LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te geri ifadesini içeren 497 kelime bulundu...

a'raf / a'râf

  • Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te'sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.

abide

  • Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
  • Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
  • Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
  • Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.

acz

  • Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
  • Zarardan korunmak gücünün olmaması.
  • Bir şeyin geri tarafı.

ahar / âhar

  • (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
  • Diğeri, başkası.
  • Başkası, diğeri, yabancı.

aheri / âheri

  • Diğerini, başkasını.

aid / âid / عائد

  • Geri gelen, dönen. Râci. Dâir.
  • Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan.
  • Hastayı ziyaret eden.
  • Geri gelen, dönen, dair, ilgili.
  • Ait, ilişkin. (Arapça)
  • Geri dönen. (Arapça)

akab

  • Topuk. Ökçe.
  • Bir şeyin hemen arkası.
  • Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.

akd

  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.

akib / âkib

  • Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.)
  • Bir diğerinin arkasından gelen.

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aks-i nakiz / aks-i nakîz

  • Antitez, karşısav; biri diğerinin zıttı olan iki terimden, ikincisini oluşturan düşünce veya önerme.

aks-i sada / aks-i sadâ

  • Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.

alamet-i farika / alâmet-i farika

  • Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.

alamet-i kıymet / alâmet-i kıymet

  • Kıymetin belirtisi, verilen değerin işareti.

apsis

  • Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. (Fransızca)
  • Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı. (Fransızca)

ariye

  • (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.

ariyet / âriyet

  • Kullanıp geri vermek üzere, emanet.

artık

  • Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su.

asabe

  • Kuvvet, şiddet.
  • Bir tek sinir.
  • Baba tarafından akraba olanlar.
  • Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı.
  • Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)

asar-ı edebiyye / âsâr-ı edebiyye

  • Edebî değeri olan eserler.

asar-ı giran-baha / âsâr-ı giran-bahâ

  • Çok kıymetli, değeri yüksek olan eserler.

atf

  • Bağlama. Bağ. Ekleme.
  • Meyletme.
  • Şefkat. Sevgi.
  • Eğilme.
  • İkiye bükme. İki kat eyleme.
  • Çevirme.
  • Geri döndürme.
  • Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek.
  • Gr: Bir kelimeyi diğer bir kelimeye harf-i atıf vasıtasiyle ilhak eylemek.
  • <

avd

  • Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.

avdet / عودت / عَوْدَتْ

  • Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
  • Geri dönme.
  • Geri gelme, dönme.
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Avdet etmek: Dönmek. (Arapça)
  • Geri dönme.

avdet etme

  • Geri dönme.

avdet etmek

  • Geri dönmek.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

ayib

  • Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.

ayın

  • Arap alfabesinin 21. harfi. Ebced hesabında sayı değeri 70'dir.

bakaya / bakâyâ / بقایا

  • Geriye kalanlar. (Arapça)

baki / bâki / bâkî / باقى / بَاق۪ي

  • Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez.
  • Sonsuz.
  • Cenab-ı Hak.
  • Artan. Geri kalan.
  • Bundan başka.
  • Kalıcı, ölümsüz. (Arapça)
  • Artan, geri kalan. (Arapça)
  • Geriye kalan.

baki kalan / bâkî kalan

  • Geride kalan.

bakiyat / bâkiyât

  • Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.

bakıye

  • Geri kalan, arta kalan.

bakiye

  • Geriye kalan, sonrası.

bakiye kalan

  • Geride kalan.

bakiye-i din

  • Dinden geriye kalan şeyler.

bakiye-i iştiha-i şevk

  • Geri kalan iştah ve şevk; arta kalan istek ve tutku.

bakiyye

  • Artan, artık, geri kalan.
  • Artık. Geri kalan. Artan.

bakıyye / بقيه

  • Geriye kalan, bakiye. (Arapça)

bakiyye-i asar / bakiyye-i âsâr

  • Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

baz-geşt

  • Geri dönme. (Farsça)
  • Pişmanlık, pişman olma, nedamet. (Farsça)
  • Gerileme. Çöküş. (Farsça)

bazmande

  • Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. (Farsça)
  • Durmuş, geri kalmış. (Farsça)

bazpes

  • Tekrar, yeniden. (Farsça)
  • Geri. (Farsça)

bedia

  • Yaratma.
  • Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel.

bekaya / bekâya / بقایا

  • Geride kalanlar, bakiyeler.
  • Maliye işlerinde tahsil olunmayan gelir, meblağ.
  • Geriye kalanlar.
  • Geriye kalanlar; kalıntılar. (Arapça)

bev

  • Geri çekmek.
  • Lâyık olmak.
  • İkrar etmek.

beve'

  • Geri çekmek.
  • İkrar etmek.
  • Lâyık olmak.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

boylam

  • Yer yüzünde bir yerin başlangıç dairesine olan uzaklığının açı cinsinden değeri. (Türkçe)

budala

  • Zekâca geri, salak.

çağrışım

  • Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de

ce'cee

  • Geri durdurmak.
  • Deveyi suya çağırmak.
  • Eşek boncuğu denilen bir boncuk.

ced'a

  • Kestikten sonra geri kalan nesne.
  • Hapsetmek.

ciğer-duz / ciğer-dûz

  • Ciğeri delip geçen. (Farsça)

ciğer-hun / ciğer-hûn

  • Ciğeri kanlı. Çok acıklı. (Farsça)

cihan-değer

  • Dünya, âlem değerinde, çok değerli.

cihanbaha / cihânbahâ

  • Cihan değerinde.

cihat-ı sitte / cihât-ı sitte

  • Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)

ciro

  • ing. Bir senet veya havalenin alacaklı tarafından diğeri namına çevrilmesiyle üzerine buna dair şerh verilmesi.

dal

  • Ağacın ilk verdiği kol.
  • Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de denir.

define

  • Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer.
  • Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse.

dereki / derekî

  • Gerileme.

devalüasyon

  • Paranın değerinin düşürülmesi. (Fransızca)

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

devir / دَوِرْ

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.
  • İki şeyden herbirinin valığının diğerine dayanması.

devle

  • "Devlet" kelimesinin Arapça tabirlerde geçen bir şekli.
  • İki asker muharebe ettiklerinde birinin diğerine galip olması. (Düvlet malda; devlet harpte ve mertebede kullanılır.)

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

dinar / dînâr

  • Yaklaşık olarak altın liranın dörtte biri değerinde olan eski bir para.
  • Bir altın liranın dörtte bir değerinde olan eski bir para.

direm

  • (Dirhem) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. (Farsça)
  • Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça. (Farsça)

dübr

  • (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre.
  • Bir işin nihayeti, sonu.
  • Bir şeyin arkası, gerisi.

dümdar

  • Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. (Farsça)
  • Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah. (Farsça)

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),
  • Arap harflerinin herbirisine rakam değeri verilerek yapılan yorum.

ebced hesabı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me

ecil

  • İşini geriye bırakan, geciktiren.
  • Geciktirilen, geriye bırakılan şey.
  • Bir yerde birikip toplanmış su.

edrem

  • Eğerin altına konulan keçe. (Farsça)

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

elif

  • Birinci harf-i hecânın adı.
  • (Ülfet. den) : Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder.

elti

  • İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi. (Türkçe)

emanet

  • Geri alınmak üzere bırakılan şey, eşya.

emr-i nisbi / emr-i nisbî

  • Bir diğerine göre var olduğu kabul edilen iş, olgu.

encere

  • Gemi lengeri.

enflasyon

  • Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi. (Fransızca)

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

erkeb

  • Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse.
  • Bir dizi diğerinden büyük olan deve.

erzan

  • Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. (Farsça)
  • Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. (Farsça)

erzide

  • Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey. (Farsça)

eser-i cihan-kıymet

  • Dünya değerindeki eser.

eser-i san'at

  • San'at eseri. San'at değeri olan eser.

eshab-ı feraiz / eshâb-ı ferâiz

  • Ölen bir kimsenin mîrâsına (geriye bıraktığı mala) vâris (hak sâhibi) olan ve Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisselerini (paylarını) bildirdiği dördü erkek, sekizi kadın on iki kişi.

evbe

  • Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek.

evvab

  • (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen.
  • Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.

fa

  • Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.

faik / fâik

  • Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli.
  • Başın boyun ile bitiştiği yer.

fer

  • (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.

feragat-ı nefis

  • Nefsini geri çekmek, hakkından isteyerek vazgeçmek.

fezz

  • Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması.
  • Udûl.
  • Geri dönmek.
  • Buzağı.
  • Hafif.

fiyat

  • Değer, kıymet. Bir malın piyasa değeri. Satan ile alan arasında uyuşulan, anlaşılan kıymet.

füru

  • Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. (Farsça)

füru-mande

  • Yorgun. bitkin. (Farsça)
  • Şaşkın, şaşırmış. (Farsça)
  • Âciz, beceriksiz. (Farsça)
  • Aşağıda, geride kalmış olan. (Farsça)

gaben

  • Aldatma, aldanma, alıcı ve satıcıdan birinin diğerini aldatması.

gabiyy

  • Zekâsı az olan. Geri zekâlı.

gaiza

  • Yere batan sular, eksilen su.
  • Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.

galiye

  • Galeyan eden.
  • Değerinden çok pahalı.
  • Misk ve amberden yapılmış meşhur koku.
  • Hoş kokulu kıymetli madde.

gamize / gamîze

  • Akıl zayıflığı, ahmaklık, geri zekâlılık.

gayrı

  • Başkası, diğeri. Artık.

gazi / gâzi

  • Allahü teâlânın dînini yaymak, din, nâmus ve vatanına saldıran düşmanı kovmak için savaştıktan sonra geri dönen müslüman.

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

gıybet

  • Orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.

gurema

  • (Tekili: Gerim) Düşmanlar, adüvler, hasımlar, rakibler.
  • Alacaklılar.

h / ه ح خ

  • Osmanlı alfabesinin sekizinci harfi.
  • Ebced alfabesine göre sayısal değeri: 8.

habbeyi kubbe yapmak

  • Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadun

  • Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.

hakaik-i nisbiye / hakâik-i nisbiye

  • Göreceli olan hakikatler, bir diğerine göre hakikat olan şeyler.

hali / hâlî / خالى

  • Boş. (Arapça)
  • Hâlî kalmak: Geri durmak. (Arapça)

hanes

  • Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması.
  • Sığır burnu.

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

harun

  • İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.

haruni / harunî

  • Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.

hasılat-ı safiye / hâsılat-ı sâfiye

  • Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.

hasile / hasîle

  • (Çoğulu: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.

hassa-i farika

  • Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.

haşur

  • Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.

hatita

  • Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havass-ı mümeyyize / havâss-ı mümeyyize

  • Birşeyi diğerinden ayıran temel özellikler.

hayse-beyse

  • İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak.
  • Karışıklık.
  • Şiddet ve darlık.

haysiyet-i islamiye / haysiyet-i islâmiye

  • İslâmiyetin değeri, şerefi.

hazine-i hümayun

  • Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.)

hazine-i mektubat

  • Hazine değerinde mektupların bulunduğu eser; Mektubat.

hektar

  • Yüz ar değerinde ölçü birimi. (Fransızca)

hemt

  • Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.

heyula

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.

hılfe

  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • Biri gidip diğeri geriye gelmek.
  • Biçildikten veya yandıktan sonra biten ot.
  • Sonra biten yemiş.

hüceyre-i kübra / hüceyre-i kübrâ

  • En büyük hücre; maddî yapısı çok küçük olmasına rağmen, değeri çok büyük olan insan.

hükmen

  • Hüküm yoluyla, hükmünde ve değerinde olarak.

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

hunus

  • Rücu etmek, vazgeçmek, geri dönmek.
  • Örtülü olmak.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

i'da'

  • Düşman etmek.
  • Sıçratmak.
  • Geri getirmek.
  • Muavenet etmek, yardım etmek.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

iade / iâde / اعاده / اِعَادَه

  • Geriye verme.
  • Geri vermek. Eski haline getirme.
  • Mukabilini yapma. Karşılığını yapma.
  • Avdet ettirmek.
  • Edb: Bir mısraın veya beytin son kelimesini, kendisinden sonra gelen mısra veya beytin ilk kelimesi olarak kullanma sanatı.
  • Geri verme.
  • Geri verme, geri gönderme. (Arapça)
  • İâde edilmek: Geri verilmek, geri gönderilmek, (Arapça)
  • İâde etmek: Geri vermek, geri göndermek. (Arapça)
  • İâde eylemek: Geri vermek. (Arapça)
  • Geri döndürme.

iade etme

  • Geriye verme.

iade-i itibar / iâde-i itibâr

  • İâde-i itibâr edilmek: İtibarı geri verilmek.

iade-i şuur

  • Bilincin iadesi, geri verilmesi.

iadeten / iâdeten / اعادة

  • Geri vermek üzere.
  • Geri vererek.
  • Geri verilmek üzere. (Arapça)

ibdal

  • Değiştirmek. Tebdil ve tahvil eylemek. Birinin yerine diğerini getirmek.

içerlek

  • t. Dip, kuytu yer. Çıkmaz.
  • Daha geride, daha içeride bulunan.

ictirar

  • İleri ve geri çekme, çekilme.
  • Hayvanın geviş getirmesi.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

ifrat ve tefrit

  • Bir şeyde aşırı seviyede ileri veya geri durma.

ihtilaf-ı din

  • Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.

ihtiraz / ihtirâz / احتراز

  • Kaçınma, çekinme, uzak durma, geri durma. (Arapça)
  • İhtirâz etmek: Kaçınmak, çekinmek, uzak durmak, geri durmak. (Arapça)

ıkma'

  • Gelen bir kimseyi geri döndürme.
  • Birisini aşağılama.

ikrar

  • Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak.
  • Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.

iltibas etme

  • Birini diğerine benzetme, birini diğeriyle karıştırma, birbirinden ayırt edememe.

imtidad

  • Uzanmak. Uzayıp gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak.
  • Boy. Tul. Uzunluk.
  • Feza, uzay.

imtina / imtinâ / امتناع

  • Çekinme, vazgeçip geri durma.
  • Kaçınma. (Arapça)
  • İmtinâ etmek: Kaçınmak, geri durmak. (Arapça)

imtina'

  • Feragat edip geri durma.
  • Muvafakat etmeme. Çekinme. İstememe. Yapmama.
  • İmkânsızlık, mümkün olmayış.

in'ikas / in'ikâs

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.
  • Bir yere çarpıp geri dönme, aksetme.

inangerdan

  • Dizgin çevirme, geri dönme. (Farsça)

indifa

  • Def olma.
  • Meydana çıkma. Yerden fışkırma.
  • Söze girişme.
  • Geri çekilme.
  • Başlama.
  • Teveccüh eyleme.
  • Yer yer baş gösterme.

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

insan-ı mükerrem

  • Şeref ve değeri çok yüksek olan, kendisine paha biçilmez ikram ve ihsanlarda bulunulan insan.

insıraf

  • Çekilip gitme, çekilme, geri dönme.
  • Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.

intifaah-ı rie / intifaâh-ı rie

  • Akciğerin şişmesi.

intikal etme

  • Yer veya konum değiştirme, bir halden diğerine geçme.

intisar / intisâr

  • Hakkını alandan, yalnız hakkını geri almak, fazlasını almamak.

irade

  • İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman.
  • Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. (İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlar

irca / ircâ

  • Geri döndürme, bağlama.

irca etmek

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.

irca' / ircâ' / اِرْجَاعْ

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.
  • Alışverişi faydalı kılmak.
  • Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifade etmek.
  • Döndürme, geri çevirme.
  • Geri döndürme.

irca-i nazar

  • Bakışı gerilere çevirme, mâziye bakma.

irs

  • Mîrâs. Vefât eden bir kimsenin geriye bıraktığı terekesinden (malından) evlât ve akrabâsından sağ kalanlara düşen hisse, pay.

irtica / irticâ / ارتجاع

  • Gericilik.
  • Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek.
  • Geriye dönme, geri dönücülük, gericilik.
  • Geri dönücülük.
  • Geriye dönüş. (Arapça)
  • Gericilik. (Arapça)

irtica' / irticâ'

  • Gerilik, geriye gitme, eskiyi isteme.

irticakar / irticakâr / ارتجاعكار

  • Gerici. (Arapça - Farsça)

irticakarane / irticakârane / irticâkârâne

  • Geri dönmeyi istercesine.
  • Geri dönercesine.

irtida'

  • Dinin yasak ettiği şeyleri yapmama, geri durma.

irtidad

  • Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak.
  • Geri dönmek.

ısdad

  • Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.

ısdar

  • (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme.
  • Deveyi sudan geri döndürmek.
  • Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.

isfence

  • (İsfencî) Süngere benzer, sünger biçiminde, süngerimsi.

ıskarta

  • Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.

isna

  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • Değerini yükseltme.
  • Ateş alevinin yükselmesi.
  • Bir sene bir yerde kalmak.

isra'

  • Hızlandırmak. Sür'atlendirmek.
  • Geri döndürmek. Göndermek.

istiade

  • Bir şeyin iade edilip geri gönderilmesini isteme.
  • Yeniden canlanma.
  • Âdet edinme.

istibka

  • Devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme.

istidbar

  • (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek.
  • Geri geri gitmek.
  • Bir kimsenin peşinden gitmek.

istidrac

  • Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.

istihar

  • Geri bırakılma, geri kalma.

istirca'

  • Geri dönmek. Dönmeği arzulamak.

istirdad / istirdâd / استرداد

  • Geri almak. Geri almayı istemek.
  • Geri alma.
  • Geri isteme, geri alma. (Arapça)
  • İstirdâd edilmek: Geri alınmak. (Arapça)
  • İstirdâd etmek: Geri almak. (Arapça)

istirdad-ı hürriyet

  • Hürriyeti geri alma, getirme.

ıtmas

  • Bir şeye geriden uzaktan bakmak. Helâk etmek.

iyab

  • Avdet eylemek, geri dönmek.

izhar-ı fazl

  • Değerini, üstünlüğünü ortaya koyma.

izzet / عِزَّتْ

  • Değeri yüce olma, şeref.

izzet-i celal / izzet-i celâl / عِزَّتِ جَلَالْ

  • Haşmet ve büyüklüğün şerefi, değerinin yüceliği.

izzü-d-devle

  • Tar: Müslüman hükümdarları tarafından sık sık kullanılan ve devlete değer veren, devletin değeri mânâsına gelen bir ünvan.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kahkara

  • Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kahkariye

  • Geri dönme. Rücu'.

kalori

  • Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı.
  • Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
  • Gıdaların vücuda ısı vermesi bakımından değeri.

kamet-i kıymet

  • Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.

karbus

  • (Çoğulu: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı.
  • Saç.

karta'

  • Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

kası'a

  • Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir.

kaziye-i şartiyye

  • Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.

kaziye-i şartiyye-i muttasıla

  • Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

kerr ü fer

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücuma geçme.

kerr u ferr

  • Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.

kirdide

  • (Çoğulu: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma.
  • Sepet dibinde geri kalan hurma.

kış'a

  • Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.

kısm-ı ahar / kısm-ı âhar

  • Diğer, geri kalan, sonraki kısım.

kıymet-i ruhiyece

  • Ruhsal özelliklerin değeri, zenginliği açısından.

klasik / klâsik

  • Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. (Fransızca)
  • Âdet hâline gelmiş usul. (Fransızca)
  • Zamanın değerini yitirmeyen, sanatta kuralcı, alışılmış.

küfiyyun

  • Eski arabça âlimlerinin ayrıldığı iki büyük şubeden biri olup diğerine Basriyyun denirdi.

kurum

  • (Tekili: Karm) Değerli insanlar. Kıymetli ve değeri büyük kişiler.

kürur

  • Bir şeyin tekrarlanması.
  • Geri çekmek.
  • Menetmek, engel olmak.

küsud

  • Çekilme, vaz geçme. Ric'at. Gayeye varmadan geri dönme.

küsur

  • (Tekili: Kesir) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvvet-üz zahr

  • Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı.
  • İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker.

küzaz

  • Tıb: Tetanos. Sinir gerilmesi.

lahk

  • (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek.
  • Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.

lam / lâm

  • Kur'ân alfabesinde yirmialtıncı harf olup, ebcedi değeri otuzdur.

lazım-ı melzum / lâzım-ı melzum

  • Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.

levn

  • Renk, boya. Sıfat, nev', çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alâmet.

lüab

  • (Liâb) Salya. Tükrük. Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda.

lümaze

  • Ağızda geri kalan nesne.

ma'kusen mütenasib

  • Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

ma-beka

  • Arta kalan, bâkiye, geri kalan.

ma-vera

  • Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.

maad

  • Dönüp gidilecek yer.
  • Ahiret.
  • Dönüş, geri gidiş.
  • Dünya'dan sonraki hayat.
  • Gaye, amaç, ulaşılacak yer.

mabaki

  • Geri kalan, kalan, artan.

mahmudiye

  • Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi.
  • Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın.
  • Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire
  • Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

mahzeniyet

  • Hazine değerinde oluş, kıymetlilik, stok değeri.

makadim

  • (Tekili: Makdem) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.

makam-ı cifri / makam-ı cifrî

  • Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.

makam-ı ebcedi / makam-ı ebcedî / مَقَامِ اَبْجَد۪ي

  • Bir cümlenin ebced hesabı açısından konumu, sayısal değeri.
  • Bir metnin ebced hesabıyla çıkan sayı değeri.

maktu'

  • (Maktua) (Çoğulu: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş.
  • Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş.
  • Götürü.

mal-i mütekavvim

  • Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah oldu

maliyet

  • Kıymet. Mâlolma değeri.

mani' / mâni'

  • Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.

martulos

  • (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir.
  • Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.

masnuiyet

  • San'atlılık, sa'at değeri olma.

matiyye

  • Binek hayvanı. Binek.
  • Gerinip sevinerek yürüyen.

mavera / mâverâ

  • Art, geri, bir şeyin ötesinde bulunan.

meal / meâl

  • (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum.
  • Mânası. Kısaca mânası.
  • Kaymak.
  • Husul yeri, peyda olunacak yer.
  • Son, sonuç.

mebsuten mütenasib

  • Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

mecidiye

  • Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

medar-ı irtica

  • Gericiliğin sebebi, kaynağı.

medd ü cezir

  • Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.

mekbud

  • Ciğerinde hastalık olan.

menea

  • (Tekili: Mâni) Engeller, mâniler, özürler.
  • Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar.
  • Kuvvet ve cemâat.

menfer

  • Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.

mercu'

  • Geri döndürülmüş olan.

merdud

  • Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)
  • Reddedilmiş, geri çevrilmiş.

merdudiyet

  • Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.

merreten ba'de uhra / merreten ba'de uhrâ

  • Diğerinden sonra, tekrar.

mesab

  • Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer.
  • Havuz ortası.
  • Suyun biriktiği yer.

mesabe / mesâbe

  • Yerinde, değerinde.

mesbuk / mesbûk

  • Geçmiş.
  • Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış.
  • İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan.
  • Geçmiş, geri kalmış.

meta-ı ali / metâ-ı âlî

  • Değeri çok yüce ve yüksek olan şey, şey.

metab

  • Tevbe etmek.
  • Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.

metrukat / metrûkât / metrûkat / متروكات

  • Özürsüz, tembellikle kılınmayan, terk edilen namazlar.
  • Vefât eden kimsenin geriye bıraktığı şeyler. Mîrâslar, terikeler.
  • Miras olarak bırakılanlar, geride bırakılanlar. (Arapça)

mevki'

  • Yer.
  • Sınıflandırılmış yerlerden her biri.
  • Vapur, tren gibi yerlerde sınıflandırılmış, değeri yüksek olan yer.
  • Bir şeyin bulunduğu veya vukua geldiği yer.

mihenk

  • Mihenk taşı, denek taşı; birinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt.

Mihrimah

  • Mimar Sinan'ın uğuna biri Edirnekapı diğeri Üsküdar olmak üzere iki eser yaptığı, Osmanlı Padişahı 1. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın kızının adıdır.

mim'siz medeniyet

  • Deniyet, ahlâksızlık, alçaklık; Arapça'da medeniyet kelimesinden "mim" harfi atılınca geriye alçaklık anlamında "deniyet" kelimesi kalır.

miras / mîrâs

  • Vefât eden kimsenin, geride kalan akrabâlarına bıraktığı mal ve haklar.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

mizz

  • Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü.

muad

  • Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.

muahhar

  • Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.

muavedet

  • (Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme.
  • Adet edinme.

muavid

  • Geri dönen, avdet eden.

muavvak

  • (Avk. dan) Ta'vik edilip geriye bırakılmış iş.

muavvık

  • Ta'vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan.

mübayaa

  • Satın almak. Pazarlıkla bir şeyin değerini verip almak.

mübayin

  • Farklı. Başka türlü. Muhalif. Diğerinin zıddı. Aksi.

mücanis

  • Aynı özelliği gösteren, bağdaşık, diğeriyle aynı cinsten olan.

mufadale

  • Bir şeyi diğerine üstün tutma.

muhallef

  • Bir ölünün bıraktığı mal.
  • Geride kalan.

mühimm

  • Düşündürücü.
  • Değeri çok fazla. Kıymetli.
  • Lâzım ve muktezi olan.

mühlet

  • Vakit. Bir işi bir zaman için geri bırakmak.
  • Rıfk ve teenni ile meydan vererek tutmak.

muhnis

  • Birine verdiği sözü geri alan.

muid / muîd

  • Yardımcı. Mubassır.
  • Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı.
  • Geri çevirtici.
  • Bir şeyi âdet edinmiş olan.
  • Tecrübeli. Hâzık.
  • Güçlü. Kuvvetli.
  • Arslan.
  • Gazâ ve cihad eden kimse.

mukadder

  • Kıymeti biçilmiş, kadri, değeri bilinmiş.
  • Alın yazısı.

mülahake

  • Bir nesneyi diğerine gereği gibi yetiştirmek.

mümedded

  • Temdid edilmiş, müddeti uzatılmış.
  • Gerilmiş olan.

mün'akis

  • Akseden, geri dönmüş, bir yere çarpıp geri gelen.

münaseha

  • Bir şeyi diğerine nakletmek.
  • Döndürmek.
  • Tebdil etmek, değiştirmek.
  • Huk: Bir vârisin, kendine bırakılan mirası alamadan ölmesi.

münkaleb

  • Rücu etmek, geri dönmek.

münker

  • Allah'ın (C.C.) râzı olmadığı şey.
  • İnkâr edilmiş olan.
  • Şeriatın kabâhat ve haram diye bildirdiği şey. Makbul ve müstehab olmayıp, günah ve kabahat olan.
  • Mezardaki suâl meleklerinden birisinin ismi. Diğerinin ise "Nekir" dir.

munsarıf

  • Geri dönen.

munsarif

  • (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden.
  • Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim.

müptezel

  • çokluğu dolayısıyla değerini yitiren, değersiz.

müracaat / مراجعت

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.
  • Başvuru. (Arapça)
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Müracaat etmek: (Arapça)
  • Başvurmak. (Arapça)
  • Geri dönmek. (Arapça)

mürecca'

  • Tekrar avdet olunmuş, tekrar geri dönülmüş.

mürsat

  • Demir atmış gemi. Lengeri atılmış gemi.

mürteci / mürtecî / مرتجع

  • Geri dönmek isteyen, geri dönen, gerici.
  • Geriye yönelmek isteyen; gerici.
  • İslâmiyet'in pâk ve temiz yolunu bırakarak, câhiliyet devri yoluna ve yaşayışına dönen; gerici, irticâ eden.
  • Gerici. (Arapça)

mürteci'

  • (Rücu'. dan) Geri dönen, geri dönmek isteyen. İrticâa giden.
  • Her cihetle en yüksek saadet ve selâmete sevkeden İslâmiyete muhalefetle İslâmdan önceki câhiliyet ve ahlâksızlığa dönmek isteyenlerin vasfı.
  • İslâmiyete muhalif olanların; hakikat, İslâmiyet ve iman fedakârlarına, İ

müşakelet

  • Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş.
  • Cinsiyet birliği.
  • Edb: Birinin söylediği bir sözü diğerinin az çok evvelki mânaya zıd olarak kullanması.

müşakil

  • Diğerine uygun olan, şeklini benzeten, şekilce benzeyen.

müsellim

  • (Selm. den) Teslim eden, veren.
  • Tar: Eyalet valileriyle sancak mutasarrıflarının uhdelerinde bulunan yerlerin idaresine memuR edilen kimseler. Vali ve mutasarrıflardan uhdesine tevcih olunan iki yerden mühim olanında kendisi oturur, diğerini gönderdiği adam idare ederdi. Yine bunlar

müste'hir

  • Teehhür eden, geciken, geri kalan.

müstecab / müstecâb

  • Makbûl, kabûl olunan, geri çevrilmeyen.

müstehlik evliya / müstehlik evliyâ

  • Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.

müstenkif

  • İstinkâf eden, geri duran. Kaçınan, çekimser.

müsteredd

  • (Redd. den) Geri alınmış.

mütebaki / mütebâki / mütebâkî / متباقى / مُتَبَاق۪ي

  • Geri kalan, artan, fazlası. Arta kalan.
  • Geri kalan kısım.
  • Geri kalan kısım.
  • Kalan, geriye kalan. (Arapça)
  • Geri kalan.

mütedenni

  • Tedenni eden, gerileyen, aşağılanan.
  • Gerileyen.

mütekabil

  • Karşılıklı, bir diğerinin karşısında.

mütekallis

  • Gerilen, çekilip toplanan, gerilmiş.

mütevaris

  • (Veraset. den) Birinden diğerine vâris olup kalan. Babadan oğlu geçen, tevarüs eden.

mütevettir

  • (Vetr. den) Gerilen, gergin olan.

müveddi

  • Ödeyen, tevdi eden. Geri iâde eden.

müzahir

  • (Zahr. dan) Zahir olan, taraftar çıkan, geriden yardım eden, koruyan.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

müzeyyel

  • (Zeyl. den) Zeyli, ilâvesi olan.
  • Altına cevabı yazılıp geri gönderilen tezkere.
  • Eklentisi olan. Ekleme parçası olan.

nazardan düşürme

  • Birşeyin insanların gözündeki değerini düşürme.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

neceş

  • Değeri artırmak için almak.
  • Bir kumaşın pahasını artırmak.
  • Dağılmış şeyleri bir yere toplamak.
  • Örtmek, setretmek.

necnece

  • Geriye döndürmek.
  • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.

nekir

  • Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan.
  • Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir)

neks

  • Başaşağı etmek, ters döndürmek.
  • Aynı hastalığın geri gelmesi.

nemed-zin / nemed-zîn

  • At eğeri altına konulan keçe. (Farsça)

nesi / nesî

  • Yer değiştirmek, geri bırakmak; Eşhur-ül-hurum (haram aylar) denilen ayları değiştirmek, geri almak.

nikah / nikâh

  • Evlilik için yapılan akit, sözleşme. Evlenecek müslüman bir erkek ile kadının şâhidler huzûrunda ben seni zevceliğe (hanımlığa) aldım, diğerinin de kabûl ettim demesi.

nisbi / nisbî

  • (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.
  • Diğerine göre.

nüks

  • Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi.
  • Geri dönme.

nükub

  • Rücu' etmek, geri dönmek.
  • Udul etmek, ayrılmak.
  • (Tekili: Nekbet) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.

nükul / nükûl

  • Vazgeçme, geri dönme, cayma.
  • Dönme, cayma, vazgeçme; bir malı satın aldıktan sonra vazgeçerek satıcıya geri verme.

nun

  • Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir.
  • Divid, kalem.
  • Kılıcın ağzı. Kılıç.
  • Çene çukuru.
  • Balık, semek.

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

paskalya

  • Hıristiyanların inanışlarına göre, Îsâ aleyhisselâmın haça gerildikten sonra dirilerek göğe yükselmesi ile ilgili olarak her yıl Mart ayının on dördüncü gününden sonra gelen ilk Pazar günü yaptıkları şenlik, âyin.

pertab

  • Atılma, sıçrama. (Farsça)
  • Hız almak için geriden koşarak atılma. (Farsça)
  • Uzağa düşen ok veya başka bir şey. (Farsça)

pes

  • Arka, art, geri. (Farsça)
  • Öyle ise, imdi... (Farsça)
  • Arka, geri, öyle ise.

pesin

  • Sonraki, gerideki, en son. (Farsça)

peşleng

  • Geri kalan, geri kalmış. (Farsça)

pesmande

  • Geri kalmış, geride bulunan, bâkiye. (Farsça)
  • Artmış, artık. (Farsça)

peszinde / پس زنده

  • Geriye kalan, yaşayan son örnekler. (Farsça)

raci / râci

  • Geri dönen, bağlanan.
  • Geri dönen.
  • Dokunan, ilgisi bulunan.
  • Geri dönen.

raci' / râci' / رَاجِعْ

  • (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden.
  • Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik.
  • Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
  • Geri dönen.

racih / râcih

  • Ağır basan, üstün gelen, diğerinden üstün.

radd / râdd

  • (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.

rahmet kapısı

  • Duâların kabûl edildiği, ihsân ve bereket kapısı. Duâların geri çevrilmediği lütuf kapısı.

raic-i mal

  • Malın değeri.

raic-i vakt

  • Bir şeyin şimdiki değeri.

rec'

  • Geri döndürmek.
  • Döndürülmek.
  • Yağmur.
  • Menfaat, fayda.
  • Rücu' etmek veya ettirmek.

rec'a

  • Geri gelme, dönüş.
  • Öldükten sonra tekrar diriliş.

red'

  • Geri verme, reddetme.

redd / رد

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.
  • Geri çevirme. (Arapça)
  • İnkar etme. (Arapça)

refi'-ül kadr

  • Şanı, kadri, değeri yüce olan.

reks

  • (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.

rey'

  • Arpa, buğday, tahıl.
  • Rücu', geri dönme, avdet.
  • Ziyade, çok.

  • Kur'an alfabesinin onuncu harfi olup, ebcedî değeri 200'dür.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

ric'at / رجعت

  • Geri dönme, vazgeçme.
  • Erkeğin, boşadığı kadını, iddet süresi bitmeden tekrar nikahlaması.
  • Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Geri çekilme. (Arapça)

ric'i / ric'î

  • Geri dönmeye ait ve mensub.
  • Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

ricat

  • Geri dönme, kaçma.

roma imparatorluğunun inhitat ve sukutu

  • Roma İmparatorluğunun gerilemesi ve düşüşü.

rüchan

  • Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.

rücu / rücû / رجوع

  • Geri dönme.
  • Geri dönme.
  • Geri dönme. (Arapça)

rücu' / rücû' / رُجُوعْ

  • Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme.
  • Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
  • Geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.
  • Dönme, yönelme.
  • Tasavvufta en yüksek mertebeye ulaşmış olan bir velînin tekrar geri insanlar arasına dönmesi.
  • Geri dönme.

rukbi / rukbî

  • İki kişinin karşılıklı olarak, öldükten sonra sâhib olmaları şartıyla birinin malını diğerine bağışlaması yâni sen ölürsen evin benim olsun, ben ölürsem evim senin olsun şeklindeki hibe.

sad

  • Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir.

sadare

  • Rücu etmek, geri dönmek.
  • Doğmak.

sair

  • Seyreden, harekette olan.
  • Bir şeyden geri kalan.
  • Maadâ. Geçen, dolaşan.
  • Yolcu. Seyyar.
  • Başkası, diğeri.

sak'

  • Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak.
  • Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

saka

  • Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı.
  • Üzengi kayışı.

salahaddin-i eyyubi / salahaddin-i eyyubî

  • (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteye

sarf-ı kuva / sarf-ı kuvâ

  • Kuvvetlerin geri çevrilmesi, karşı tarafın gücünü etkisiz bırakma.

sarraf

  • Anlayan, değerini bilen.

şart

  • Biri diğerinin şartına bağlı olan iki cümleden ilki. Meselâ "Haber verirsen, gelirim" ifadesinde "Haber verirsen" şarttır, "gelirim" cezadır.
  • Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey.
  • Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus.
  • Yemin.
  • Hal, vaziyet.
  • Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümley

savt

  • (Çoğulu: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç.
  • Bir şeyi diğerine karıştırmak.

şebeke

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.

selam / selâm

  • Esmâ-i hüsnâdan (Allahü teâlânın güzel isimlerinden). Zâtı ayıplardan (kusurlardan), sıfatları noksanlıklardan ve işleri kötülüklerden uzak, temiz olan.
  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Es-selâmü aleyküm" veya "Selâmün aleyküm" yâni dünyâda ve âhirette sel

selamün aleyküm / selâmün aleyküm

  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez, selâmettesin. Dünyâda ve âhirette selâmette ol, sıhhat ve âfiyet üzerinize olsun." mânâsına söylenen söz.

şem'un

  • Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.

semen-i rayic / semen-i râyic

  • Bir malın o günkü değeri.

sevk-ül ceyş

  • Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme.

sevvib

  • Geri çekmek.
  • Men'etmek, engel olmak.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

seyr-i fil-eşya / seyr-i fil-eşyâ

  • Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması.

sıhr

  • Damat yahut enişte.
  • Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.

silsile-i rivayet

  • Birinin diğerine nakletmesiyle gelen rivayet, nakil zinciri.

şın

  • Kur'an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300'dür.

sü'b

  • Akıl geri gelmek.
  • Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <
  • Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkı. Bu hakka mâlik olan kimseye şefî' denir.

sühan-fehm

  • Sözün, kelâmın değerini takdir eden. (Farsça)

sukut

  • Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme.
  • Değerini kaybetme. Bozulma.
  • Devrilme.
  • Mahvolma.
  • Ahlâk bakımından alçalma.
  • Büyük bir vazifeden ayrılma.
  • Sarkma.
  • Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.

suz-i ciğer

  • Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı.

ta

  • Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400'dür.

ta'vik / ta'vîk / تَعْوِيقْ

  • Geri bırakma, alıkoyma.

taavvüd

  • (Âdet. den) Âdet edinmek.
  • Geri dönmek.

tadbib

  • Semiz etmek, beslemek.
  • Geri koymak.

tagşiş

  • (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak.
  • Aklı gidermek.
  • Hayran etmek.

tahallüf

  • Geride bırakılma. Arkada kalma.
  • Değişme. Uygun olmama.
  • Geri kalma, değişme.
  • Geride bırakılma.

tahavvül

  • (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.

takallüs

  • Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.

takdim-te'hir

  • Öne alma-geri bırakma.

takdir

  • Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak.
  • Kader.
  • Düşünmek.
  • Öyle saymak.

takdir etme

  • Birşeyin değerini ve mahiyetini tam olarak bilme ve anlama.

takdir etmek

  • Bir şeyin değerini anlama.

taksir

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

tana

  • Susuzluktan ciğerin yapışması.

te'hir / te'hîr

  • Geciktirmek, geri bırakmak.

teahhur

  • Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
  • Geri kalma.

tearuzan / teâruzan

  • Birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor olarak.

tebadür

  • Ani olarak zihne girmek.
  • Hâdis olmak.
  • Barışmak.
  • Öğretmek.
  • Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.

tedenni / tedennî / تدنى / تَدَنّ۪ي

  • Aşağı düşme. Aşağı inme.
  • Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.
  • Alçalma, gerileme.
  • Gerileme, alçalma, düşüş. (Arapça)
  • Tedennî etmek: Gerilemek, alçalmak. (Arapça)
  • Gerileme.

tedenniyat / tedenniyât

  • Alçalmalar, gerilemeler.
  • (Tekili: Tedenni) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.

teehhür

  • Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
  • Gecikme, geriye kalma.

tefettü'

  • Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

tefie

  • Eğilmek.
  • Rücu etmek, geri dönmek.

tefrit

  • Tersine aşırılık, normalden daha geri seviyede olma.
  • Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)

tegabbi

  • Birisini geri zekâlı sayma.

tehallüf

  • Uygunsuzluk.
  • Kafileden geri kalma.
  • Geride bırakma.

tehazül

  • Muhârebeden kaçıp geri dönme.

teka'ku'

  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Geri durmak.

telazum

  • Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak.

tematti

  • (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme.
  • Yürürken sallanmak.

temeddüd

  • Çekilmek.
  • Uzamak.
  • Gerinmek.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

tenahi

  • Son bulma, bitme, tükenme.
  • Yasağı kabul ile geri durmak.

tenakür / tenâkür

  • Birbirlerini inkâr etme, yekdiğerine inkârla yabani bakma.

tenekkus

  • Rücu' etmek, geri dönmek.

tenkis / tenkîs

  • Noksan gösterme, değerini düşürme.

tenkis etme

  • Değerini indirme.

tenkis etmek

  • Eksiltmek, değerini indirmek.

terahi / terâhî

  • İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal.
  • Uzaklaşma.
  • Sonraya bırakma.
  • Gecikme, geç kalma.
  • Geri durma, geri çekilme.
  • İşte gayretsizlik, gevşeklik, ihmal.
  • Sonraya bırakma.
  • Gecikme, geç kalma.
  • Geri durma, geri çekilme.

terci' / tercî' / ترجيع

  • (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme.
  • Sesini yükseltmek.
  • Geri çevirme, döndürme. Sesi yükseltip alçaltarak ve tekrarlayarak okuma.
  • Geri çevirme. (Arapça)

terciat / terciât

  • (Tekili: Terci') Döndürmeler, geri çevirmeler.

tercih

  • Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.

tercihun bila müreccih / tercîhun bilâ müreccih

  • Tercih sebebi olmadığı hâlde bir şeyi diğerine tercîh etmek yâni üstün tutmak.

terdid / terdîd / تردید

  • Geri çevirmek, geriletmek.
  • Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek.
  • İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek.
  • Geri çevirme. (Arapça)

tereddi / tereddî

  • Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek.
  • Şal ve örtü örtünmek.
  • Gerileme, soysuzlaşma.
  • Gerileme, soysuzlaşma.

tereke / تركه

  • Ölenin geride bıraktıkları. (Arapça)

teressüm

  • Resmedilme, resimlenme.
  • Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine bakma.
  • Tedkik ve teemmül eylemek.

terike

  • Ölenin geriye bıraktığı mal, mülk, eşyâ vs.

tervic

  • Revaç vermek. Değerini arttırmak.
  • Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.
  • Revaç verme, değerini artırma, geçerli kılma.

terviç

  • Revaç kazandırma, değerini artırma.

tervic / tervîc / ترویج

  • Yaygınlaştırma, rayiç kılma. (Arapça)
  • Değerini artırma. (Arapça)

terviç etmek

  • Kıymet ve değerini arttırmak.

tesakutan / tesâkutan

  • Her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder olarak.

tesellüm

  • Verileni geri almak.

teselsül

  • Burhân-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü teâlânın varlığının lâzım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. Hâdislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi.

teşennüc

  • (Şenc. den) (Çoğulu: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma.
  • Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması.
  • Korkmak.
  • Titremek.

tevafuk-u cifri / tevafuk-u cifrî

  • Cifir ilmine göre kelime veya cümlelerin rakamsal değeri ile anlamı arasındaki uyum.

tevarüs

  • Mirasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Miras yemek.

tevettür

  • Gerginleşme, gerilme.

tevettür-ü a'sab

  • Sinirlerin gerilmesi, sinirlenme.

tevettür-ü habl

  • İpin gerilmesi.

tevliyet

  • Bir vakfın işlerine bakma vazifesi. Mütevellilik.
  • Yüz çevirme, yüz döndürme.
  • Fık: Sâhib olunan malı peşin değeri ile başkasına tevcih etme.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.

tirb

  • (Çoğulu: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan.
  • Yaşta diğerine eşit olan nesne.
  • Lezzet.

tuyur

  • Birbiri ardınca iade etmek, peşpeşe geri çevirmek. Tekrarlamak.

ulviye / ulvîye

  • Değeri yüce.

ustam

  • Güvenilir, emin. İtimad edilir. (Farsça)
  • Altın veya gümüşten yapılmış at eğeri. (Farsça)

usuli / usulî

  • Asıllara, köklere ait; bir kimsenin soy ağacı itibariyle anne baba tarafından geriye doğru silsilesi, ataları, dedeleri.

va

  • "Arkada, geri" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. (Farsça)

va-mande

  • Geride kalmış.

vadade

  • Reddolunmuş, geri çevrilmiş. Merdud. (Farsça)

valakadr / vâlâkadr

  • Değeri yüksek, kadri yüce. (Farsça)

vapesin / vapesîn

  • (Va-pesin) En gerideki, en sondaki. (Farsça)

vaşüde

  • Defolunmuş, kovulmuş, geri çekilmiş. (Farsça)

vehelümmecerra / vehelümmecerrâ / و هلم جری

  • Var gerisini kıyas et. (Arapça)

vera / verâ

  • Öte. Başka taraf. Arka, geri.
  • Torun.
  • Öte, arka, geri.

vera-i perde / verâ-i perde

  • Perde arkası, perdenin gerisi.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

ya

  • Kur'ân alfabesindeki son harfin ismidir. Ebcedî değeri 10'dur. Hecâ harflerinin mahmuse kısmındandır. Şedide ile rihve arasında, ortadadır.

yekdiğeri

  • Bir diğeri.

yekdiğerine

  • Herbiri diğerine.

yekdiğerinin

  • Herbiri diğerinin.

zahir

  • (Zahr. dan) Kuvvetli deve.
  • Yardımcı, arka çıkan.
  • Geriden gelen kuvvet.

zahiriyyun / zâhiriyyun

  • Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar.
  • İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.

zaman

  • Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.

zelef

  • Burnun küçük ve ucunun, gerisine eşit olması. (O burun sahibine "ezlef" derler) (Müe: Zülefâ)

zelil etme

  • Değerini düşürme.

  • Kur'an-ı Kerim alfabesinde onyedinci harftir. Ebcedî değeri: 900'dur.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR