LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te hi kelimesini içeren 802 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

a'sab-ı muharrike / a'sâb-ı muharrike

  • Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.

ab-yari-i himmetinizle / ab-yârî-i himmetinizle

  • Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.

adem

  • Hiçlik, yokluk.

adem zulümatı

  • Hiçlik karanlıkları.

adem-i hikmet

  • Hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması.

adem-i hizmet

  • Hizmet etmeme.

adem-i mutlak / عَدَمِ مُطْلَقْ

  • Hiçbir varlık mertebesinde olmama.

aforoz

  • Hıristiyanlık ve yahûdîlikte, dinden ve cemâatten uzaklaştırma cezâsı.

agul

  • Hiddetlenerek göz ucuyla bakma. (Farsça)

ahd-i cedid / ahd-i cedîd

  • Hıristiyanların kutsal kitabı olan Kitâb-ı mukaddes'in ikinci bölümü.

ahsas

  • Hisler. Duygular.

ahzab / ahzâb

  • Hizbler, gruplar.
  • Hizipler, bölümler, partiler.

akd-i muavaza

  • Hibe ve sadaka gibi teberruattan olmayıp iki taraftan ivaz verilerek yapılan akd, ivazlı akd. Satış, trampa gibi.

akide-i velediyet

  • Hıristiyanlık ve Musevîlikte bulunan ve hâşâ Hz. İsâ (a.s.) ile Hz. Üzeyr'in (a.s.) Allah'ın oğlu olduğunu kabul eden bâtıl inanç.

akraba-i taallukat / akraba-i taallûkat

  • Hısım akraba; yakın uzak bütün akrabalar, aile çevresi.

akval-i hakimane / akval-i hakîmâne

  • Hikmet sahiblerine yakışır sözler. (Farsça)

alamet-i hiddet / alâmet-i hiddet

  • Hiddet, kızgınlık belirtisi.

alem-i hıristiyan / âlem-i hıristiyan

  • Hıristiyan dünyası.

alem-i hıristiyaniye / âlem-i hıristiyaniye

  • Hıristiyanlık âlemi.

alem-i hıristiyaniyet / âlem-i hıristiyaniyet

  • Hıristiyanlık dünyası.

ali-himmet / âli-himmet

  • Himmeti yüksek. Gayreti çok.

alihimmet / âlihimmet / âlîhimmet

  • Himmeti yüksek, gayreti çok olan.
  • Himmeti yüce ve gayreti çok kimse.

amik

  • Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.

amir-i müstakil / âmir-i müstakil

  • Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.

anarşilik

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma.

anarşist

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımayan, kanun ve düzen karşıtı.

anasır-ı garaz / anâsır-ı garaz

  • Hınç ve düşmanca niyeti meydana getiren unsurlar, kin sebepleri.

arabi aylar / arabî aylar

  • Hicrî senenin on iki ayı. Hicrî takvimde kullanılan Arabî ayların adları sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebî'ul-evvel, Rebî'ul-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şa'bân, Ramazan, Şevvâl, Zilka'de, Zilhicce.

arabice / arabîce

  • Hicrî takvime göre.

aram-gar / ârâm-gâr

  • Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.

arz-ı nefs

  • Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.

asab-ı dessasane / âsâb-ı dessasâne

  • Hile ve desisecilik damarları.

asar-ı hikmet / âsâr-ı hikmet

  • Hikmet eserleri.

asla / اصلا

  • Hiçbir zaman.
  • Hiçbir zaman. (Arapça)

aşure günü / âşûre günü

  • Hicrî senenin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günü.

ayine-i samedaniye / âyine-i samedâniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın eserlerini gösteren ayna.

ayn-ı gazap

  • Hiddetin, öfkenin kendisi.

ayn-ı hidayet

  • Hidayetin ta kendisi.

ayn-ı hikmet

  • Hikmetin kendisi.

aziz

  • Hıristiyanların mübarek bildikleri büyükleri.

azmend / âzmend / آزمند

  • Hırslı. (Farsça)

bad-seyr

  • Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk. (Farsça)

badinc

  • Hindistan cevizi. (Farsça)

bahr-i ahdar / بحر احضر

  • Hint Okyanusu.
  • Hint Okyanusu.

bahr-i muhit-i şarki / bahr-i muhit-i şarkî

  • Hint Okyanusu.

bais-i sür'at

  • Hızlı gitmesine, sür'atli olmasına sebeb olan.

baki-i layezal / bâkî-i lâyezâl

  • Hiçbir zaman yok olmayan, varlığı kalıcı ve sürekli olan Allah.

balahimmet / bâlâhimmet

  • Himmeti fazla olan kimse. (Farsça)

bari / bâri / bârî / باری

  • Hiç olmazsa, hele.
  • Hiç olmazsa, en azından. (Farsça)

bedihiyat-ı hissi / bedihiyat-ı hissî

  • Hislerle açık bir şekilde idrak edilen nesneler, olaylar.

behredar

  • Hisseli. Nimetlenmiş. Faydalanmış.

behrever

  • Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş. (Farsça)

bendegane / bendegâne

  • Hizmetçi gibi. Bağlanmışçasına.

berm

  • Hıfzetme, hatırda tutma, ezberleme. (Farsça)

beşam

  • Hicaz'da yetişen bir cins ağaçtır ki, hoş kokuludur ve dallarından misvak yapılır.

beşel

  • Hırslı kişi. Haris kimse.

bestak

  • Hizmetçi, hâdim.

bevva

  • Hindistan cevizi.

bezbaz

  • Hindistan cevizinin kabuğu. (Farsça)

bi'a / bî'a

  • Hıristiyanların mâbedi, tapınak, kilise.

bi-çun vebi-çigune / bî-çûn vebî-çigûne

  • Hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlaşılamayan. Allahü teâlânın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idrâk olunamayacağını ifâde eden bir terim.

bi-hicab / bî-hicab

  • Hicabsız, perdesiz, âşikâr olarak.

bihasbilhikmet

  • Hikmetin gereği, hikmete binaen.

bihasebilhikmet

  • Hikmetin gereği, hikmete binaen.

bihiss / bîhiss / بى حس

  • Hissiz, duygusuz. (Farsça - Arapça)

bikr-i fikr

  • Hiç söylenmemiş, yeni fikir.

bilatefrik / bilâtefrik / بلاتفریق

  • Hiçbir ayırım gözetmeksizin. (Arapça)

bilhads

  • Hızlı bir kavrayışla.

bir guna / bir gûna

  • Hiçbir suretle. Bir suretle. Bir türlü.
  • Hiçbir, herhangi bir. (Türkçe - Farsça)

birader-i ebu laşey / birader-i ebu lâşey

  • Hiçbirşeyi olmayan kişinin kardeşi.

birşam

  • Hiddetli nazar, kızgın bakış.

brahma dini / brahma dîni

  • Hindistan'da mîlâddan asırlarca önce ortaya çıkmış, Allahü teâlânın varlığına inandığı gibi, başka tanrıları (ilâhları) da kabûl eden ve bütün peygamberleri inkâr eden bozuk yol ve inanış.

budizm

  • Hindistan'da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda'nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın bozuk bir inanış. Bu inanışta olanlara Budist denir.

bün-i hisar / bün-i hisâr

  • Hisarın dibi.

bürde / برده

  • Hırka. Üstten giyilen libas, elbise.
  • Hırka.
  • Hırka. (Arapça)

çabükrev / çâbükrev / چابك رو

  • Hızlı giden. (Farsça)

camekıyye / câmekıyye

  • Hizmet karşılığı olarak alınacak ücretin veya maaşın çeki, bonosu.

çamular

  • Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
  • Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.

çamulari

  • Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.

cebr-i keyfi / cebr-i keyfî

  • Hiçbir hukukî dayanağı olmayan keyfî zorlama.

cebriyye

  • Hicrî birinci asrın sonlarında ve ikinci asrın başlarında Cehm bin Safvân tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Buna mürcie fırkası da denir.

cedavi

  • Hizmetçi aylığı. (Farsça)

cemaziye'l-ahir / cemâziye'l-âhir

  • Hicrî aylardan altıncısı.

cemaziyelahir

  • Hicrî takvime göre altıncı aya verilen isim.

cemmaz

  • Hızlı giden.

cemmaz-süvar

  • Hızlı giden bineğe binen kimse. (Farsça)

çep-endaz

  • Hileci,hilekâr, hile yapan kişi. (Farsça)

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

cevahir-i hidayet / cevâhir-i hidayet

  • Hidayet cevherleri.

çevik ve çalak

  • Hızlı hareket eden.

ceviz-i hindi / ceviz-i hindî

  • Hindistan cevizi.

cevz-i bevva / cevz-i bevvâ

  • Hindistan cevizi.

cuki / cûkî

  • Hindistan'da yayılan ve bozuk bir yol olan Brahmanizmin, cûk denilen dört rûhânî sınıfından birine mensûb olan kimse. Hind kâfirlerinin dervişlerine verilen ad.

dağal / دغل

  • Hile, hilehurda, alavere dalavere. (Farsça)

dagal-baz / dagal-bâz

  • Hileci. (Farsça)

dağalbaz / dağalbâz / دغل باز

  • Hileci. (Farsça)

daire-i hikmet

  • Hikmet dairesi.

daire-i hikmet ve adl

  • Hikmet ve adalet dairesi.

daire-i vücub

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi.

damed

  • Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.

dar-ül hicre / dâr-ül hicre

  • Hicret edilen yer. Medine şehri.

dar-ül hilafe / dâr-ül hilâfe

  • Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi)

darü'l-hizmet / dârü'l-hizmet

  • Hizmet yeri.

darülhizmet / dârülhizmet

  • Hizmet yeri.

defter-i hidemat

  • Hizmetler defteri.

dek

  • Hile, oyun.

dek-baz

  • Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı. (Farsça)

dekaik-i hikmet

  • Hikmet incelikleri.

demk

  • Hız. Sür'at.

demşinas

  • Hikmetli davranan, akıllı. (Farsça)

derece-i hizmet

  • Hizmet derecesi.

ders-i hikmet

  • Hikmet dersi.

ders-i ibret ve hikmet

  • Hikmet ve ibret dersi.

deruc

  • Hızlı esen rüzgâr, fırtına.

desais / desâis / دسائس

  • Hileler, aldatmacalar.
  • Hileler, oyunlar. (Arapça)

desatir-i hikmet / desâtir-i hikmet

  • Hikmet düsturları. Hikmet ve maslahatın iktiza ettirdiği kaideler.
  • Hikmet düsturları; İlâhî gaye ve faydanın prensip ve kaideleri.

desise / desîse / دسيسه / دَس۪يسَه

  • Hile, aldatma.
  • Hile, oyun.
  • Hile, oyun. (Arapça)
  • Hile.

desiseci

  • Hileci, aldatıcı.

desisekar / desisekâr / desîsekâr / دسيسه كار

  • Hileci, hile yapan. (Farsça)
  • Hileci, düzenbaz. (Arapça - Farsça)

desisekarane / desisekârâne

  • Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette. (Farsça)

dessas / dessâs / دساس

  • Hilebaz, aldatıcı.
  • Hileci, oyuncu, aldatıcı.
  • Hileci, düzenbaz. (Arapça)

dessasane / dessasâne / dessâsâne

  • Hileci, aldatıcı gibi.
  • Hileli ve aldatıcı bir şekilde.

dest-i hikmet / دَسْتِ حِكْمِتْ

  • Hikmet eli.
  • Hikmet eli.

devam-ı hizmet

  • Hizmetin devamı.

devan

  • Hızlı yürüyen, koşan, seğirten. (Farsça)

devlet-abadi / devlet-abadî

  • Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt. (Farsça)

din-i hıristiyani / din-i hıristiyanî

  • Hiristiyanlık dini.

din-i isevi / din-i isevî

  • Hıristiyanlık.

dinsiz

  • Hiç bir dîne inanmıyan, ateist.

duhter-i hindi / duhter-i hindî

  • Hindistanlı kız.

duş-u himmet / dûş-u himmet

  • Himmet omuzu, güçlü himmet.

düstur-u hakimane / düstur-u hakîmâne

  • Hikmetli prensip.

düstur-u hikmet

  • Hikmet prensibi.

düzd / دزد

  • Hırsız. (Farsça)

düzdane / düzdâne

  • Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. (Farsça)

düzdi / düzdî / دزدی

  • Hırsızlık, sirkat. (Farsça)
  • Hırsızlık. (Farsça)

düzenbaz

  • Hile yapan, aldatıcı.

ebu laşey / ebû lâşey

  • Hiçbirşeyin babası, hiçbirşeyi olmayan.

ebu-la-şey

  • Hiçbir şeyin babası. Hiç bir şeyi olmayan.

ebulaşey / ebulâşey

  • Hiçbir şeyi olmayan.

ef'al-i hakimane / ef'âl-i hakîmâne

  • Hikmetli fiiller, işler.

ef'al-i hakime / ef'âl-i hakîme

  • Hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler.

efsane-perdaz

  • Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı. (Farsça)

egul

  • Hiddet ve öfke ile yan yan bakma. (Farsça)

ehl-i hidayet

  • Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler.

ehl-i hikmet

  • Hikmet ehli, hikmet bilen.

ehl-i himmet

  • Himmet ve gayret sahipleri.

ehl-i hırs

  • Hırs gösterenler.

ehl-i keşf

  • His ve akılla anlaşılamayan şeylerin, kalbine doğduğu velî zâtlar.

ekanim-i selase / ekânim-i selâse

  • Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu'l-Kudüs üçlüsü.

el-hüda / el-hüdâ

  • Hidayet, Kur'ân-ı Kerim.

entrika / اَنْتْرِيقَه

  • Hile, düzen.
  • Hile.

envar-ı hidayet / envâr-ı hidayet

  • Hidayet nurları.

ergide

  • Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş. (Farsça)

eser-i hiddet

  • Hiddet belirtisi, öfkeli hâl.

eser-i hikmet

  • Hikmet eseri.

eser-i ibda / eser-i ibdâ

  • Hiçten yaratmanın neticesi, eseri.

esham

  • Hisseler, paylar.

evra

  • Hisar, kal'a, kale. (Farsça)

ey

  • Hitap sözü.

fa'alane / fa'alâne

  • Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette. (Farsça)

faaliyet-i hakimiye / faaliyet-i hakîmiye

  • Hikmetli işler.

fagıre

  • Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.

fend / فند

  • Hile. (Farsça)

ferd-i aferide / ferd-i âferîde

  • Hiç kimse.

feyezan-ı hikmet / feyezân-ı hikmet

  • Hikmetin feyizli coşkunluğu, taşkınlığı.

feyyaz-ı müteal / feyyâz-ı müteâl

  • Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.

fıkdan-ı hile

  • Hilesizlik.

fikr-i ruhbaniyet

  • Hıristiyanlık dininde Allah ile kullar arasında vasıta olarak ruhbanların bulunması gerektiğine dair düşünce.

fıkra-han / fıkra-hân

  • Hikâye söyliyen, fıkra anlatan. (Farsça)

firaset / firâset

  • Hızlı kavrayış.

fünun-u hikmet

  • Hikmet san'atları.

fürtuse

  • Hınzır burnu.

gabn

  • Hileli alışveriş.

galat-ı his / غَلَطِ حِسْ

  • His yanılması.

ganiyy-i mutlak

  • Hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah.

gar-ı hira

  • Hira mağarası; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ilk vahyin geldiği mağaranın adı.

gar-i hıra / gâr-i hıra

  • Hıra mağarası.

gayr-i mahsus / gayr-i mahsûs / غير محسوس

  • Hissedilmeyecek şekilde.

gayz

  • Hiddet, öfke, hınç.
  • Hiddet, kin, öfke, gadab. Dargınlık. Hınç.
  • Hınç, öfke.

gayz u kin / gayz u kîn

  • Hiddet ve kin.

gayz-efşan

  • Hiddetli, öfkeli, kızgın. (Farsça)

gazab / غضب

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
  • Hiddet, kızgınlık. (Arapça)

gazevan

  • Hızlı giden iyi at.

gılman / gılmân

  • Hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler.

gışş / غش

  • Hile, kötülük. (Arapça)

gülnak

  • Hisar ve kale. (Farsça)

gurrende

  • Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen. (Farsça)

güzar-ı ba-şitab / güzar-ı bâ-şitab

  • Hızla geçiş.

haç / hâç

  • Hıristiyanların sembolü olan şekil.

haci / hâcî / هاجى

  • Hicveden, yeren. (Arapça)

hadem / خدم

  • Hizmetçiler. (Arapça)

hademe / خدمه / خَدَمهَ

  • Hizmetçi.
  • Hizmetçiler.
  • Hizmetçiler. (Arapça)
  • Hizmetçiler.

hademelik

  • Hizmetçilik.

hademesiz

  • Hizmetçisiz.

hadi / hâdî / هَاد۪ي

  • Hidayet veren Allah.
  • Hidayete ermiş, mürşit.
  • Hidayet eden, doğru yolu gösteren, mürşit.
  • Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
  • Hidâyet yolunu gösteren.
  • Hidâyete eren.

hadiane / hadiâne

  • Hile ile, hile yaparak. (Farsça)

hadim / hâdim / خادم / خَادِمْ

  • Hizmetkâr.
  • Hizmet eden.
  • Hizmet eden.
  • Hizmetçi. (Arapça)
  • Hâdim olmak: Hizmet etmek. (Arapça)
  • Hizmetçi.

hadim kılmak / hâdim kılmak

  • Hizmetçi yapmak, hizmet ettirmek.

hadim-ül haremeyn-iş şerifeyn / hâdim-ül haremeyn-iş şerifeyn

  • Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen

hadiy-üt tarik / hâdiy-üt tarik

  • Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hafız / hâfız

  • Hıfz eden, ezberleyen. Râvileriyle (rivâyet edenlerle) birlikte yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimi.

hafıza / hâfıza

  • Hıfz etme (ezberleme) ve hatırda tutma kuvveti. His organları ile duyulmayan fakat duyulanlardan çıkarılan mânâları saklayan mânevî duygu merkezlerinden biri.

hafs

  • Hız. Sür'at.

hain / hâin

  • Hıyanet, kötülük eden.

haki / hâkî / حاكى

  • Hikaye eden. (Arapça)

hakim / hakîm / حكيم

  • Hikmet sahibi.

hakim-i bimisal / hâkim-i bîmisâl

  • Hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratan ve eşi, benzeri olmayan Allah.

hakimane / hakîmane / hakîmâne / حَك۪يمَانَه

  • Hikmetli bir şekilde.
  • Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. (Farsça)
  • Hikmetlice.
  • Hikmet sâhibine yakışır şekilde.

hakimiyet / hâkimiyet / hakîmiyet / حَك۪يمِيَتْ

  • Hikmetlilik; Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı ve tecellîsi.
  • Hikmetle iş yapma.

halayık / halâyık

  • Hizmetçi.

hali zaman / hâlî zaman

  • Hiç kimsenin olmadığı zaman.

halis / hâlis

  • Hilesiz, katkısız, duru.

hallak-ı baki / hallâk-ı bâkî

  • Hiçbir zaman yok olmayan, varlığı kalıcı ve devamlı olan, her şeyi sürekli olarak çokça yaratan Allah.

hamhama

  • Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.

hami / hamî / hâmî

  • Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.
  • Himaye eden, koruyucu.
  • Himaye edici, koruyucu.

hanasire

  • Hıyânet ehli, hâinler.

harika-i hikmet / hârika-i hikmet

  • Hikmet harikası.

harıs

  • Hırslı olan, haris.

haris / harîs / hâris / حریص / حَر۪يصْ

  • Hırslı, bir şeye çok düşen, istekli.
  • Hırslı, açgözlü.
  • Hırslı. (Arapça)
  • Hırslı.

harisane / harîsane / harîsâne

  • Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla. (Farsça)
  • Hırslı bir şekilde.

haspuş

  • Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai. (Farsça)

haspuşi / haspuşî

  • Hile, riyâ.

hassase / hassâse

  • Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
  • Hissetme duygusu.

hatem-i hikmet / hâtem-i hikmet

  • Hikmet mührü.

hatib / hatîb

  • Hitap eden, topluluğa karşı konuşan.

hatip

  • Hitap eden, konuşan, konuşmacı.

hava-i gıll ü gış / havâ-i gıll ü gış

  • Hile, yalan ve dolanın hâkim olduğu ortam, hava.

havacib

  • Hicablar, perdeler, örtüler.

havn

  • Hıyanet etmek, hâinlik yapmak.

haya

  • Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak.

haydariyye

  • Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.

hayret

  • Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.

haysü layeş'ur / haysü lâyeş'ur

  • Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadık cihetten.

haysülayeşur / haysülâyeşûr

  • Hissedilmeksizin.

hazret-i hızır

  • Hızır (a.s.).

hecagu / hecâgû / هجاگو

  • Hicveden, yeren. (Arapça - Farsça)

heccav / heccâv

  • Hicveden, yeren.

hediye-i hikmet

  • Hikmet hediyesi.

helva'

  • Hızlı yürüyüşlü davar.

henazir / henazîr

  • Hınzırlar, domuzlar.

hev'

  • Himmet.

heyatile

  • Hind taifesinden bir kavim.

hıbbe

  • Hımhım otunun tohumu.

hiç / hîç / هيچ

  • Hiç. (Farsça)

hiç ender hiç

  • Hiç içinde hiç.

hiç-ender-hiç / هِيچْ اَنْدَرْ هِيچْ

  • Hiçlik içinde bir hiç, değersiz.
  • Hiç içinde hiç.

hica'

  • Hicvetme, yerme. Birisi hakkında alay eder tarzda yazılar yazma.

hicab-aver

  • Hicab verici, utandırıcı. (Farsça)

hiçahiç

  • Hiçin hiçi, tamamen bir hiçlik.
  • Hiç. Yok. Bomboş. (Farsça)

hiçi / hiçî

  • Hiçlik. Yokluk. (Farsça)

hiçkes / hîçkes / هيچكس

  • Hiç kimse. (Farsça)
  • Hiç kimse. (Farsça)

hicran-meal

  • Hicran bildiren, hicran anlatan.

hicri / hicrî

  • Hicrete ait ve müteallik.
  • Hicretle başlayan takvime göre.

hicv

  • Hiciv, yerme, taşlama.

hicvi / hicvî

  • Hicivle alâkalı. Hiciv denilen tarz-ı zemme ait ve müteallik olan şeyler.

hicviyye

  • Hicv sözü veya yazısı, taşlama.

hıda'

  • Hile.

hida'

  • Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.

hidayet-bahş

  • Hidâyet veren.

hidayet-eda / hidayet-edâ

  • Hidayet verici.
  • Hidayete sebeb olan. Hidayet verici. (Farsça)

hidayetbahş / hidâyetbahş

  • Hidayet veren.

hidayeteda / hidâyetedâ

  • Hidayet verici.

hidemat / hidemât / خدمات

  • Hizmetler.
  • Hizmetler.
  • Hizmetler. (Arapça)

hidmet / خدمت

  • Hizmet. (Arapça)

hidmetkar / hidmetkâr / خدمتكار

  • Hizmetçi. (Arapça - Farsça)

hikayat / hikâyât / حكایات

  • Hikâyeler.
  • Hikâyeler, olaylar.
  • Hikâyeler.
  • Hikayeler, öyküler. (Arapça)

hikaye-nüvis / hikâye-nüvis

  • Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı. (Farsça)

hikaye-perdaz / hikâye-perdâz

  • Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen. (Farsça)

hikayet / hikâyet

  • Hikâye.
  • Hikâye.

hikem / حكم

  • Hikmetler.
  • Hikmetler.
  • Hikmetler. (Arapça)

hikemi / hikemî

  • Hikmet ve düşünceye ait.

hikemiyat / hikemiyât

  • Hikmetler, hikmetli sözler.

hikemiyyat

  • Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.

hikmet-amiz

  • Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan. (Farsça)

hikmet-eda

  • Hikmetli. (Farsça)

hikmet-enduz

  • Hikmet kazanan.

hikmet-feşan

  • Hikmet neşreden, hikmet yayan. (Farsça)

hikmet-füruş

  • Hikmet bildiğini iddia eden, hikmet satan. (Farsça)

hikmet-i nur-u irfan

  • Hikmetli, nurlu bilgi.

hikmet-medar

  • Hikmetli, hikmet dolu.

hikmet-nüma

  • Hikmet gösteren. (Farsça)

hikmet-resan

  • Hikmete ulaştıran, hikmet veren.

hikmet-şinas

  • Hikmet bilen. (Farsça)

hikmetamiz / hikmetâmiz

  • Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan.

hikmetçe

  • Hikmet yönünden; belli bir amaç ve hedefe yönelik olarak.

hikmetdarane / hikmetdârâne

  • Hikmetlice.

hikmeteda / hikmetedâ

  • Hikmetli.

hikmeten

  • Hikmet gereği.

hikmetfeşan / hikmetfeşân

  • Hikmet yayan.
  • Hikmet saçan.

hikmetmedar

  • Hikmet kaynağı.

hikmetnüma / hikmetnümâ

  • Hikmetli.
  • Hikmet gösteren.

hikmetperverane / hikmetperverâne

  • Hikmetsevercesine.
  • Hikmetli yapmayı pek sever bir şekilde.

hilaf-ı hikmet / خِلَافِ حِكْمَتْ / hilâf-ı hikmet

  • Hikmete zıt.
  • Hikmete zıt.

hilafet saltanatı / hilâfet saltanatı

  • Hilafetin egemenliği.

hilafetpenah

  • Hilafetin dayanak yeri. Halifeliği haiz bulunan, hilafeti koruyan kimse. Halife, padişah. (Farsça)

hilafi / hilafî

  • Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair.

hilebaz / hîlebâz / hîlebaz / حيله باز

  • Hilekâr, aldatıcı.
  • Hileci, yalancı, düzenbaz, oyuncu. (Farsça)
  • Hile yapan.
  • Hilekâr, düzenbaz. (Arapça - Farsça)

hilekar / hilekâr / hîlekâr

  • Hileci, hilebaz.
  • Hileci, hilebâz. (Farsça)
  • Hileci.

hilekarane / hilekârane / hîlekârâne

  • Hilekârcasına, hile yapanlar gibi. (Farsça)
  • Hile edercesine.

hilekari / hilekârî

  • Hilekârlık. (Farsça)

hileperdaz

  • Hile yapan, hileci. (Farsça)

hilitec / hilîtec

  • Hindistan eriği.

hilmi / hilmî

  • Hilm'e ait ve hilm'e bağlı.

himalaya silsilesi

  • Himalaya sıradağları.

himayegerde

  • Himayesi altında olan, korunmuş.

himayekarlık / himayekârlık

  • Himaye etme. (Arapça - Farsça - Türkçe)

himayetkarane / himayetkârâne

  • Himaye ederek, koruyarak.

himem / همم

  • Himmetler.
  • Himmetler, çabalar. (Arapça)

hind lisanı

  • Hint dili, Hintçe.

hinduvani / hinduvanî

  • Hindî kılıç.

hırhıra

  • Hırıltı.

hıristiyan ruhaniler / hıristiyan ruhanîler

  • Hıristiyan din adamları.

hırka / خرقه

  • Hırka. (Arapça)

hırkapuş

  • Hırka giyen, derviş. (Farsça)

hırs / حرص

  • Hırs. (Arapça)

hırvat

  • Hırvatistan halkından veya bu halkın neslinden olan kişi.

hısas / hısâs

  • Hisseler, paylar, kıssadan alınan dersler.
  • Hisseler, paylar.

hisse-mend

  • Hisse sahibi, hisseli.

hisseçin

  • Hisse alma, pay alma. (Farsça)

hissedar / hissedâr

  • Hisse sâhibi, hissesi olan.
  • Hisseci, pay alan.
  • Hisse sahibi.

hissemend / حِصَّه مَنْدْ

  • Hissedar, hissesi olan.
  • Hissesi olan.

hissen

  • His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.

hisseyab

  • Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan. (Farsça)

hisseyab olma / hisseyâb olma

  • Hissedar, pay sahibi olma.

hissi / hissî

  • His ile, duygu ile ilgili, duygusal.
  • Hisle ilgili, hissedilen.

hisşiken

  • His kırıcı.

hissiyat / hissiyât / حسيات / حِسِّيَاتْ

  • Hisler, duygular.
  • Hisler.
  • Hisler.

hissiyatsız

  • Hislere kapılmadan objektif davranma.

hitab / hitâb

  • Hitap, konuşma.

hitabat / hitâbât

  • Hitâplar, seslenişler.

hitaben / hitâben

  • Hitap ederek, seslenerek.

hitabi / hitabî

  • Hitap edilmiş, konuşulmuş.

hitabiyat

  • Hitabet (etkileyici konuşma) ile ilgili sözler.

hitabiyyat

  • Hitabolunarak söylenen sözler.

hıyanetkar / hıyanetkâr

  • Hıyanet eden. Hâin.

hıyata

  • Hıfzetmek, korumak, muhafaza etmek.

hiyel / حيل

  • Hileler. (Arapça)

hızır

  • Hızır (a.s.).

hızırvari / hızırvârî

  • Hızır (a.s.) gibi.

hizmet / خدمت

  • Hizmet, görev yapma. (Arapça)
  • Hizmet etmek: Görev yapmak. (Arapça)

hizmetkar / hizmetkâr

  • Hizmetçi.
  • Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
  • Hizmet eden.

hizmetkarlık / hizmetkârlık

  • Hizmetçilik.

hubb

  • Hilekâr, dolandırıcı, aldatıcı, kurnaz.

hud'a

  • Hile, aldatma.

huda / hudâ

  • Hile, düzen.

huddam / huddâm

  • Hizmetçiler.
  • Hizmetçi, hizmet eden cin.
  • Hizmette bulunanlar.

hüddam

  • Hizmet edenler, hizmet eden cin.

huddam / huddâm / خدام

  • Hizmetçiler. (Arapça)

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

hünud

  • Hindliler.

hutbe

  • Hitâbe, nutuk, konuşma, vâz. Cumâ namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatîbin (imâmın) minber denilen yüksekçe yerde cemâate karşı okuduğu Allahü teâlâya hamd, Resûlullah'a salât ve selâm ve mü'minlere nasihat ve duâdan ibâret bir ibâdet.

huzur-u lamekani / huzur-u lâmekânî

  • Hiçbir mekâna muhtaç olmayan Zâtın huzuru; Allah'ın hiçbir mekânla sınırlı olmayan katı.

ibda' / ibdâ' / اِبْدَاعْ

  • Hiçten îcâd etme.

ibn-i dehaliz

  • Hırsız.

icraat-ı hakimane / icraat-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan icraatlar.

igtila'

  • Hızlı ve sür'atli yürüme. Çabuk yürüme.

ihanet etme

  • Hıyanet etme, arkadan vurma.

ihbar-ı faruki / ihbar-ı fârukî

  • Hicri ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Sirhindî'nin (k.s.) bildirdiği, haber verdiği kişi.

ihsas / ihsâs / احساس / اِحْسَاسْ

  • Hissettirme, hatırlatma.
  • Hissetme, hissettirme.
  • Hissettirme.
  • Hissettirme. (Arapça)
  • Hissettirme.

ihsas eden / ihsâs eden

  • Hissettiren.

ihsas etme

  • Hissettirme.

ihsas etmek

  • Hissettirmek.

ihsasi / ihsasî

  • Hisse ait ve müteallik. Duygu ile alâkalı.

ihtida / ihtidâ / اهتدا / اِهْتِدَا

  • Hidayete ermek, İslâm olmak.
  • Hidayete erme, müslüman olma. (Arapça)
  • İhtidâ etmek: Hidayete ermek, müslüman olmak. (Arapça)
  • Hidâyete erme.

ıhtidam

  • Hizmet etmek.

ıhtilas

  • Hırsızlık için gelip bir şey alıp kaçmak.

ihtisas

  • Hissetme, duyumsama.
  • Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.

ihtisasat

  • Hislenmeler, duygulanmalar.

ihtisaslarımı

  • Hissettiklerimi.

ihtisaslarını

  • Hissettiklerini.

ihtitam

  • Hitam bulma, sona erme, iş bitme.

ihtiyal / ihtiyâl / احتيال

  • Hile yapma. (Arapça)

iktiman-ı sarık / iktiman-ı sârık

  • Hırsızın gizlenmesi.

iktiyad

  • Hile yapma, dalavere ve oyun etme.

ilahiyat

  • Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.

ilbas-ı hil'at

  • Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.)

iltizam-ı hikem

  • Hikmetlere sarılma, hikmetlere bağlılık.

imlisi / imlisî

  • Hırsız, sârık.

inhisar-ı hizmet

  • Hizmeti tekeline alma.

insan-ı dessas

  • Hilebaz, aldatıcı insan.

intişar-ı hizmet

  • Hizmetin yayılması.

intizam-ı hakimane / intizam-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir düzen.

intizam-ı hikmet

  • Hikmetin düzenlemesi; herbir şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik.

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

ırgaf

  • Hızla yürüme, hırsla bakma.

irkal

  • Hızlı yürüme.

irşad / irşâd / ارشاد

  • Hidayete erdirme, doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • İrşâd etmek: Hidayete erdirmek, doğru yolu göstermek. (Arapça)

iş'ar

  • Hissettirme, işaret etme.

isevi / isevî / îsevî / عيسوی

  • Hıristiyan.
  • Hıristiyan. (Arapça)

iseviyyet / îseviyyet / عيسویت

  • Hıristiyanlık. (Arapça)

iskerek

  • Hıçkırık. (Farsça)

işmam

  • Hissettirme.

işmam eden

  • Hissettiren.

istavroz

  • Hıristiyanlığın alâmeti, işâreti sayılan şekil ve bu şekilde yapılmış put, haç.

istibvar

  • Hırslanma, hiddetlenme, kızma, öfkelenme.

istiğna-yı mutlak / istiğnâ-yı mutlak / اِسْتِغْنَايِ مُطْلَقْ

  • Hiçbir şeye ihtiyaç duymama.

istiğna-yı tam / istiğnâ-yı tam

  • Hiçbir yönden başkasına ihtiyaç duymama hâli.

istihdam / istihdâm / استخدام / اِسْتِخْدَامْ

  • Hizmet ettirme.
  • Hizmet ettirme.
  • Hizmete alma. (Arapça)
  • Hizmette kullanma.

istihfaz

  • Hıfzetmek. Korumak. Muhafaza etmek. Bir şeyin muhafaza olunmasını birisinden rica etmek.

istihma'

  • Himâye isteme, korunma arzulama.

istirak / istirâk

  • Hırsızlama.
  • Hırsızlık.

kabaza

  • Hız. Sür'at.

kabis

  • Hızlı giden at. Süratli at.

kad / kâd

  • Hırs, tamahkârlık. (Farsça)

kaderiyye

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve "Kul kendi fiillerini kendi yaratır" diyerek kaderi yâni işlerin, Allahü teâlânın takdîri ile olduğunu inkâr eden bozuk fırka. Bu fırkaya Mu'tezile adı da verilir.

kadir-i layezal / kadîr-i lâyezâl

  • Hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek, sonsuz kudret sahibi Allah.

kafir-i mutlak / kâfir-i mutlak

  • Hiçbir dinî değere inanmayan inkârcı.

kahr-ı hiddet

  • Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.

kameri aylar / kamerî aylar

  • Hicrî takvimde kullanılan on iki ay. Arabî aylar da denir.

kamet-i himmet

  • Himmetin endamı; gayretin boyu bosu, derecesi.

kanun-u hikmet

  • Hikmet kanunu.

karn-ı evvel

  • Hicretin birinci asrı.

kases

  • Hidayet edici delil.

kaside-i manzume-i hikmet

  • Hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir.

kaside-i mevzune-i manzume-i hikmet

  • Hikmetin vezinli, kâfiyeli ve ahengli kasidesi.

kasir-ül himme / kasîr-ül himme

  • Himmeti az veya kısa olan.

kat'an

  • Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.

kat-ı sıla-i rahim

  • Hısım-akrabayı ve özellikle anne-babayı terk etme, bağlantıyı kesme.

katolik / قَاتُولِيكْ

  • Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar. (Fransızca)
  • Hıristiyanlıktaki mezheblerden biri. Roma kilisesinin kendine verdiği ad. Katolik kilisesine mensup kimse. Merkezi Roma'da (Vatikan'da) olup, rûhânî lideri papadır.
  • Hıristiyanlıkta bir mezhep.
  • Hiristitanlıkta bir mezhep.

katv

  • Hizmet.

kavanin-i hikmet / kavânin-i hikmet

  • Hikmet kanunları.

kelamat-ı hikmet / kelâmât-ı hikmet

  • Hikmet kelimeleri, sözleri.

kelimat-ı hikmet

  • Hikmetin kelimeleri; Allah'ın her bir varlığı belirli gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatının kelimeleri, sözleri.

kelime-i hikmet

  • Hikmet ifade eden kelime.

kelime-i hikmetnüma / kelime-i hikmetnümâ

  • Hikmetli kelime.

kemal-i sür'at

  • Hızlı bir şekilde.

keras

  • Hilyon ve marulca dedikleri ot.

kerf

  • Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması.

keşşaf-ı zihikmet / keşşâf-ı zîhikmet

  • Hikmet sahibi keşfedici.

keyd / كيد

  • Hile, düzen.
  • Hile, düzen. (Arapça)

kilise

  • Hıristiyanların mâbedi. Hıristiyan mezhebi.
  • Hıristiyanların ibadet ettikleri yer.

kıssagu / kıssagû

  • Hikâye ve kıssa anlatan. (Farsça)

kıssagüzar / kıssagüzâr

  • Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi. (Farsça)

kıssahan / kıssahân

  • Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan. (Farsça)

kıssaperdaz / kıssaperdâz

  • Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı. (Farsça)

kıssis / kıssîs

  • Hıristiyan dîn adamı, papaz.

kitab-ı hakim / kitab-ı hakîm

  • Hikmetli kitap; Kur'ân-ı Hakîm.

kitab-ı hikmet

  • Hikmet kitabı; her şeyin belirli fayda ve gayelere yönelik olarak tam yerli yerinde olduğunu bildiren kitap.

kitab-ı hikmet ve şeriat

  • Hikmet ve kanun kitabı.

kitab-ı hikmetnüma / kitab-ı hikmetnümâ

  • Hikmetli kitap.

kitab-ı mukaddes / kitâb-ı mukaddes

  • Hıristiyanların mukaddes bilip inandıkları Ahd-i atîk (Eski ahd) ve Ahd-i cedîd (Yeni ahd) kısımlarından meydana gelen kitab. İncîl.

kudsiyet-i hizmet

  • Hizmetin kutsallığı.

küfr-i mutlak

  • Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.

kuknas

  • Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş.

külfet-i hizmet

  • Hizmet yükü.

kumaş-ı hikmet

  • Hikmet kumaşı.

kur'an-ı hakim / kur'ân-ı hakîm

  • Hikmetli Kur'ân; her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur'ân.

kur'an-ı hikmet / kur'ân-ı hikmet

  • Hikmet Kur'ân'ı.

küriz

  • Hizmetkâr, hâdim, hademe. (Farsça)

kuş'ar

  • Hıyar.

küşle

  • Hind vilâyetinde yetişen zehirli bir ot kökü.

kuvve-i mütehayyile

  • Hissolunan şeyin gıyabında resim ve tasvir kuvveti. Hayâl kuvveti.

kuvvet-i hikmet

  • Hikmetin kuvveti.

kuvvet-i hissiyat

  • His ve duyuların gücü.

kuza'

  • Hırka parçası.

lakelam / lâkelâm

  • Hiçbir diyecek yok.

lasaga

  • Hindibâ denilen ot.

lazy

  • Hiçbir dîne inanmıyanlar ile müşriklerin (Allahü teâlâya ortak koşanların) azâb görecekleri, Cehennem'in altıncı tabakası.

lemeat-ı hikmet / lemeât-ı hikmet

  • Hikmet parıltıları.

lemsi / lemsî

  • Hissedilmeğe, dokunma ile duymağa ait ve müteallik.

lesas

  • Hırsızlık yapma. Sirkat.

lesaset

  • Hırsızlık.

lisan-ı hikmet

  • Hikmet dili.

lıst

  • Hırsız.

lüsusiyyet

  • Hırsızlık yapma, sirkat.

ma'kul ilimler / ma'kûl ilimler

  • His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

macin / mâcin

  • Hileyi, hile yolunu öğreten.

maden-i desais / maden-i desâis

  • Hile ve aldatmaların kaynağı.

mah-ı nev / mâh-ı nev / ماه نو

  • Hilal, ay. (Farsça)

mahbub-u layezal / mahbûb-u lâyezâl

  • Hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek yegane sevgili olan Allah.

mahki / mahkî

  • Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
  • Hikâye olunan.

mahrus

  • Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.
  • Hırsla istenilmiş.

mahsul-ü hikmet

  • Hikmet ürünü, neticesi.

mahsus / mahsûs / مخصوص

  • Hissedilmiş, birine ayrılmış, bile bile.
  • Hissedilen, hissedilir. (Arapça)

mahsus olan / mahsûs olan

  • Hisler aracılığıyla algılanan.

mahsus ve meşhud

  • Hissedilir ve görülür olma, elle tutulur, gözle görülür hale getirme.

mahv u nabud / mahv u nâbud

  • Hiçbir izi kalmayacak şekilde yok olma.

mahz-ı hikmet

  • Hikmetin ta kendisi.

maka

  • Hıyarşenber denilen nebat.

makam-ı hitabi / makam-ı hitâbî

  • Hitab etme makamı, ifâde tarzı.

makam-ı hizmet

  • Hizmet makamı. İş görme yeri.

makamat-ı hitabiye / makamât-ı hitâbiye

  • Hitap etme makamları, konumları, ifade tarzları.

makarr-ı hilafet / makarr-ı hilâfet

  • Hilâfet merkezi.

makir

  • Hile yapan. Mekreden.

makrebe

  • Hısımlık, yakınlık. Karâbet.

maksee

  • Hıyar tarlası.

maksüe

  • Hıyar tarlası.

makulü'l-mana / mâkulü'l-mânâ

  • Hikmeti akılla kavranılabilir.

mana-yı hilafet / mânâ-yı hilâfet

  • Hilâfetin anlamı; Peygamberimizin vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık makamının anlamı.

manastır

  • Hıristiyanlıkta ibâdet edilen ve din adamlarından bir râhib veya râhibenin idâre edip, barındığı binâ.

marifet-i takva ve hikmet / mârifet-i takvâ ve hikmet

  • Hikmet ve takva ilmi.

matmah-ı nazar

  • Hırsla, dikkati dağıtmadan bakılan, bakma.
  • Hırsla bakılan şey.

mazhar-ı hissiyat

  • Hislerin ve duyuların aynası.

mecaa

  • Hilebazlık etmek, hile yapmak.

medami'-i hicran

  • Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.

mehcüv

  • Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.

mehdi / mehdî

  • Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bü
  • Hidayete eren ve hidayete vesile olan, âhirzamanda eserleri ve talebeleriyle îmana hizmet ederek yeryüzünü nurlandıran büyük ve nuranî âlim.

mekkar / mekkâr

  • Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
  • Hileci, düzenci.

mekke

  • Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) doğduğu şehirdir.

meknuzat-ı hikmet-perver / meknûzât-ı hikmet-perver

  • Hikmetli defineler.

mekr / مكر

  • Hile, aldatma.
  • Hile. (Arapça)

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

mekur

  • Hileci, yalancı, dolandırıcı.

melassa

  • Hırsız ve haydut yatağı.

menba-ı daimi / menba-ı daimî

  • Hiç bitmeyen kaynak.

menba-ı hidayet / menba-ı hidâyet

  • Hidayet kaynağı.

merkez-i hilafet / merkez-i hilâfet

  • Hilâfet merkezi, halifelik makamının bulunduğu yer.

mesbuk-ül hidme

  • Hizmet ve emeği geçmiş.

mesihi / mesîhî / مسيحى

  • Hıristiyan. (Arapça)

mesihiyyet / mesîhiyyet / مسيحيت

  • Hıristiyanlık. (Arapça)

mevahib

  • Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler.

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

mezheb-i selef / مَذْهَبِ سَلَفْ

  • Hicri ilk üç asırdaki salih insanların yolu.

mifer

  • Hizmetkâr, hizmetçi.

mıhdame

  • Hizmeti çok olan kişi.

mıkneva

  • Hizmet eden, hizmetçi.

mikyas-ı ma / mikyas-ı mâ

  • Hidrometre.

mıstar-ı hikmet

  • Hikmetin mıstarı.

mistar-ı hikmet

  • Hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon.

misyoner

  • Hıristiyanlığı yaymakla görevli kimse.
  • Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse. (Fransızca)
  • Hıristiyanlığı tanıtmaya ve yaymaya çalışan kimse.

mizan-ı hikmet / mîzan-ı hikmet

  • Hikmet terazisi.

mu'cize-i hikmet

  • Hikmet mu'cizesi.

mu'tekadat-ı hissiye / mu'tekadât-ı hissiye

  • His ve duyulara ait kanaatler ve onlardan doğan inançlar.

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

muallim-i hikmet

  • Hikmet öğretmeni; varlıklardaki hikmetleri, gaye ve sırları insanlara ders veren öğretmen.

muasame

  • Hıfzetmek, korumak.

mübtel-i hiss

  • Hissi ibtal olunmuş.

mübtil-i hiss

  • Hissi iptal eden.

müceddid-i elf-i sani / müceddid-i elf-i sâni / müceddîd-i elf-i sânî

  • Hicrî ikinci bin yılının müceddidi, yenileyicisi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.).
  • Hicrî ikinci bin yılının yenileyicisi mânâsına İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin lakabı.

mücir / mücîr

  • Himaye eden, Allah.

müdebbir-i hakim / müdebbir-i hakîm

  • Hikmetle tedbir eden. Her işini çok hikmet ve tedbirle yapan. Cenab-ı Hak.

mugtelim

  • Hırs ve şehveti çok olan.

muhacirin

  • Hicret edenler.

muhademe

  • Hizmet etmek.

muhalif-i hikmet

  • Hikmete zıt.

muharrem / مُحَرَّمْ

  • Hicrî yılının birinci ayı.
  • Hicrî ayların ilki.

muharrem ayı

  • Hicrî kamerî yılın ilk ayı.

muharris

  • Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.

muharrisane / muharrisâne

  • Hırslandırırcasına. (Farsça)

muhasser vadisi / muhasser vâdisi

  • Hicaz'da, Minâ ile Müzdelife'yi birbirinden ayıran ve hacıların Minâ'ya giderken durmamaları gereken yer.

muhatab / muhâtab

  • Hitap edilen.

muhatap

  • Hitap edilen.

mühdi / mühdî

  • Hidayete vesile olan.
  • Hidayete getiren.

mühenned

  • Hint demirinden yapılmış kılınç. Keskin kılınç.

mühevvin

  • Hiffet ve kolaylık gösteren. Kolaylaştıran.

muhili / muhîlî

  • Hilekârlık. Sahtekârlık. Hile.

muhtale

  • Hileci ve dalavereci kadın.

mühteci / mühtecî

  • Hicveden, yeren.

muhtecib

  • Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.

mühtedi / mühtedî / مُهْتَد۪ي

  • Hidayete ermiş olan. İslâmiyete girmiş olan. Doğru yolu seçen. Hak dinine girmiş olan.
  • Hidayete eren.

muhtedi'

  • Hilekâr. Dolandırıcı.

muhtediane / muhtediâne

  • Hile ve dalaverecilikle. (Farsça)

muhtelib

  • Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.

muhteris

  • Hırslı, aşırı istekli, hırsı tutku haline gelmiş.

mukteza-yı adl ve hikmet

  • Hikmet ve adaletin gereği.

mukteza-yı hikmet / مُقْتَضَاي حِكْمَتْ

  • Hikmetin gereği.

mukteza-yı hikmet ve hakikat

  • Hikmet ve hakikatin gereği.

mukteza-yı hikmet ve rahmet

  • Hikmet ve rahmetin gereği.

mümakere

  • Hile etmek, aldatmak.

mümkut

  • Hışım ve gadap olunmuş, kızılmış kişi.

münteha-yı hiçi / münteha-yı hiçî

  • Hiçliğin en sonu, nihayeti.

murassaat-ı hikmet / murassaât-ı hikmet

  • Hikmet süslemeleri.

mushaf-ı hikmet

  • Hikmet Mushafı (canlı hikmet mushafı).

musırr-ı muhteris

  • Hırslı bir şekilde ısrar eden; ihtiraslı ve hırslı bir şekilde ısrarla isteyen.

müstağni-yi mutlak

  • Hiçbir şekilde ihtiyacı olmayan.

müstahdem

  • Hizmet eden.

müstahdim

  • Hizmette kullanan, istihdam eden.

mütegazzib

  • Hiddetlenen, öfkelenen, kızan, gazaba gelen.

mütehaciyane

  • Hicvedercesine. (Farsça)

mütehariş

  • Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.

mütehassis

  • Hislenen, duygulanan.

mütehevvir

  • Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldıran.

müvellidü'l-ma / müvellidü'l-mâ / مُوَلِّدُ الْمَا / مُوَلِّدُ الْمَاء

  • Hidrojen.
  • Hidrojen.

müvellidülma / müvellidülmâ

  • Hidrojen.
  • Hidrojen.

muye

  • Hıçkıra hıçkıra ağlama. (Farsça)

muyeger

  • Hıçkıra hıçkıra ağlayan. (Farsça)

müzmetih

  • Hiddetli, kızgın. Gadaplı.

nadire-i hikmet

  • Hikmetin az bulunan harikası.

nakl-bend

  • Hikâyeci. Masal uyduran. (Farsça)

nakş-ı hikmet

  • Hikmet nakşı.

namahsus / nâmahsus / نامحسوس

  • Hissedilmeyen. (Farsça - Arapça)

name-i hicran

  • Hicrân mektubu. Ayrılık, mektubu.

name-i nurin-i hikmet / nâme-i nurîn-i hikmet

  • Hikmetin nurlu mektubu.

narcil

  • Hindistan cevizi.

narçil

  • Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî. (Farsça)

nargil

  • Hindistan cevizi. (Farsça)

nasaf

  • Hizmetçi, uşak.

nasafe

  • Hizmet etmek.

nasara / nasâra / nasârâ / نصارا

  • Hıristiyanlar.
  • Hıristiyanlar.
  • Hıristiyanlar. (Arapça)

nasara ulema-yı benamından / nasârâ ulema-yı benâmından

  • Hıristiyanların meşhur âlimlerinden.

nasibdaş

  • Hissede beraber, nasipte eş olan. (Farsça)

nasrani / nasrânî / nasrâni / نصرانى / نَصْرَان۪ي

  • Hıristiyan.
  • Hıristiyanlık dinine mensup olan kimse.
  • Hıristiyan. (Arapça)
  • Hıristiyan.

nasraniyet / nasrâniyet

  • Hıristiyanlık.
  • Hıristiyanlık.

nazar-ı hikmet / نَظَرِ حِكْمَتْ

  • Hikmet gözüyle bakma; bir sır, gaye ve fayda bulma niyetiyle bakma.
  • Hikmet bakışı.

nazar-ı hissi / nazar-ı hissî

  • Hissî, maddî bakış.

nazm-ı garib-i hikmet

  • Hikmetin hayret verici düzeni.

neccariyye / neccâriyye

  • Hicretin üçüncü asrında Hüseyin bin Muhammed en-Neccâr tarafından kurulan bozuk fırka.

nefs-i hidayet

  • Hidayetin kendisi; doğru ve hak yola erişmenin kendisi.

nefs-i hizmet / نَفْسِ خِدْمَتْ

  • Hizmetin bizzat kendisi.
  • Hizmetin kendisi.

nehmet

  • Himmet, maksat, yüksek himmet. Harislik. şehvet.

nemş

  • Hile, oyun, dalavere, desise. (Farsça)

nesara / nesârâ

  • Hıristiyanlar.

nesturiyye / nestûriyye

  • Hıristiyanlıktaki fırkalardan biri.

netaic-i hidemat / netâic-i hidemat

  • Hizmetlerin neticesi.

netice-i hizmet

  • Hizmetin sonucu.

nevamis-i hikmet / nevâmis-i hikmet

  • Hikmetin kanunları.

noel gecesi

  • Hıristiyanların 25 Aralık veya buna yakın bir târihte Îsâ aleyhisselâmın doğduğunu kabûl ettikleri gece.

nu'z

  • Hicaz'da yetişen misvak ağacı.

nuhat

  • Hıçkırma.

nur-u huda / nur-u hudâ

  • Hidayet verici olan Allah'ın nuru.

nur-u hüda / nur-u hüdâ

  • Hidayet verici olan Allah'ın nuru.

nur-u layezali / nûr-u lâyezâlî

  • Hiç yok olmayan, devamlı nur.

nur-u samedani / nur-u samedânî

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey Kendisine muhtaç olan Allah'ın nuru.

ortodoks

  • Hıristiyanlık mezheblerinden. Ortodoks mezhebinin rûhânî (dînî) lideri patrik olup, merkezi İstanbul Fener'deki patrikhânedir. 1054 (H.446)'da İstanbul patriği olan Mihael Kirolarius, Roma'daki papadan ayrılarak Ortodoks kilisesini (mezhebini) kurdu. Roma'daki papaya tâbi olanlara katolik, İstanbul'
  • Hıristiyanlıkta bir mezhep.

papaz

  • Hıristiyan din adamlarına verilen ad.
  • Hıristiyan din adamı.

paskalya

  • Hıristiyanların inanışlarına göre, Îsâ aleyhisselâmın haça gerildikten sonra dirilerek göğe yükselmesi ile ilgili olarak her yıl Mart ayının on dördüncü gününden sonra gelen ilk Pazar günü yaptıkları şenlik, âyin.

pelus

  • Hilekâr. Hile yapan. (Farsça)

perde-i hikmet

  • Hikmet perdesi.

piskopos

  • Hıristiyanlığın katolik ve doğu kiliselerinde en yüksek rûhânî ünvâna sâhip ve umûmiyetle bir bölgenin dînî lideri olan hıristiyan din adamlarına verilen ad.

pür-hikmet

  • Hikmet dolu.

purutluk

  • Hıristiyanlıkta bir mezhep, protestanlık.

rahib / râhib

  • Hiç evlenmeyen, bekâr ve yalnız yaşayan, yalnız ibâdetle meşgûl olan ve kilisede vazîfeli olan hıristiyan din adamı.
  • Hıristiyan din adamı.

ramazan

  • Hicrî ayların dokuzuncusu ve mübarek üç ayların üçüncüsü.
  • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

ranec

  • Hindistan cevizi.

rasi'

  • Hırs ve tama eden.

rebi'ul-evvel / rebî'ul-evvel

  • Hicrî-Kamerî senenin üçüncü ayı, Peygamberimizin doğduğu ay.

rebiü'l-evvel

  • Hicrî takvimde üçüncü ay.

rebiülahir / rebiülâhir

  • Hicrî takvimde dördüncü ay.

receb ayı

  • Hicrî ayların yedincisi ve mübârek üç ayların birincisi.

recep

  • Hicrî takvime göre yedinci ay.

redd-i müdahale kanunu

  • Hiç kimsenin karışmasını kabul etmeme kanunu.

remz-i hikmet / رَمْزِ حِكْمَتْ

  • Hikmetin ince işareti.

rezzak-ı hakim / rezzâk-ı hakîm

  • Hikmet sahibi rızık verici Allah.

rikkat-i letafet

  • His ve duyguların son derece ince ve hoş olması.

riv

  • Hile, düzen. (Farsça)

rivayet / rivâyet

  • Hikâye edilen, anlatılan, hadîs nakli.

rü'yet-i hilal / rü'yet-i hilâl

  • Hilâl (yeni ayın) görülmesi. Kamerî ayların başında ve sonunda hilâlin görülerek ayın başının ve sonunun anlaşılması.

ruh-u hidayet

  • Hidayetin ve istikâmetin ruhu, özü.

ruh-u hizmet

  • Hizmet ruhu.

ruhani reis / ruhanî reis

  • Hıristiyan dinî önderleri.

ruhban / rûhban

  • Hıristiyan din adamı.
  • Hıristiyan din adamı.

saadet-i layezali / saadet-i lâyezâlî

  • Hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet.

şaban

  • Hicrî takvime göre sekizinci ay.

şaban-ı şerif / şâbân-ı şerif

  • Hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisi olan değerli ve şerefli Şâban ayı.

safiyane / sâfiyane

  • Hiç kötülük düşünmeden, temiz bir kalple.

sahib-i himmet

  • Himmet ve gayret sahibi.

saht

  • Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.

sahtekari / sahtekârî

  • Hilekârlık, sahtekârlık. (Farsça)

sakf

  • Hızla almak. Sür'atle ahzetmek.

salib / salîb

  • Hıristiyanlık dîninin sembolü kabûl edilen birbirini dik kesen iki doğrunun meydana getirdiği şekil, haç, istavroz.

saltanat-ı hind

  • Hindistan otoritesi, yönetimi.

saltanat-ı uluhiyet / saltanat-ı ulûhiyet

  • Hiçbir ortak kabul etmeyen Allah'ın bütün âlemdeki saltanatı.

samed / صَمَدْ

  • Hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, her şey kendisine muhtaç olan (Allah).

samedani / samedânî

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin kendisine muhtaç olduğu Allah'a ait olan.

sani'-i hakim / sâni'-i hakîm

  • Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)

sarık / sârık

  • Hırsız.
  • Hırsız.

sarik / sârik / سارق

  • Hırsız. (Arapça)

sarıkane / sârıkane

  • Hırsız gibi, hırsızcasına. (Farsça)
  • Hırsızca.
  • Hırsızcasına.

savmea

  • Hıristiyanların ibâdet yeri. Kilise, bîa.

şedd-i nitak-ı himmet

  • Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma.

sefva'

  • Hızlı yürüyen katır.

şehik / şehîk

  • Hıçkırıkla karışık iç çekme.

sehim

  • Hisse sâhibi. Hissedar.

şehka

  • Hıçkırık. Keskin çığlık.

selef / سَلَفْ

  • Hicri ilk üç asrın salih insanları.

selef-i salihin / selef-i sâlihîn

  • Hicrî ilk asrın müslümanları. Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînin büyükleri.

sem'-i hikmet

  • Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.
  • Hikmetli sözleri dinleme.

şemire

  • Hızlı yürüyen deve.

şemizer

  • Hızlı yürüyen deve.

şems-i hidayet / şems-i hidâyet

  • Hidayet güneşi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
  • Hidâyet güneşi olan Peygamberimiz (a.s.m.).

şenc

  • Hıçkırık tutmak.

sene-i hicri / sene-i hicrî

  • Hicri yıl.

sene-i hicriyye / سنهء هجریه

  • Hicrî yıl.

şerait-i hilafet

  • Hilafetin şartları.

serak

  • Hırsızlık yapmak.

serencam-ı hidayet / serencam-ı hidâyet

  • Hidâyetin hayat hikayesi.

seri / serî / سریع

  • Hızlı. (Arapça)

seri-ü'zzeval / seri-ü'zzevâl

  • Hızla, çabucak yok olan, sona eren.

seri-ül hareke

  • Hızlı giden.

şeriat-ı hıristiyaniye

  • Hiristiyanlık dininin hükümleri, kanunları.

serık

  • Hırsızlık.

seriü'z-zeval ve't-tahavvül

  • Hızla kaybolup giden ve değişen.

seriüsseyr / serîüsseyr

  • Hızlı akan.

seriüzzeval / serîüzzeval

  • Hızla, süratle yok olup giden.

sermaye-i ilmiye-i evveliye-i bendegane / sermaye-i ilmiye-i evveliye-i bendegâne

  • Hizmetkârınızın önceki ilmi, ilmî varlığı.

şevval

  • Hicrî ayların onuncusu; Ramazan'dan sonraki ay.

şevval-i şerif / şevvâl-i şerif

  • Hicrî aylardan onuncusu; Ramazan'dan sonraki ay.

şiddet-i hareket

  • Hızlı hareket.

şiddet-i hizmet

  • Hizmetin zorluğu.

sikke-i hikmet

  • Hikmet mührü.

silsile-i felsefe ve hikmet

  • Hikmet ve felsefe zinciri.

silsile-i meratib / silsile-i merâtib / سلسلهء مراتب

  • Hiyerarşi.

sira'

  • Hızla gitmek, acele etmek.

sirac-ı rah-ı hidayet / sirac-ı râh-ı hidâyet

  • Hidayet yolunun ışığı.

sirkat / سرقت / سِرْقَتْ

  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık, çalma.
  • Hırsızlık.
  • Hırsızlık. (Arapça)
  • Sirkat edilmek: Çalınmak. (Arapça)
  • Hırsızlık.

sırr-ı hikmet

  • Hikmet sırrı.

sırr-ı hikmeti

  • Hikmetinin sırrı, esprisi; ilmî açıklaması.

siyaset-i hıristiyaniye

  • Hıristiyanlık siyaseti.

şule-i hikmet

  • Hikmet ışıltısı.

şüphe-i tarık / şüphe-i târık

  • Hırsız şüphe.

sur / sûr / سور

  • Hisar. (Arapça)

sür'at

  • Hız.

sür'at-i imtisal

  • Hızlıca uymak, yerine getirmek.

sür'at-i intişar

  • Hızlı yayılma.

sür'at-i seyr

  • Hızla hareket etme, yürüme.

sür'at-i zeval

  • Hızlıca geçip gitme, yok olma.

sür'aten

  • Hızla.

sür'atle

  • Hızla.

sür'atli

  • Hızlı.

sürat / sürât

  • Hız.

süratle

  • Hızla.

süratli / sürâtli

  • Hızlı.

suret-i hakimane / suret-i hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde.

suret-i hizmet

  • Hizmet şekli.

süryaniler / süryânîler

  • Hıristiyanlıktaki katolik mezhebine bağlı olan ve süryânî dili ile konuşan bir hıristiyan topluluğu.

sutur-u hikmet / sutûr-u hikmet

  • Hikmet satırları.

şuunat-ı hakimane / şuûnât-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan işler.

ta'cil / ta'cîl / تَعْج۪يلْ

  • Hızlandırma.

tabakat-ı hitabiye

  • Hitap tabakaları.

tabir-i hakimane / tâbir-i hakîmâne

  • Hikmetli ifade; sorulan bir suale, soranın hâlini dikkate alarak cevap verme.

tağayyürsüz

  • Hiçbir zaman değişmeyen.

tagayyüzat

  • Hiddetlenmeler. Kızmalar.

tahacu

  • Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.

tahassüs / تَحَسُّسْ

  • Hislenme, duygulanma.
  • Hislenme, duygulanma.

tahassüsat / tahassüsât

  • Hislenmeler, etkilenişler.

tahkiye

  • Hikâye etme.

tahris / تحریص

  • Hırslandırma. (Arapça)
  • Tahrîs etmek: Hırslandırmak. (Arapça)

takvim-i arabi / takvim-i arabî

  • Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.

tama / tamâ

  • Hırs, aç gözlülük.

tasarruf-u hikmet

  • Hikmetle yapılan tasarruf, icraat.

tasarrufat-ı hakimane / tasarrufât-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir şekilde yapılan tasarruflar, icraatlar.

tasavün

  • Hıfzetmek, korumak.

tebeddülsüz

  • Hiçbir zaman değişmeyen.

tebuk

  • Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk'te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tecrid-i mutlak / tecrîd-i mutlak / تَجْر۪يدِ مُطْلَقْ

  • Hiç kimse ile görüştürmeme.

tecrübe-i hizmet

  • Hizmet deneyimi.

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tefa'

  • Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.

tegazün

  • Hışmetmek, kızmak.

tehaci / tehâcî / تهاجى

  • Hicivleşme. (Arapça)

teharüş

  • Hırıldaşıp dalaşma.

telam

  • Hizmetçi talebe.

telbis / telbîs / تلبيس

  • Hile, oyun.
  • Hile yaparak aldatma. (Arapça)

temahhul

  • Hile etmek.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.

tersa / tersâ / ترسا

  • Hıristiyan. (Farsça)

tersayan / tersâyân / ترسایان

  • Hıristiyanlar. (Farsça)

tertib-i hikmet

  • Hikmetli düzenleme.

teşehhi / teşehhî

  • Hırsla istemek. İştahlanmak.
  • Hırsla istemek, iştahlanmak.

teslis

  • Hıristiyanların üç ilâh inancı.

teslisiyet

  • Hıristiyanların üç ilâha inanmaları.

tesri / tesrî

  • Hızlandırma.

tesri' / tesrî' / تسریع / تَسْرِيعْ

  • Hızlandırma, acele etme.
  • Hızlandırma. Sür'atlendirme. Acele ettirme.
  • Hızlandırma. (Arapça)
  • Tesrî' edilmek: Hızlandırılmak. (Arapça)
  • Tesrî' etmek: Hızlandırmak. (Arapça)
  • Hızlandırma.

tesrian

  • Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için.

teşrihat-ı hikemiye

  • Hikmet ve felsefe nazarıyla yapılan araştırma, açıklama.

tevfikat-ı samedani / tevfikat-ı samedanî

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın yardımları, muvaffakiyet bahşetmesi.

tevfikat-ı samedaniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey Kendisine muhtaç olan Allah'ın başarılı kılması.

tıml

  • Hırsız.

tiz-per

  • Hızlı ve çabuk uçan. (Farsça)

trinite

  • Hıristiyanların teslîs (üç tanrı) inancı.

tuba-i hilkat

  • Hilkat ağacı, hilkat tubası. Kâinat, teşbih yapılarak tuba ağacına benzetilmiştir.

turra-i samediyet / طُرَّۀِ صَمَدِيَتْ

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allahın mührü.

ücret / اجرت

  • Hizmet karşılığı verilen şey.
  • Hizmet karşılığında verilen para. (Arapça)

uhud

  • Hicazda bulunan mübarek bir dağ.

uknum / uknûm

  • Hıristiyanların kabûl ettiği teslis (üç tanrı) inancındaki üç asıl veya üç esas varlıktan her birine verilen ad. Üçüne birden üç uknum mânâsına ekânim-i selâse denir.

ulema-i nasara / ulema-i nasârâ

  • Hırıstiyan âlimler.

ulviyet-i hitab

  • Hitabın yüceliği.

umman-ı adem

  • Hiçlik, yokluk deryası.

umman-ı hikmet

  • Hikmet ve ilim deryası, denizi.

uşak

  • Hizmetçi, asker.

üslub-u hakimane / üslûb-u hakîmâne

  • Hikmetli olan ifade tarzı; muhâtaba herşeyin gaye ve faydasını anlatan ve herşeyin gerçek mahiyetini bildiren tarzı, üslûbu.

vaftiz

  • Hıristiyanların dine gireni kutsal suya sokma merasimi.
  • Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.

vahime kuvveti / vâhime kuvveti

  • His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen mânâları anlayan iç kuvvet.

vasafe

  • Hizmetkârlık.

vazife-i hıfz

  • Hıfz etme, koruma görevi.

vazife-i hizmet

  • Hizmet görevi.

vechen min-el vücuh

  • Hiçbir suretle.

veda haccı / vedâ haccı

  • Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem yüz bin kişiden fazla sahâbinin katılmasıyla yaptığı son haccı.

vehb

  • Hibe. Bağış. Vergi.

velediyet

  • Hıristiyanlık ve Musevîlikte bulunan ve hâşâ Hz. İsâ (a.s.) ile Hz. Üzeyr'in (a.s.) Allah'ın oğlu olduğunu kabul eden bâtıl inanç.

velediyet akidesi

  • Hıristiyanlıktaki, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu şeklindeki bâtıl akide, inanç.

vesafet

  • Hizmetkârlık, işçilik.

veşkan

  • Hızlı ve aceleci kimse.

vesvese-i sarık / vesvese-i sârık

  • Hırsız vesvese.

vıky

  • Hıfzetmek, korumak.

vücub mertebesi

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık derecesi.

vücud-u hissi / vücud-u hissî / وُجُودُ حِسِّي

  • His ile bilinen vücud. Hisse aid vücud, varlık. Duygulu cesed.
  • Hissedilebilen varlık.

vüs'at-i hikmet

  • Hikmet genişliği.

yakinen / yakînen

  • Hiç şübhesiz olarak, kat'i surette.

yed-i hikmet

  • Hikmet eli.

yogi

  • Hindistan'da çilecilere (yogalara) verilen isim.

zat-ı hakimaneleri / zât-ı hakîmâneleri

  • Hikmet sahibi olan zâtınız.

zefir

  • Hıçkırarak nefes verme, ağlama.

zerk

  • Hile, şırınga.

zerk-füruş

  • Hileci, hilekâr. İkiyüzlü, müraî. (Farsça)

zevi'l-ihsas / zevi'l-ihsâs

  • His sahipleri.

zevilihsas

  • Hissedebilen.

zındık

  • Hiçbir dinde olmadığı ve Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslüman görünüp müslümanlığı değiştirmeye, îmânı bozmaya, dinsizliği müslümanlık olarak yaymaya çalışan ve İslâmiyet'i içerden yıkmaya uğraşan sinsi İslâm düşmanı, azılı kâfir, münâfık. Kâdıy ânîler ve Behâîler böyledir.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın