LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te hayva ifadesini içeren 635 kelime bulundu...

a'deb

  • Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan.
  • Bir boynuzu kırık hayvan.

ab-ı hayat

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

abişhor

  • Hayvan sulama yeri. (Farsça)
  • İçme kabı. (Farsça)
  • Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. (Farsça)
  • Günlük yiyecek. (Farsça)

adrefut

  • Kelerden büyük bir hayvan.

ağıl

  • Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

agnam

  • (Tekili: Ganem) Koyunlar, keçiler.
  • Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.

agşa

  • Baygın adam.
  • Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.

ahır

  • (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam. (Türkçe)

ahrac

  • (Tekili: Hırc) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.

ahred

  • Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.

ahtapot

  • Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. (Fransızca)
  • Canlı yengece benzeyen bir çıban. (Fransızca)

ahte

  • Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) (Farsça)
  • Husyesi çıkarılmış hayvan. (Farsça)

akarib

  • (Tekili: Akreb) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.

akika / akîka

  • Çocuk nîmetine karşılık, Allahü teâlâya şükr niyeti ile kesilen hayvan.

akreb

  • Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık.
  • Saatin kısa ibresi.
  • Semâda bir burç ismi.

akşar

  • (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.

aksat

  • Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan.

akvaryum

  • Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

albümin

  • Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde. (Fransızca)

alef / علف

  • (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf.
  • Hayvan yemi.
  • Ot. (Arapça)
  • Hayvan yemi. (Arapça)

alef resmi

  • Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.

alem-i hayvanat / âlem-i hayvânât

  • Hayvanlar âlemi.

alik / alîk

  • Hayvana bir defada verilen yem.
  • Asılan torba.

aliz / âlîz

  • Alihten veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. (Farsça)
  • Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir. (Farsça)

alpaka

  • Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan.
  • Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.

alufe

  • (Tekili: Ulüf) Hayvan yemi.

anak / anâk

  • (Çoğulu: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Karakulak dedikleri hayvan.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

as

  • Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

ashar

  • Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.

asire

  • (Çoğulu: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.

ateme

  • Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti.
  • İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik.
  • Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

ayiz

  • (Çoğulu: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.

azerşeb

  • Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)

azib

  • Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan.

azlaf

  • (Tekili: Zılf) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.

azman

  • Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri.
  • Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.

azürde-püşt

  • Beli bükülmüş ihtiyar. (Farsça)
  • Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan. (Farsça)

bac-ı kırtıl / bâc-ı kırtıl

  • Hayvanlardan alınan vergi.

bahar haşri

  • Bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

bahayim / bahâyim / بهایم

  • (Tekili: Behaim) (Behime) Suriye'de bir sıradağ ismi.
  • Canavarlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar. (Arapça)

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

balina

  • Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.

barimetri

  • Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme. (Fransızca)

batarya

  • İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı.
  • Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.

batir

  • Hayvanları nallayan kimse.

baytar

  • Hayvan tedavicisi, veteriner.

baytara

  • Hayvan hekimliği, baytarlık.

bebr

  • Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile korkutur bir hayvandır. (Farsça)

beçe

  • (Çoğulu: Beçegân) İnsan veya hayvan yavrusu. (Farsça)

bed-reg

  • Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan. (Farsça)

begnek

  • Kuyruğu kesik hayvan. (Farsça)

behaim / behâim

  • Hayvanlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar.
  • Suriye'de bir sıradağ.
  • Hayvanlar.

behim

  • Düz siyah şey.
  • Alacasız hayvan.
  • Dik, pürüzsüz ses.
  • (Behime) Dört ayaklı hayvan.

behimat / behimât / behîmat

  • Hayvanlar.
  • Hayvanlar.
  • Hayvanlar.

behime-i en'am

  • Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.

behimi / behimî / behîmî / بهيمى

  • Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.
  • Hayvanca, hayvana mahsus ve müteallik. Hayvanlık.
  • Hayvanca.
  • Hayvanî. (Arapça)

behimi hisler / behimî hisler

  • Hayvanî duygular.

behimiyat / behimiyât

  • Hayvanlar.
  • Hayvansı varlıklar.

behimiyyet / behîmiyyet / بهيميت

  • Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.
  • Hayvanlık. (Arapça)

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

berasin

  • (Tekili: Bürsün) Yırtıcı hayvanların pençeleri.

betra

  • (Müz: Ebter) Çocuğu olmayan. Kısır.
  • Kuyruğu kesik dişi hayvan.

beytar

  • Nalbant.
  • Baytar, veteriner. Hayvan hastalıkları hekimi.

beytara

  • Yarılmak.
  • Hayvan hekimliği, baytarlık.

beyz

  • (Çoğulu: Büyuz) Yumurta.
  • Kuşun yumurtlaması.
  • Hayvanların bilhassa atın ayaklarında çıkan yumurta iriliğindeki şişler.

bismil-gah / bismil-gâh

  • Hayvan kesilen yer, salhâne. (Farsça)

biyocoğrafya

  • yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

bühüvv

  • (Tekili: Behv) Misafirlere mahsus odalar.
  • Hayvanlar için yerin altına yapılmış ahırlar.

bukalemun

  • Bulunduğu yerin rengine giren bir hayvan.
  • Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. (Farsça)
  • Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren. (Farsça)

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

burak

  • Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekke'den Kudüs-ü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.

bürsün

  • (Çoğulu: Berâsin) İnsan eli.
  • Vahşi hayvanların pençesi.
  • Develere vurulan bir nevi damga.

çalgı

  • Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)

camih

  • Başı sert hayvan.

can-aver

  • Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar.
  • Domuz, canavar, hınzır.
  • Zararlı hayvan.

canavar

  • Can alıcı, kahredici. (Farsça)
  • Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

carih

  • Yaralayan. Yara açan.
  • Cerheden, çürüten.
  • Avcı hayvan.

cariha / câriha / جارحه

  • Yırtıcı kuş. (Arapça)
  • Yırtıcı hayvan. (Arapça)

çarpa

  • Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar. (Farsça)

caziye

  • Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.

çehar-pa / çehâr-pâ

  • Dört ayaklı hayvan. (Farsça)

celeb

  • Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir.
  • Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.

cenaib

  • (Tekili: Cenayib) (Cenibe) Yedek hayvanlar, yedek binekler.

cenibe

  • (Çoğulu: Cenâib) Yedek hayvanı.

ceres

  • Çan.
  • Zindan, hapis yeri.
  • Hayvanın boynuna asılan çıngırak.

çerm

  • Hayvan ve insan derisi. Post. (Farsça)

cerv

  • Küçük meyve.
  • Vahşi hayvan yavrusu. Enik.

cevarih / cevârih

  • "Cerh"den yaralayanlar, yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar.

ceylan

  • Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.

ceza'

  • (Çoğulu: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir).
  • İki yaşına girmiş koyun.
  • Arslan, esed.
  • Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek.

cezeb

  • Adamın ağzında tükrüğü kesilmek.
  • Hayvanın sütü az olmak.

cife / cîfe

  • Kokmuş et, ölü hayvan, leş.
  • Leş, ölü hayvan.

cinab

  • Hayvanlara vurulan damga ve nişan.

cins-i hayvani / cins-i hayvânî

  • Hayvan türü.

cism-i insani ve hayvani / cism-i insanî ve hayvanî

  • İnsan ve hayvan bedeni.

cüda'

  • Ölüm. Mevt.
  • Hayvana muzır olan otlak, çayır.

cüfte

  • Benzer, eş, denk, müsavi. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan sağrıs. (Farsça)
  • Hayvan çiftesi. (Farsça)

cülud

  • (Tekili: Cild) Ciltler, hayvan derileri.

dabbe / dâbbe

  • Yük ve binek hayvanı.
  • Bir çeşit yerde yaşayan hayvan.

dabbe-süvar / dâbbe-süvâr

  • Hayvana binen, binici. (Farsça)

dabbet-ül-erd / dâbbet-ül-erd

  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden. Kıyâmetin kopmasına yakın çıkacak olan bir hayvan.

dabure

  • Yer yüzünde gezen hayvanât.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dahaya

  • (Tekili: Dahiyye) Kurbanlık hayvanlar.

dahis

  • Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı.

dahiyye

  • Kurbanlık hayvan.

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

dam / dâm / دام

  • Tuzak, kapan. (Farsça)
  • Besi hayvanı. (Farsça)

damız

  • Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.

de'lan

  • Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.

debbağhane

  • Hayvan derilerinin kullanılacak duruma getirilme işleminin yapıldığı yer.

ded / دد

  • Yırtıcı hayvan. (Farsça)

delab

  • (Dülâb) (Çoğulu: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

derçin resmi

  • Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.

devabb / devâbb / دواب

  • (Tekili: Dabbe) Binek hayvanları. Hayvanlar.
  • Yürüyenler.
  • Yük hayvanları. (Arapça)
  • Binek hayvanları. (Arapça)

deyn-i mütevassıt

  • Ticâret malı olmayan zekât hayvanları ile köle, ev, yiyecek, içecek gibi ihtiyâç maddelerinin satışları karşılığı ve binâların kirâ alacakları.

dırs

  • (Çoğulu: Derâsa-Edrâs) Kertenkele, fare ve kedi gibi hayvanların eniği.

düldül

  • Peygamberimizin Hazreti Aliye hediye ettiği binek hayvanı.

dumur

  • Büyüyüp gelişememek. Zayıflıktan, hayvanların karnının içeri çökmesi.

dünyevi haşir / dünyevî haşir

  • Büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

dürahis

  • Katı nesne.
  • Gövdesi etli olan insan veya hayvan.

ebter

  • Kuyruğu kesik hayvan.
  • Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan.
  • Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.
  • Eksik, tamamlanmamış.

eclad

  • (Tekili: Cild) Hayvan derileri.

ecreb

  • Uyuz hayvan veya insan.

ecsam-ı hayvaniye / ecsâm-ı hayvaniye

  • Hayvan cisimleri, bedenleri.

edbes

  • Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.

edeyan

  • Çok koşan hayvan. (Farsça)

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

el-aks-ül müstevi / el-aks-ül müstevî

  • Man: Mevzuu mahmul ve mahmulü de mevzu kılmak. "İnsan hayvandır" kaziyesinde her iki kelimenin yerlerini değiştirerek "Bazı hayvan insandır" dediğimiz şeklindeki kaziyenin adıdır.

elcime

  • (Tekili: Licâm) Hayvanların ağızlarına takılan gemler.

emran

  • (Tekili: Mern) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.

emval-i zahire / emval-i zâhire / emvâl-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
  • Zekât hayvanları ve topraktan elde edilen mahsûl gibi gizlenmesi mümkün olmayan mallar.

en'am / en'âm

  • Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar.
  • Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
  • Davar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar.

enbar

  • Yığın, dolu, küme. (Farsça)
  • Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi. (Farsça)

enbüre

  • Dere, çay. (Farsça)
  • Tüyü dökülmüş olan hayvan. (Farsça)
  • Dolap beygiri. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

enva-ı hayvanat / envâ-ı hayvânât

  • Hayvan türleri.

erahh

  • Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.

erzak-ı hayvaniye

  • Hayvanların rızıkları.

erzak-ı hayvaniye ve insaniye

  • İnsanların ve hayvanların rızıkları.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanî duygulara esir olma.
  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

esta'

  • (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.

etene

  • Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ.
  • Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.

etlad

  • Evde doğan câriyeler.
  • Eski mal.
  • Damızlık denilen doğurucu hayvan.

ezb

  • Anasından yeni doğmuş hayvan.

ezell

  • Kurtla sırtlandan doğan hayvan.
  • Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.

ezhar

  • (Tekili: Zahr) Satıhlar, yüzler.
  • Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.

fahl

  • İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam.
  • Erkek. (hayvan)
  • Aygır.
  • Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
  • Aygır; neslin devamını sağlayan erkek hayvan.

fahm-i hayvani / fahm-i hayvanî

  • Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.

faşiye

  • (Çoğulu: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

fehc

  • (Çoğulu: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.

fenn-i hayvanat

  • Zooloji ilmi; hayvanları inceleyen ve onlar hakkındaki bilgi veren ilim dalı.

fenn-i iaşe / fenn-i iâşe

  • İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.

ferd-i hayvani / ferd-i hayvânî

  • Her bir hayvan.

feriş / ferîş

  • Yakında doğurmuş hayvan.

ferve

  • Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk. (Farsça)

fetiş

  • Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.

fil

  • (Çoğulu: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan iri vücudlu, hortumlu bir hayvan.

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

fisal

  • (Tekili: Fasıl) Ayrılmış olanlar.
  • Yavrunun sütten kesilmesi.
  • Kısa duvar.
  • İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
  • Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)

fışkı

  • Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
  • Pislik, hayvan gübresi.

fosil

  • Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri. (Fransızca)

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gabit / gabît

  • (Çoğulu: Gubut) Çukur yer.
  • Bir dere ismi.
  • Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.

gadiri / gadirî

  • (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

gamaim

  • (Tekili: Gımâme) Hayvanların, yem yemelerini veya ısırmalarını önlemek gayesiyle ağızlarına takılan torba gibi şeyler.

garrende

  • Kükreyerek vahşileşen arslan ve benzeri yırtıcı hayvan. (Farsça)

gataye

  • Kertenkeleden büyük bir hayvan.

gergedan

  • Burnu üzerinde boynuzu bulunan ve file benzeyen vahşi bir hayvan.
  • Vahşi bir hayvan.

gerk

  • Uyuz hayvan. (Farsça)

giran-bar

  • Meyvesi çok olan ağaç. (Farsça)
  • Ağır yüklü. (Farsça)
  • Gebe insan veya hayvan. (Farsça)
  • Zengin, gani. (Farsça)

gladyatör

  • Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.

gülu

  • İnsan veya hayvan boğazı. (Farsça)

gürmih

  • Çivi. (Farsça)
  • Hayvan bağlanan büyük kazık. (Farsça)

hacat-ı hayvaniye / hâcât-ı hayvaniye

  • Hayvana ait ihtiyaçlar.

hacat-ı hayvaniye ve insaniyeye / hâcât-ı hayvâniye ve insâniyeye

  • İnsanların ve hayvanların ihtiyaçları.

hacin

  • Küçük hayvan.
  • Büluğdan önce evlenmiş olan kız.

hafif necaset / hafif necâset

  • Eti yenen dört ayaklı hayvanların bevli (idrarı) ve eti yenmeyen kuşların pisliği.

hakk-ı şirb

  • İçme, hayvan veya tarla için su olma hakkı.

halakim

  • (Tekili: Hulkum) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.

halk-ı ef'al / halk-ı ef'âl

  • Mu'tezile fırkasının bir tabiridir. Hayvan ve insanların, kendi fiillerinin hakiki müessiri olduğunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarını Ehl-i Sünnet ulemâsı müsbet delillerle reddetmiştir.)

hamme / hâmme

  • (Çoğulu: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler.
  • Binek hayvanı.

har-bende

  • Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. (Farsça)
  • Tar: Saray katırcıları. (Farsça)

haras / harâs

  • Hayvanla döndürülen değirmen. (Farsça)

haraş

  • Hayvan ile döndürülen değirmen. (Farsça)

harizme

  • Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.

harun

  • İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.

haruni / harunî

  • Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.

has ahur

  • Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.

haşarat

  • Zararlı hayvanlar.

haşerat

  • (Tekili: Haşere) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar.
  • Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
  • Zararlı hayvanlar.
  • Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar.
  • Değersiz ve zararlı adamlar.

hasiyy

  • Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

haşr-i bahar

  • Bahar mevsiminde bitkilerden hayvanlara kadar bütün bedenlerin inşa edilmesi ve diriltilmesi.

haşr-i bahari / haşr-i baharî

  • Bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

hatem

  • Kırılmış olan şey.
  • Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.

hatm

  • İnsan veya hayvan burnu.
  • Kuş gagası.

havafir

  • (Tekili: Hâfir) Kazanlar, yeri kazıcılar.
  • Hayvan, dâbbe tırnakları.

havaic-i asliye

  • Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.

hayat-ı hayvani / hayat-ı hayvanî

  • Hayvanî hayat.

hayat-ı hayvaniye

  • Hayvanî hayat.

hayevan

  • (Bak: Hayvan)

hayil

  • Kısır olan hayvan.
  • Engel, mâni.
  • Hicâb.

haymana

  • Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer.
  • Ankara'nın bir kazası.

hays

  • Hayvan leşinin kokması.
  • Bir kimseyi aldatmak.
  • Sözde durmamak, ahid bozmak.
  • Fâsid olmak.

hayvan / حيوان

  • Canlı şey, insanla beraber her canlı.
  • İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık.
  • Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s.
  • Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)
  • Canlı. (Arapça)
  • Hayvan. (Arapça)

hayvan-ı berri / hayvan-ı berrî

  • Karada yaşayan hayvan.

hayvan-ı fani-i zail / hayvan-ı fâni-i zâil

  • Gelip geçici, yok olmaya mahkum hayvan.

hayvan-ı natık / hayvan-ı nâtık

  • Konuşan hayvan. (İnsan)

hayvan-ı zayıf ve aciz / hayvan-ı zayıf ve âciz

  • Güçsüz ve zayıf hayvan.

hayvan-misal

  • Hayvan gibi.

hayvanat / hayvânât / hayvanât / حَيْوَانَاتْ

  • (Tekili: Hayvan) Hayvanlar.
  • Hayvanlar.
  • Hayvanlar, canlılar.
  • Hayvanlar.

hayvanat-ı bahriye / hayvânât-ı bahriye

  • Denizde yaşayan hayvanlar.

hayvanat-ı bahriyye

  • Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.

hayvanat-ı berriyye

  • Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.

hayvanat-ı ehliye / hayvânât-ı ehliye

  • Evcil hayvanlar.

hayvanat-ı ehliyye

  • İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar.

hayvanat-ı ilahi / hayvanat-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın yarattığı hayvanlar.

hayvanat-ı mübareke / hayvânât-ı mübâreke

  • Mübârek hayvanlar.

hayvanat-ı muzırra / hayvânât-ı muzırra

  • Zararlı hayvanlar.

hayvanat-ı vahşiye / hayvânât-ı vahşiye / حَيْوَانَاتِ وَحْشِيَه

  • Vahşî hayvanlar.
  • Vahşî hayvanlar.

hayvanat-ı vahşiyye

  • Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.

hayvanat-ı zalime / hayvanat-ı zâlime

  • Güçsüz ve zayıflara zulmeden hayvanlar, zâlim hayvanlar.

hayvani / hayvanî / hayvânî / حيوانى

  • Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
  • Hayvanla ilgili.
  • Hayvansal.
  • Hayvansal. (Arapça)

hayvaniye / حيوانيه

  • Hayvana özgü, hayvansal. (Arapça)

hayvaniyet / hayvâniyet / حَيْوَانِيَتْ

  • Hayvanlık.
  • Hayvanlık.
  • Hayvanlık.

hayvaniyyet

  • Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.

hazb

  • Hayvanın memesi şişip emziğinin deliklerinin dar olması.
  • Ucuz olmak.

hazer

  • Vahşi hayvanların yediği et.

hemmame

  • Zehirli hayvan. Akrep.

hercan

  • Uzun ve kalın olan şey.
  • Hayvanın yab yab yürümesi.

hergele

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.

hetma'

  • Dişsiz olup kurban edilemeyen hayvan.

hevamm

  • Böcekler, haşereler.
  • Yılan, pire, akrep gizli zararlı hayvanlar.
  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hevesat-ı hayvaniye / hevesât-ı hayvâniye

