LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te hikaye ifadesini içeren 99 kelime bulundu...

ahabir

  • (Tekili: Ahbâr) Hikâyeler.
  • Rivayetler.

ahsenü'l-kasas

  • Kıssaların, hikâyelerin en güzeli.
  • Yusuf Sûresi.

arzu

  • Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

dasıtan / dâsıtân

  • Destan, meşhur hikâye.

dasitane-i aşk / dâsitâne-i aşk

  • Aşk hikâyesi ve destanı.

dastan / dâstân / داستان

  • Destan. (Farsça)
  • Hikaye. (Farsça)
  • Masal. (Farsça)

destan / destân / دستان

  • (Tekili: Dest) Eller. (Farsça)
  • Hikâyeler, masallar. (Farsça)
  • Hile, tezvir, mekir. (Farsça)
  • Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı. (Farsça)
  • Kahramanlık hikâyesi.
  • Hikaye. (Farsça)
  • Destan. (Farsça)
  • Masal. (Farsça)

efsane / efsâne

  • Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
  • Uydurulmuş hikâye, mitoloji.

efsane-perdaz

  • Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı. (Farsça)

ekasis

  • (Tekili: Kıssa) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.

emsal / emsâl / امثال

  • (Tekili: Misâl) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar.
  • Mat: Kat sayı.
  • (Mesel) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
  • Hikayeler. (Arapça)
  • Masallar. (Arapça)

endar

  • Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa. (Farsça)

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

esatir / esâtir

  • İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji.
  • Saflar. Sıralar.
  • Uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.

fesane

  • Asılsız hikâye. Masal. (Farsça)

fıkarat / fıkarât

  • (Tekili: Fıkra) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler.
  • Fasıllar, bölümler, kısımlar.
  • Cümleler, parağraflar.
  • Omurga kemiklerindeki boğumlar.

fıkarat-ı latife / fıkarât-ı latife

  • Hoş ve lâtif hikâyeler.

fıkarat-ı müntehabe / fıkarât-ı müntehabe

  • Seçkin hikâyeler.

fıkra

  • Yazıda bir bahis.
  • Parağraf.
  • Kanun maddelerinden her bir kısım.
  • Kısa haber.
  • Küçük hikâye.
  • Omurga kemiklerinin her biri.
  • Bend.
  • Kıssa.
  • Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
  • Kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.

fıkra-han / fıkra-hân

  • Hikâye söyliyen, fıkra anlatan. (Farsça)

haki / hakî / hâkî / حاكى

  • Anlatan. Hikâye eden.
  • Hikaye eden. (Arapça)

hengame-gir / hengâme-gir

  • Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. (Farsça)
  • Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. (Farsça)
  • Kavgacı, gürültücü. (Farsça)

hikayat / hikâyât / حكایات

  • Hikâyeler.
  • Hikâyeler, olaylar.
  • Hikâyeler.
  • Hikayeler, öyküler. (Arapça)

hikaye / hikâye

  • (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma.
  • Olmuş bir hâdise.

hikaye-i tarihiye / hikâye-i tarihiye

  • Tarihî hikâye.

hikaye-i temsiliye / hikâye-i temsiliye

  • Kıyaslamalı, analojik hikâye.

hikaye-nüvis / hikâye-nüvis

  • Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı. (Farsça)

hikaye-perdaz / hikâye-perdâz

  • Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen. (Farsça)

hikayet / hikâyet / حكایت

  • Hikâye.
  • Hikâye.
  • Öykü, hikaye. (Arapça)

hikayet-i ayani / hikâyet-i ayânî

  • Görürcesine hikâye etme, anlatma.

hüma kuşu / hümâ kuşu

  • Devlet kuşu. (Hikâyede: Gölgesi kimin başına düşerse o padişah olurmuş, derler. Hümâyun da buradan gelmiştir. Tayr-ı hümâyun, tâlih kuşu, uğur kuşu gibi isimlerle söylenir.)

hurafe / hurâfe / خُرَافَه

  • Uydurma hikâye ve rivayet.
  • Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
  • Uydurma hikâye.

hüsn ü aşk

  • Güzellik ve muhabbet:
  • şeyh Galib'in manzum hikâyesi.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

kasas

  • Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak.
  • Tetebbu' etmek.
  • Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
  • Kıssalar, hikâyeler.

kays

  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı.
  • Süngü miktarı.

kısas

  • Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.
  • Kıssalar, hikayeler. (Arapça)
  • Kıssalar, hikâyeler.

kısas-ı meşhure

  • Meşhur kıssalar, hikâyeler.

kıssa

  • Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet.
  • İbretli hikâye.
  • İbretli hikâye.
  • Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.

kıssa-i acibe

  • Şaşırtıcı, hayrette bırakan ibretli hikâye.

kıssa-i meşhure

  • Meşhur ibretli hikâye.

kıssa-i musa

  • Hz. Mûsâ'nın hikâyesi.

kıssa-i temsiliye

  • Temsil tarzındaki kıssa, ibretli hikâye.

kıssa-i yusuf

  • Hz. Yusuf'un kıssası, hikâyesi.

kıssagu / kıssagû

  • Hikâye ve kıssa anlatan. (Farsça)

kıssagüzar / kıssagüzâr

  • Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi. (Farsça)

kıssahan / kıssahân

  • Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan. (Farsça)

kıssaperdaz / kıssaperdâz

  • Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı. (Farsça)

kıssat / kıssât

  • (Tekili: Kıssa) Kıssalar. Hikâyeler.
  • Kıssalar, hikâyeler.

leyla / leylâ

  • Çok karanlık gece.
  • Arabi ayların son gecesi.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramanı.

macera-yı hayatiye

  • Hayat hikâyesi, yaşanan olaylar.

magazi

  • Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri.
  • Savaşlar, muharebeler, gazalar.

mağazi / mağazî

  • Gaza hikâyeleri.

magza

  • Maksad, gaye, meram, istek, arzu.
  • (Çoğulu: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler.
  • Savaş, muharebe, gaza, harb.

mahki / mahkî

  • Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
  • Hikâye olunan.

mahkiyun anh / mahkîyun anh

  • Anlatılan, söz konusu olan; hikâyenin konusu olan şey, kimse.

mahkiyyun anh

  • Kendisinden söz edilen; hikâye kahramanı.

meddah

  • (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden.
  • Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.

megazi / megâzî

  • Harp tarihi, gazâlara (savaşlara) dâir bilgiler, menkıbeler, hikâyeler.

menakıb / menâkıb

  • (Tekili: Menkıbe) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.
  • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.
  • Hayat hikâyeleri.

menkabe

  • Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.

menkıbe

  • Bir zâtın güzel iş, söz ve hallerini, hayâtını konu edinen hikâye ve hâtıralar. Çoğulu menâkıbdır.
  • Meşhur kimselerin hallerine dair hayat hikâyesi; kıssa.
  • Hayat hikayesi.

mesel / مثل

  • Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye.
  • Dokunaklı ve mânalı söz.
  • Benzer. Misil.
  • Delil. Hüccet.
  • Örnek, benzer, nümune.
  • Dokunaklı ve mânâlı söz.
  • Yararlı hikâye.
  • Delil, hüccet.
  • Atasözü, küçük hikâye.
  • Örnek. (Arapça)
  • Özlü söz. (Arapça)
  • Öğretici hikaye. (Arapça)

misal

  • Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek.
  • Düş. Rüya.
  • Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye.
  • Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas.
  • Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.

muhadese

  • (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.

muhakat

  • Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek.
  • Birbirine hikâye söylemek.

muhazara

  • (Çoğulu: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler.
  • Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma.
  • Konferans verme.

muhazarat / muhazarât

  • (Tekili: Muhazara) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.

müsül-i faraziye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

müsül-ü faraziyye

  • Farazî temsiller, hikâyeler.

mutayebat

  • (Tekili: Mutâyebe) Eğlenceli hikâyeler. Fıkralar.
  • Şakalaşmalar, lâtife yapmalar.

mütemessil

  • Bir şeye benzeyen, bir şeyin suretine giren, cisimlenip görülen.
  • Kıssa, hikâye anlatan.

nakkal

  • (Nakl. dan) Nakledici.
  • Hikâyeci. Hikâye anlatan.

nakl

  • Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek.
  • Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek.
  • Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek.
  • Eski mest ve çizme.
  • Yırtık elbiseyi yamamak.

nakl-bend

  • Hikâyeci. Masal uyduran. (Farsça)

naklen

  • Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.

nedim / ندیم

  • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
  • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
  • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
  • Padişahların ve yüksek rütbeli devlet ricalinin sohbet arkadaşı. (Arapça)
  • Güzel hikaye anlatan. (Arapça)

nekre-gu / nekre-gû

  • Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen. (Farsça)

nukul

  • Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.

ravi / râvi / راوی

  • Rivayet eden. (Arapça)
  • Anlatan, hikaye eden. (Arapça)

ravi-i kıssa

  • Bir hâdiseyi hikâye eden. Hikâye anlatan.

raviyan

  • (Tekili: Râvi) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar.

rivayet / rivâyet / روایت

  • Hikâye edilen hâdise veya söz.
  • Bir hâdisenin başkalarına anlatılması.
  • Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması.
  • Kuyudan halk için su çekmek.
  • Hikâye edilen, anlatılan, hadîs nakli.
  • Nakletme, hikaye etme. (Arapça)
  • Söylenti. (Arapça)

roman

  • Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye.
  • Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.

ruvat

  • (Tekili: Râvi) Hikâye edenler. Rivayet edenler.

sa'di / sa'dî

  • (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır.
  • Saadete, uğura mensub.

şathiyyat

  • Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler.

semer

  • Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.

semir

  • Arkadaş, refik.
  • Gece anlatılan kıssa ve hikâye.

serencam-ı hidayet / serencam-ı hidâyet

  • Hidâyetin hayat hikayesi.

sergüzeşt-i hayat

  • Hayat hikâyesi.

simer

  • (Çoğulu: Esmâr) Kıssa, hikâye.
  • Akşamdan sonra olan.

tahkiye

  • Hikâye etme.
  • Tahkiye etmek: Anlatmak, hikaye etmek.
  • Anlatmak. Hikâye etmek.

tarihçe

  • Hayat hikayesi.

tarihçe-i hayat

  • Hayat hikâyesi.

tarihçe-i hayat-ı maneviye / tarihçe-i hayat-ı mâneviye

  • Mânevî hayat hikâyesi.

üsture / üstûre

  • Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan "esâtir" kelimesinin müfredidir.
  • Efsane, uydurma hikâye, mitoloji.

vamık

  • Seven. Âşık, sevdalı.
  • Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR