LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gerektir ifadesini içeren 70 kelime bulundu...

adab / âdâb

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

asa / asâ

  • (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.

bais / bâis

  • Sebep olan, gerektiren.
  • Gönderen.
  • Yeniden yaratan.

bedihiyat / bedîhiyât

  • Delil ve ispatı gerektirmeyecek ölçüde apaçık şeyler.

cenabet / cenâbet

  • Cünüplük. Gusül (boy abdesti) almayı gerektiren durum,.
  • Gusül abdesti almayı gerektiren durum.
  • Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.

cinayat / cinâyât

  • (Tekili: Cinayet) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
  • Büyük cezaları gerektiren suçlar, cinayetler.

dai / dâî

  • Gerektiren sebep.

daiye / dâiye

  • Arzu, hırs, gerektirici sebep.

esbab-ı adavet / esbab-ı adâvet

  • Düşmanlığı gerektiren sebepler.

esbab-ı mucibe / esbab-ı mûcibe / esbâb-ı mûcibe

  • Gerektirici sebepler.
  • Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
  • Gerektiren sebepler.

esbab-ı muhabbet

  • Sevgiyi gerektiren sebepler.

evrak-ı tevkifiye

  • Tutuklanmayı gerektiren belgeler.

faziha / fazîha

  • (Çoğulu: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.

formalite

  • Resmi işlerin gerektirdiği muameleler. (Fransızca)

günah

  • Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Farsça)

hades

  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

icap etme

  • Gerektirme.

ikrah-ı nakıs / ikrah-ı nâkıs

  • Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.

iktiza / iktizâ

  • Gerektirme.

iktiza eden / iktizâ eden

  • Gerektiren.

iktiza etme

  • Gerektirme.

iktiza etmek

  • Gerektirmek.

iktiza-i nass / iktizâ-i nass

  • Âyet ve hadîslerin gerektirdiği şey; nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) hükmünün anlaşılabilmesi ve istenilen mânânın ortaya çıkması için sözün tamâmına bakılarak gerekli hükmün taktir edilmesi.

iktizası

  • Gerektirmesi, gereği.

isam

  • (İsm. den) Ceza. Bir kabahat veya suçun gerektirdiği netice, karşılık.

istilzam / istilzâm / استلزام / اِسْتِلْزَامْ

  • Lüzumlu olmak. Gerektirmek. Lâzım addetmek. İcâbettirmek.
  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerektirme.
  • Gerekme, gerektirme. (Arapça)
  • İstilzâm etmek: Gerekmek, gerektirmek. (Arapça)
  • İstilzâm eylemek: Gerektirmek. (Arapça)
  • Gerektirme.

istilzam etme

  • Gerektirme.

istilzam etmek

  • Gerektirmek.

izzet-i ilmiye

  • İlmin izzeti; ilmin gerektirdiği vakar, ağırbaşlılık.

izzet-i imaniye

  • İmanın gerektirdiği vakar ve izzetli davranış.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

karine-i mecaz

  • Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

lazıme-i diyanet / lâzıme-i diyanet

  • Dinin gerektirdiği.

maslahat-ı irşad-ı umumi / maslahat-ı irşad-ı umumî

  • Herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet.

medar-ı tedkik / medâr-ı tedkik

  • Araştırmayı, incelemeyi gerektiren sebep.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

mucib / mûcib / مُوجِبْ

  • (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen.
  • Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.
  • İcap ettiren, gerektiren.
  • Gereken, gerektiren.
  • Gerektiren.

mucib-i ceza / mûcib-i ceza / mûcib-i cezâ / مُوجِبِ جَزَا

  • Ceza gerektiren.
  • Cezâyı gerektiren.

mucib-i endişe

  • Endişeyi gerektiren.

mucib-i hayret / mûcib-i hayret

  • Hayret etmeyi gerektiren.

mucib-i istikrah / mûcib-i istikrâh / مُوجِبِ اِسْتِكْرَاهْ

  • Tiksintiyi gerektiren.
  • Tiksinmeyi gerektiren.

mucib-i mes'uliyet / mûcib-i mes'uliyet

  • Sorumluluk gerektiren.
  • Sorumluluk gerektiren.

mucib-i muaheze / mûcib-i muâheze / مُوجِبِ مُؤَاخَذَه

  • Sorgulama gerektiren.

mucib-i şükran / mûcib-i şükran

  • Şükür gerektiren.

mucib-i telaş / mucib-i telâş

  • Telâşı gerektiren.

mucib-i tetkik ve nakz

  • Kararı bozma ve tekrar araştırıp inceleme gerektirici durum, gerekçe.

mucibe / mûcibe

  • Hüküm, gerektiren.

mucip / mûcip

  • Gerektiren.
  • Gerektirici sebep, gerekçe.

mucip olma / mûcip olma

  • Zorunlu kılma, gerektirme.
  • Gerektirme.

muhkem ayet / muhkem âyet

  • Tevil ve tefsir gerektirmeyen mânâsı ve lafzı açık âyet.

muktazi / muktazî

  • Gerekçe, gerektiren.
  • Gerektiren.

muktaziyat

  • Gerektirici sebepler; gerekler.

mukteza-i hal / mukteza-i hâl

  • Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre.

mukteza-i hilkat

  • Yaradılışın gerektirdiği şey. Yaradılış itibariyle olan hal ve netice.

mukteza-yı hal / muktezâ-yı hâl

  • Halin gerektirdiği şekilde, icabına göre.

muktezi / muktezî

  • Gerektiren, gerekçe.

mukteziyat / mukteziyât / muktezîyât

  • Bir şeyi gerekli kılan sebepler.
  • Allah'ın güzel isimlerinin gerektirdiği durumlar.
  • Gerektirenler, gerekçeler.

mülzim

  • İlzam eden, susturucu.
  • Lüzumlu gören. Gerektiren.
  • Verilen hükmün mutlak yerine getirilmesindeki mecburiyet.

müstelzim

  • Lüzumlu, gerektiren. Mucib ve sebep. Bais olan. Bir şeyin lüzumunu deruhde eden.
  • Gerektiren, lüzumlu kılan.
  • Gerektiren.

mutabık-ı mukteza-yı hal / mutabık-ı mukteza-yı hâl

  • İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma.

mütearife / müteârife / متعارفه

  • Kanıtlanmak gerektirmeyecek kadar açık. (Arapça)

örfi idare / örfî idare

  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.

şagil

  • İşgal eden, tutan.
  • Meşgul eden, meşgul edici.
  • Meşgul olmayı gerektiren.
  • Bir mülkte oturan.

sebeb-i dai / sebeb-i dâî

  • Birşeyin ortaya çıkmasındaki gerektirici sebep.

taaccübü mucip

  • Şaşkınlığı, gerektiren, hayret sebebi.

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

telazum / telâzum

  • Karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma.

terettüb eden

  • Sıralayan, gerektiren.

tevcib

  • (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek.
  • Bir iş için vakit belirlemek.