LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te i şar ifadesini içeren 163 kelime bulundu...

ishak aleyhisselam / ishâk aleyhisselâm

  • Şam ve Filistin ahâlisine (halkına) gönderilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın ikinci oğlu olup, annesi hazret-i Sâre'dir. İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara tebliğ etti. İsmi, Kur'ân-ı kerîmde on yedi yerde bildirilmiştir.

ab-ı ahmer / âb-ı ahmer / آب احمر

  • Kızıl su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

ab-ı ateşin / âb-ı âteşîn / آب آتشين

  • Ateşli su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

abluka

  • İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.

afak-ı cihan / âfâk-ı cihan

  • Dünyanın etrafını saran ufuklar.

afşelil

  • Sırtlan dedikleri canavar.
  • Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.

ağa yeri

  • Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.

ahves

  • Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)

akağa

  • Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.

alem-i istiğrak ve sekir / âlem-i istiğrak ve sekir

  • Kendinden geçme ve mânâ alemindeki sarhoşluk âlemi.

arz-hane

  • İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda. (Farsça)

aseli / aselî

  • Bal gibi sarı renkte olan.
  • Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası.
  • Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.

ateş-i ter

  • Kırmızı şarap.

atik

  • (Çoğulu: Avâtik) Sırtın üst kısmı. Omuz ile boyun arası.
  • Eski şarap.

avadancı

  • Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.

bab-ı hümayun / bâb-ı hümayun

  • Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.

bahr-i muhit-i hindi / bahr-i muhit-i hindî

  • (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

berş

  • Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. (Farsça)
  • Arzu, gönül isteği. (Farsça)

betil

  • Hz. İsa'nın (A.S.) anası olan Hz. Meryem'in lâkabı.
  • Salkımları sarkmış ağaç.
  • Nehirlerdeki akıntılar.
  • Ağacın gövdesinden veya ana ağaçdan ayrılıp başka kök salan fidan.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

çavuş

  • Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi.
  • Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker.
  • İşçilerin b

cebir

  • Zabtetmek. Zor. Kuvvet.
  • Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek.
  • Bâtıl bir fırka.
  • Mat: Harflerle yapılan hesab.
  • Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar.

cefnak

  • Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.

cehd

  • Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması.
  • Azim, gayret, fedakârlık.
  • Takat.
  • Gayret, olanca gücü ve kuvveti sarf etmek.

cem'

  • Birleştirme, bir araya getirme.
  • İkindi namazını öğle namazıyla, yatsı namazını akşam namazıyla birlikte kılma.
  • Tasavvufta bir makam. Fenâ ve sekr (mânevî sarhoşluk) makâmı da denir.

cihad

  • (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'l

dua-yı fiili / dua-yı fiilî

  • Fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme.

ecel-i muallak / ecel-i muallâk

  • Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
  • Mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel.

ecir-i müşterek / ecîr-i müşterek

  • Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

enderun

  • İç, dâhil.
  • Kalb, içyüz, gönül.
  • Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.

erkan-ı sitte-i iman / erkân-ı sitte-i iman / erkân-ı sitte-i îmân / اَرْكَانِ سِتَّۀِ اِيمَانِيَه

  • İmanın altı şartı.
  • Îmânın altı şartı.

erkan-ı sitte-i imaniye / erkân-ı sitte-i imaniye

  • İmanın altı şartı.

esvel

  • Karnı sarkık olan erkek. (Müe: Sevlâ)

evamir-iaşere / evâmir-iaşere

  • Allahü teâlânın Tûr dağında Mûsâ aleyhisselâma bildirdiği on emir. Yahûdîlikte uyulması şart olan on kâide.

faiz / fâiz

  • Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaa t. Ribâ.

fariza / farîza

  • Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife.
  • Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

girde

  • Yuvarlak, değirmi. (Farsça)
  • Evvelce yahudilerin, müslümanlardan ayırd edilebilmeleri için, omuzlarına diktikleri sarı renkte bir parça. (Farsça)
  • Açılmış yufka. (Farsça)
  • Yuvarlak yastık. (Farsça)
  • Gr: Bütün, hepsi, tamamı. (Farsça)

gülhane

  • İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.

hac

  • İslâm'ın beşinci şartı. Gerekli şartları kendinde bulunduran (bülûğa ermiş yâni ergen, hür, zengin, aklı başında) her müslümanın ömründe bir defâ ihramlı (dikişsiz) bir elbise ile Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyâret etmesi ve Arafât denilen yerde bir mikt âr durması ve bâzı vazîfeleri yerine getirmesi.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadi / hadî

  • Birinci.
  • Mazluma yardım eden.
  • Deveyi şarkı söyleyerek süren.

hakayık-ı seb'a

  • Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.

handeris

  • Eski şarap.

harab / harâb / خراب

  • Yıkık, harap. (Arapça)
  • Fitil gibi sarhoş. (Arapça)
  • Harâb etmek: Yıkmak, bozmak, tahrip etmek. (Arapça)
  • Harâb olmak: Yıkılmak, bozulmak, kırılmak. (Arapça)

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

hatla'

  • Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal)

havsa'

  • Karnı sarkık olan kadın. (Müz: Ahves)

hazandide

  • Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. (Farsça)

hedlak

  • Dudakları sarkık olan.

hicab-ı meşimi / hicab-ı meşimî

  • Rahim zarı. Ana rahminde cenini saran zar.

hıfzıssıhha

  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.

hınna

  • Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.

hırka-i saadet

  • Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir.

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hulle-i icadat / hulle-i îcâdât

  • Yaratma fiilinin üzerini saran elbise; îcat elbisesi.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

içtimaiyat-ı islamiye / içtimaiyat-ı islâmiye

  • İslâmî toplum bilimi, İslâm sosyolojisi; Müslümanların yaşadığı şartlar ve gelişmeler.

ifna-yi hayat

  • Hayatını sarf edip bitirmek. Hayatını yok etmek.

ifna-yi maal / ifna-yi maâl

  • Malını sarfetme, malını ifnâ etme.

ilahi / ilâhî / الهى

  • Tanrısal. (Arapça)
  • İlahî, dinî şarkı. (Arapça)

iltika'

  • İnsanın rengi değişmek. Benzi sararmak.

irfal

  • Elleri sallıyarak yürüme.
  • Eteği sarkıtma.

ısabe

  • (Çoğulu: Asâib) Cemaat, topluluk.
  • Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı.
  • Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.

ispirtizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler. (Fransızca)

ispritizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler.

ispritizmacı

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi.

istifrag

  • (Ferag. dan) Kusma. Kay.
  • Mümkün olanı sarfetmek.

istiğrak / istiğrâk / اِسْتِغْرَاقْ

  • Ma'nevî sarhoşluk.

istihlakat-ı dahiliye / istihlâkat-ı dâhiliye

  • Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.

kameriyye

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.

kayl

  • (Çoğulu: Akyâl) Ulu şerif kimse.
  • Öğle vakti şarap içmek.

kaza-i muallak / kazâ-i muallak

  • Allahü teâlânın yaratılmasını şarta bağlı olarak takdîr ettiği ve şart meydana gelince yarattığı şeyler.

kaziye-i şartiye

  • İki cümleden oluşan ve bir cümledeki hükmün diğer bir cümledeki şarta bağlı olduğu önerme.

keud / keûd

  • Meşakkatli sarp yokuş.

kubbe altı

  • Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.

kubbe-nişin

  • İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri. (Farsça)

kümeyt

  • Koyu doru at.
  • Kırmızı şarap.

kusur-u semavi / kusûr-u semâvi

  • Gökteki saraylar.

laic

  • (Çoğulu: Levaic) Kalbini aşk ateşi saran kimse.

lazım-ı melzum / lâzım-ı melzum

  • Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.

mahv ve sekir

  • Allah'ın varlığı karşısında kendini ve herşeyi yok sayma ve Onun karşısında mânevî sarhoşluk hâlinde olma.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

medş

  • Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.

mef'ul-ü sarih

  • Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uld

menaat-ı mevkiiye

  • Arazi sarplığı.

meni / menî

  • Yerinden şehvetli (lezzetli) veya şehvetsiz olarak kopup, ayrılıp, erkekten koyu beyaz, kadından akıcı sarı olarak gelen sıvı.

meşrık-ı tulu'

  • Işığın, nurun geldiği şark ciheti.

meşruta

  • Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş.
  • Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.

mest-i müdam

  • Her zaman, devamlı sarhoş.

mey-perest

  • (Çoğulu: Meyperestân) Devamlı şarap içen. (Farsça)

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

muahid / muâhid

  • Belli şartlar çerçevesinde antlaşma yapan.
  • Karşılıklı anlaşma sonucu olarak İslâm devletine cizye ödeyen ve buna karşılık koruma altına alınan Müslüman olmayan kimse.

muammem

  • Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan.

müdmin-i hamr

  • Gece gündüz devamlı sarhoş olan kimse.

mufavada şirketi / mufâvada şirketi

  • Sermâyedeki hisseleri, kâr ve kullanma hakkı, ortaklar arasında eşit olan ve ortakların müslüman olması ve herbirinin sermâyesinden başka parası bulunmaması şartlarıyla kurulan bir şirket. Müsâvat şirketi.

muhazat-ı nisa

  • Fık: Kadınlarla erkeklerin namazda aynı hizada aynı safta beraber durmaları (ki, bazı şartlar müvacehesinde namazı ifsad eden bir haldir.)

mükatebe / mükâtebe

  • Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma.
  • Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.

mukır / mûkır

  • Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.

müsabaka

  • Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müstenfik

  • Başkalarını beslemek için malını sarfeden.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.

mütefekkir

  • Düşünen, derin mes'eleleri düşünen. Tefekkür ve teemmül edici olan.
  • Kuvve-i bâtınayı sarfeden. Âlim. Çok bilgili.

mütehemmik

  • İşinin üzerine düşen, ehemmiyet veren. İşine sıkı sarılan.

mütevessik

  • Bir işe sımsıkı sarılan.
  • Bir işi sebat ve devam üzere tutan.

mütevessikane

  • Bir işe sımsıkı sarılarak. Bir işi sebat ve devam üzere tutarak. (Farsça)

nakıs

  • Ekşi şarap.

perhüde

  • Saçmasapan söz, hezeyan. (Farsça)
  • Ateşten dolayı sararmış eşyâ. (Farsça)

rahik

  • Safi şarap, Cennet şarabı.

recefe

  • Zelzele.
  • Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir.

renf

  • (Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak.

riba / ribâ

  • Fâiz; ödünç vermekte, rehnde (ipotekte) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden (satıcıdan) birinin ötekine karşılık olarak vermesi şart edilen fazla mal.

rukbi / rukbî

  • İki kişinin karşılıklı olarak, öldükten sonra sâhib olmaları şartıyla birinin malını diğerine bağışlaması yâni sen ölürsen evin benim olsun, ben ölürsem evim senin olsun şeklindeki hibe.

rükn-ü imaniye

  • İmanın şartı; imanın altı şartı.

rükn-ü mühim

  • Mühim bir rükün, esas, önemli şart.

şa'rani / şa'ranî

  • (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.

saadet-saray / saâdet-saray

  • Saâdetli saray.

saadet-saray-ı ebediyye / saâdet-saray-ı ebediyye

  • Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)

saadet-saray-ı istikbal / saâdet-saray-ı istikbal

  • İstikbalin saâdetli sarayı.

safra

  • Sarı.
  • Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.

şarab-ı muhabbet / şarâb-ı muhabbet

  • Sevgi şarabı.

saray-ı muhteşem

  • İhtişamlı, görkemli saray.

şarib-ül leyli ve-n nehar

  • Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.

şarki / şarkî

  • Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.

şatahat / şatâhat

  • Mânevi sarhoşluk.
  • Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
  • Mânevî sarhoşluk ve cezbe halindeyken şeriata aykırı söz söyleme.
  • Mânevî sarhoşluk hâlindeyken söylenen dengesiz sözler.

seker

  • Hurmadan elde edilen içki, bir nevi şarap.

sekir

  • Mânâ alemindeki sarhoşluk.

sekr

  • Şuursuzluk, kendinde olmama hâli. Tasavvufta mânevî sarhoşluk.

şemşelik

  • Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın.
  • Seri yürüyüşlü kadın.

sevla'

  • (Çoğulu: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel)

sikkir / sikkîr

  • Devamlı sarhoş kimse.

şütürleb

  • Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse. (Farsça)

ta'lik

  • Asmak.
  • Geciktirmek.
  • Bağlanmak.
  • Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine bağlanmış olur. Buna ta'liki şart denir.
  • Muallak k

ta'rif

  • (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih.
  • Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak.
  • Gr: Bir ismi marife etmek.
  • Arafat'ta vakfe yapmak.

tadil-i erkan / tâdil-i erkân

  • Namazı şartlarına uygun şekilde kılma ve rüku ve secde gibi temel esasların arasında biraz bekleme.

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.

tebzir

  • Boş yere malını sarf etmek.
  • Serpmek. Dağıtmak.
  • İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.

tecahüd

  • Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak.

tecbir

  • (Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme.

tecmir

  • Buhur etmek.
  • Taş atmak.
  • Hapsetmek.
  • Aşağı sarkıtmamak.
  • Kadının saçını toplayıp bağlaması.

tehdil

  • (Budak) aşağı eğilmek.
  • (Dudak) aşağı sarkmak.

tengiz

  • Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma.

teseffül

  • Örtme.
  • Aşağı sarkma.
  • Bayağılaşma, aşağılaşma.

teşelşül

  • (Çoğulu: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması.
  • Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.

teznub

  • Kuyruğu tarafından olmaya başlayan hurma salkımı.
  • Tülbendin aşağı sarkan tarafı.

vakfe

  • Bir hareketin geçici olarak durdurulması.
  • Durak. Durulacak yer.
  • Hacıların Hac esnasında Arafat'taki tevakkufları olup, eda etmeğe mecbur oldukları şartlardan birisidir.

yakut-u müzab

  • Erimiş yakut.
  • Göz yaşı.
  • Kan.
  • Kırmızı şarap.

zelzele-i içtimai ve beşeri / zelzele-i içtimaî ve beşerî

  • İnsanın sosyal hayattaki sarsıntıları.

zelzele-i maneviye-i islamiye / zelzele-i mâneviye-i islâmiye

  • İslâm dünyasında meydana gelen mânevî sarsıntı.

zelzele-i raksnüma / zelzele-i raksnümâ

  • Danseder gibi sarsılma.

zelzele-i sekerat

  • Ölüm anındaki sarsıntı.

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zergun / zergûn

  • Altın gibi sarı renkli olan. Altın renkli. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR