes

  • İşlerini, sözlerini, hareketlerini ve şeklini kadınlara benzeten erkek.

muharrit

  • İshâl verici bir ilâç.

muhattata

  • İstasyon.

muhavele

  • İsteme, taleb etme. Bir şeyi yapmaya girişme.

muhavvel

  • Ismarlanmış, değiştirilmiş.

mühezzeb

  • Islah edilmiş. Düzeltilmiş. Lüzumsuzu çıkarılmış, temizlenmiş. Safileştirilmiş.

muhkemat / muhkemât

  • İslâmiyetin sağlam ve kuvvetli kanunları, emirleri; yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık sözler, kesinlik ifade eden naslar.

muhsinin / muhsinîn

  • İşini güzel yapanlar, Allahı görür gibi ibadet edenler.

mühtedi / mühtedî / مهتدی

  • İslam dinini kabul etmiş. (Arapça)

muka

  • Islık çalmak.

müka'

  • Islık. Islık çalmak.

mukaddeme-i istisnai

  • İstisnaî kıyasta birinci önerme, öncül.

mukadderat-ı islam / mukadderat-ı islâm

  • İslâm ve Müslümanların içinde bulundukları durum; yaşanan hâdiseler.

mukdim

  • İşine düşkün, gayret ve fedakârlıkla çalışan. Cüretli ve cesaretli olan.

mükeddi / mükeddî

  • Israr ile alıp israf ile yiyen kişi.

mülhif

  • İsrar eden.

mülihhin / mülihhîn

  • Israr edenler, zorlayıcılar. İlhah edenler.

mullakat-ı seb'a

  • İslâm'dan önce Kâbe duvarına asılmış olan yedi kaside.

mümaileyh / mümâileyh

  • İsmi geçen, bahsedilen.

mumdar

  • Işık verici.

mümiye

  • İşaret eden, işaret edici.

münker

  • İslâmın reddettiği kötü davranş ve uygulama.

müntakış

  • İşleme ile süslenmiş.

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

müraat-ı ahkam / mürâât-ı ahkâm

  • İslâm'ın hükümlerine riayet etme, uyma.

murad / مراد / murâd

  • İstenilen.
  • İstek, arzu. (Arapça)

murad olmak

  • İstemek, kast etmek.

mürettebat

  • İş ekibi, personel, gemide çalışanlar.

mürid / mürîd

  • İsteyen, tarikata girip şeyhe bağlanan.

mürteci / mürtecî

  • İslâmiyet'in pâk ve temiz yolunu bırakarak, câhiliyet devri yoluna ve yaşayışına dönen; gerici, irticâ eden.

mürted / مرتد

  • İslam dininden çıkan. (Arapça)

mürtedd

  • İslâm dininden dönen kimse.

müş'ir

  • İş'ar eden, haber veren, bildiren.

musa aleyhisselam / mûsâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Ülü'l-azm adı verilen altı büyük peygamberden biridir. Yâkûb aleyhisselâmın soyundan, İmrân adında bir zâtın oğlu, Hârûn aleyhisselâmın kardeşidir.

musab olan / musâb olan

  • İsâbet alan; vurulan.

musaffir

  • Islık çalan, seslenen.

müsahele

  • İşi sıkı tutmayıp gevşeklik göstermek. Kolaylaştırarak, kıymet vermiyerek tutmak.

müsaif

  • İş bitiren, uygunluk gösteren.

musalehun anh

  • İstenen ve iddia edilen şey.

müşarünileyh / müşârünileyh

  • İşaret edilen, kendisinden söz edilen.

müşavere

  • İstişare etme, danışma.

müsbet

  • İsbat olunan, pozitif, olumlu.

müsbit / مُثْبِتْ

  • İsbat eden, tesbit eden. Hakikat olduğunu, doğruluğunu belli eden.
  • İspat edici.
  • İsbat eden.
  • İsbat eden.

müsemma / müsemmâ / مُسَمَّا

  • İsimlendirilen.
  • İsim sahibi, isimlendirilen.
  • İsimlendirilen.

müsemmeat / müsemmeât

  • İsimlendirilenler.

müsemmeyat

  • İsim verilenler. Ad konulanlar.
  • İsimlendirilenler.

müşevvik

  • İsteğini arttıran. Gayrete getiren, şevk veren, teşvik eden.

musib / musîb

  • İsabetli, doğru.
  • İsabetli, doğru.

musır

  • Israr eden.
  • Israrcı, ısrar eden.

musir / مصر

  • Israrcı, ısrar eden. (Arapça)

musırr

  • Israrlı.

musırrane / musırrâne

  • Israrla.
  • Israrlı bir şekilde.
  • Israr ve inatla, ayak direyerek. (Farsça)

musirrane / مصرانه

  • Israrla, ısrar ederek. (Arapça - Farsça)

muslih

  • Islah eden. İyileştiren. Terbiye edici.
  • Islah eden, iyileştiren, düzelten.

müslim

  • İslâm olan, Allah'a teslim olmuş olan, selâmette olan.
  • İslâm olan.

müsliman

  • İslâma girmiş, Müslüman.

müsmi / müsmî

  • İşittiren.

müsmi'

  • İşittiren, sesi duyuran.

müsned

  • İsnat edilmiş, dayandırılmış.
  • İsnad edilmiş, senede bağlanmış. "Müsned Hadis" senedi kesintisiz olarak Hz. Peygamber'e ulaşan hadistir.

müsrif / مُسْرِفْ

  • İsraf eden, savurgan.
  • İsrafçı.
  • İsraf eden.

müsrifane / müsrifâne

  • İsraf edercesine.
  • İsraf edercesine.
  • İsraf ederek, boş yere harcayarak. (Farsça)

müsta'fi / müsta'fî / مستعفى

  • İstifa etmiş, istifa eden. (Arapça)

müsta'mil

  • İstimal eden, kullanan.

müstafi / müstâfi

  • İstifa eden, ayrılan.

müstağfir / müstağfîr

  • İstiğfâr eden, Allahü teâlâdan günâhlarının bağışlanmasını isteyen.

müstaid

  • İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık, anlayışlı, akıllı.

müştak

  • İştiyaklı, çok istekli.

müstakim / müstakîm

  • İstikamet üzere olan, dosdoğru olan.

müstakimane

  • İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.

müstakime

  • İstikametli, dosdoğru.

mustalah

  • Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.

mustalahi / mustalahî

  • Istılahlı konuşan.

müstebidane / müstebidâne

  • İstibdat yaparak, müstebitçe. (Farsça)

müstebri / müstebrî

  • İstibra eden. Tenasül uzvunda idrar damlası bırakmayan.

müstecap

  • İsteği kabul edilen, duası Allah tarafından kabul edilen.

müstedrik

  • İstidrak eden, anlamak isteyen.

müstefad / müstefâd

  • İsifade olunan.
  • İstifade edilen, yararlanılan.

müşteha

  • İştiha veren, iştiha getiren. Şehvet veren.

müştehi

  • İştihası olan, seven. Hâhişger.
  • İştahlı.

müştehiyane / müştehiyâne

  • İştahlı bir şekilde.
  • İştahlı bir şekilde.

müstehlek

  • İstihlâk edilmiş, yiyip içilerek bitirilmiş.

müstehzi / müstehzî

  • İstihza eden. Biriyle eğlenen. Herkesle eğlenmek isteyen.

müstehziyane

  • İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak. (Farsça)

müstenbat

  • İstinbat olunmuş, zımnen anlaşılmış.

müstenkif

  • İstinkâf eden, geri duran. Kaçınan, çekimser.

müstensih

  • İstinsah eden, yazarak çoğaltan.

müsterham

  • İstirham olunmuş, niyaz olunmuş, yalvarılmış bulunan.

müsterhimane / müsterhimâne

  • İstirham ederek, merhamet dilercesine.
  • İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde. (Farsça)

müsterih

  • İstirahat eden, rahat.

müsteskılane / müsteskılâne

  • İstiskal eden kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

müstesna

  • İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan.

müstetbeü't-terakip / müstetbeü't-terâkip

  • İşaret, telmih, remiz gibi asıl sözün etrafında bulunan birbirine bağlı ikinci derecedeki mânâlar; çağrışımlar.

müstevli / müstevlî

  • İstilâ eden, ele geçiren, zapteden. Galib olan. Yayılan, her tarafı kaplayan.
  • İstilâ eden, ele geçiren.
  • İstilâ eden, kaplayan.

müstevliyane / müstevlîyane

  • İstilâ edercesine, kaplayarak.

mutaattıl

  • İşsiz kalan, işlemez olan. Muattal.

mutalebat / mutâlebât / مطالبات

  • İstekler. (Arapça)

mutavaat / mutâvaat

  • İstekli olma, boyun eğme.

müteahhid

  • İşi üzerine alan.

müteavviz

  • İstiaze eden, Allah'a (C.C.) sığınan.

mütebellil

  • Islanan, nemlenen şey.

mütehemmik

  • İşinin üzerine düşen, ehemmiyet veren. İşine sıkı sarılan.

mütekellimin / mütekellimîn

  • İslâm ve iman esaslarını, hakaik-ı Kur'aniye ile isbat ve izahını yapan büyük İslâm allâmeleri, âlimleri, İlm-i Kelâm âlimleri.

mütemenna

  • İstenilen, temenni olunan.

müteşaddık

  • Istılahlı konuşan.

mütesahhin

  • Isınan, kızan.

mütevahhiş

  • Issız, sakin, korkulu.
  • Issız, kimsesiz, korkutucu, ürkütücü.

mütevelvil

  • İşi velveleye boğan. Gürültü ve şamata yapan.

mutrız

  • İşaret ve damga koyan. Alem yapan.

müvekkil

  • İşini başkasına tevkil edip o işte o kimseyi kendi yerine ikame eyleyen. Vekil tâyin eden.

muzafun ileyh

  • İsim tamlamasında (izâfet terkibinde) muzâfın (belirtenin) bağlı bulunduğu ismin hâli.Türkçede muzâf sonra gelir. "Evin kapısı" dediğimiz zaman, ev; muzâfun ileyh; kapı; muzâfdır.

muzi / muzî

  • Işık veren, aydınlatan.

muzie / muzîe

  • Işık verici, aydınlatıcı.

na-bekar / na-bekâr

  • İşsiz, işe yaramaz.

na-hah

  • İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki. (Farsça)

na-hast

  • İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden. (Farsça)

naehil / nâehil

  • İşin adamı olmayan.

nafile / nâfile

  • İsteğe bağlı ibadet, boş.

nakış

  • İşleme, süsleme.

nakışlı

  • İşlemeli, süslemeli.

nakkaşlık / nakkâşlık

  • İşleme ustalığı.

nakş / نقش

  • İşleme.
  • İşleme.

nakşedilen

  • İşlenen.

nakşedilme

  • İşlenme.

nakşedilmek

  • İşlenmek.

nakşetmek

  • İşlemek, süslemek.

nakşolunan

  • İşlenen.

nam-mahal / nâm-mahal

  • İsimli yer.

namus-ı ilahi / nâmus-ı ilâhî

  • İslâm dîni.

namus-ı rabbani / nâmus-ı rabbânî

  • İslâm dîni.

namus-u islamiye-i milliye / namus-u islâmiye-i milliye

  • İslâmî, millî namus ve onlara ait şeref, haysiyet.

namus-u millet-i islamiye / nâmus-u millet-i islâmiye

  • İslâm milletinin nâmusu (Millet kelimesi burada "din, şeriat, inanç" anlamına geliyor.).

nasara / nasârâ

  • Îsâ aleyhisselâma inananlar.

nasrani / nasrânî

  • Îsâ aleyhisselâma inanan. Çoğulu, nasârâdır. Hazret-i Îsâ'nın bildirdiği dîne nasrâniyyet (nasrânîlik) adı verilir.

nazar-ı rağbet

  • İstekli ve değer veren bakış.

nefhat-ül-ba's

  • İsrâfil aleyhisselâmın, nasıl olduğu bizce bilinmeyen ve sûr denilen bir âlete ikinci defâ üflemesiyle bütün canlıların dirilmesi.

nefhat-ül-fer'

  • İsrâfil aleyhisselâmın, kıyâmetin kopacağına yakın, nasıl olduğu bizce bilinmeyen sûr'a birinci defâ üflemesi.

nefs-i islamiyet / nefs-i islâmiyet

  • İslâmiyetin kendisi.

nefsü'l-emir

  • İşin hakikati, aslı.

nefsü'l-emr

  • İşin temeli, esası.

nefsülemir

  • İşin kendisi, hakikatı.

nemaz

  • İslâm dîninin beş şartından biri.

nemkeşide

  • Islak, nemli, yaş, rutubetli. (Farsça)

netaic-i amel / netâic-i amel

  • İşin neticeleri.

nevafil

  • İsteğe bağlı ibadetler, nafileler.

nevniyaz

  • İşe yeni başlayan. (Farsça)

neyelan

  • İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.

neyyirat-ı islamiye / neyyirât-ı islâmiye

  • İslâmın nurlu hakikatleri.

nihayet-ül emr

  • İşin nihayetinde, işin sonunda. Netice.

nikukar / nikukâr

  • İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli. (Farsça)

nişan / nişân / نِشَانَ

  • İşaret.

nücum-u sakıbe / nücum-u sâkıbe

  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.

nukuş-u esma / nukuş-u esmâ

  • İsimlerin nakışları.

nur / نور

  • Işık, aydınlık.
  • Işık. (Arapça)

nur-u islamiyet / nur-u islâmiyet

  • İslâmiyet nuru, ışığı.

nurbahş

  • Işık saçan, aydınlatan, parlatan. (Farsça)

ordu-yu islam / ordu-yu islâm

  • İslâm ordusu.

örf

  • İslâm hukûkunun kaynaklarından; dînin ve aklın güzel gördüğü, beğendiği şey.

oruç

  • İslâm'ın beş şartından biri. Fecrin (tan yerinin) ağarmasından yâni imsaktan güneş batıncaya kadar yimeği, içmeği ve cimâ'ı terk etmek.

pa-sebük

  • İşine sarılmış, ayağına çabuk. (Farsça)

panislamizm / panislâmizm

  • İslâm birliği ülküsü.

pergem

  • İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam. (Farsça)

perhide

  • İşaret olunmuş. (Farsça)

perniyan / perniyân / پرنيان

  • İşlemeli atlas. (Farsça)

pertev / پرتو

  • Işık. (Farsça)

pertev-endaz / pertev-endâz

  • Işıklandıran, ziyâ veren, nurlandıran.

pertev-feşan

  • Işık saçan, ziya saçan.

pertevefşan

  • Işık saçan.

pervane / pervâne

  • Işık etrafında dönen küçük kelebek.

pırlanta

  • İşlenmiş elmas.

pişe / pîşe / پِيشَه

  • İş, âdet, san'at.

pişegah / pişegâh

  • İş yeri. Fabrika. (Farsça)

pişva-yı alem-i islam / pişva-yı âlem-i islâm

  • İslâm dünyasının yol gösterici imamı, önderi, Müslümanların rehberi.

pür-amal / pür-âmâl

  • İstek ve emellerle dolu.

ra

  • İsim veya zamirin sonuna ilâve edilirse, Türkçedeki i, im, in, a, e eklerinin yerine kullanılır. Meselâ:Hâne: Ev. Hâne-râ: Evi, evin, eve.Tû: Sen. Tû-râ: Seni, senin, sana. (Farsça)

rabıta-i islamiye / rabıta-i islâmiye

  • İslâm bağı.

radyumvari / radyumvârî

  • Işık saçan radyum elementi gibi.

rağbet

  • İstek, ilgi.

rağıb / râğıb

  • İstekli.

ratıb

  • Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze.

reddetmek

  • İstememek, kabul etmemek.

remizli

  • İşaretli.

remz ü naz

  • İşaret ve zarâfet.

remzeden

  • İşaret eden.

remzen

  • İşareten.
  • İşaretle. Remz olarak.

remzi / remzî

  • İşarete ait, işaretle alâkalı.

reşahat-i ihtiyar

  • İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler.

resul-ü islam / resul-ü islâm

  • İslâm Peygamberi.

riyaset-i islamiyet / riyaset-i islâmiyet

  • İslâmî idarenin başı olma.

röntgen

  • Işın, ışın aleti.

ruh-u habis / ruh-u habîs

  • İsyan ve inkârla bozulmuş kötü ruh.

ruh-u islam / ruh-u islâm

  • İslâmiyetin ruhu.

ruham-ı ham / ruham-ı hâm

  • İşlenmemiş mermer.

ruhsat

  • İslâmiyet'in, meşakkat ve zarûret gibi sebeblere bağlı olarak, ibâdetlerde ve diğer işlerde tanıdığı izin ve kolaylık; azîmetin zıttı.

ruhullah / rûhullah

  • Îsâ aleyhisselâmın lakablarından (isimlerinden).

rükn-ü islam / rükn-ü islâm

  • İslâmın şartı.

rumuz / rumûz / رموز

  • İşaretler.
  • İşaretler, semboller. (Arapça)

sa'y-u amel

  • İş ve iş gücü.

şa'ya aleyhisselam / şa'yâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Mûsâ aleyhisselâmın dînini yayıp, Tevrât-ı şerîfin hükümlerini bildirdi.

saadet-saray-ı istikbal / saâdet-saray-ı istikbal

  • İstikbalin saâdetli sarayı.

sadr-ı evvel

  • İslâmın başlangıç devrindekiler, sahabeler.

safir / safîr / صفير

  • Islık.
  • Islık. (Arapça)

safvet-i islamiye / safvet-i islâmiye

  • İslâmiyetin saflığı, temizliği.

sahife-i a'mal / sahife-i a'mâl

  • İş ve davranışların yazıldığı sahifeler.

şahıs zamiri

  • İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler. Farsçada: (Men: ben), (Tu: sen), (U: o), (Mâ: biz), (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: (Ene: ben), (Ente-sen), (Entümâ: ikiniz), (Hu: O), (Entüm: siz), (Entünn

sahtiyan / سختيان

  • İşlenmiş cilalı deri. (Farsça)

saib / sâib / صائب

  • İsabetli. (Arapça)

şaikane

  • İsteklice ve şevkli olarak. (Farsça)

sail / sâil

  • İsteyen, yoksul, dilenci.

sail-i müteannid / sâil-i müteannid

  • Israrla soru soran; karşı tarafı zora sormak için soru soran.

salat-ı istihare / salât-ı istihâre

  • İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.

saltanat-ı islamiye / saltanat-ı islâmiye

  • İslâmiyetin hâkimiyeti, saltanatı.

sami / sâmi

  • İşiten, dinleyici.

sami' / sâmi'

  • İşiten, duyan, dinleyen.
  • İşiten, duyan.

samia / sâmia / sâmiâ / سامعه / سَامِعَه

  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu. (Arapça)
  • İşitme duyusu.

samice / sâmice

  • İşitence.

samiin / sâmiîn

  • İşitenler, dinleyenler.

şarkiyat / şarkiyât

  • İslâm dünyasında araştırma yapma çalışması.

şavk

  • Işık, parıltı.
  • Işık, parıltı.

şaz / şâz / شَاذْ

  • İstisnâ.

şe'n / شأن / شَأْنْ

  • İş. (Arapça)
  • İş, şan, hâl.

şeair / şeâir / شعائر

  • İşaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.
  • İslâmî alâmetler, semboller, âdetler.
  • İslamiyet alametleri.

şeair-i diniye / şeâir-i diniye

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

şeair-i islam / şeâir-i islâm

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

şeair-i islamiye / şeâir-i islâmiye

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler.

şeair-i islamiyet / şeair-i islâmiyet

  • İslâma sembol olmuş işaret, iş ve ibadetler.

şebaviz / şebâviz / شباویز

  • İshak kuşu. (Farsça)

sebbabe / sebbâbe / سبابه

  • İşaret parmağı, şehadet parmağı. (Arapça)

sebeb-i islam / sebeb-i islâm

  • İslâm dinine girmesine sebep.

sebeb-i islamiyet / sebeb-i islâmiyet

  • İslâmiyet'e girmesine sebep.

sebeb-i tesmiye

  • İsimlendirme sebebi.

şecaat-i milliye-i islamiye / şecaat-i milliye-i islâmiye

  • İslâm milletine ait kahramanlık, yiğitlik, cesaret.

şecere-i islamiyet / şecere-i islâmiyet

  • İslâmiyet ağacı.

seciye-i islamiye / seciye-i islâmiye

  • İslâmın temel özellikleri.

sedad / sedâd

  • İstikamet, doğruluk.

şeffaf

  • Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.

şehamet-i islamiye / şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen yiğitlik, İslâm'ın kazandırdığı akla ve zekâya dayanan cesaret.

şehnaz / şehnâz

  • Işıldayan, parlayan.

sekine / sekîne / سَك۪ينَه

  • İsm-i Azam'ı içinde bulunduran duâ.

sem

  • İşitme.

sem' / سَمْعْ

  • İşitme duyusu.
  • İşitme, işitici olma. Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından.
  • İşitme.

sem'an ve taaten / sem'an ve tâaten

  • İşiterek ve itaat ederek.

şem'un aleyhisselam / şem'ûn aleyhisselâm

  • İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerden. İsminin Şemsûn olduğu da bildirilmiştir.

şema / şemâ

  • Işık, çıra.

semaen

  • İşiterek, duyarak.

semi / semî

  • İşitici.
  • İşiten, duyan.

semi' / semî'

  • İşitilecek şeyleri ne kadar gizli olsa da işiten, hamd ve senâda bulunanların, hamdini işitip mükâfat veren, kullarının duâlarını işiten ve icâbet eden, münâfık ve yalancıların kalbden söyledikleri sözleri işiten mânâsında Allahü teâlânın Esma-i hüsn âsından (güzel isimlerinden).

semi-i basir / semî-i basîr

  • İşiten ve gören.

semiane / semîane / semîâne

  • İşitircesine.
  • İşiterek.

şên

  • İş, hâl, tavır, hâdise.

sened-i müsbit

  • İsbat edici senet.

şer'-i islam / şer'-i islâm

  • İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.
  • İslâm şeriatı, Allah tarafından bildirilen, emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

şeref-i islamiye / şeref-i islâmiye

  • İslâm'ın şerefi, yüceliği.

şeref-i millet-i islamiye / şeref-i millet-i islâmiye

  • İslâm milletinin şerefi, onuru.

şeriat namına

  • İslâmiyet adına.

şeriat-ı islamiye / şeriat-ı islâmiye

  • İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm.

şeriat-i islamiye / şeriat-i islâmiye

  • İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm.

şeriat-ı kübra / şeriat-ı kübrâ

  • İslâmın büyük ve yüce hükümleri.

sevad-ı müslimin / sevad-ı müslimîn

  • İslâm cemaatı.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İstek dışı hareket. İç güdü. Canlıların hayâtiyetini ve nesillerini devâm ettirmek için, Hak teâlâ tarafından kendilerine verilen kuvvet.

şevkengiz

  • İsteklendiren.

şevkengizane

  • İsteklendirircesine.

şevket-i islamiyet / şevket-i islâmiyet / شَوكَتِ اِسلاَمِيَتْ

  • İslâmiyetin haşmeti.

seyfü'l-islam / seyfü'l-islâm

  • İslâm kılıcı.

şeyhülislam / şeyhülislâm

  • İslâm devletinde en yüksek dînî yetkili. Dînî işlerde zamânın en yetkili ve söz sâhibi âlimi.

seyyah-ı talib / seyyâh-ı tâlib / سَيَّاحِ طَالِبْ

  • İstekli yolcu.

şiar-ı islam / şiar-ı islâm

  • İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

şiddet-i hamiyet-i islamiye / şiddet-i hamiyet-i islâmiye

  • İslâmî fedakârlık duygusunun güçlü olması.

sıfat-ı işariye / sıfât-ı işariye

  • İşaret sıfatları.

şikembe / شكمبه

  • İşkembe. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

şikence / شكنجه

  • İşkence. Azap. Eziyet. (Farsça)
  • İşkence. (Farsça)

sikke

  • İşaret, damga.

sıla

  • İsimden sonra gelip ismi açıklayan cümle.

silsile-i şuunat / silsile-i şuûnât

  • İşler zinciri.

şinev

  • İşiten, dinleyen. (Farsça)

şinid

  • İşitme. Duyma.

şinide

  • İşitilmiş. Duyulmuş. (Farsça)

sinyal

  • İşaret.

sipariş / sipâriş / سپارش

  • Ismarlamak, ısmarlayış. (Farsça)
  • Ismarlama.
  • Ismarlama. (Farsça)

siraç

  • Işık, lamba.

sırat-ı müstekim / sırât-ı müstekîm

  • İslâmiyet'in gösterdiği doğru yol.

sırr-ı işari / sırr-ı işarî / sırr-ı işârî / سِرِّ اِشَار۪ي

  • İşaretle bildirilen sır.
  • İşaret edilen sır.

sırr-ı islamiyet / sırr-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin sırrı, hakikati.

sitayiş / sitâyiş

  • Israrlı övgü, medih.

şivebaz / şîvebaz / شيوه باز

  • İşveli. (Farsça)

şivekar / şivekâr / şîvekâr / شيوه كار

  • İşveli, şiveli, cilveli. (Farsça)
  • İşveli, cilveli. (Farsça)

siyaset-i islamiye / siyaset-i islâmiye

  • İslâm siyaseti, idaresi.

siyaset-i şer'i / siyaset-i şer'î

  • İslâm'ın öngördüğü siyaset ve yönetim anlayışı.

şu'lebar / şu'lebâr

  • Işıklı. (Farsça)

şu'lefeşan / şu'lefeşân

  • Işık saçan, parlatan. (Farsça)

şu'lepaş / şu'lepâş

  • Işık saçan. (Farsça)

şu'leperver

  • Işıklandıran. Alevlendirici. (Farsça)

şu'leriz

  • Işıldayan, alev saçan. (Farsça)

şua / şuâ / şûa / شعاع

  • Işın, ışık teli.
  • Işın; bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri.
  • Işın. (Arapça)

şua' / şuâ' / شُعَاعْ

  • Işın.

şuaat / şuâât / شعاعات

  • Işıklar, parıltılar, nurlar.
  • Işınlar, ışık hüzmeleri; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir.
  • Işınlar.
  • Işınlar. (Arapça)

şuaat-ı istişhad / şuâât-ı istişhad

  • İstişhad ışınları; şahit ve delil gösterme ışığının hüzmeleri, ışınları.

sual / suâl / سُؤَالْ

  • İsteme, sorma.

sual etmek

  • İstemek.

sudur-u gayr-ı ihtiyar

  • İsteksiz olarak meydana gelme.

süfyan / süfyân / سُفْيَانْ

  • İslâm deccâlı.

şugl / شغل

  • İş, meşgul olunacak şey, gaile.
  • İş, uğraşı. (Arapça)

suhre / سُخْرَه

  • İsteksiz yapan.
  • İsteksiz yapan, alaya alan.

sükna / süknâ

  • İskan etme, oturma.

sükut-i istifham / sükût-i istifham

  • İstifham sessizliği.

sülal

  • İshal olmak.

şule / şûle

  • Işık.
  • Işık.

şule-feşan / şûle-feşan

  • Işık saçan.
  • Işık saçan, nur saçan.

şulefeşan / şûlefeşân

  • Işık saçan.
  • Işık saçan.
  • Işık saçan.

sultanahmed

  • İstanbu'lda bulunan ve ismini Sultanahmed Camiinden alan semt; Sultanahmed Camiinin olduğu yer.

summ

  • İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.

sünnet-i seyyie

  • İslâmiyet'in yasak ettiği, sonradan ortaya çıkan, kötü, beğenilmeyen şeyler. Peygamber efendimiz ve dört halîfesinin zamânında bulunmayıp da, onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan ibâdet olarak yapılan şeyler. Bid'at.

sünya

  • İstisnadan bir isim.

şura / şûrâ / شُورٰي

  • İstişâre meclisi.

şura-yı şer'i / şûrâ-yı şer'î

  • İslâma uygun olan meşveret; İslâma uygun olan istişare müessesesi.

şuun / şuûn

  • İşler, faaliyetler.
  • İşler, fiiller.

şuunat / şuûnât

  • İşler, faaliyetler; Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler.
  • İşler, hâller.

şüzuz / şüzûz

  • İstisna, kural dışı.

şüzuzat / şüzûzât

  • İstisnalar, kural dışı olanlar.

tabaka-i işariye

  • İşaret edilen mânâ tabakası.

tabakat-ı işariye

  • İşaret tabakası, derecesi.

taban / tâbân

  • Işıklı.

tabdar

  • Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı. (Farsça)

tabende

  • Işık veren, parlayan. (Farsça)

tabiat-ı alem-i islam / tabiat-ı âlem-i islâm

  • İslâm dünyasının karakter ve yapısı.

tabiat-ı ma'siyet

  • İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak. (Farsça)

tabib-i hazık / tabib-i hâzık / tabîb-i hâzık / طَب۪يبِ حَاذِقْ

  • İşinin ehli olan doktor.
  • İşinin ehli doktor.

tabut-i sekine / tâbût-i sekîne

  • İsrâiloğullarının, içinde mukaddes emânetleri sakladıkları ve Mûsâ aleyhisselâmdan beri nakledilerek gelen altın kaplamalı sandık.

taği / tâğî / طاغى

  • İsyancı. (Arapça)

tahziz

  • İsteklendirme, rağbet ettirme.

takazzür

  • İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.

taksim-i a'mal / taksim-i a'mâl

  • İş bölümü.
  • İş bölümü, iş taksimi.

taksim-i mesai

  • İş bölümü, mesailerin tanzimi, ayarlanması.

taksim-i umur / taksîm-i umûr / تَقْس۪يمِ اُمُورْ

  • İşleri bölüştürme.

taksimü'l-a'mal / taksimü'l-a'mâl

  • İşbölümü.

taksimü'l-mesai / taksimü'l-mesâi

  • İşbölümü.

taksimülamal / taksimülâmâl

  • İş bölümü.

taleb / طَلَبْ

  • İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
  • İstemek, aramak.
  • İsteme.
  • İstek.

talebe

  • İsteyen, öğrenci.

talebkar / talebkâr

  • İstekli, talebli, arzulu. (Farsça)

talep

  • İsteme.

talep etmek

  • İstemek.

talib / tâlib / طالب

  • İsteyen, istekli.
  • İsteyen, istekli, talebe, öğrenci.
  • İstekli. (Arapça)

tālib / طَالِبْ

  • İstekli.

talimiesma / tâlimiesma

  • İsimleri öğretme.

talip

  • İstekli.

talip olmak

  • İstemek.

talut / tâlût

  • İsrâiloğullarının hükümdârlarından.

tarih

  • İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.

tarih-i islam / tarih-i islâm

  • İslâm tarihi.

tarik-i isyan ve küfran

  • İsyan ve küfür yolu.

taşra

  • İstanbul dışındaki yerler.

tasrifat / tasrifât

  • İstediği şekilde kullanma ve idare etme.

tatbik-i amel

  • İşin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması.

tatilieşgal

  • İşi bir yana bırakma, dinlenme.

tav'an / طوعا

  • İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
  • İsteyerek, zorlamadan, kendi isteğiyle.
  • İsteyerek. (Arapça)

tav'an ev kerhen

  • İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.

tavan / tavân

  • İsteyerek.

tayian

  • İsteyerek.

te'sis-i islamiyet / te'sîs-i islâmiyet / تَأْس۪يسِ اِسْلاَمِيَتْ

  • İslamiyetin esaslarını koyma.

teavün-ü islam / teavün-ü islâm

  • İslâmî yardımlaşma.

tebeddül-ü esma / tebeddül-ü esmâ

  • İsimlerin değişmesi.

teblil

  • Islatma. Islatılma.

tecelli-i zat / tecellî-i zât

  • İsim ve sıfatlar araya girmeden sâdece zât-ı ilâhînin tecellî etmesi.

tecelli-i ziya / tecellî-i ziya

  • Işığın yansıması.

tedvin-i şeriat

  • İslâmî hükümlerin bir araya gelmesi, toplanması.

teessür

  • İşten alıkoyma. Oyalandırma.

tefakum

  • İş büyüyüp güçleşme.

tefviz / tefvîz / تَفْوِيضْ

  • İşleri Allah'a bırakma.
  • İşi birine bırakma.
  • Ismarlama, havâle etme.
  • Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya havâle etmek, helâl ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü teâlâdan beklemek.
  • Kadına kendini boşama hakkı vermek. Yâni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.
  • İşi başkasına bırakma.

tefviz-i umur / tefvîz-i umur

  • İşleri (Allah'a) havale etme, teslim etme.

tehacüm-ü ıztırap / tehâcüm-ü ıztırap

  • Istırabın hücumu, saldırısı.

tehlil

  • İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden "Lâilâhe illâllâh" sözünü tekrar etmek.

tehzib

  • Islah etme, düzenleme.

tekyezen

  • İstinad eden, dayanan. (Farsça)

telaiye

  • İstikmet, doğruluk.

tele'lu / تلألؤ

  • Işıldama. (Arapça)

telemmu / telemmû

  • Işıldama.

telkinat-ı musırrane

  • Israrla fikirlerini kabul ettirmeye çalışma.

telvihan

  • İşaretle, işaretle göstererek.

temenni / temennî / تمنى

  • İstek, arzu. (Arapça)
  • Temennî edilmek: Arzu edilmek. (Arapça)
  • Temennî etmek: Arzu etmek. (Arapça)

tendiye

  • Islatma, nemleme.

tenevvü-ü esma / tenevvü-ü esmâ

  • İsimlerin çeşitliliği.

tenezzül

  • İsteyerek inme.

tenha

  • Issız yer.

tênis

  • Isındırma, okşama.

terbiye-i islamiye / terbiye-i islâmiye

  • İslâm terbiyesi.

terbub

  • İşe vurulmamış davar.

tergib

  • İsteklendirme, şevklendirme.
  • İsteklendirme.

tergibat / tergibât

  • İsteklendirmeler.

terk-i şeair

  • İslâmiyete sembol olmuş iş ve ibadetleri terk etme.

terkib-i izafi / terkîb-i izafî

  • İsim tamlaması.

terkih

  • İşi salâha getirmek.

teşa'şu' / تشعشع

  • Işıma. (Arapça)

tesamu'

  • İşitmek. Bir sözü birbirinden duymak.

tesanüd-ü islam / tesanüd-ü islâm

  • İslâmdan gelen dayanışma.

teşebbüskarane / teşebbüskârâne

  • İşe girişircesine.

teşehhi

  • İştahla isteme.

teşemmür

  • İşe hazırlanma.

teshin

  • Isıtmak, soğukluğunu gidermek.

tesis-i islamiyet / tesis-i islâmiyet

  • İslamiyetin tesisi, kuruluşu.

teslim-i islami / teslim-i islâmî

  • İslâma teslim olma, bağlanma.

teslim-i umur

  • İşlerin teslimi.

tesmiye / تَسْمِيَه

  • İsimlendirme.
  • İsimlendirme, adlandırma.
  • İsimlendirme.

tesmiye etmek

  • İsimlendirmek.

tesmiye olunan

  • İsimlendirilen.

teşne

  • İstekli, hevesli.

teşrik-i mesai

  • İşbirliği.

teşrikimesai / teşrikimesâî

  • İş birliği.

teşvik

  • İsteklendirme.

teşvikhat

  • İsteklendirmeler.

teşvikkarane / teşvikkârâne

  • İsteklendirircesine.

tesviye-i umur / tesviye-i umûr

  • İşlerin görülüp neticelendirilmesi.

tetkikat-ı saibe / tetkikat-ı sâibe

  • İsabetli tetkikler, araştırmalar.

tevafuk-u remzi / tevafuk-u remzî

  • İşaretlerin birbirine denk gelmesi, uygun düşmesi.

tevak

  • İstekli kimse.

tevekan

  • İstekli olma.

tevekkül / توكل

  • İşi Allah'a bırakma.

tevfiz

  • İşi başkasına bırakma.

tevkifi / tevkîfî

  • İslâmiyet'in bildirmesine bağlı olan ve değiştirilmesi câiz olmayan.

teyha'

  • Issız yer.

tille

  • İşlenmemiş altın. (Farsça)

tiryak-ı marazi'l-bid'a / tiryâk-ı marazi'l-bid'a

  • İslâmiyet'in aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve sünnete aykırı mânevî hastalıkların ilâcı, panzehiri; On Birinci Lem'a.

tiryaku marazı'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri.

tiryaku marazi'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp, sonradan dine sokulan, Kur'ân ve sünnete muhalif mânevî hastalıkların ilâcı.

tufan-ı maasi / tufan-ı maâsi

  • İsyanlar, günahlar tufanı.

ücret

  • İşin karşılığı.

üdeba-yı islamiye / üdeba-yı islâmiye

  • İslâm edipleri.

uhuvvet-i islamiye / uhuvvet-i islâmiye / اُخُوّتِ اِسْلَامِيَه

  • İslâm kardeşliği.
  • İslam kardeşliği.

ulema-i beni israiliye / ulema-i benî israiliye

  • İsrailoğullarının (Yahudilerin) âlimleri.

ulema-i islam / ulemâ-i islâm

  • İslâm âlimleri.

ulema-i islam alemi / ulema-i islâm âlemi

  • İslâm âlimleri dünyası.

ulema-yı islam / ulemâ-yı islâm / عُلَمَايِ اِسْلَامْ

  • İslâm âlimleri.
  • İslâm âlimleri.

ulü'l-emir

  • İş idare eden, idareci, yönetici ve siyasetçiler.

ulum ve maarif-i islamiye / ulûm ve maarif-i islâmiye

  • İslâmî ilimler ve bilgiler.

ulum-i diniyye / ulûm-i dîniyye

  • İslâm bilgileri, din bilgileri.

ulum-i islamiyye / ulûm-i islâmiyye

  • İslâm bilgileri, din bilgileri, müslümanların öğrenmesi lâzım olan bilgiler.

ulum-u islamiye / ulûm-u islâmiye

  • İslâm ilimleri.

ümmet-i islamiye / ümmet-i islâmiye

  • İslâm ümmeti, bütün Müslümanlar.

umur / umûr / امور / اُمُورْ

  • İşler.
  • İşler.
  • İşler, emirler, hususlar.
  • İşler. (Arapça)
  • İşler.

unsur-u islamiyet / unsur-u islâmiyet

  • İslâmiyetin esası.

unvan

  • İsim.

ünvan

  • İsim, nam.

üssü'l-esas-ı islamiyet / üssü'l-esas-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin en önemli temeli.

usul-i şeriat

  • İslâm şeriatının temel usulü, kuralı.

usul-ü islamiye / usul-ü islâmiye

  • İslâm'ın esasları, temelleri.

usul-ü islamiyet / usul-ü islâmiyet

  • İslâm esasları.

usulü'd-din düsturları / usûlü'd-din düsturları

  • İslâmî esaslar, dinin temel prensipleri.

uzeyr aleyhisselam / uzeyr aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamber veya velî. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini İsrâiloğullarına tebliğ etti.

uzza

  • İslâmiyetten evvel câhiliyet devrinde büyük putlardan birisinin ismi.
  • İslâmdan önce Kâbede bulunan putlardan biri.

vahdet-i islam / vahdet-i islâm

  • İslâmın birliği, beraberliği.

vahdet-i islamiye / vahdet-i islâmiye

  • İslâm birliği.

vahşet-abad / vahşet-âbâd

  • Issız, korku ve ürkeklik veren yer. (Farsça)

vasıta-i işaret

  • İşaret vasıtası, aracı.

vazifeşinas / vazifeşinâs

  • İşini dikkatle yapan. Vazifesini özenerek, severek yapan. (Farsça)

ve'd-i benat

  • İslâmiyetten önce Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömme adeti.

ve'd-ül benat

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyet devrindeki Arablarda kızlarını hakir gördüklerinden diri iken defnetmek âdeti.

vech-i işaret

  • İşaret yönü.

velediyet / وَلَدِيَتْ

  • İsa (as) ın, hâşâ, Allahın oğlu olduğu iftirası.

velev

  • İsterse, her ne kadar.

veny

  • İş hususunda gevşeklik gösterme.

vesselam / vesselâm

  • İşte bu kadar, bundan sonra selâm.
  • İşte o kadar, artık bitti, bundan sonra selâm.
  • İşte bu kadar!

vezaif-i islamiyet / vezâif-i islâmiyet

  • İslâmiyetle ilgili görevler.

vilayet-i amme / vilâyet-i âmme

  • İslâmiyet'in yalnız sûretine uyanların kavuştuğu evliyâlık makâmı.

vird-i ümmet

  • İslâm ümmetinin sürekli tekrar ettiği dua.

vücud-u islamiye / vücud-u islâmiye

  • İslâmiyetin bedeni.

vukuat-ı süfyaniye

  • İslâm Deccalı olan Süfyan ile ilgili olaylar.

ya'mele

  • İşe dayanıklı cins dişi deve.

yahud

  • İsterseniz, veyâ. İyisi. (Farsça)

yahya aleyhisselam / yahyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur. Annesinin ismi Elîsa olup, hazret-i Meryem'in kızkardeşi ve İmrân'ın kızı idi. Dâvûd aleyhisselâmın neslinden olan Yahyâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem'in teyzesinin oğludur.

yebs

  • Islak şeyin kuruması.

yed-i beyza-yı islam / yed-i beyzâ-yı islâm / يَدْ بَيْضَايِ اِسْلَامْ

  • İslâmın temiz ve pâk eli.
  • İslâmın nûrlu eli.

yed-i istifade

  • İstifade eli, faydalanma eli.

yuşa aleyhisselam / yûşâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına, Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen peygamber. Mûsâ aleyhisselâmın yeğeni ve vekîli idi. İsmi Yeşû olup hıristiyanlar Yeşû diyorlar. Annesi Mûsâ aleyhisselâmın kız kardeşidir.

zaman-ı cahiliyet

  • İslâmdan önceki küfür ve cehalet zamanı, dönemi.

zamir / zamîr / ضَمِيرْ

  • İsmin yerini tutan kelime.
  • İsmin yerini tutan kelime.

zarf-ı ziya

  • Işığın kılıfı.

zav' / ضوء

  • Işık. (Arapça)

zekat / zekât

  • İslâm'ın beş şartından biri. Dînen zengin sayılan müslümanın nisab miktârındaki zekat malının belli zamanda belli miktârını zekat niyeti ile ayırıp emr edilen müslümanlara vermesi.

zekeriyya aleyhisselam / zekeriyyâ aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Soyu Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etti. Yahûdîler tarafından şehîd edildi. Kabri Haleb'dedir.

zelzele-i maneviye-i islamiye / zelzele-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâm dünyasında meydana gelen mânevî sarsıntı.

zevil erham / zevil erhâm

  • İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz (farz hisse sâhibi) ve asabe denilen kimseler dışındaki yakın akrabâ.

zıa

  • İşlenir toprak. Tarla.

zımmi / zımmî

  • İslâm devletindeki gayr-i müslim vatandaş.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR</