LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gosteri ifadesini içeren 262 kelime bulundu...

abd-i mükerrem

  • İkram edilen, saygı gösterilen kul.

alakadarane / alâkadarane

  • İlgi gösterircesine.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

alayiş / âlâyiş / آلایش

  • Bulaşıklık, bulaşma. (Farsça)
  • Debdebe, tantana, gösteriş. (Farsça)
  • Gösteri, gösteriş.
  • Bulaşma. (Farsça)
  • Gösteriş. (Farsça)

almanak

  • Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir. (Fransızca)

argon

  • yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.

artı

  • Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

avamperestane nümayiş

  • Avamca gösteriş, halka hoş görünmek için farklı tarzlara yeltenme.

ayin / âyin

  • Tören, âdet.
  • Dinî bazı gösteriler. Mevlevî âyini gibi.

ayn-ı riya / ayn-ı riyâ

  • Gösterişin tâ kendisi.

ayn-i riya / ayn-i riyâ

  • Gösterişin ta kendisi.

balapervaz

  • Yüksekten uçan.
  • Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.

barometre

  • Hava basıncını gösterir âlet. (Fransızca)

baryum

  • yun. Kim: "Ba" sembolü ile gösterilen bir element.

bedraka

  • Yol gösterici, kılavuz.

bedraka-i efkar / bedraka-i efkâr

  • Düşüncelerin kılavuzu, yol gösterici.

behken

  • Nârin güzel ve gösterişli vücudu olan kimse.

berilyum

  • yun. Zümrüt gibi bazı taşların bileşiminde bulunan bir elementtir. (Be) sembolü ile gösterilir.

bev

  • Deve yavrusunun derisi. (Bunu samanla doldurup anasına gösterirler. tâ ki sağılmaktan kaçmasın diye.)

bevç

  • Azamet, büyüklük, heybet. Gösteriş, ihtişam.
  • Zinet, süs, debdebe.

bevş

  • Çalım, gösteriş, debdebe, ihtişam. (Farsça)

bezek

  • Zinet, süs, debdebe, gösteriş.

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

bürhan-üt temanü' / bürhan-üt temânü'

  • İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî bir hassası ve zaruri bir lâzımı olduğuna dair ve şirkin butlanını isbat eden delil ki; eşyanın yaradılışı müteaddit ellere ve esbaba verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıklar çıkacağını gösterir, isbat eder.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

çehre-nümud

  • Yüzünü gösteren, yüz gösterici. (Farsça)

celadet / celâdet

  • Ululara karşı gösterilen cesaret.

celaldarane / celâldarâne

  • Haşmetlice, büyüklük gösterircesine.

dall

  • Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici.
  • Bildiren.

darat

  • Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım. (Farsça)

debdebe / دبدبه

  • Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.
  • Gösteriş gürültüsü, görkem.
  • Gösteriş. (Arapça)

delalet-i aliye / delâlet-i âliye

  • Yüce yol göstericilik.

delil / delîl

  • Yol gösterici, kanıt.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

deyn

  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),

edyan-ı münzele / edyân-ı münzele

  • Allah tarafından gösterilen dinler.

efrend

  • Debdebe, gösteriş, süs, bezek. (Farsça)

engüştnüma / engüştnümâ / انگشت نما

  • Parmakla gösterilen. (Farsça)

ensar / ensâr

  • Yardımcılar. Mekke'den Medîne'ye hicretten sonra, Resûlullah efendimize ve Mekke'den gelen müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve her şeyleri ile yardım eden Medîneli müslümanlar.

eser-i tasannu ve tekellüf

  • Yapmacık ve gösterişe dayalı eser veya sonuç.

fantaziye / fantâziye

  • yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.
  • Aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş.
  • Yalandan gösteriş, boş debdebe.

fen yobazı

  • Fen bilgisinde mütehassıs (uzman) olmadığı hâlde, kendisini fen adamı ve müslüman olarak gösterip müslümanların dînini, îmânını bozmağa, İslâmiyet'i içerden yıkmağa çalışan kimse.

gözdağı

  • Mc: Birini istenilen yola getirmek için samimi olmayan şiddet gösterişleriyle korkutmak ve tehdit etmek. (Türkçe)

gürbüz

  • Yaşından fazla gösterişli, serpilmiş, vücutlu, genç irisi. (Farsça)
  • Cerbezeli. (Farsça)
  • Anlayışlı. İdrakli. (Farsça)
  • Kahraman, yiğit. (Farsça)

habs-i dümu' / habs-i dümû'

  • Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.

haccal

  • Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.

hace-i alem / hâce-i âlem

  • Âlemin, kâinâtın mürşidi, rehberi, yol göstericisi mânâsına Resûlullah efendimize mahsûs bir ünvan.

hadi / hâdî

  • Doğru yola sevk eden; doğru ve hak yolun gösterici.

halis / hâlis

  • Saf, temiz, hîlesiz, katkısız. Menfaat düşüncesi karışmadan sırf Allah için olan, riya ve gösteriş bulunmayan.

hamiyet

  • Gayret.
  • Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma.
  • İstinkâf etmek.
  • Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede

hamiyet-i milliye ve vataniye

  • Millet ve vatan için gösterilen fedakârlık, gayret.

haşim

  • Haşmetli, gösterişli, muhteşem.

hey'atın feletatı / hey'atın feletâtı

  • Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği.

heyub

  • Azametli, heybetli, gösterişli.

heyula

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.

himmet

  • Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret.
  • Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi.
  • Tabiî şevk ve meyil ve heves.
  • Lütuf, yardım.

himye

  • Perhiz. Yiyecek ve içecekte sıhhat için gösterilen ihtimam ve dikkat.

hırs-ı dünya

  • Dünyaya karşı gösterilen açgözlülük.

hırs-ı hakiki / hırs-ı hakikî

  • Allah rızası ve âhiret için gösterilen ve gerçek hedefine yönelen hırs.

hırs-ı mecazi / hırs-ı mecazî

  • Gelip geçici olan şeylere gösterilen hırs.

hitab-ı mürşidane / hitab-ı mürşidâne

  • Doğru yolu gösterici hitap.

hodnüma

  • Gösteriş meraklısı. Gösterişe meraklı olan kimse. (Farsça)

hüccet

  • Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika.
  • Şâhid.

hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah. (Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahç

hüsn-ü telakki

  • (Hüsn-i telakki) İyi anlayış. İyi kabul ediş. Güzel telâkki etmek. Anlayış gösterip iyi niyetle kabul etmek.

i'caznüma

  • Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. Âciz bırakmayı göstermek.

i'la-yı kelimetullah / i'lâ-yı kelimetullah

  • İslâm esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu gaye ile yapılan cihat.

ibraz / ibrâz / ابراز

  • Gösterme. (Arapça)
  • İbrâz edilmek: Gösterilmek. (Arapça)
  • İbrâz etmek: Göstermek. (Arapça)

ibraz-ı şefkat

  • Şefkatin gösterilmesi.

ihtimamkarane / ihtimamkârâne

  • İhtimam gösterircesine, özenerek.

ilahi hidayet / ilâhî hidayet

  • Allah tarafından gösterilen hak ve doğru yol.

illet-i ıztırari / illet-i ıztırarî

  • Mecburiyetten dolayı sebep gösterilen.

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

irae

  • Göstermek, göstererek öğretmek.
  • Göz önüne koymak.
  • Gösteriş.

irae edilen

  • Gösterilen.

irşad-ı cumhur / irşâd-ı cumhur

  • Geniş halk kitlelerine doğru yolun gösterilmesi.

işaret-i semavi / işaret-i semâvi

  • Allah tarafından gösterilen işaret.

itina / itinâ / اعتنا

  • Bir işi yaparken gösterilen özel dikkat.
  • Özen. (Arapça)
  • İtinâ edilmek: Özen gösterilmek. (Arapça)
  • İtinâ etmek: Özen göstermek. (Arapça)

izhar

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.

izhar edilme

  • Açıklanma, gösterilme.

izhar olunan

  • Gösterilen, sergilenen.

izhar-ı fazilet

  • Güzel ahlâkın, erdemin gösterilmesi.

izhar-ı ubudiyet / izhar-ı ubûdiyet

  • Kulluğun gösterilmesi, belirtilmesi.

jest

  • Çalım. Mânâlı ve gösterişli hareket. (Fransızca)

karine-i mania / karine-i mânia

  • Bir kelimenin asıl mânâda anlaşılmasına engel olan nokta ki, o sözün mecaz mânâda kullanıldığını gösterir.

kaşane / kâşâne

  • Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda. (Farsça)
  • Gösterişli ev.

kaskas

  • Açlık.
  • Sür'at yapan, hızla giden.
  • Yol gösterici.
  • Devenin yediği bir ot.

kavvad

  • Kötü ve çirkin işler için yol gösterici.

kaziye-i mutlaka

  • Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir.

kaziye-i şartiyye

  • Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.

kaziye-i şartiyye-i muttasıla

  • Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

kemal-i şaşaa / kemâl-i şâşaa

  • Çok gösterişli, son derece görkemli.

kerametvari / kerâmetvâri

  • Keramet gösterir şekilde.

kevkebe / كوكبه

  • Gösteriş. (Arapça)

kibir

  • (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı.
  • Şeref ve şan.
  • Bir şeyin muazzamı. Büyük.

kınkın

  • Yol gösterici, kılavuz.
  • Bir cins çekirge.
  • Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.

klinik

  • yun. Hastaya bakılan yer.
  • Ders gösterilen hastahane koğuşu.

kur'an-ı mürşid / kur'ân-ı mürşid

  • Doğru yolu gösterici Kur'ân.

kutb-u azim / kutb-u azîm

  • Büyük kutup, büyük yol gösterici.

kuvve-i azm

  • Azim kuvveti. Emele muvaffak olmak için gösterilen azim, cehd kuvveti. (Farsça)

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

lazlaz

  • Yol gösterici, kılavuz.

mahbubiyyet

  • Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)

mahzar

  • (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş.
  • Huzur yeri. Büyük bir insanın önü.
  • Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe.
  • Mahkeme sicili.

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

mana-yı irşadi / mânâ-yı irşadî

  • Doğru yolu gösterici mânâ.

mana-yı işari ve remzi / mânâ-yı işârî ve remzî

  • İşaret ve remizlerle gösterilen mânâ.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

manzarani / manzaranî

  • Gösterişli ve güzel adam.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

maraz-ı kalbi / maraz-ı kalbî

  • Kalb hastalığı, bozuk îtikâd; kibir, hased (kıskançlık), kin ve riyâ (gösteriş) gibi kalb hastalıkları. Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere tutulması.

mebruz

  • Gösterilmiş, ibraz olunmuş.
  • Açılmış mektub.

medlul / medlûl / مدلول

  • Delâlet olunan. Gösterilen.
  • Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.
  • Delil getirilmiş şey.
  • Delalet olunan, gösterilen.
  • Bir kelimeden veya bir işaretten anlaşılan.
  • Kanıt olarak gösterilen. (Arapça)

mehdi

  • Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bü

mer'i / mer'î

  • Riayet edilen, saygı gösterilen.
  • Yürürlükte olan, gözle görülen.

merasim

  • (Tekili: Mersem) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler.
  • Şiveler. Âdetler.

meşhergah / meşhergâh

  • San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. (Farsça)
  • Teşhir yeri. Sergi. (Farsça)

mevdud

  • Sevilmiş, kendisine muhabbet edilmiş. Sevgi gösterilmiş.

meyl-i nümayiş / meyl-i nümâyiş

  • Gösteriş eğilimi, kendini gösterme meyli.

mezil

  • Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan.
  • Ayağı uyuşmuş.
  • Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan.
  • Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse.

mi'yar

  • Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.

mişvargah / mişvargâh

  • Gösteri yeri. (Farsça)
  • Pehlivanların güreştikleri saha. (Farsça)
  • At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan. (Farsça)

mübeccel

  • Yüceltilmiş, muhterem, azîz, büyük saygı gösterilen.
  • Tâzim ve hürmet gösterilen.
  • Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı gösterilmiş.

müberhen

  • Hakkında kesin deliller gösterilen.

mübrez

  • Gösterilmiş, meydana konulmuş, ibraz olunmuş.

mubsır

  • Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr.
  • Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.

mücahid

  • Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan.
  • Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz

mucize

  • Allah'ın izniyle peygamberler tarafından gösterilen ola-ğanüstü şey.

müdellel

  • Delilli ve isbatlı olan. İsbat ve tasdikine delil gösterilmiş olan. İsbatlı.

mükerrem

  • İkram edilen, saygı gösterilen.

mültefet

  • (Left. den) Kendisine iltifat edilmiş olan. Güler yüz gösterilmiş ve hoş davranılmış.
  • Ehemmiyet verilmiş.

mültefit

  • İltifat eden, ilgi gösterip iyi davranan.

mümevveh

  • Sahte, samimi olmayan, içten değil. Görünüşte haklı olan. Gösterişle alâkadar.

mündell

  • Kılavuzluk edilmiş, yol gösterilmiş.

mürai / mürâî

  • Gösterişçi, gösteriş meraklısı.
  • İki yüzlü, olduğunun aksine kendisini iyi gösteren, gösteriş yapan, riyâkâr.

mürailik / mürâilik

  • Gösteriş, ikiyüzlülük.

mürayat

  • (Rü'yet. den) İkiyüzlülük.
  • Gösteriş.

mürşid-i alem / mürşid-i âlem

  • Dünyanın, kâinatın yol göstericisi.

mürşid-i alim / mürşid-i âlim

  • Yol gösterici âlim.

mürşid-i azam / mürşid-i âzam

  • Büyük mürşid, yol gösterici.

mürşid-i hakiki / mürşid-i hakikî

  • Gerçek irşad edici, yol gösterici.

mürşid-i kamil / mürşid-i kâmil

  • Dinî meselelerde olgunluğa ulaşmış mürşid, yol gösterici.

mürşid-i nebi / mürşid-i nebî

  • Peygamber olan mürşid, yol gösterici.

mürşid-i rabbani / mürşid-i rabbânî

  • Allah'a yönelten yol gösterici.

muşa'şa / muşa'şâ

  • Şaşaalı, gösterişli.

müşa'şa / مشعشع

  • Parlak, şaşâlı, gösterişli.
  • Gösterişli, şaşaalı. (Arapça)

muşa'şa'

  • Şaşaalı, gösterişli, parlak.

müsamahakarane / müsamahakârâne

  • Müsamaha gösterircesine, göz yumarak.

musanna

  • Gösterişli.
  • Usta elinden çıkmış.

müşar

  • (Şevr. den) İşaret olunan, işaretle gösterilen.

müşar-ü bil-benan

  • (Müşar-ü bil-benam) Parmakla gösterilen. (Gösterilen şeyin meşhur ve belli olduğundan kinayedir.)

müsbet

  • Tesbit edilmiş, adil gösterilmiş.
  • Olumlu, pozitif.

müşekkel

  • (Şekl. den) Kalıbı, şekli, biçimi, kıyafeti gösterişli ve yerinde.
  • Şekil verilmiş, şekillendirilmiş.

müsevveg

  • (Çoğulu: Müsevvegat) Râzı olunmuş, rıza gösterilmiş, izin verilmiş.

müspet cereyan

  • Olumlu, yapıcı ve yol gösterici cereyan, akım.

müstedill

  • (Delâlet. den) Delil ve hüccet gösterilerek isbat edilen.

müsterşid

  • (Çoğulu: Müsterşidîn) (Rüşd. den) Doğru yolun gösterilmesini ve irşad edilmesini isteyen.

müsterşidane / müsterşidâne

  • Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette. (Farsça)

müsterşidin / müsterşidîn

  • (Tekili: Müsterşid) Doğru ve hak yolun gösterilmesini, irşad edilmesini isteyenler.

müsteşhed

  • (Çoğulu: Müsteşhedât) şâhid olarak gösterilen. şâhid tutulan.

müsteşhedat / müsteşhedât

  • (Tekili: Müsteşhed) şâhid olarak gösterilen kimseler. şâhid tutulan kişiler.

mutantan / مطنطن

  • Debdebeli. Tantanalı. Gürültülü. Gösterişli ve şatafatlı.
  • Tantanalı, gösterişli.
  • Tantanalı, gösterişli.
  • Tantanalı. (Arapça)
  • Gösterişli. (Arapça)

mutasallıf

  • Bilgiçlik taslayan, şarlatan, gösterişçi.

müteassıbane

  • Taassup gösterircesine, körükörüne.

mütecessid riya / mütecessid riyâ / مُتَجَسِّدْ رِيَا

  • Cesedleşmiş riya, gösteriş.

mütekebbirane / mütekebbirâne

  • Kendini büyük gösterir şekilde, kibirli olarak.

mütekellif

  • Gereksiz külfete giren, gösterişe kapılan.

müteşa'şı'

  • Parıldayan, şa'şaalanan.
  • Gösterişli.

mütevazi'

  • Gururlu olmayan, alçak gönüllü, kendi fakrını bilen.
  • Gösterişsiz.

muvakkar

  • (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan.
  • Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.

muvakkaran

  • Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla.
  • Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.

müzekki

  • (Zekâ. dan) Temizleyen, ıslâh eden, tezkiye eden.
  • Huk: Şâhitleri gizli olarak tezkiye eden kimse. Eskiden hâkimler, şâhit olarak gösterilen kişilerin iyi kimse olup olmadıklarını, şehadetlerinin kabul olunabilip olunamıyacağını icab eden kimselerden sorarlar, haklarında; "İyidir" den

müzhir

  • İzhar edici, gösterici.
  • Gösterici.

nasiye

  • Çehrenin gösterişi, alın, yüz.

nass-ı katı'

  • Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.

nehhac

  • (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici.

nümayende

  • Gösterici. (Farsça)

nümayiş / nümâyiş / نمایش

  • .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
  • Gösteri.
  • Gösteri.
  • Gösteriş, görünüş, miting.
  • Yalandan gösteriş, göz boyama.
  • Gösteri. (Farsça)

nümayişgah / nümayişgâh

  • Gösteri yeri. (Farsça)

nümayişkar / nümayişkâr

  • Gösterişli. (Farsça)

numude

  • Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Farsça)

nümude

  • Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş. (Farsça)

nümune

  • Örnek, misâl, misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey. (Farsça)

nur / nûr

  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

pişva-yı alem-i islam / pişva-yı âlem-i islâm

  • İslâm dünyasının yol gösterici imamı, önderi, Müslümanların rehberi.

pür-şa'şaa

  • Çok gösterişli, şa'şaa dolu.

pürşaşaa / pürşâşaa

  • Çok gösterişli.
  • Göz alıcı parlaklıkta, çok gösterişli.

rahş

  • Gösterişli, güzel at.
  • Rüstem adlı bir pehlivanın atı.

rehnüma / رهنما

  • Yol gösterici. (Farsça)

rehnümun

  • Rehberler, yol göstericiler.

reşid / reşîd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâta (yarattıklarına) doğru yolu gösterip, dilediğini bu yolda bulunduran.
  • Rüşd sâhibi yâni, dînî vazîfelerini yerine getiren ve malını tasarruf edebilen, âkıl bâliğ olan, aklını ve malını yerinde kullanan.

resm-i geçit

  • Askerî bir kıt'anın yahut bir mektebin talebelerinin gösteri mahiyetinde geçişi. Geçit resmi.

riya / riyâ / ريا / رِيَا

  • Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket.
  • Gösteriş.
  • Gösteriş, iki yüzlülük. Kendini olduğundan başka gösterme.
  • Gösteriş, ihlassızlık.
  • Gösteriş.
  • Gösteriş.

riya-yı mütecessid / riyâ-yı mütecessid

  • Beden giymiş ve gözle görülür hale gelmiş gösteriş.

riyakar / riyâkâr / رِيَاكَارْ

  • İkiyüzlü, gösteriş meraklısı.
  • Gösterişçi.
  • Gösterişçi.

riyakarane / riyâkârâne

  • Gösteriş yaparak.
  • Gösteriş yaparcasına.

riyakarlık / riyâkârlık

  • Gösteriş.

riyasız / riyâsız

  • Gösterişsiz.

riyasızlık

  • Gösterişten uzak olma.

rol

  • Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım. (Fransızca)

ru-nümun

  • Meydana çıkan, yüz gösterici. (Farsça)

şa'şa'a / شعشعه

  • Gösteriş. (Arapça)
  • Parlaklık. (Arapça)

şa'şa'adar / şa'şa'adâr / شعشعه دار

  • Gösterişli. (Arapça - Farsça)
  • Parlak. (Arapça - Farsça)

şa'şaa

  • Gösteriş, göz alıcılık, parlaklık.
  • Parlaklık, parlama.
  • Gösteriş, dış süs, yaldız.

şa'şaadar

  • Gösterişli, şa'şaalı, parlak. (Farsça)

şa'şaalı

  • Gösterişli, göz alıcı.

sabr-ı cemil / sabr-ı cemîl

  • Başa gelen belâ ve musîbetten dolayı feryad etmeden, insanlara şikâyette bulunmadan yapılan sabır, gösterilen tahammül.

sadakatkarane / sadâkatkârâne

  • Sadakat edercesine, bağlılığını gösterircesine.

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

safsata / سفسطه

  • Doğru olmadığı halde doğru gibi gösterilen düşünce veya söz. (Arapça)

saltanat

  • Kudret, kuvvet.
  • Hâkimiyet, padişahlık.
  • Tantana, gösteriş, debdebe.
  • Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik.

şan / şân / شان

  • (Çoğulu: Şuun) Büyük sevap.
  • Şeref.
  • Irz, namus.
  • Nam, şöhret, şan, ün.
  • Mahiyet.
  • Gösteriş, çalım.
  • Tabiat, huy, âdet.
  • Hal, keyfiyet.
  • Şöhret, şan. (Arapça)
  • Durum. (Arapça)
  • Gösteriş. (Arapça)

sar

  • Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar : Çok dağlık yer. (Farsça)

şaşaa / şâşaa

  • Parlaklık, gösteriş.
  • Gösteriş.

şaşaa-i cemal / şâşaa-i cemâl

  • Gösterişli güzellik.

şaşaa-i medeni / şâşaa-i medenî

  • Medeniyetin şâşaası, gösterişi.

şaşaa-i saltanat / şâşaa-i saltanat

  • Gösterişli ve göz alıcı saltanat.

şaşaa-i suriye / şâşaa-i suriye

  • Görünüşteki parlaklık ve gösteriş.

şaşaalandırmama / şâşaalandırmama

  • Açıkça yayılmama, gösterişli hale getirmeme.

şaşaalı / şâşaalı

  • Gösterişli, parlak.

şaşaapaş / şâşaapâş

  • Gösterişli görünen.

şayet

  • ("Lâyık, yaraşır, şâyân" mânâsına gelen "Şâyesten" mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: "Eğer, belki, olur ki" gibi. (Farsça)

şecer

  • Ağaç. Kütük.
  • Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.

şecere

  • Tek ağaç, kütük.
  • Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü.

semavi din / semâvî din

  • İnsanları dünyâ ve âhirette seâdete, mutluluğa kavuşturmak için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol.

sembol

  • Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti. (Fransızca)

sened-i sahih

  • Sağlam olduğunu gösterir delil.

setr-i avret

  • Başkalarına gösterilmesi haram olan yerlerin örtünmesi.
  • Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer'an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek.

setriavret

  • Gösterilmesi yasak yerleri örtme.

sinema-i rabbaniye / sinema-i rabbâniye

  • Rabbâni sinema; Cenâb-ı Hakkın tedbir ve irâdesiyle, bütün faaliyetlerinin âdeta sinema perdeleri ve levhaları gibi gösterildiği âlem.

şirk-i asgar

  • Riyâ; iki yüzlülük, gösteriş.

ta'riz / ta'rîz

  • Üstü kapalı ve dokunaklı söz; kapalı îtirâz etmek; bir tarafı gösterip diğer tarafı kasd etmek.

tahaddi vakti / tahaddî vakti

  • Meydan okuma ve ihtiyaç vakti (inanmayanlara peygamberliğin ispatı, inananlar için imanın güçlendirilmesi vaktinde gösterilen mu'cizeler).

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tantana / طنطنه

  • Gösteriş, gürültü.
  • Çok lüks içinde olmak. Gösteriş, gürültü patırdı.
  • Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
  • Gürültü patırtı ile gösteriş yapma. (Arapça)

tantanalı

  • Gösterişli.

tasallüfat / tasallüfât

  • (Tekili: Tasallüf) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.

te'minat / te'minât

  • (Tekili: Te'min) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil.

tecsim

  • (Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme.

tehyib

  • (Çoğulu: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme.

tekellüf

  • Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak.
  • Gösterişe kapılmak. Özenmek.
  • Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
  • Kendi isteği ile bir zorluğa katlanmak.
  • Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.

tekellüfkarane / tekellüfkârâne

  • Gösteriş hevesiyle bir sorumluluğun altına girme, zoraki davranarak.
  • Gösterişe kapılırcasına.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

teşhirgah-ı enam / teşhirgâh-ı enâm

  • Mahlukatın herkese gösterildiği yer, dünyâ. (Farsça)

tezahür

  • Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş.
  • Birbirini korumak, birbirine arka olmak.
  • Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek.
  • Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.

tezahürat / tezahürât / tezâhürât

  • (Tekili: Tezahür) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.
  • Görünmeler, gösterişler.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

tumturak

  • Söylenişi ahenkli ve parlak olan ibare.
  • Gösteriş, debdebe.

turan

  • Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. "Türk" ile "Tur" kelimeleri arasındaki benzerlik de bu iki ismin bir asıldan ibaret olduğunu gösteriyor.

ümsüle

  • Örnek olarak verilen beyit. Misal olarak gösterilen mısra.

vakt-i tefrih

  • Tıb: Çiçek hastalığı aşısının yapılmasından te'sirini gösterinceye kadar geçen zaman.

vav

  • Emrin cemaate olduğunu gösterir. "ibadet ediniz"deki "-iz" gibi.

vecahet

  • Güzellik, güzel yüzlülük, gösterişlilik.
  • Haysiyet, şeref, onur, itibar.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

vücuh-u irşadi / vücuh-u irşadî

  • Doğru yolu gösterici yönler.

yevm-i nüşur

  • Kıyamet günü, mahşer günü. Herkesin amel defterinin açılıp neşredilip gösterileceği gün.

zakkum

  • Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği.
  • Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen bir bitki ismi.

zeharif

  • (Tekili: Zuhruf) Yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler.
  • Sahte süsler.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın