LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te hal kelimesini içeren 226 kelime bulundu...

agunde

  • Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk. (Farsça)

ahali / ahâli / ahâlî / اهالى / اَهَال۪ي

  • Halk.
  • Halk.
  • Halk, ahali, insan topluluğu. (Arapça)
  • Halk.

ahali nazarında

  • Halkın gözünde.

ahlaf / ahlâf / اخلاف

  • Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
  • Halefler; meslek, san'at, ilim gibi benzer şeylerde, sonra gelenler.
  • Halefler, öncekilerin yerine geçenler.
  • Halefler. (Arapça)

ahsen-ül halıkin / ahsen-ül hâlıkîn

  • Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)

ahval / ahvâl / احوال / اَحْوَالْ

  • Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
  • Haller, vaziyetler.
  • Hâller. Tasavvuf yolunda bulunan kimselerin, kalblerinde meydana gelen değişmeler. Hâl'in çokluk şeklidir.
  • Haller, durumlar.
  • Haller.
  • Haller, durumlar. (Arapça)
  • Hâller.

ahval ve etvar / ahvâl ve etvar

  • Hâl ve tavırlar.

ahvalat / ahvâlât

  • Haller, durumlar.

amme / عمه

  • Hala, babanın kız kardeşi.
  • Hala. (Arapça)

arib / ârib

  • Halis Arap cinsinden olan.

arz-ı hal / arz-ı hâl

  • Halini arzetme. İstida. Arzuhal.

asced

  • Halis, karışıksız altın.

asude-hal / asûde-hâl

  • Hâli rahat, sıkıntısı olmayan. (Farsça)

ateş-beste

  • Hâlis altın, kırmızı altın. (Farsça)

avam / avâm / عوام

  • Halk, sıradan insanlar.
  • Halk tabakası. (Arapça)

avam-firib

  • Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog. (Farsça)

avam-pesend

  • Halk tarafından beğenilecek olan şey. (Farsça)

avamca

  • Halk tarafından.

avampesend / avâmpesend / عوام پسند

  • Halkın beğendiği. (Arapça - Farsça)

belagat / belâgat / بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme.

beliğ / belîğ / بَل۪يغْ

  • Hâle uygun söz söyleyen.

berisa'

  • Halk, insan topluluğu.

beyan-ı hal / beyan-ı hâl

  • Hâlini arzetme, anlatma.
  • Halini anlatma, durumunu bildirme.

beyn-el ahali

  • Halk arasında, ahali arasında.

bi-tabi / bî-tabî

  • Halsizlik, tâkatsizlik, bîtablık. (Farsça)

bibi

  • Hala, babanın kızkardeşi.

canişin / cânişin / جانشين

  • Halef, birinin yerine oturan. (Farsça)

cariye / câriye / جاریه

  • Halayık. (Arapça)

cebire

  • Halkın bir işe hazırlık yapması. (Farsça)

cehiş

  • Halktan uzak olan.

cereyan-ı ahval

  • Hal ve durumların akışı, genel gidişatı.

cevaib

  • Halk arasında gezen haberler.

cevari / cevârî / جواری

  • Halayıklar. (Arapça)

cumhur / cumhûr

  • Halk, çoğunluk.
  • Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
  • Halk, çoğunluk.

cumhur-u avam / cumhur-u avâm

  • Halk tabakası.
  • Halkın çoğunluğu.

cumhur-u nas / cumhur-u nâs

  • Halkın çoğunluğu.

cumhuri / cumhurî

  • Halkın çoğunluyla ilgili.

dada

  • Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı. (Farsça)

dava-yı hilafet / dâvâ-yı hilâfet

  • Halifelik iddiası.

dehdehi / dehdehî

  • Hâlis altun. (Farsça)

delalet-i hal / delâlet-i hal

  • Hâl ve hareketlerin işareti, delil olması.

divan-ı hümayun / divan-ı hümâyun

  • Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. (Farsça)

düstur-u belagat / düstûr-u belâgat / دُسْتُورُ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme kaidesi.

eblağ / eblâğ

  • Hâle ve maksada çok uygun, en açık ve seçik.

edmen

  • Hâlis ve katıksız misk. (Farsça)

efkar-ı amme / efkâr-ı âmme

  • Halkın düşüncesi ve fikirleri.

ehl-i hal / ehl-i hâl / اهل حال

  • Hâl sâhibi. Mânevî zevklere kavuşmuş kişi.
  • Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan. (Farsça)
  • Halden anlayan

ekserin-i avam / ekserîn-i avâm / اَكْثَرِينِ عَوَامْ

  • Halkın çoğunluğu.
  • Halkın çoğunluğu.

el'an / el'ân / اَلْاٰنْ

  • Halen, şimdi.
  • Hâlâ.

elsine-i enam / elsine-i enâm / اَلْسِنَۀِ اَنَامْ

  • Halk dili.

enam / enâm / اَنَامْ

  • Halk. Bütün mahlukat.
  • Halk.

ene'l-hak

  • Hallâc-ı Mansûr tarafından "Ben yokum, Hak teâlâ vardır." mânâsında söylendiği hâlde, görünüşte; "Ben Hak'kım" manasına alınan söz.

enzar-ı halk / enzâr-ı halk

  • Halkın dikkati, bakışı.

erbab-ı hall-u akd / erbâb-ı hall-u akd

  • Halife seçmeye yetkili olan kişiler. Medine halkının ileri gelenleri.

ervec

  • Halk içinde çok geçen şey.

eşaviz

  • Halk. Millet. Nâs.

fals

  • Halâs etmek, kurtarmak.

farig-ül hal

  • Hali rahat, hali vakti iyi olan.

fenn-i belagat / fenn-i belâgat / فَنِّ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme ilmi.

fıdda-i halise / fıdda-i hâlise

  • Hâlis ve saf gümüş.

gıyer

  • Halden hale dönmek.

hadife / hâdife

  • Halktan bir kısım.

hal ehli / hâl ehli

  • Hâli tavrı güzel olan gönül sâhibi kişi. Velî zat.

hal-aşina

  • Hâl ve durumdan anlayan. (Farsça)

halaif

  • Halifeler.

halakat

  • Halkalar.

halaşina / hâlâşina / حال آشنا

  • Halden anlayan. (Arapça - Farsça)

halat / hâlât / حالات

  • Hâller.
  • Haller.
  • Haller. (Arapça)

halazade / halazâde

  • Hala oğlu.

hale mutabık

  • Hâl ve duruma uygun.

halebi / halebî

  • Halepli, Halep ahalisinden olan.

haledar / hâledar / hâledâr

  • Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
  • Halelenmiş; etrafı parlak ışık gibi çevrilip sarılmış.
  • Hâleli.

halefiyyet

  • Haleflik, birinin yerine geçmiş olma.

halen / hâlen

  • Hal ile, hareket ve davranışla.

halet / hâlet / حالت

  • Hal, suret, keyfiyet.
  • Hâl, durum.
  • Hal.

hali / halî / hâlî

  • Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub.
  • Hâlle ilgili.

halıcıhane

  • Halı yapılan yer.

halide

  • Hâlid'in müennesidir.

halife-i adile / halîfe-i âdile

  • Halîfe olacağı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin işâreti ile anlaşılan halîfe. Hazret-i Ebû Bekr'in halîfeliği böyledir.

halife-i cabire / halîfe-i câbire

  • Halîfeliği kuvvet zoru ile ele geçiren.

halil ibrahim

  • Halil İbrahim (Milaslı).

halil-veş / halîl-veş

  • Halîl (a.s.) gibi.

halisane / hâlisane / hâlisâne

  • Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile. (Farsça)
  • Halis bir şekilde, temiz kalplilikle.
  • Halisçe.

halisen / hâlisen

  • Halis olarak.
  • Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.

halisiyet / hâlisiyet

  • Halislik, saflık, duruluk.

haliyet / hâliyet

  • Hâl oluş; durumu beyan ediş.
  • Hâl oluş.

halk fırkası

  • Halk Partisi.

halka / حلقه

  • Halka. (Arapça)

halkavi / halkavî

  • Halka şeklinde.

hallac / hallâc / حلاج

  • Halaç. (Arapça)

hallal / hallâl

  • Halleden, çare bulan, çözen.

halli / hâlli / حَالْلِي

  • Hâl (dili) ile.

hallüfasl / حل و فصل

  • Halletme, yoluna koyma. (Arapça)

hasb-i hal

  • Halleşme. Görüşüp konuşma.

hasbihal / حسب حال

  • Halleşme, dertleşme. (Arapça - Farsça)
  • Hasbihal etmek: Halleşmek, dertleşmek. (Arapça - Farsça)

hayr-ul beriyye

  • Halkın hayırlısı. Hz. Muhammed (A.S.M.)

hayzeran

  • Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.

hekm

  • Halka şerle taarruz etmek.

henabik

  • Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.

hılace

  • Hallaçlık.

hilafet / hilâfet

  • Halîfelik, emirlik, imâmlık (devlet reisliği).
  • Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra bütün müslümanlara imâmlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye cevap vermek vazîfesi.
  • İnsanları
  • Halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik.
  • Halifelik, Peygamberimizin mânevî mirası.

hillet

  • Halîl (dost) olmak, dostluk. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâma mahsûs bir makâm.

hoşhal

  • Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud. (Farsça)

hulefa / hulefâ / خلفا

  • Halifeler.
  • Halifeler; Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtlar.
  • Halifeler. (Arapça)

hulu

  • Hali olmak.

hulus / hulûs

  • Halislik, saflık, gönül temizliği.
  • Halislik, saflık, arılık.

hulus-i niyet / hulûs-i niyet

  • Halis, samimi niyet.

hulus-u niyet / hulûs-u niyet

  • Halis, samimî niyet.

hulusiyet / hulûsiyet

  • Hâlislik, içtenlik.
  • Halislik, samimilik, temizlik.

hulusiyyet

  • Hâlislik. Samimi dostluk.

hüsn-ü hal

  • Hâlin, durumun güzelliği.

hüsn-ü kabul-ü halk

  • Halkın güzellikle kabul etmesi, benimsemesi.

ibrahim

  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o

ibriz

  • Halis altun, saf altun.

ibtihal

  • Halktan alâkayı keserek Allaha tazarru' ve niyazda bulunmak.

ıhla'

  • Hâli etmek, boşaltmak.

ihlas / ihlâs

  • Hâlis, temiz etmek, niyyeti düzeltmek, temizlemek, dünyâ menfaatini düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak.

iktiza-yi hal

  • Halin ve durumun gösterdiği lüzum.

imtihaz

  • Hâlis, katıksız ve saf olma. Durulanma.

inkılabat-ı ahval / inkılâbât-ı ahvâl

  • Hâl ve durumların dönüşmesi, değişmesi.

inkıta-i hilafet / inkıta-i hilâfet

  • Halifelik kurumunun bir süre kesintiye uğraması.

irade-i hilafet / irade-i hilâfet

  • Halifelik makamının kararı, hükmü.

ıslah-ı hal / ıslâh-ı hâl / اِصْلاَحِ حَالْ

  • Hâlini iyileştirme.

ism-i hilafet / ism-i hilâfet

  • Hâlifelik ismi.

istifsar-ı hatır / istifsar-ı hâtır / istifsâr-ı hatır

  • Hal hatır sorma.
  • Hâl hatır sorma.

istihlaf

  • Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek.

ıyalullah

  • Halk, insanlar.

kabiliyet-i hilafet / kabiliyet-i hilâfet

  • Halifelik kabiliyeti.

kali

  • Halı. (Farsça)

kamu

  • Halkın hepsi.

katl-i am / katl-i âm

  • Halkı bütünüyle kılıçtan geçirme.

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

keyfe halük / keyfe hâlük

  • Hâlin nasıl? Nasılsın?

kırnak

  • Halayık, cariye, esir kadın.

kisa

  • Halı, seccâde. Yünden yapılan elbise.

kıyam-ı avam / kıyâm-ı avâm

  • Halk ayaklanması.

kudve

  • Halkın uyup tâbi oldukları kimse.

kuhh

  • Halis, saf, katıksız.

kutb-u devran

  • Halife ve bu sıfatı alan Osmanlı padişahı.

lecun

  • Halsiz, yaşlı davar.

linç

  • Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.

lisan-ı hal / lisân-ı hâl / لِسَانِ حَالْ

  • Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi.
  • Hal ve davranış dili.
  • Hâl dili.

lisanıhal / lisanıhâl

  • Hâl dili, meramını durum ve görünümüyle anlatma.

lüane

  • Halka çok lânet eden kişi.

ma'na-yı örfi / ma'nâ-yı örfî / مَعْنَايِ عُرْف۪ي

  • Halkın lafızdan anladığı ma'na.

magşuşiyyet

  • Halis ve saf olmayış. Karışıklık.

mahs

  • Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.

makine-i ahval / makine-i ahvâl

  • Hallerin makinesi, idârî ve içtimâi çark.

meclis-i mebusan

  • Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi.

mes'ele-i imamet / mes'ele-i imâmet / مَسْئَلَۀِ اِمَامَتْ

  • Halîfelik meselesi.

meşayıh-ı müstakim-ül-ahval / meşâyıh-ı müstakîm-ül-ahvâl

  • Hâlleri İslâmiyet'in emirlerine uygun olan zâtlar.

mevzu ilimler

  • Hali hazırda bulunan beşerî ilimler.

mezzer

  • Halep vilâyetinden getirilen siyah taş.

millet

  • Halk.

minbaz

  • Hallaç tokmağı.

muamele-i halisane / muamele-i hâlisane

  • Hâlis, samimi bir muamele, içtenlikle davranma.

müddet-i hilafet / müddet-i hilâfet

  • Halifelik süresi.

müftiü'l-enam

  • Halkın müftüsü, herkesin müftüsü.

muhallim

  • Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.

muhlis

  • Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.
  • Halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.

muhlisane / muhlisâne

  • Hâlis ve samimî bir şekilde.
  • Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla. (Farsça)

muhlisen

  • Hâlis olarak. Muhlis olarak.

mukteza-yı hal / muktezâ-yı hâl / مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Halin gerektirdiği şekilde, icabına göre.
  • Hâlin gereği.

mukteza-yı hale mutabakat / muktezâ-yı hâle mutabakat

  • Hâlin icabına ve gereğine uygunluk.

münecci

  • Halaskâr, kurtarıcı.

müntehik

  • Halsiz ve yorgun bırakan.

müserred

  • Halkaları birbirine girmiş olan zırh.

müşevveşiyet-i hal

  • Hal, durum karışıklığı.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutâbık-ı muktezâ-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

mutabık-ı muktezā-yı hal / mutâbık-ı muktezā-yı hâl / مُطَابِقِ مُقْتَضَايِ حَالْ

  • Hâlin gereğine uygun.

mutavvaka

  • Halka biçimi boynunda tüyler olan güvercin kuşu.

mütehavvil / مُتَحَوِّلْ

  • Hâlden hâle geçen.

muvazene-i hal

  • Halin, durumun karşılaştırıması.

muvazenet-i etvar

  • Hal ve hareketlerdeki denge.

nakz

  • Halâs olmak, kurtulmak.

neddaf

  • Hallâç. Pamuk atan kimse.

nez'

  • Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak.

nigah-ı tegafül / nigâh-ı tegafül

  • Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.

padişah-ı raiyetperver

  • Halkını düşünen padişah.

penbezen

  • Hallaç. Pamuk atıcı. (Farsça)

perişanhal / perîşanhal / پریشان حال

  • Hali perişan olan. (Farsça - Arapça)

raik

  • Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız.

raiyet

  • Halk.

raiyetperver / رَعِيَتْپَرْوَرْ

  • Halkına düşkün.

raiyyet / رعيت

  • Halk, hükümdar tebası. (Arapça)

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

raiyyetperver

  • Halkını seven.

reaya / reâya / رعایا

  • Halk. (Arapça)

resenbend

  • Halat atmış, halatla bağlı. (Farsça)

şakir / şâkir

  • Hâlinden memnun olup şükreden.

saltanat-ı hilafet / saltanat-ı hilâfet

  • Halifelik saltanatı, egemenliği.

sehum

  • Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.

şerait-i hilafet / şerâit-i hilâfet / شَرَائِطِ خِلَافَتْ

  • Halîfe olmanın şartları.

şia / şîa / ش۪يعَه

  • Halifeliğin hz. Ali ve nesline âit olduğunu iddia edenler.

sımme

  • Hâlis ve temiz.

sümak

  • Hâlis, sâfi.

suret-i tesviye

  • Hal çaresi.

şuub / şuûb

  • Halklar, milletler.

tabaka-ı avam

  • Halk tabakası.

tabaka-i avam / tabaka-i avâm

  • Halk tabakası.

tabaka-i nas / tabaka-i nâs

  • Halk tabakası.

tafassi

  • Halâs olmak, kurtulmak.

tafsiye

  • Halâs etmek, kurtarmak.

tahavvül / تحول / تَحَوُّلْ

  • Hal değiştirme.
  • Hâlden hâle girme.

tahavvülat / tahavvülât

  • Hal, evre vs. değişimler.

tamş

  • Halk, nâs, insanlar.

tavır

  • Hâl, sûret, davranış.

tebaa

  • Halk, ümmet.

tebeddülat-ı ahval / tebeddülât-ı ahvâl

  • Hallerin değişmesi.

temellus

  • Halâs olmak, kurtulmak.

tenakkuz

  • Halâs olmak, kurtulmak.

teneddüd

  • Halk içinde meşhur olmak.

tensil

  • Halâs olmak, kurtulmak.

terceme-i hal / terceme-i hâl

  • Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.

tesmia

  • Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma.

ubudiyet-i halisa / ubûdiyet-i hâlisa

  • Halis, samimi kulluk.

ubudiyet-i hassa / ubûdiyet-i hassa

  • Hâlis, samimi kulluk.

üfnun

  • Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.

umurlar

  • Haller, durumlar, işler.

ünas / ünâs / اناس

  • Halk. İnsanlar.
  • Halk. (Arapça)

vaki-i hal / vâki-i hâl

  • Hâlin hakikatı, o işin hakikatı.

vav-ı haliye / vav-ı hâliye

  • Haller cümle olabilir. Eğer isim cümlesi olursa, başında bir "vav" bulunur. Ona Vav-ı hâliye denir. Bu vav, hâl'i zi-l-hâle bağlar. (Reeytuhu ve biyedihi kitâbün: Elinde bir kitap olduğu halde onu gördüm) cümlesindeki gibi.

vazife-i hilafet / vazife-i hilâfet

  • Halifelik görevi.

vera

  • Halk. Mahluk. Arzı örten mahlukat. Yaratılmış olanlar.

zaman-ı hilafet / zaman-ı hilâfet

  • Halifelik zamanı.

zeki

  • Hâlis. Temiz. Hali temiz olan.