  • Hayvansal hisler, arzular.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hezza

  • İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.

hicam

  • Hayvanlara takılan ağızlık.

hılab

  • Yırtıcı hayvan veya yırtıcı kuş pençesi.

hilya'

  • Yırtıcı hayvanların küçüğü.

hina'

  • Hayvanın kösneyip erkek istemesi.

hirba

  • Bukalemun denen bir hayvan.
  • Mc: Devamlı fikir değiştiren kimse.

hırızma

  • Azgın hayvanların ağzına veya ayının burnuna takılan demir halka.

hısa'

  • Hayvanın hayalarını çıkarma, eneme, burma.
  • İnsanı hadım etme.

hiss-i hayvani / hiss-i hayvanî

  • Hayvanî duygu.

hıyal

  • Hayvanın kısır olması.

hiyal

  • Taraf, yan, cânib. Hizâ.
  • Bir hayvanın kısır olma hâli.

hizmet

  • Birinin işini görme. Bir kimsenin hesabına veya menfaatına iş görme, bu suretle yapılan iş, vazife. Memuriyet.
  • Bir insan, hayvan veya nebatın muhtaç olduğu işler ve takayyüdat.

horos

  • Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır.

hoş-alef

  • Çok fazla yiyen hayvan. (Farsça)
  • Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse. (Farsça)

hotoz

  • Eski zamanda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş.
  • Hayvan, kuş ve tavuk tepesi.
  • Yapıların ve eşyaların üzerine konulan tepelik.

hükl

  • Karınca gibi sesi işitilmeyen hayvan.

huleke

  • Kum içinde olan küçük bir hayvan.

hulkum

  • İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

hürriyet-i hayvani / hürriyet-i hayvanî / hürriyet-i hayvânî

  • Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.
  • Hayvanca bir özgürlük.

huş

  • Vahşi hayvanlar.

huveyn / حُوَيْنْ

  • Hayvancık. Çok küçük canlı.
  • Hayvancık.
  • Hayvancık.

huveynat / huveynât

  • Çok küçük hayvancıklar. Mikroplar.
  • Mikroplar; mikroskopik hayvanlar.
  • Hayvancıklar, mikroplar.

huveyne

  • Hayvancık, mikrop.
  • Hayvancık.

i'laf

  • (Alef. den) Hayvana yem verme.

i'nac

  • Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma.

ibale

  • Kuyu bileziği.
  • Hayvanları muhafaza etme.
  • Küçük çocuklara def-i hacet ettirme.
  • Devenin hallerini ve huylarını iyi bilmek.

ibn-i ırs

  • (Çoğulu: Benât-ı ırs) Gelincik dedikleri küçük hayvan.

ibrak

  • Av hayvanlarını ürkütüp korkutmak.
  • Koyun kurban etmek.
  • Şimşek çakmak.

ictihah

  • Kadının veya dişi hayvanların hâmile olması.

ictinah

  • Bir yana eğilme, meyletme.
  • Secde etme.
  • (Hayvan) bir tarafa meyilli koşma.

ictirar

  • İleri ve geri çekme, çekilme.
  • Hayvanın geviş getirmesi.

ictisas

  • Hayvanın, ağzı ile çayırı araştırarak otlaması.

ıfdac

  • (Çoğulu: Ufâzic) Semiz, besili hayvan.
  • Yumuşak nesne.

ifkar'

  • Fakir düşürme, fakirleştirme.
  • Hayvanı kirâya verme.

iğdiş

  • Burulmuş, enenmiş hayvan. Erkeklik bezleri (hayaları) çıkarılmış at. Melez. (Farsça)

igrik

  • Çok bağırıp böğüren (hayvan).

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihbas

  • Eteğinde bir şey gizleme.
  • Hapsetme.
  • Vakfetme. Hayır yollarında mal ve hayvan bağışlama.

ihsa'

  • Hayvan tezeği yakma.

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.
  • İnsan ve hayvan için lüzumlu gıdâ maddelerini şehre girmeden yâhut girince halka satılmadan toplayıp, stok edip, pahalandığı zaman satmak.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtişaş

  • Kuru ot veya saman gibi hayvan yemi biriktirme.

ıkak

  • Tırnaklı hayvanların gebeleri.

ılgar

  • Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın.
  • Başıboş hayvanın dörtnala koşması.

ilm-i hayvanat

  • Hayvanlar bilimi; zooloji.

ilm-i mevalid

  • Tabiat, eşya ilmi. Hayvanat, nebatât ve maddelerine ait ilim.

imrac

  • Ahde vefa etmeme, sözden cayma.
  • Hayvanı çayıra salıverme.

in

  • Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.

inhac

  • Meydanda, zâhir, açık. Belli etme.
  • Hayvanı yorarak solutma.
  • Esvabı eskitme.

inkaz

  • Kırma ve bozma.
  • Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması.
  • Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses.

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

irbiyan

  • Teke, istakoz gibi deniz hayvanları.

irkab / irkâb

  • (Rükûb. dan) Bindirme.
  • Binilecek hayvan verme.
  • Araba veya gemi gibi bir vasıtaya bindirme.

ırsi / ırsî

  • Gelincik dedikleri hayvanın rengine benzer bir renk.

irtibak

  • Karışık ve çapraşık bir işe girişme.
  • Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri.
  • Bir kazâya uğrama.

ırza-i gayr-i maderi / ırzâ-i gayr-i mâderî

  • Çocuğu hayvan sütüyle besleme.

işkembe

  • Geviş getiren hayvanların midesinin en büyük kısmı. (Farsça)
  • Karın. (Farsça)
  • Hayvan midesi.

iskiz

  • (İskize) Hayvanın sıçrayıp kıç atması. (Farsça)
  • Hayvanın ürkerek attığı çifte. (Farsça)

ism-i hass / ism-i hâss

  • Gr: Yalnız bir kimse, bir hayvan veya bir şeye hâs olan isim. Hz. Muhammed (A.S.M.), Medine-i Münevvere gibi.

ıstıyad

  • Avlamak. Vahşi hayvanı ele geçirmek.

itad

  • İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip.

itlal

  • Hayvanı yedeğinde götürme.
  • Damlatma.

jegand

  • Sağlamlık, metanet. (Farsça)
  • Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi. (Farsça)

jelatin

  • Tıbda ve fotoğrafçılıkta kullanılan şeffaf, renksiz ve kokusuz bir cisim. Hayvanların kemik ve kıkırdak gibi kısımlarından elde edilir. (Fransızca)
  • Bir cins kâğıt. (Fransızca)

jengele

  • Çatal tırnaklı hayvan. (Farsça)
  • Hayvanda bulunan çatal tırnak. (Farsça)

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kabuk

  • Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır.
  • Bazı hayvanların katı mahfazaları.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kadım

  • Kemirici hayvan.

kafir / kafîr

  • Hayvan tersi.

kafs

  • Sıçramak.
  • Hafiflik.
  • Sevinç, neşat.
  • Hayvanın ayaklarını bağlamak.

kalbüd / kâlbüd

  • Kalıp, şekil. (Farsça)
  • Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi. (Farsça)

karabin

  • (Tekili: Kurban) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.

karn

  • Zaman, devre.
  • Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene.
  • Yüz yıllık zaman. Asır.
  • Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

kaşağı

  • Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet.
  • İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

kasil / kasîl

  • Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot.
  • Kesilmiş nesne.

kassabiyye

  • Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

katuf

  • Tenbel.
  • Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
  • Tembel; yürüyüşü ağır, yavaş olan hayvan.
  • Tembel hayvan.

kavkaa

  • Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.

kazım

  • Kemirici hayvan.

keler

  • Kertenkele cinsinden küçük bir hayvan.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kene

  • Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

kılhım

  • Yaşlı hayvan.

kimam

  • (Tekili: Kimm) Tomurcuklar.
  • Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.

kira / kirâ

  • Bir malın, menfaatine yâni kullanılmasına karşılık olarak verilen ücret. Bir evin, bir iş yerinin veya herhangi bir mülkün, taşıt veya binek hayvanının, sâhibi tarafından faydalanılmak ve kullanılmak üzere belli bir ücret karşılığında bir müddet için başkasına verilmesi.

kırkbayır

  • Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü.

kirpik

  • Göz kapağının kenarındaki kıllar.
  • Bir nevi taş.
  • Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.

kirş

  • İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi.
  • Karın, mide.

kıslam

  • Isırıcı hayvan.

küdas

  • Hayvan aksırığı.

kuhariye

  • Yaşlı kadın.
  • Yaşlı hayvan.

künam

  • Kuş yuvası. (Farsça)
  • Hayvan ini. (Farsça)
  • İnsanın rahat edip dinleneceği yer. (Farsça)

küra'

  • (Çoğulu: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı.
  • Koyun ve sığır baldırı.

kurban

  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kürre

  • Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay. (Farsça)

kutne

  • Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden.

kuvve-i behimiye / kuvve-i behîmiye

  • Hayvânî güç, duygu.

kuvve-i şeheviye-i behimiye / kuvve-i şeheviye-i behîmiye

  • Hayvanî şehvet duygu.

lagar

  • Cılız ve zayıf hayvan. (Farsça)

lahime

  • Et yiyen hayvan.

las

  • Köpek, kelb. (Farsça)
  • Adi ipek. (Farsça)
  • Dişi hayvan. (Farsça)

laşe / lâşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda
  • Leş. Kendiliğinden ölmüş veya İslâmiyet'in emrine uygun olmayarak kesilmiş veya öldürülmüş hayvan ve böyle hayvanın eti.

lebun

  • Sütlü hayvan. Sütü bol olan hayvan.

ledig / ledîg

  • Yılan veya akrep gibi hayvanlar tarafından sokulmuş kimse.

lekedkub

  • Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen. (Farsça)

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

les'

  • Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması.

lesu'

  • (Akrep veya yılan gibi hayvanlar) sokmuş.

liba'

  • Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz)

likam

  • Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin. (Farsça)

lügaz

  • Edb: Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar. Meselâ: (Hikmetullah şehrinin bir tânesiOğlunun karnında yatar annesi.)Bu manzum çözülürse cevap olarak "İpek böceği" çıkar.

ma'lef

  • (Çoğulu: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.

madde-i hayvaniye

  • Hayvanî madde.

maddiye-i hayvaniye

  • Maddî olan hayvanî yapı, maddî beden.

mahalib

  • (Tekili: Mahleb) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.

mahbel

  • Hayvanın gebelik zamanı.

mahiyet-i hayvaniye

  • Hayvanî mahiyet, özellik.

mahleb

  • (Çoğulu: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi.

mahlub

  • Sağılmış hayvan.

mahmuz

  • (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet.
  • Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik.
  • Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan dest

mahsul

  • Husul bulan. Hâsıl olan.
  • Elde edilen şeyler.
  • Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.

mahsulat / mahsulât

  • (Tekili: Mahsul) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.

manda

  • Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. (Fransızca)
  • t. Camız denen hayvan. Kömüş. (Fransızca)

mandıra

  • yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.

mantuh

  • Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.

maşiye

  • (Çoğulu: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan.
  • Oğlu ve kızı çok olan kadın.

mataya

  • (Tekili: Matiyye) Binek hayvanları.

matiye

  • Binek hayvanı.

matiyye

  • Binek hayvanı.
  • Binek hayvanı. Binek.
  • Gerinip sevinerek yürüyen.

matiyye-ran / matiyye-rân

  • Bindiği hayvanı yola süren.

mazhar-ı ilham / mazhar-ı ilhâm

  • Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.

mefkur

  • (Çoğulu: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.

meka

  • (Çoğulu: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar.
  • Canavarların inleri ve yatakları.

mekare / mekâre / مكاره

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli
  • Kiralık binek veya yük hayvanı. (Arapça)

mekareci / mekâreci

  • Binek veya yük hayvanı kiralayan. (Arapça - Türkçe)

meldug

  • (Ledg. den) Zehirli bir hayvan tarafından ısırılarak sokulmuş.

mels

  • Enemek. Hayvanı iğdiş etmek, erkekliğini gidermek.

memhus

  • Parlatılmış, cilâlanmış.
  • Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan.

menahil

  • (Tekili: Menhel) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler.
  • Hayvan sulanan yerler.

menahir

  • (Tekili: Menhar) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.

menhar

  • (Çoğulu: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.

menhel

  • (Çoğulu: Menâhil) Hayvan sulanan yer.
  • Menzil, durak. Konaklanacak yer.

menhuş

  • Yılan, akrep cinsinden bir hayvan tarafından sokulmuş.

menzilhane

  • Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer. (Farsça)

mer'a

  • Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak.
  • Hayvanların otladığı yer, otlak, çayır.

meraya

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.

merc

  • (Merec) Katıştırmak.
  • Kararsızlık.
  • Iztırab.
  • Bozulmak.
  • Boşa gitmek.
  • Serbest bırakmak, salıvermek.
  • Hayvanların salındığı otlak.

mercan

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

merdümhar

  • Yamyam. (Farsça)
  • İnsan eti yiyen vahşi hayvan. (Farsça)

merek

  • Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

merkel

  • (Çoğulu: Merâkil) Yol.
  • Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.

merkub

  • (Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş.
  • Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası.

merşa'

  • Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı.
  • Otu çok olan yer.

mesamm

  • (Tekili: Mesemm) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler.

mesbaa

  • Yırtıcı ve vahşi hayvanların çok olduğu yer.

meşfer

  • (Çoğulu: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı.

mesh

  • Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek.
  • Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.

mesh-i manevi / mesh-i mânevî

  • Mânevî yönden hayvana dönüşme.

mesih

  • Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş.
  • Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz.
  • Acibe. Garibe.
  • Güzelliği olmayan.
  • Tuzsuz ve tatsız yemek.

mesule

  • (Çoğulu: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek.
  • Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek.

mevalid-i selase / mevalid-i selâse / mevâlid-i selâse

  • Nebat, hayvan ve maden.
  • Üç çocuk; dört unsurun (su, hava, toprak, güneş) birleşiminden meydana gelen madenler, bitkiler ve hayvanlar.

mevaşi / mevâşi

  • Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
  • Davar ve mal gibi hayvanlar (koyun, keçi, öküz, inek...)

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

meysir

  • Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık.
  • Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar.
  • Kumar için kesilen hayvan.

meyte

  • Hayvan leşi.
  • Hayvan leşi, kendi kendine ölen hayvan.
  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

meytehar / meytehâr

  • Hayvan leşi yiyen.

meyyite

  • Hayvan leşi.
  • Kadın cenazesi.

mezabih

  • Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.

mezbaha

  • Hayvanları kesecek yer.
  • Hayvan kesilen yer.
  • Hayvan kesim yeri.

mezbuhane

  • Boğazlanırcasına, boğazlanan bir hayvan gibi.

mi'de

  • (Çoğulu: Miad) İnsan ve hayvanlarda, yenen şeyleri hazmetmek vazifesi olan bir iç uzvu.

mide-i hayvaniye ve nebatiye

  • Hayvanî ve bitkisel mide.

milvah

  • Tuzak yanında koydukları kuş.
  • Semiz olmayan hayvan.

miremme

  • Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı.

mizbed

  • (Çoğulu: Mezâbid) Hayvan ahırı.

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

mu'ziyat

  • (Ezâ. dan) İnsanı rahatsız eden küçük şeyler. Hayvancıklar.

mücemmiz

  • Bindiği hayvanı çok yürüten.

muhrez

  • Kazanılmış, elde edilmiş.
  • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

muhtekir

  • İnsan ve hayvan yiyecek maddelerini piyasadan toplayıp pahalanınca satan kimse. Karaborsacılık yapan.

mukanfez

  • Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.

mükari / mükârî

  • (Kira. dan) Katırcı. Kira ile hayvan işleten.

mükellib

  • Yırtıcı hayvanları ava alıştıran, avcılık tâlim edip öğreten.

mumya

  • Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. (Farsça)
  • Çok zayıf (kimse). (Farsça)

münataha

  • Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.

münserih

  • Çabuk ve çevik davranan.
  • Hızlı hızlı giden hayvan.

mürare

  • (Çoğulu: Mirâr) Bir acı otun ismidir. (Acılığından yerken hayvanın dudağı yarılır.)

murdar / murdâr

  • Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. (Farsça)
  • İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan. (Farsça)
  • Dinen yenmesi yasak olan ölü hayvan; leş.
  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

murtaz

  • Alıştırılmış, tâlimli hayvan.

mürtedif

  • Arkasından giden, ardına düşen.
  • Hayvana binen kimsenin ardına binen.

müsabea

  • Yırtıcı hayvanların yeri.

müşşat

  • (Tekili: Mâşi) Ayak üstü yürüyen insan ve hayvan.

mütemessih

  • Çirkin kılığa giren. Temessüh eden. İnsaniyetten hayvaniyete değişen.

mütereddiye

  • Dağdan veya yüksek bir yerden düşmüş hayvan.

müzekka

  • Temizlenmiş, pâk edilmiş, ıslah edilmiş.
  • Zekâtı verilmiş.
  • Allah'ın adı anılarak kesilmiş hayvan.

na'l

  • Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir.
  • Oturulacak yerlerin en aşağısı.

nafe

  • Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı. (Farsça)

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nahçir / nahçîr / نخچير

  • Av hayvanı. Sayd. (Farsça)
  • Av yeri. (Farsça)
  • Yaban keçisi. (Farsça)
  • Av hayvanı. (Farsça)

nahhas

  • Esirci, esir ticareti yapan kimse.
  • Hayvan alıp satan kişi.

nahika

  • (Çoğulu: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

naime

  • Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın.
  • Yumuşak yapılı hayvancıklar.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nakiz

  • (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş.
  • Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyni

nami

  • Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti.
  • Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü.

nath

  • Süsmek. Hayvanın, başı ile saldırması.

natıh

  • (Çoğulu: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan.
  • Keder, sıkıntı, elem, mihnet.

natih

  • (Nâtıh) : (Çoğulu: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan.
  • Şiddetli emir.

natuh

  • Çok süsen hayvan.

neam

  • "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır.
  • Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir.
  • At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.

nebati ve hayvani kuvveler / nebâtî ve hayvânî kuvveler

  • İnsandaki bitkisel ve hayvanî duygular.

necaset-i hafife

  • Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.

neccaş

  • Hayvan sürücüsü.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

nefs-i hayvani / nefs-i hayvanî

  • Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.

nesc

  • (Nesic) Dokunuş, dokuma.
  • Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi)

nesir

  • Hayvan aksırması.

nesl-i hayvani / nesl-i hayvanî

  • Hayvan nesli.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

nev-i hayvan

  • Hayvan türü.

nev-i hayvanat / nev-i hayvânât

  • Hayvan türü.

nevhast

  • Taze ve genç hayvan.

nezib

  • Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.

nial

  • (Tekili: Na'l) Ayakkabılar, pabuçlar.
  • Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.

nims

  • Firavun faresi dedikleri küçük hayvan.
  • Sansar.

nu'man

  • (Tekili: Niam) Dört ayaklı hayvanlar.
  • Kan.
  • İmam-ı Azam Hazretlerinin adı.
  • Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.

nüsal

  • Hayvandan dökülen tüyler.

nutfe

  • Bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.

nütuc

  • Doğurucu hayvan.
  • Doğurması yakın olan.

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

peçe

  • (Çoğulu: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu.
  • Oğlan, çocuk.
  • Sarmaşık bitkisi.

peçegan / peçegân

  • (Tekili: Peçe) İnsan veya hayvan yavruları. (Farsça)

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

pervanek

  • Karakulak adı verilen bir hayvan. (Farsça)
  • Ask: Öncü, pişdâr. (Farsça)

post / پست

  • Tüylü hayvan derisi.
  • Tüylü hayvan derisi. (Farsça)
  • Mc: Makam, mevki. (Farsça)
  • Hayvan derisi. (Farsça)
  • Post. (Farsça)
  • Makam. (Farsça)

rahile / râhile

  • Yük hayvanı.
  • Yük getiren deve.
  • Topluluk, kafile.
  • Üzerine binilen deve.
  • Yük hayvanı.
  • Kervan, yolcular sürüsü.

rahilezen

  • Yük hayvanını süren. (Farsça)

raiyye

  • Otlatılan hayvan sürüsü.
  • Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.

raiyyet

  • Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar.
  • Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.

raviye

  • Su taşıyan hayvan.

rekub

  • Binek hayvanı, binilecek şey.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

remadet

  • İnsan veya hayvan kırımı.

revahil

  • (Tekili: Râhile) Yük hayvanları.

ruh-u hayvani / ruh-u hayvanî

  • Hayvansal ruh.

rüsg

  • (Çoğulu: Ersâg) Bilek.
  • Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.

rütte'

  • Otlayan hayvan.

saf

  • Tüylü ve yünlü hayvan.

şahdar

  • Dallı, budaklı ağaç. (Farsça)
  • Dallı boynuzlu hayvan. (Farsça)

sahire

  • Yer yüzü, arz.
  • Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza.
  • Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl.
  • Cehennem.

sai / sâî

  • Emvâl-i zâhirenin zekâtını toplayan me'mûr; sâime (senenin ekserisini çayırda otlayan) hayvanların ve toprak mahsûllerinin zekâtlarını toplamakla vazîfeli kimse, zekât me'muru.

saibe

  • Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.

saime / sâime

  • Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.
  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

samme

  • (Çoğulu: Sevvâm) Zehirli hayvan.

şap

  • (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim.
  • Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.

sarrar

  • Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

sayd

  • Av hayvanı yâni eti yenen hayvanların etleri için, eti yenmeyenlerin ise (domuz hâriç) deri ve diş gibi yerlerinden faydalanmak veya zararlarından emin olmak için avlanan hayvan.

sayis-hane

  • Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan. (Farsça)

sebk

  • İleri geçme, ilerleme. Öne göçme.
  • Vâki olma.
  • Koşuda kazanan hayvan.

sebu'

  • (Çoğulu: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar.

sebuiyet

  • Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.

şedar

  • Sözü şiir ile kesme.
  • Hayvan bağlanan yer.

şedd-i rihal

  • Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama.
  • Yolculuğa çıkma.

şehevi / şehevî

  • Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.

seka'

  • Kulağı olmayan dişi hayvan.

selam

  • Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma.
  • Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzer

selh-hane

  • Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.) (Farsça)

selhane / selhâne

  • Eti yenen büyük ve küçük baş hayvanların kesilip yüzüldüğü yer, mezbaha.

selhhane / selhhâne

  • Hayvanların derilerinin yüzüldüğü yer.
  • Hayvan kesimi yapılan yer, mezbaha.

sellah

  • (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.

semum

  • Zehirli şey.
  • Sam yeli.
  • Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.

senabik

  • (Tekili: Sünbük) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.

seniy

  • (Çoğulu: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan.

serahin

  • (Tekili: Sirhân) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.

şesis

  • Sütü gitmiş hayvan.

setl

  • (Çoğulu: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak.
  • Hamam tası.
  • Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap.

sevaim

  • (Tekili: Sâime) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar.
  • Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.

sevam

  • Yabanda otlayıp gezen hayvan.
  • (Tekili: Sâmme) Zehirli hayvanlar.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.

sevkitabii / sevkitabiî

  • Hayvanlarda düşünmeyerek, tabiatın sevki ve zorlamasıyla yapılan hareket, içgüdü.

sevvam

  • (Tekili: Sâmme) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.

şeyyir

  • (Çoğulu: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan.

siba'

  • Cima.
  • Kesret-i cima ile iftihar edişmek.
  • (Tekili: Sebu) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar.

şibh-i beşer

  • İnsana benzeyen şempanze, goril gibi hayvanlar.

sifad

  • Hayvanların çiftleşmesi.

şikar / şikâr / شكار

  • Av, avlanan hayvan. Avlama. (Farsça)
  • Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. (Farsça)
  • Av. (Farsça)
  • Av hayvanı. (Farsça)
  • Şikâr etmek: Avlamak. (Farsça)
  • Şikâr olmak: Avlanmak, av olmak. (Farsça)

simurga

  • Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

sıraf

  • Hayvanın kızmakla erkeğini araması.

sirhan

  • (Çoğulu: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.

sırsır

  • Çekirgeye benzer bir hayvan.

siyakat

  • Binek hayvanını arkasından sürme.

süda

  • Kendi kendine çobansız gezen hayvan.
  • Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.

sudam

  • Hayvanların başında olan bir hastalık.

suhre

  • Maskara, gülünç, eğlenceli.
  • Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan.

şukak

  • Bir çeşit hayvan hastalığı.

süm

  • Dört ayaklı hayvanların tırnağı. (Farsça)

sünbük

  • (Çoğulu: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.

sür'ub

  • Gelincik adı verilen hayvan.

susmar

  • Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler. (Farsça)
  • Kertenkele cinsinden küçük bir hayvan.

sütur / ستور

  • Binek ve yük hayvanı. (Farsça)
  • Binek hayvanı. (Farsça)
  • Yük hayvanı. (Farsça)

süturban / süturbân

  • Hayvana bakan. Seyis. (Farsça)

süvaf

  • Fena, helâk, mahvolma.
  • Hayvanların ölümü.

tafv

  • Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması.
  • Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi.
  • Bir işe girmek.
  • Hayvanın tepe üzerine çıkması.
  • Ceylânın koşması.

tahan

  • Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.

tahcir

  • Bir yere taş koymak, taş yığmak.
  • Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak.
  • Hayvanı dağlayıp nişanlamak.

tahtırevan

  • Deve, fil, at vb. hayvanlara yüklenerek veya omuzlarda taşınan üstü örtülü taşıma aracı.

taife-i hayvanat / taife-i hayvânât

  • Hayvanlar âlemi.

taife-i hayvaniye

  • Hayvan türü.

taktaka

  • (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses.
  • Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.

tala'

  • (Çoğulu: Etlâ) Geyik buzağısı.
  • Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu.
  • Buzağının ayağını bağladıkları ip.
  • Şahıs.

talid

  • Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.

tature

  • Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı. (Farsça)

tavile

  • Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı.
  • Tavla, ahır.
  • Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.

tavla

  • Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi: "Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.)

te'hıye

  • Hayvana yatacak ahır yapmak.
  • Birbirine kardeş olmak.

te'nis

  • Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak.
  • Bir hayvanı terbiye ederek işe yarar hale getirmek.

teclid

  • Ciltleme.
  • (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme.

teclil

  • (Cüll. den) Hayvana çul örtme, hayvanı çulla örtme.

tedessür

  • Elbise giyme. Elbiseye bürünme.
  • Erkek hayvanın dişisine binmesi.
  • Kişinin sıçrayıp atına binmesi.

teeccül

  • Belli bir vakte kadar müddet isteme.
  • Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.

tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvan

  • Ağaçların, taşların ve hayvanların konuşması.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

tenatuh

  • (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si).
  • Birbirine başla vurmak.

tenbelit

  • Hayvan yükü. Küçük yük. (Farsça)

tensil

  • (Kuş ve diğer hayvan) tüylerini yeleklerini, yününü ve kılını döküp kavlamak.

tesric

  • Kandil yakmak.
  • Güzelleştirmek.
  • Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer vurma.

teştiye

  • Kışın uyuyan hayvanların uykusu.

teşvir

  • İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme.
  • Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.

tilad

  • Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler.
  • Kendi yanında eskiden beri mevcud olan ve yeni olmuş olan şey.

tokat

  • Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer.
  • Dere arası olan hayvan mer'ası.
  • El içiyle vurulan sille.

tuhme

  • Hayvanın burnunun kara olması.

tulatıle

  • (Talâtıla) (Çoğulu: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı.
  • Zahmet.

udhiye

  • Cenab-ı Hakk'ın rızası için kurban niyetiyle kesilen hayvan.

uffe

  • Bir deniz hayvanı.
  • Davarın emziğinde kalan süt bakiyesi.

uhrun

  • Doğurmayan, kısır kadın veya hayvan. (Farsça)

ukr

  • Kısırlık.
  • Kısır olan kadının veya dişi hayvanın hali.
  • Mc: Netice alamama.

ukre

  • Kısır. Doğurmayan kadın veya hayvan.

ulufe

  • Yeniçerilere ve sipahilere dağıtılan maaş.
  • Bir nevi hayvan yemi.

uruz

  • (Tekili: A'raz) Fık: Nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayıp, kitap, manifatura eşyası, kumaş gibi mallar.

üstur / üstûr / استور

  • At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan. (Farsça)
  • Binek ve yük hayvanı. (Farsça)

vahş

  • (Çoğulu: Vuhuş - Vahşân) İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan.
  • Tenha ve ıssız yer.

vahşan / vahşân

  • (Tekili: Vahş) Issız, tenha yerler.
  • Yabani hayvanlar.

vakas

  • Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler.
  • İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.

vaşak

  • Derisinden kürk yapılan bir hayvan ve bunun postu.

vecar

  • (Çoğulu: Vücür - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

verb

  • Fetret, fesad.
  • Yabani hayvan ini.

vesme

  • Hayvana vurulan kızgın damga.

vica'

  • Hayvanı burma, iğdiş etme.

vicar

  • (Çoğulu: Vücur - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

vücür

  • (Tekili: Vicâr) Arslan, ayı, kurt gibi vahşi hayvanların inleri.
  • Sel sularının oyduğu yerler.

vuhuş / vuhûş / وحوش

  • Vahşiler. (Arapça)
  • Yaban hayvanları. (Arapça)

yalak

  • Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.

yave / yâve

  • Hezeyan. Yalan. Yaygara. Saçma sapan söz. (Farsça)
  • Sahipsiz hayvan. (Farsça)

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

yengeç

  • Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. (Türkçe)

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.

yuz

  • Kaplanı andırır yırtıcı bir hayvan, pars. (Farsça)

zaby

  • Geyik, karaca, gazâl denen hayvan.

zali'

  • (Çoğulu: Zulu') Eğri, meyilli.
  • Müttehem kimse. Töhmetli.
  • Aksak hayvan.

zamile

  • (Çoğulu: Zevâmil) Yük hayvanı.
  • Küçük yük.

zar'

  • (Çoğulu: Zuru') Meme.
  • Süt veren hayvan memesi.

zeamet

  • Şeref, şan. Riyaset.
  • Yetiştirdikleri hayvanları ile birlikte harbe iştirak eden ve Sipâhi denen Osmanlı askerine öşrü alınmak üzere verilen en büyük timâr.

zebayıh / zebâyıh

  • Kesilecek kurbanlık hayvanlar. Kurban edilmiş, kurban olarak kesilmiş hayvanlar.

zebayih

  • (Tekili: Zebiha) Kurbanlık hayvanlar.

zebh

  • Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.)
  • Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan damarından üçünü bir anda kesmek.

zebib

  • Kuru üzüm. Kuru incir.
  • Yılan veya akrep gibi hayvanların zehiri.

zebih / zebîh / ذبيح

  • Kesme, boğazlama. Kesilecek hayvan.
  • Hz. İsmail'in (A.S.) ve Hazreti Muhammed'in (A.S.M.) babası Hz. Abdullah'ın lâkabı.
  • Kesilmiş hayvan, boğazlanmış. (Arapça)

zebiha / zebîha

  • Boğazlanmış veya kesilecek hayvan.
  • Kesilecek hayvan.

zemil

  • Bir adamın hayvan üzerinde iken ardına binmiş olan adam.

zemin-kub

  • İkide bir ayağını yere vuran çengi, rakkase. (Farsça)
  • Yer tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar. (Farsça)

zemzeme-i hayvan ve eşcar

  • Hayvan ve ağaçların nağmeleri.

zenberek

  • (Zenburek) Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. (Farsça)
  • Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. (Farsça)
  • Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. (Farsça)

zenburek

  • Zenberek. (Farsça)
  • Tar: Hayvan ile taşınan eski küçük toplar. (Farsça)

zerafe

  • (Çoğulu: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.

zevahif

  • (Tekili: Zâhife) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.

zevamil

  • (Tekili: Zâmile) Küçük yükler.
  • Yük hayvanları.

zılf

  • Hayvanların çatal tırnağı.

zırba'

  • Maymuna benzer bir hayvan.

zırban

  • (Çoğulu: Zerâbin) Kokarca denilen küçük, kediye benzer, çirkin kokulu bir hayvan.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR