LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gula ifadesini içeren 223 kelime bulundu...

adalet-i şeriat

  • İslâmın adaleti; İslâmın uygulanmasını istediği adalet.

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

adem-i salabet / adem-i salâbet

  • Dinin emirlerini korumada ve uygulamadaki ciddiyetsizlik, gevşeklik.

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

adet-i kavmiye ve muhitiye / âdet-i kavmiye ve muhitiye

  • Yerel ve genel çerçevede âdet olan uygulama.

adetullah / âdetullah

  • Allah'ın kâinatta uyguladığı kanun ve prensipler.

ahfa / ahfâ

  • Kalbe bağlı duyguların en gizli, en kapalı olanıdır ki, Cenâb-ı Hak sıfat, şuûnat ve Zât'ına ait en gizli, en mahrem mânâları izin verdiği ölçüde bu duyguya hissettirir.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahkam-ı ameliyye / ahkâm-ı ameliyye

  • Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.

ahlak-ı ameli / ahlâk-ı amelî / اخلاق عملى

  • Uygulamadaki ahlak anlayışı.

ahmediyye

  • Evliyânın gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. Bu yola Müceddidiyye-i Ahmediyye de denir.
  • Hindistan'da Gulam Ahmed Kâdiyânî tarafından kurulan sapık bir yol.

ahsas / ahsâs / احساس

  • Hisler. Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

ahz

  • Alma, tutma, kabzetme,
  • Kabul etme.
  • Tessellüm.
  • Sorgulama.

akd / عقد

  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

amel

  • Yapma, uygulama; dinin emirlerini yerine getirme.
  • İş, çalışma, uygulama.

ameli / amelî / عملى

  • İş olarak, uygulamalı.
  • Pratik, uygulamalı. (Arapça)

ameliyat / ameliyât / عمليات

  • Uygulamalar, tatbikler, pratikler.
  • İşlemler, uygulamalar. (Arapça)
  • Ameliyat. (Arapça)

ameliyat-ı dahiliye

  • İç operasyon, sıkı yönetim uygulamaları.

ameliye / عمليه

  • İşlem, uygulama. (Arapça)

basair

  • (Tekili: Basiret) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler.
  • Kalb duyguları.

bed muamele

  • Kötü uygulama.

behimi hisler / behimî hisler

  • Hayvanî duygular.

bid'at

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan yeni âdet ve uygulamalar.

bid'atkar / bid'atkâr

  • Bid'at ortaya çıkarıp uygulayan, İslâmın ruhuna ve özüne ters davranışlara taraftar olan.

bid'atkarane / bid'atkârâne

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışarak.

bid'iyyat / bid'iyyât

  • Bid'alar; aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar.

bil'imtisal

  • Uygulayarak.

cezbe-i rahman / cezbe-i rahmân

  • Allah'ın hayır ve rahmet için verdiği ve duygulara yerleştirdiği mânâ ve coşku hâli.

cihazat-ı kesire / cihâzât-ı kesire

  • Birçok cihaz, duygular.

cim

  • Gulamperest olan kimse.

damar-ı insani / damar-ı insânî

  • İnsana ait duygular.

divan-ı muhasebat

  • İnsanların sorgulanıp hesaba çekileceği yüksek makam; mahşerdeki hesap.

duhas

  • Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)

düsturü'l-amel

  • Davranış kuralı, uygulama prensibi.

ebhire

  • (Tekili: Buhâr) Dumanlar, buğular.

ebhur

  • (Tekili: Bahur) Buharlar. Buğular.

ehl-i bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar.

ehl-i bid'a ve ilhad / ehl-i bid'a ve ilhâd

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar ve inkârcılar.

ehl-i dalalet ve bid'a / ehl-i dalâlet ve bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışan, doğru ve hak yoldan sapmış olanlar.

ehl-i kanun

  • Kanun koyanlar ve uygulayanlar.

ehsas / ehsâs / احساس

  • (Tekili: Hiss) Hisler, duygular.
  • Duygular, hisler. (Arapça)

ehsas-ı rakika / ehsâs-ı rakika

  • İnce hisler, ince duygular.

engizisyon

  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

erakk-ı hissiyat

  • Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
  • En rakik, en ince hisler, duygular.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanî duygulara esir olma.

ezhan

  • Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.

fiiliyat

  • Fiiller, uygulamalar.

garaib-i icraat

  • Alışılmışın dışında garip uygulamalar, faaliyetler.

garkan

  • Batarak, boğularak.

gılman

  • (Tekili: Gulâm) Bıyığı yeni bitmiş gençler.
  • Cennet'te hizmet gören delikanlılar.
  • Köleler, esirler.

gılme

  • (Tekili: Gulâm) Delikanlılar, gençler.
  • Esirler, köleler.

gulat-ı şia / gulât-ı şîa

  • Allah, hazret-i Ali'ye hulûl etmiş girmiştir; hâşâ, hazret-i Ali tanrıdır diyenler. Gulât da denir.

gulme

  • (Bak: GULAME)

hadd-i şürb

  • Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.

hak tarikatler / hak tarîkatler

  • Ehl-i sünnet anlayışını benimseyen, İslam'ın temel esaslarını uygulayan ve mânevî bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarîkatler.

hamiyet-i diniye

  • Dinî hamiyet; dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma, dinden gelen yüce duygularla din uğruna fedakârlıkta bulunma.

hasılıbilmasdar / hâsılıbilmasdar

  • Masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.

hatırat

  • (Tekili: Hâtıra) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler.
  • Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.

havas ve hissiyat-ı insaniye / havâs ve hissiyât-ı insâniye / حَوَاسْ وَحِسِّيَاتِ اِنْسَانِيَه

  • İnsana ait his ve duygular.

havass / havâss

  • (Tekili: Hasse) Hasseler. Duygular.
  • Duyular, duygular.

havass-ı zahire ve batına / havass-ı zâhire ve bâtına

  • Görünen ve görünmeyen hisler, duygular.

havassü'l-hams-ı zahire ve batına / havâssü'l-hams-ı zâhire ve bâtına

  • Beş içinde, beş dışında olmak üzere insanın duyguları. İçindeki duygular.

heva / hevâ

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

heva-yı nefis

  • Kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme.

hidayete getirme

  • Doğru ve hak olan İslâma çağırma, İslâmın kurallarını uygulamaya davet etme.

hiddet-i havas / hiddet-i havâs

  • Duyguların keskinliği.

hiss-i samia, basıra, zaika / hiss-i sâmia, bâsıra, zâika

  • İşitme, görme, tat alma hisleri, duyguları.

hiss-i umumiye / hiss-i umumîye

  • Umumun hisleri, genelin duyguları.

hissen

  • His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.

hissiyat / hissiyât / حسيات

  • Duygular. Hisler.
  • Hisler, duygular.
  • Duygular.
  • Duygular. (Arapça)

hissiyat-ı aliye / hissiyât-ı âliye

  • Yüce hisler, duygular.

hissiyat-ı aşıkane / hissiyât-ı âşıkane

  • Aşıkça, âşka benzer duygular.

hissiyat-ı askeriye

  • Askerî duygular, hisler.

hissiyat-ı bakiye / hissiyat-ı bâkiye

  • Kalıcı olmayı ve sonsuzluğu isteyen duygular.

hissiyat-ı beşeriye

  • İnsanî hisler, duygular.

hissiyat-ı diniye

  • Dinî hisler, duygular.

hissiyat-ı hafiyye

  • Gizli hisler, duygular.

hissiyat-ı hayatiye

  • Hayata ait duygular.

hissiyat-ı imaniye

  • İmanî hisler, imanın etkisinde olan duygular.

hissiyat-ı insaniye / hissiyât-ı insaniye

  • İnsanlarda bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı kalbiye

  • Kalpteki hisleri, duyguları.

hissiyat-ı mütevarise / hissiyat-ı mütevârise

  • Nesilden nesile miras kalan, geçmişten gelerek yeni nesle geçen duygular.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyat-ı nefsiye

  • Nefse ait duygular.

hissiyat-ı şedide / hissiyât-ı şedide

  • Kuvvetli duygular.

hissiyat-ı sefihe / hissiyât-ı sefihe

  • Sefahet ve eğlenceye düşkün hisler, duygular.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hissiyat-ı ulviye / hissiyât-ı ulviye

  • Yüksek hisler, ulvi duygular.
  • Yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i diniye

  • Dinden gelen yüksek hisler, yüce duygular.

hissiyat-ı ulviye-i insaniye / hissiyât-ı ulviye-i insaniye

  • İnsanın yüksek duyguları.

hissiyat-ı ulviye-i rakika / hissiyat-ı ulviye-i rakîka

  • Yüksek ve ince hisler, duygular.

hissiyat-ı umumiye

  • Herkeste bulunan hisler, duygular.

hissiyat-ı yakubiye / hissiyat-ı yâkubiye

  • Hz. Yakub'un (a.s.) hisleri, duyguları.

hissiyatça

  • Duyguları açısından.

hissiyyat

  • Duygular, sezişler.

ibtalihis / ibtâlihis

  • Duyguları uyuşturma, anestezi.

icra / icrâ

  • Uygulama, yapma.

icra etmek / icrâ etmek

  • Uygulamaya koymak.

icra-yı adalet / icrâ-yı adalet

  • Adaletin uygulanması.

icraat / icrâât

  • Uygulamalar, yapmalar.

icraatçı

  • Bir uygulamayı doğrudan kendi iradesiyle yapan.

ihtiram-ı hissiyat

  • Duygulara, hislere saygı gösterme.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtisas

  • Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.

ihtisasat

  • Hislenmeler, duygulanmalar.

inbisat-ı alat / inbisat-ı âlât

  • Âletlerin genişlemesi; dış dünyayı algılayıp idrak edebebilmek için ruhun kullandığı âletlerin, yani duyular, duygular ve sairelerin gelişip genişlemesi.

infaz / infâz / انفاذ

  • Emri yerine getirme; uygulama.
  • Uygulama, yerine getirme, yapma. (Arapça)

infaz-ı ahkam / infaz-ı ahkâm

  • Hükümleri yerine getirme, uygulama.

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

işaret-i hissiye

  • Somut işaret; hislere, duygulara hitap eden işaret.

isticvab / isticvâb

  • İsticvâb etmek: Sorgulamak.

istifham

  • Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak.
  • Edb: Cevap istemek için değil, daha çok dikkati çekmek, hisleri kuvvetlerdirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek san'atıdır. Şefkat, sevgi, hayret, kin ve nefret gibi duyguların te'siri altında vuku bulur.

istifham-ı istihfaf

  • Hafife alır tarzda sorgulama.

istintak / istintâk / استنطاق / اِستِنْطَاقْ

  • İfade alma, sorgulama.
  • Sorgulama. (Arapça)
  • İstintâk etmek: Sorgulamak, sorguya çekmek. (Arapça)
  • Konuşmasını isteme, sorgulama.

kàbil-i tatbik

  • Uygulanabilir.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kalb

  • Duyguların sultanı, gönül.

kalb-i külli / kalb-i küllî

  • Genele ait kalp, toplumun duyguları.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

kozmopolit

  • Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. (Fransızca)
  • Çeşitli milletlerden insanları içine alan. (Fransızca)

kudsi rejim / kudsî rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın mukaddes hükümlerinin uygulandığı yönetim.

kuva / kuvâ

  • Duygular, hisler.

kuva-yı insaniye / kuvâ-yı insaniye

  • İnsandaki güçler, duygular, duyular.

kuvve-i şeheviye ve gadabiye

  • Şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular.

kuvveden fiile çıkma

  • Potansiyel özellikleri dışa yansıtma, uygulama.

kuvveler

  • Duygular, duyular.

latife / lâtife

  • Duygu, his; insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular.

latife-i insani / lâtife-i insani

  • İnsanda bulunan lâtif duygulardan birisi.

latife-i insaniye / lâtife-i insaniye

  • İnsandaki ince duygular.

latife-i rabbaniye

  • İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.

leblebe

  • Esirgemek.
  • Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.

letaif / letâif

  • Lâtif duygular.
  • Lâtifeler; insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri.
  • İnce duygular, incelikler, güzellikler.

letaif-i beşer / letâif-i beşer

  • İnsanın lâtileferi; insanın yapısındaki duyular ve duygular.

letaif-i insaniye / letâif-i insaniye

  • İnsandaki ince ve yüce duygular.

letaif-i maneviye / letâif-i mâneviye

  • Mânevî duygular.

letaif-i ulviyet / letâif-i ulviyet

  • Yüksek duygular.

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya

magrukin / magrukîn

  • (Tekili: Mağruk) Suda Boğulanlar.

mahiyet-i ameliye

  • Tatbik ve uygulamanın mahiyeti, özelliği.

mahkeme-i adalet

  • Adaletli mahkeme, hakkın benimsenip uygulandığı yer.

menfi siyaset

  • Olumsuz siyaset; aşırı taraftarlık veya rakipleri yok etmek şeklinde uygulanan siyaset.

merkez-i şuunat / merkez-i şuûnât

  • İşlerin, hallerin ve duyguların merkezi.

meşair / meşâir

  • Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler.
  • Hasseler, duygular.

meşarık / meşârık / مشارق

  • Doğular. (Arapça)

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

mevalid

  • (Tekili: Mevlid) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.

mevki-i tatbik

  • Uygulama yeri, makamı.

mevlid

  • Doğma. Dünyaya gelme.
  • Doğulan yer veya zaman.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğumunu anlatan manzum eser, dini manzume.

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

muahaze / muâhaze

  • Sorgulama.

muaheze / muâheze / مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama, hesaba çekme.
  • Sorgulama, azarlama.
  • Sorgulama.

muaheze eden

  • Sorgulayan, hesaba çeken.

muamelat-ı zahiriye / muâmelât-ı zâhiriye

  • Görünürdeki uygulamalar.

muamele-i imani / muamele-i imanî

  • İmânı temel alarak yapılan uygulama.

mücessem

  • Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.

mucib-i muaheze / mûcib-i muâheze / مُوجِبِ مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama gerektiren.

müdavele-i hissiyat

  • Duyguların karşılıklı alışverişi.

mugayyebat

  • (Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.

mugterik

  • Batan, suda boğulan, garkolan.

muhtenik

  • (Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mukaddes rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın kutsal hükümlerinin uygulandığı yönetim.

münker

  • İslâmın reddettiği kötü davranş ve uygulama.

münker ve nekir

  • Sorgu melekleri, öldükten sonra insanları kabirde sorgulayan melekler.

mürevvic-i amal / mürevvic-i âmâl

  • Uygulamaya sokmaya çalışan, yapmaya teşvik eden.

müşahedat-ı vakıa / müşahedat-ı vâkıa

  • Olgular, gerçekler üzerinde yapılan müşahedeler, gözlemler.

müsellemat-ı diniye / müsellemât-ı diniye

  • Dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri.

mütehassis

  • Hislenen, duygulanan.
  • Çok hislenen, duygulanan.
  • İnsan sözüne kulak verip dinleyen.
  • Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran.
  • Çok duygulu, duygulanmış, hisli.
  • Duygulanan.

mütehassis olma

  • Duygulanma, hislenme, hassas olma.

mütehassisane / mütehassisâne

  • Duygulanarak, hislenerek. (Farsça)

nazariye

  • Yalnız görüş ve düşünce halinde olup uygulanmamış bilgi.

nebati ve hayvani kuvveler / nebâtî ve hayvânî kuvveler

  • İnsandaki bitkisel ve hayvanî duygular.

nevamis-i hükumet / nevâmis-i hükûmet

  • Hükûmetin uyguladığı kanunlar, yasalar.

nizamname / nizamnâme

  • Tüzük metni; herhangi bir müessesenin tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri gösteren maddelerin hepsi.

pençe-i kahr

  • Kahır pencesi; haksız yere uygulanan şiddet.

pratik

  • Uygulama.

rejim-i bid'akarane / rejim-i bid'akârâne

  • Bid'aları, dinin aslından olmayan zararlı âdet ve uygulamaları getiren rejim.

rikkat-i letafet

  • His ve duyguların son derece ince ve hoş olması.

saha-yı fiil / sâha-yı fiil

  • Uygulama alanı.

saha-yı tatbik / sâha-yı tatbik

  • Uygulama sahası, alanı.

salabet-i diniye / salâbet-i diniye

  • Dinin emirlerini korumakta ve uygulamadaki ciddiyet.

salabet-i imaniye / salâbet-i imaniye

  • İman sağlamlığı; dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık.

sanayi

  • San'at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri.

sansür / سَانْسُورْ

  • Yayına uygulanan kısıtlama.

şehevi / şehevî

  • Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.

şirhar

  • Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç (Farsça)

siyasat / siyâsât

  • Siyasetler, siyasî uygulamalar.

siyaset-i hükumet / siyaset-i hükûmet

  • Hükûmet tarafından uygulanmakta olan siyaset.

siyaset-i osmaniye

  • Osmanlının uyguladığı siyaset.

sorgu dairesi

  • Mahkemeye çıkarılan sanıkların sorgulandıkları bölüm, makam.

sübjektif

  • Bilen akıl ile alâkalı. (Fransızca)
  • Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. (Fransızca)
  • Objektif olmayan, kişisel, duygusal; eşyanın hakikatine değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan.

sümum

  • (Tekili: Semm) Zehirler, ağular.

suretlerin tahrimi / sûretlerin tahrimi

  • Resimlerin haram kılınması, yasaklanması; haset, gurur, riya, şehvet gibi nefsanî duyguları kabartan ve İslâmiyetin sakındırdığı sonuçların doğmasına sebep olan resimlerin, fotoğrafların yasaklanması.

ta'zir / ta'zîr

  • İslâm hukukunda hakkında belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar.
  • Red, icbar, tedib.

tahassüs / تحسس / تَحَسُّسْ

  • Hislenme, duygulanma.
  • Duygulanma.
  • Duygulanma, hislenme. (Arapça)
  • Hislenme, duygulanma.

tahassüsat / tahassüsât

  • (Tekili: Tahassüs) Duygulanmalar, hislenmeler.

tahşidat-ı kur'aniye / tahşidat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın tahşidatı; Kur'ânın bazı konular üzerinde yaptığı vurgulamalar.

tarz-ı tatbik

  • Uygulama tarzı.

tasarrufat-ı beşeriye / tasarrufât-ı beşeriye

  • İnsanların gerçekleştirdikleri tavır, davranış, faaliyet ve uygulamalar.

tasavvurat-ı şeytaniye

  • Şeytanî tasavvurlar; şeytandan gelen tasarılar, kurgular.

tatbik / tatbîk / تطبيق / تَطْب۪يقْ

  • Uygulama.
  • Uygulama.
  • Uygulama. (Arapça)
  • Uygulama.

tatbik etme

  • Uygulama.

tatbik etmek

  • Uygulamak.

tatbik olunma

  • Uygulanma.

tatbik-i amel / tatbîk-i amel / تَطْبِيقِ عَمَلْ

  • İşin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması.
  • Amel ve işini uygulama.

tatbik-i nazariyat

  • Nazariyelerin, teorilerin uygulanması.

tatbikan / tatbîkan / تطبيقا

  • Uygulayarak. (Arapça)

tatbikat / tatbîkat / تطبيقات

  • Uygulamalar.
  • Uygulamalar. (Arapça)
  • Tatbikat. (Arapça)
  • Tatbîkat yapmak: Uygulama yapmak. (Arapça)

tatbiki / tatbîkî / تطبيقى

  • Uygulamalı. (Arapça)

teamül / teâmül / تعامل

  • Alışılagelmiş uygulama. (Arapça)
  • İş. (Arapça)
  • Tepkime. (Arapça)

teamülat / teâmülât / تعاملات

  • Alışılagelmiş uygulamalar. (Arapça)

tebahhur

  • (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak.
  • Kokmak.

teknik

  • Maddî ilimlerin uygulaması.

temayül-ü adalet / temâyül-ü adalet

  • Adaleti uygulamaya yönelik eğilim gösterme.

tenevvü-ü hissiyat

  • Duyguların çeşitliliği.

tenfiz

  • Uygulama, etkileme.

tercüman / ترجمان

  • Çevirmen. (Arapça)
  • Duyguları, görüşleri dile getiren. (Arapça)

tesis-i ahkam-ı risalet / tesis-i ahkâm-ı risalet

  • Peygamberlik makâmının hükümlerinin tesisi, uygulamaya konulması.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

varid / vârid

  • Ulaşan, yetişen, gelen, erişen.
  • Akla gelen.
  • Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.

vech-i tatbik

  • Uygulama yönü, açısı.

veçh-i tatbik

  • Uygulama yönü.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın