LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gerc ifadesini içeren 660 kelime bulundu...

abesiyet-i mutlaka

  • Akla ve gerçeğe tamamen aykırılık.

adalet-i hakiki / adâlet-i hakiki

  • Hakikî, gerçek adalet.

adalet-i hakikiye

  • Doğru ve gerçek adalet.

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

akd

  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.

akide-i hak

  • Doğru, gerçek inanç.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akim / akîm / عقيم

  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

aks-i hakikat

  • Gerçeğin zıddı, gerçek dışı.

alem-i hakikat / âlem-i hakikat

  • Gerçek âlem.

alem-i hakiki / âlem-i hakikî / âlem-i hakîkî / عَالَمِ حَق۪يق۪ي

  • Gerçek âlem.
  • (Görünen) Gerçek âlem.

alim-i muhakkik / âlim-i muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim.

amel-i uhrevi / amel-i uhrevî

  • Âhirete yönelik gerçekleştirilen iş, hizmet.

asdika / اصدقا

  • Gerçek dostlar. (Arapça)

asfiya-yı müdakkikin / asfiya-yı müdakkikîn

  • Hz. Peygambere (a.s.m.) vâris olup onun yolundan giden takvâ sahibi ve gerçekleri tam olarak araştıran, delilleriyle isbat eden büyük velîler.

ashab-ı tahkik

  • Gerçeği delilleriyle araştıran kimseler.

aşk-ı hakiki / aşk-ı hakikî / aşk-ı hakîkî / عَشْقِ حَق۪يق۪ي

  • Gerçek aşk.
  • Gerçek aşk, ilâhî aşk.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Gerçek sevgiliye değil, geçici ve sınırlı bir güzelliğe karşı duyulan sevgi.

aşk-ı sadık / aşk-ı sâdık

  • Doğru ve gerçek aşk.

asl / اصل

  • Asıl. (Arapça)
  • Kök. (Arapça)
  • Gerçek. (Arapça)

asl ü esas

  • Gerçek, doğru.

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.

asr-ı hakikat

  • Gerçekler asrı.

asr-ı hakikatbin / asr-ı hakikatbîn

  • Gerçeği gören asır.

avn-i hak

  • Varlığı zorunlu ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın yardımı.

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayn-ı hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı hak ve sadık

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı hakaik

  • Gerçeklerin ta kendisi.

ayn-ı hakikat

  • Gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı itikad

  • Gerçek inanç, inancın tâ kendisi.

azamet-i hakikiye

  • Gerçek büyüklük, yücelik.

bahr-i hakaik / bahr-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

baki-i hakiki / bâkî-i hakikî

  • Gerçek sonsuzluğun sahibi Allah.

batıl itikad / bâtıl itikad

  • Gerçek dışı, boş inanç.

becidd

  • Ciddi, gerçek, hakikat. (Farsça)
  • Cidden, gerçekten. (Farsça)

bedarf

  • Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.

bedihiyat-ı hissiye

  • Duyularla bilinen apaçık gerçekler; görme, işitme, tatma gibi duyularla idrak edilen şeyler.

belagat-i hakikiye / belâgat-i hakikiye

  • Gerçek belagat.

belki

  • Aslında, gerçekte.

beraet / berâet

  • Temize çıkarmak. Bir şahsın, hakkında iddia edilen suçtan uzak olduğunun veyâ işlediği söylenilen suçun gerçekte suç olmadığının anlaşılması.
  • Kurtuluş vesîkası.

berr

  • (Çoğulu: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr.
  • Nimetleri herkese, umuma ihsan eden.
  • Gerçeklik, sıdk.
  • Susuz, kuru yerler.
  • Toprak. Yeryüzü, yer.

beyanat-ı hakikiye

  • Gerçek olan açıklama.

bihakkın

  • Hakkıyla, gerçek anlamıyla.

bilfiil / بالفعل

  • Fiilen, gerçekte.
  • Gerçekten, yaparak, katılarak, bizzat. (Arapça)

bir gözü kör deha

  • Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet, dâhîlik.

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

blöf

  • ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


cehabize

  • Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.

cenab-ı feyyaz-ı hakiki / cenâb-ı feyyâz-ı hakikî

  • Gerçek feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cenab-ı mün'im / cenâb-ı mün'im

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

cenab-ı mün'im-i hakiki / cenâb-ı mün'im-i hakikî

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

çendan / چندان / چَنْدَانْ

  • Gerçi.
  • Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar. (Farsça)
  • Gerçi.
  • Gerçi.
  • Gerçi.

cereyan / cereyân / جریان / جَرَيَانْ

  • Akış. (Arapça)
  • Oluş. (Arapça)
  • Akım. (Arapça)
  • Cereyân etmek: Olmak, gerçekleşmek. (Arapça)
  • Bir süreç içinde gerçekleşme.

cevab-ı hakiki / cevab-ı hakikî

  • Gerçek cevap.

cidd

  • Bir işi gerçekten çalışıp işleme.
  • Ciddilik.

cidden

  • Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak.
  • Gerçekten.
  • Gerçekten.

ciddi / ciddî

  • Gerçek.
  • Gerçek. Hakikat.
  • Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi.
  • Mühim.

ciğer-füruş / ciğer-fürûş

  • Ciğerci, ciğer satan. (Farsça)

cüz'i-yi hakiki / cüz'î-yi hakikî

  • Gerçek fert, tek kişi.

cüz-ü hakiki / cüz-ü hakikî

  • Gerçek, asıl kısım.

daime

  • Sürekli; fertlerde her zaman gerçekleşiyor olma.

damenkeş-i tesir-i hakiki / dâmenkeş-i tesir-i hakikî

  • Gerçek tesirden el etek çeken.

dar-ı lezzet / dâr-ı lezzet

  • Gerçek ve daimî lezzet yeri olan Cennet.

def'i / def'î

  • Birdenbire, kısa zamanda gerçekleşme.

dehan-ı hakikat

  • Hakikat ve gerçekleri haykıran, konuşan ağız.

derece-i hakkaniyet

  • Gerçeklik, doğruluk derecesi.

derece-i tahkik

  • Araştırma ve her şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarma derecesi.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

derya-yı hakaik

  • Hakikatler, gerçekler denizi.

destgah-ı levh-i mahfuz-u hakikat / destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikat

  • Gerçekte herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhasının tezgâhı.

din-i hakiki / din-i hakikî

  • Gerçek din.

düstur-u hakikat

  • Gerçeklik prensibi.

eazım-ı muhakkikin / eâzım-ı muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen büyük âlimler.

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Allah'ın tarafından takdir edilen şeylerin gerçekleşme vakti.

ecel-i muallak / ecel-i muallâk

  • Mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel.

edille-i hakk

  • Hak deliller, gerçek deliller.

eğerçi

  • (Eğerçend) ...ise de, her ne kadar, ...olsa da. (Farsça)
  • Gerçi.

ehak

  • En hak, daha gerçek.

ehl-i akıl ve tahkik

  • Gerçeği araştıran akıl sahipleri.

ehl-i basiret / ehl-i basîret

  • Gerçeği kalple anlayan kişiler.

ehl-i insan ve islam / ehl-i insan ve islâm

  • Gerçek insan ve Müslüman olanlar.

ehl-i kalb

  • Kalb ehli, mânevî gerçekleri kalbiyle sezenler.

ehl-i tahkik

  • Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

ehl-i tahkik ve tetkik

  • Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

ekkaf

  • Eğerci, semerci.

el-cennetü hakkun

  • Cennet haktır, gerçektir.

el-hak

  • Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten.
  • Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden.
  • Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.

el-hakk

  • Gerçeğin ta kendisi, tam doğrusu.
  • Allah.

elhak

  • Gerçekten.

elhikmetü lillah / elhikmetü lillâh

  • Gerçek bilgi ve hikmet sadece Allah'ındır.

emr-i batıl / emr-i bâtıl

  • Gerçek olmayan, sahte emir ve iş.

emr-i itibari / emr-i itibarî

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan olgu, meridyenler gibi.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

esbab-ı hakiki / esbab-ı hakikî

  • Gerçek sebepler.

esbab-ı hakikiye

  • Gerçek sebepler, hakiki sebepler.

esrar / esrâr

  • Sırlar, gizli gerçekler.

evham / evhâm

  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.

evsaf-ı hakikiye / evsâf-ı hakikiye

  • Gerçek özellikler.

ey kari-i müteharri-i hakikat / ey kâri-i müteharri-i hakikat

  • Ey hakikati, gerçeği araştıran okuyucu.

ezvak-ı mecazi / ezvâk-ı mecazî

  • Gerçek olmayan aldatıcı zevkler.

faaliyet-i ilahiye / faaliyet-i ilâhiye

  • Allah'ın varlık âleminde gerçekleştirdiği faaliyetler.

fakat

  • ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib / فجركاذب

  • Gerçek tan ağartısından önceki geçici aydınlık

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Gerçek aydınlık, tan yerinin ağarması, gerçek sabah.

fecrisadık / fecrisâdık

  • Gerçek fecir.

fennin iliştiği

  • Bazı materyalist bilginlerin maddî ilimleri kullanarak Kur'ân'daki bazı âyetlerin gerçek dışı olduğunu ileri sürmeleri.

fi'l-i hakiki

  • Gerçek eylem, hakiki fiil.

fiilen

  • Gerçekten, işleyerek, hakikatte.

filhakika / filhakîka / فى الحقيقه / فِي الْحَق۪يقَه

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Gerçekten.
  • Gerçekte, aslında, doğrusu. (Arapça)
  • Gerçekten.

filvaki / filvâki / فى الواقع

  • Hakikatte, gerçekte.
  • Aslında, gerçekte. (Arapça)

finefsilemr / fînefsilemr / فى نفس الامر

  • İşin aslında, gerçekte. (Arapça)

fünun-u sadıka / fünun-u sâdıka

  • Gerçek ve doğru fenler, ilimler.

gavvas-ı hakikat / gavvâs-ı hakikat

  • Hakikat dalgıcı, gerçekleri derinlemesine araştıran.

gaybi i'caz / gaybî i'câz

  • Geçmiş zamanda gelecekte gerçekleşecek hâdiselerin bir mu'cize olarak haber verilmesi.

gayr-ı hak

  • Doğru ve gerçek olmayan.

gayr-ı hakiki / gayr-ı hakikî

  • Gerçek olmayan.

gerçi / گرچه

  • Her ne kadar, ise de, gerçi. (Farsça)

habib-i hakiki / habîb-i hakikî

  • Gerçek sevgili olan Allah.

hadd

  • Sınır.
  • Gerçek değer.
  • Şeriatçe verilen ceza.

hadd-i mevhum

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan bir sınır.

hadise-i gaybiye

  • Gayb aleminde gerçekleşen olay.

hadise-i rububiyet

  • Herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın gerçekleştirdiği hadise.

hafiz-ı hakiki / hafîz-ı hakikî

  • Her şeyin gerçek koruyucusu olan ve her şeyi bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden Allah.

hafız-ı hakiki / hâfız-ı hakîkî / حَافِظِ حَق۪يق۪ي

  • Gerçek muhafaza edici (Allah).

hak / hâk

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Vâcib-ül-vücûd yâni varlığı lâzım olan, hiç yok olmayan, dâimâ var olan ve kendisinden başkası yaratmaya lâyık olmayan.
  • İslâmiyet.
  • Gerçek, doğru.
  • Alacak.
  • Pay, hisse.
  • Hâtır, hürmet.
  • İnsanı
  • Doğru, gerçek.

hak ruhu

  • Doğru, gerçek, hakikatin ruhu, Hz. Muhammed (a.s.m.).

hak teala ve tekaddes hazretleri / hak teâlâ ve tekaddes hazretleri

  • Varlığı gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan ve her türlü kusur ve noksanlıktan sonsuz derece uzak olan yüce Allah.

hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçek.

hakaik / hakâik / حقائق

  • Hakikatler, gerçekler.
  • Hakikatler, gerçekler, esaslar.
  • Hakikatlar, gerçekler.
  • Gerçekler. (Arapça)

hakaik-aşina / hakaik-âşinâ

  • Gerçeklere aşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan.

hakaik-ı acibe

  • Şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler.

hakaik-i ahval / hakâik-i ahval

  • Maddî ve mânevî âlemlerdeki hâllerin gerçek mahiyetleri, içyüzleri.

hakaik-i alem / hakaik-i âlem

  • Kâinattaki hakikatler, gerçekler.

hakaik-i aliye-i ilahiye / hakaik-i âliye-i ilâhiye

  • Allah'a ait yüksek, yüce hakikatler, gerçekler.

hakaik-i azime / hakaik-i azîme

  • Büyük hakikatler, gerçekler.

hakaik-i cemile / hakaik-i cemîle

  • Güzel hakikatler, gerçekler.

hakaik-i diniye

  • Dini esaslar, dini meselelere ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i esasiye

  • Temel, esas gerçekler.

hakaik-ı esasiye-i imaniye ve kur'aniye / hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve kur'âniye

  • İmanın ve Kur'ân'ın temel gerçekleri.

hakaik-i gayb ve şehadet / hakâik-i gayb ve şehâdet

  • Görünmeyen ve görünen âlemlere ait gerçekler.

hakaik-i gaybiye

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler.

hakaik-i hakikiye / hakâik-i hakikiye

  • Göreceli olmayan, asıl mahiyeti ve zatı itibariyle hakikat, gerçek olan şeyler.

hakaik-i hayat

  • Hayatın içindeki gizli hakikatler, gerçekler.

hakaik-ı ilahiye / hakaik-ı ilâhiye

  • Allah'a ait olan gerçekler.

hakaik-i ilahiye / hakaik-i ilâhiye

  • Allah'ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler.

hakaik-i ilmiye

  • İlme ait gerçekler, esaslar.

hakaik-i imaniye ve islamiye / hakaik-i imaniye ve islâmiye

  • İman ve İslâm hakikatleri, gerçekleri.

hakaik-ı islamiye / hakaik-ı islâmiye

  • İslâmın gerçekleri, esasları.

hakaik-i kainat / hakaik-i kâinat

  • Kâinatta gizli olan hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kudsiye

  • Mukaddes hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kudsiye-i ilahiye / hakaik-i kudsiye-i ilâhiye

  • Allah'a ait olan kutsal hakikatler, gerçekler.

hakaik-i kur'aniye ve imaniye / hakaik-i kur'âniye ve imâniye

  • Kur'ân ve iman hakikatleri, gerçekleri.

hakaik-i latife / hakaik-i lâtife

  • Tatlı, şirin hakikatlar, ince mânâlı gerçekler.

hakaik-i maneviye / hakaik-i mâneviye

  • Mânevî hakikatler, gerçekler.

hakaik-i müberhene ve ilmiye

  • İlmî ve delillerle ispatlanan hakikatler, gerçekler.

hakaik-ı mücerrede / hakâik-ı mücerrede

  • Soyut hakikatler, gerçekler.

hakaik-i mücerrede / hakâik-i mücerrede

  • Soyut gerçekler.

hakaik-i namütenahi / hakaik-i nâmütenâhî

  • Sonsuz hakikatler, gerçekler.

hakaik-i namütenahiye / hakaik-i nâmütenâhiye

  • Sonu gelmeyen hakikatler, gerçekler.

hakaik-i sabite / hakaik-i sâbite

  • Sabit, değişmez hakikatler, gerçekler.

hakaik-i şahsiye

  • Kişinin kendisine ait gerçekler.

hakaik-i şeriat

  • Şeriatin hakikatleri, esas ve gerçekleri.

hakaik-i tarihiye / hakâik-i tarihiye

  • Tarihî hakikatler, gerçekler.

hakaik-i uhreviye

  • Uhrevî, âhirete ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i ulviye

  • Yüce gerçekler.

hakaik-i uzma

  • Büyük hakikatler, gerçekler.

hakaik-i zevkiye

  • Ancak zevkle anlaşılan gerçekler.

hakayık / hakâyık / حقایق

  • Hakikatler, gerçekler.
  • Gerçekler. (Arapça)

hakikat / hakîkat / حقيقت

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <
  • Doğru, gerçek.
  • Bir lafzın (sözün) asıl mânâsı.
  • Gerçek.
  • Kötülüklerin kalbden tekellüfsüzce, zorlanmadan gitmesinin gerçekleşmesi, fenâ(Allahü teâlâdan başka her şeyi unutma) mertebesi.
  • Mâhiyet.
  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.
  • Öz, asıl, gerçek.
  • Gerçek. (Arapça)

hakikat ilmi

  • Eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur'ân ilmi.

hakikat mesleği

  • Varlıkların ve olayların ardındaki gerçeği araştıran yol, Kur'ân yolu.

hakikat nazarı

  • Gerçeği gören bakış.

hakikat nazarında

  • Gerçek nezdinde, yanında.

hakikat ve hak

  • Doğru ve gerçek; asıl ve esas.

hakikat-bin

  • Gerçeği gören.

hakikat-feşan

  • Gerçekleri yayan.

hakikat-i acibe

  • Hayret verici gerçek.

hakikat-ı adalet

  • Adaletin özü, gerçeği.

hakikat-i adalet

  • Adalet gerçeği.

hakikat-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) risalet yönünün gerçek mahiyeti.

hakikat-i alem / hakikat-i âlem

  • Âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü.

hakikat-ı aliye / hakikat-ı âliye

  • Yüksek, yüce gerçek.

hakikat-i aliye / hakikat-i âliye

  • Yüksek, yüce gerçek ve doğru.

hakikat-i amiriyet / hakikat-i âmiriyet

  • Emredicilik gerçeği.

hakikat-i amme / hakikat-i âmme

  • Umûmi, her yerde geçerli olan gerçek.

hakikat-i arşiye

  • Arşa ait olan hakikat (Allah'tan gelen doğru gerçek).

hakikat-i azime / hakikat-i azîme

  • Büyük gerçek.

hakikat-i bahire / hakikat-i bâhire

  • Ap açık hakikat, gerçek.

hakikat-i belagat / hakikat-i belâgat

  • Güzel ifadelerle anlatma gerçeği.

hakikat-ı cazibedar / hakikat-ı câzibedar

  • Çekici hakikat, gerçek.

hakikat-i cismaniye

  • Gerçek cisim özelliği.

hakikat-i din ve dünya ve insan ve iman

  • Dinin, dünyanın, insanın ve imanın gerçeği.

hakikat-i dünya

  • Dünyanın gerçeği.

hakikat-i ekber

  • En büyük gerçek.

hakikat-i emr

  • Gerçek emir.

hakikat-i fıtriye

  • Doğuştan var olan hakikat, doğal gerçek.

hakikat-ı furkaniye

  • Kur'ân'ın gerçeği.

hakikat-i furkaniye

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın gerçeği, öz mânâsı.

hakikat-i gurup

  • Gerçek batış.

hakikat-ı hal / hakikat-ı hâl

  • Hakikat-ı halde: aslında, gerçekte, işin aslında.
  • Durumun gerçek yönü.

hakikat-i hal

  • Bir durumun ardında gizlenen gerçek.

hakikat-ı hariciye / hakikat-ı hâriciye

  • Birşeyin zihin dışındaki gerçekliği, dış gerçeklik.

hakikat-ı haşir ve kıyamet

  • Kıyamet ve haşir gerçeği.

hakikat-ı haşriye

  • Haşir gerçeği.

hakikat-i haşriye

  • Haşir gerçeği.

hakikat-i hayat

  • Hayatın hakikati, gerçeği.

hakikat-i hayatiye

  • Hayatın içinde gizli olan gerçek.

hakikat-i hurma

  • Hurma gerçeği, çeşidi.

hakikat-i içtimaiye

  • Sosyal hayatla ilgili gerçek.

hakikat-i ihlas / hakikat-i ihlâs

  • Gerçek ihlâs.

hakikat-ı ilmiye

  • İlmî gerçek.

hakikat-i iman

  • İman gerçeği.

hakikat-i iman ve islam / hakikat-i iman ve islâm

  • İman ve İslâm gerçeği ve onların aslı, özü.

hakikat-ı imaniye

  • İman hakikatı, gerçeği.

hakikat-i imaniye

  • İman hakikatı, gerçeği.

hakikat-i insaniye

  • İnsanın gerçek mahiyeti.

hakikat-i islam / hakikat-i islâm

  • İslâm gerçeği.

hakikat-ı islamiye / hakikat-ı islâmiye

  • İslâm hakikatleri, gerçekleri.

hakikat-i islamiyet / hakikat-i islâmiyet

  • İslâmî gerçek; İslâmiyetin üzerine kurulu olduğu gerçekler, esaslar.

hakikat-i kat'iye

  • Kesin gerçek, doğru.

hakikat-i kàtıa

  • Kesin gerçek.

hakikat-i kàtıa-i satıa / hakikat-i kàtıa-i sâtıa

  • Parlak ve kesin gerçek.

hakikat-ı kemalat / hakikat-ı kemâlât

  • Mükemmellik gerçeği.

hakikat-i kerimane / hakikat-i kerîmâne

  • İkram sahibi olana yakışırcasına olan gerçek ve doğru.

hakikat-i kübra / hakikat-i kübrâ

  • En büyük gerçek.

hakikat-ı kudsiye

  • Kutsal gerçek.

hakikat-i kudsiye-i kur'aniye / hakikat-i kudsiye-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kutsal gerçeği, özü.

hakikat-i küfriye

  • Küfrün hakikati, inkâr ve inançsızlığın gerçeği.

hakikat-i kur'an / hakikat-i kur'ân

  • Kur'ân'ın hakikati, gerçeği.

hakikat-i leyle-i kadir

  • Kadir Gecesinin gerçek mânâsı, sırrı.

hakikat-i maddiye

  • Maddî gerçek.

hakikat-i mahbube

  • Sevilen hakikat, gerçek.

hakikat-i mahz

  • Bütün yönleriyle hakikat ve gerçek olan.

hakikat-i meçhule

  • Bilinmeyen gerçek.

hakikat-i meslek

  • Takip edilen bir yöntemin gerçek yönü.

hakikat-i mevcudat

  • Varlıkların hakikati, gerçek mahiyeti, içyüzü.

hakikat-i mevt

  • Ölüm gerçeği.

hakikat-ı mevtiye

  • Ölüm gerçeği.

hakikat-i mirac

  • Miracın aslı ve esası, gerçek mahiyeti.

hakikat-i muazzama

  • Çok büyük hakikat, gerçek.

hakikat-i mühimme

  • Önemli gerçekler.

hakikat-i muhita

  • Herşeyi kuşatan gerçek.

hakikat-i mukarrere

  • Sabit, kesinleşmiş gerçek.

hakikat-i mümkinat / hakikat-i mümkinât

  • Yaratılanların, var edilenlerin gerçeği.

hakikat-i mutlaka

  • Bir sınırı olmayan sınırsız hakikat, gerçek.

hakikat-i namaz

  • Gerçek namaz; namazın gerçek mahiyeti, esası.

hakikat-ı nefsü'l-emriye

  • Özde var olan gerçek.

hakikat-i nefsü'l-emriye

  • Hakikatin (gerçeğin) bizzat kendisi; gerçekte var olan iş.

hakikat-i nevmiye

  • Uyku gerçeği.

hakikat-i nuraniye

  • Nurlu, parlak gerçek.

hakikat-i ömr

  • Gerçek ömür.

hakikat-i rahmet

  • Rahmet ve şefkat içinde gizli olan gerçek.

hakikat-i rasiha-i aliye / hakikat-i râsiha-i âliye

  • Yüce ve sağlam gerçek.

hakikat-i remziye

  • İnce işaret şeklinde ifade edilen mânânın gerçeği.

hakikat-i risalet

  • Peygamberlik, elçilik gerçeği.

hakikat-i ruhiye

  • Ruh gerçeği.

hakikat-i rüya

  • Rüyanın anlamı, gerçeği.

hakikat-ı sabite / hakikat-ı sâbite

  • Sabit ve değişmez gerçek.

hakikat-i sabite / hakikat-i sâbite

  • Sabit ve değişmez gerçek.

hakikat-i sevap

  • Sevap gerçeği.

hakikat-i tarikat

  • Tarikatin özü, tarikatle ulaşılan hakikat ve eşyanın gerçeği.

hakikat-i teavün

  • Yardımlaşma gerçeği.

hakikat-i tevekkül

  • Tevekkül gerçeği.

hakikat-ı tevhid

  • Herşeyin bir olan Allah'a ait olduğunu bilme ve inanma hakikati, gerçeği.

hakikat-i tevhid

  • Allah'ın bir ve tek olduğu ve ondan başka ilâh olmadığı gerçeği.

hakikat-i tevhidiye

  • Tevhid gerçeği.

hakikat-i ulviye

  • Yüce gerçek.

hakikat-i ulya / hakikat-i ulyâ

  • Yüce gerçek.

hakikat-i vahy

  • Vahyin gerçekliği.

hakikat-i vakıa

  • Olayın gerçekliği.

hakikat-i vücud

  • Gerçek varlık.

hakikat-i zaman

  • Zamanın gerçeği.

hakikat-ı zaruriye

  • Zorunlu gerçek.

hakikat-şinasane / hakikat-şinasâne

  • Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. (Farsça)

hakikaten / hakîkaten / حقيقة

  • Gerçekten.
  • Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.
  • Gerçekten. (Arapça)

hakikatin ruhu

  • Gerçeğin ruhu, özü, aslı ve esası.

hakikatler

  • İmanî gerçekler.

hakikatli

  • Gerçekliğe sahip.

hakikatperest

  • Hakikate taraftar olan, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutan.

hakikatperestlik

  • Hakikate taraftarlık, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutmak.

hakikatperver

  • Gerçekçi. (Arapça - Farsça)

hakikatsız

  • Gerçek olmayan.

hakikatsiz

  • Bir gerçeğe dayanmayan.

hakikatta

  • Gerçekte.

hakikattar

  • Tamamen gerçek olan.

hakikatte

  • Gerçekte.

hakikatü'l-hakaik

  • Gerçeklerin gerçeği, en büyük hakikat.

hakiki / hakikî / hakîki / hakîkî / حقيقى

  • Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.
  • Gerçek.
  • Gerçek, asıl, öz.
  • Gerçek. (Arapça)

hakiki adalet-i kur'aniye / hakikî adâlet-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gerçek ve doğru adaleti.

hakiki ihlas / hakikî ihlâs

  • Gerçek ihlâs, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet.

hakiki tabir / hakikî tâbir

  • Gerçek yorum.

hakikiye / حقيقيه

  • Gerçek.
  • Gerçek. (Arapça)

hakim-i mutlak / hâkim-i mutlak

  • Tam ve gerçek hükmedici olan Allahü teâlâ.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi
  • Doğru, gerçek. Cenâb-ı Allah'ın ismi.
  • Doğru, gerçek, pay, adalet, din.

hakk-ı marifet / hakk-ı mârifet

  • Hakkıyla, gerçek bir şekilde bilme ve tanıma.

hakka / hakkâ / حقا

  • Gerçekten.
  • (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
  • Gerçekten.

hakka ki

  • Gerçekten ki.

hakkan

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Gerçekten.

hakkaniyet

  • Doğruluk, gerçekçilik.
  • Gerçeklik ve doğruluk.

hakkaniyet-i kur'aniye / hakkaniyet-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin doğruluğu, gerçekçiliği.

hakkaniyetli

  • Doğru, gerçek.

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hal-i asli / hal-i aslî

  • Asıl, gerçek hâl.

halife-i bilhak

  • Gerçek ve doğru halife.

halık-ı hakiki / hâlık-ı hakikî

  • Bütün varlıkların gerçek yaratıcısı olan Allah.

halka-i hakikat

  • Hakikat halkası; gerçeğin dünyasında kurulan halka.

halüsinasyon

  • Gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi görme, olmayan bir şeyi varmış zannetme ve işitme, hayal etme.

hareke-i hakiki

  • Gerçek hareket.

hareket-i mer'iyye

  • Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

harika-i hakikat / hârika-i hakikat

  • Hakikat hârikası, varlıkların ardındaki gerçeğe ulaşmada hârika olan.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

hatt-ı hakiki / hatt-ı hakîki

  • Hakikî hat, gerçek yazı.

hayalet / hayâlet

  • Gerçek olmayan görüntü.

hayaliyyun / hayâliyyûn

  • Hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.

hayaliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.

hayalperest

  • Hayalci olan; gerçekçi olmayan.

hayat-ı hakikiye ve sermediye

  • Gerçek ve kesintisiz hayat.

hayy

  • Gerçek hayat sahibi olan Allah.

hazine-i hakaik / hazine-i hakâik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

heyula

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.

hikmet-i hakiki / hikmet-i hakikî

  • Felsefenin karşısında Kur'ân'ın koyduğu gerçek hikmet.

hikmet-i hakikiye

  • Gerçek hikmet.

hikmet-i muzahrefe

  • Görünüşte güzel ve süslü, gerçekte içi boş ve çürük felsefe.

hilaf-ı hakikat / hilâf-ı hakikat / hilâf-ı hakîkat / خِلَافِ حَق۪يقَتْ

  • Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.
  • Gerçeğe aykırı.
  • Gerçeğe aykırı.

hilaf-ı vaki / hilâf-ı vâki

  • Gerçek dışı, meydana gelen hâdise ve kanunlara ters.

hilaf-ı vakıa / hilâf-ı vâkıa

  • Gerçeğe zıt.

hırs-ı hakiki / hırs-ı hakikî

  • Allah rızası ve âhiret için gösterilen ve gerçek hedefine yönelen hırs.

hiss-i hakiki-i terakki / hiss-i hakikî-i terakki

  • Gerçek ilerleme duygusu.

hükema-yı hakikiye

  • Gerçek filozof ve bilginler.

hurafecilik

  • Gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma.

hürriyet

  • 1908'de II.Meşrutiyet'in ilânı ile birlikte gerçekleşen yeni sistemin halk arasındaki adı.

hüsn-ü cereyan / hüsn-ü cereyân / حُسْنُ جَرَيَانْ

  • Güzel gerçekleşme.

hüsn-ü hakiki / hüsn-ü hakikî

  • Gerçek güzellik.

husul / husûl / خصول

  • Ortaya çıkma, gerçekleşme, var olma. (Arapça)
  • Husûle getirmek: Meydana getirmek, gerçekleştirmek. (Arapça)

husul-ü maksud

  • İstenen şeyin gerçekleşmesi.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

iftihas

  • Gerçeği ve hakikatını dikkatle araştırma. İçyüzünü iyice tetkik etme.
  • İmtihan etme, deneme.

ihlas-ı hakiki / ihlâs-ı hakikî

  • İbadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; gerçek samimiyet.

ihtiraat-ı beşeriyye / ihtirâât-ı beşeriyye

  • İnsanlığın gerçekleştirdiği icatlar, buluşlar.

ihtiyac-ı hakiki / ihtiyac-ı hakikî

  • Gerçek ihtiyaç.

ika' / îka'

  • Meydana getirme, gerçekleştirme.

iktinah

  • (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.

ilan-ı tekviniye / ilân-ı tekvîniye

  • Varlıkların yaratılışıyla insanlara duyurulan gerçekler.

ille-i gaiye

  • Asıl hedef, gerçek sebep.

illet-i hakiki / illet-i hakikî

  • Gerçek sebep.

illet-i şer'iye

  • Şeriata ait illet; İslâmiyete uygun gerçek neden, sebep.

ilm-i tahkik

  • Gerçekleri ve hakikatleri araştırma ilmi.

iman-ı hakiki / iman-ı hakikî

  • Hakiki, gerçek iman.

imanın bu sırr-ı hakikati

  • İmanın bu gerçek esprisi, realitesi.

inad-ı mecazi / inad-ı mecazî

  • Gerçek hedefine yöneltilmeyen gereksiz ve faydasız inat.

inikad / inîkad

  • Kurulma, gerçekleşme, bağlanma.

inkılab-ı hakaik / inkılâb-ı hakâik

  • Gerçeklerin değişmesi.

inkılab-ı hakikat / inkılâb-ı hakikat

  • Gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi.

intikad

  • İyi bilineni kötülemek.
  • Seçip ayırdetmek.
  • Kalp parayı gerçeğinden ayırmak.
  • Tenkid.
  • Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.

ism-i hayy

  • Allah'ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini bildiren ismi.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

ismen

  • Sadece isimle, gerçekten olmayan.

ispat

  • Kanıt göstererek birşeyin gerçek yönünü ortaya çıkarma.

israiliyat

  • İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar.

iştiha-i kazib / iştiha-i kâzib

  • Yalancı istek, arzu; gerçekte istenmeyen, arzu edimeyen.

iştiha-yı hakiki / iştihâ-yı hakikî

  • Gerçek iştah özelliği.

itibardan hakikate

  • İtibari, varsayım olmaktan gerçek olmaya.

itibari / itibârî

  • Gerçekten öyle olmadığı hâlde öyle sanılan ve insanlar tarafından öyle kabul görmüş olan, göreceli.

itibari emir / itibarî emir

  • Gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen, saymaca; maddedeki çekim kanunu gibi saymaca şey.

ittifak ve tahkik

  • Bir gerçek üzerinde birleşme ve delillere dayanarak ispat etme.

ittihad-ı hakiki / ittihad-ı hakikî

  • Gerçek anlamda birlik oluşturmak.

kaide-i hakikat

  • Gerçek olan doğru prensip, doğru kural.

kainat maliki / kâinat mâliki

  • Evrenin ve yaratılmış herşeyin gerçek sahibi olan Allah.

kalb-i hayal

  • Hayâlin, gerçekte carî olan şeyleri tersine çevirmesi.

kanun-u kader-i ilahi / kanun-u kader-i ilâhî

  • Allah'ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar.

karine-i mania / karîne-i mania

  • Kelimenin gerçek anlamında alınmasına engel olan ipucu.

kaza / kazâ

  • Kaderde yazılanın gerçekleşmesi.

kaziye-i vaktiye-i münteşire

  • Hükmü herhangi bir zamanda ve herhangi bir fertte gerçekleşmiş bulunan veya gerçekleşmesi mümkün olan kaziye, önerme.

kelam-ı mecazi / kelâm-ı mecazî

  • Gerçek anlamında kullanılmayıp, aralarındaki ilgi, bağ ve benzerlikten dolayı başka anlamda kullanılan söz.

kemal-i hakkaniyet / kemâl-i hakkaniyet

  • Tam ve mükemmel bir hakkaniyet, gerçeklik.

kemalat-ı hakikiye / kemâlât-ı hakikiye

  • Hakikî, gerçek mükemmellikler ve üstünlükler.

keramat-ı gaybiye / kerâmât-ı gaybiye

  • Allah'ın bir ikramı olarak gaybla ilgili verilen haberlerin doğru çıkması şeklinde gerçekleşen kerametler.

keramatü'l-evliyai hakkun / kerâmâtü'l-evliyâi hakkun

  • Evliyaların kerametleri doğru ve gerçektir.

keramet-i acibe

  • Şaşırtıcı bir şekilde gerçekleşen keramet.

keramet-i gaybiye-i gavsiye

  • Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin geleceğe dair keramet şeklinde haber vermesi ve bu haberin gerçekleşmesi.

kesir-i hakiki / kesîr-i hakikî

  • Gerçek çokluk; her şey bir olan Allah'a verilmezse çok ilâhlar olacaktır.

kinai nevinden / kinâî nevinden

  • Kinâye türünden; bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı türünden.

kinaye / kinâye

  • Bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san'atı.

kinayet

  • Bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san'atı.

kinayeten

  • Hem gerçek, hem de mecâzi mânâya gelebilecek bir sözü mecaz yönüyle kullanmak suretiyle, maksadını kapalı bir şekilde, dolaylı anlatarak.

kıssa

  • Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُب۪ينْ

  • Kaderde olan her şeyin gerçekleşmesinde esas tutulan kānunların bütünü; Allahın geçmiş ve gelecekten ziyâde, şimdiki hâle bakan ilmi.

kıymet-i hakikiye

  • Hakiki ve gerçek değer.

kudret-i mevhume

  • Gerçekte olmayıp, varmış gibi zannedilen kudret, güç.

külliyat-ı hakaik / külliyât-ı hakaik

  • Gerçeklerin bir araya gelmesi, gerçekler bütünü.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-ü muhakkikin / kütüb-ü muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimlerin kitapları, eserleri.

kuvvet-i hakikiye

  • Gerçek güç; hakikate, gerçeğe ait güç.

layık-ı vechiyle / lâyık-ı vechiyle

  • Hakkıyla, gerçek yönüyle.

levaih-i kur'aniye / levâih-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gerçekleri gösteren mânâları ve tasvirleri.

ma'dele-i ulya / mâ'dele-i ulyâ

  • Yüce adaletin gerçekleştirildiği yer.

ma'na-yı mecazi / ma'nâ-yı mecâzî / مَعْنَايِ مَجَاز۪ي

  • Sözün gerçek manasının dışında kullanılması.

ma'nay-ı mecazi / ma'nây-ı mecâzî / مَعْنَايِ مَجَاز۪ي

  • Sözün gerçek ma'nasının dışında ifade ettiği ma'na.

ma'nevi hastalık / ma'nevî hastalık

  • Kalbe gelen yanlış îtikâd (inanç); insanın doğruyu, gerçeği görmesine mâni olan perde; îtikâdî bozukluk ve düşünce. Dünyâya ve haramlara düşkün olma; kibir ve riyâ gibi kalb hastalığı.

maarif-i hakikiye

  • Gerçek bilgiler.

mabud-u hakiki / mâbud-u hakikî

  • Gerçek ibadet edilmeye layık olan Allah.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

mahbub-u bilhak

  • Gerçek anlamda sevilmeye layık olan Allah.

mahbub-u hakiki / mahbub-u hakikî / mahbûb-u hakikî

  • Gerçek sevgili, Allah.
  • Sevilen ve gerçek anlamda sevilmeye lâyık olan Allah.

mahbub-u zülkemal / mahbub-u zülkemâl

  • Sonsuz kemâl sahibi olan ve gerçek anlamda sevilmeye layık olan Allah.

mahbubat-ı mecaziye

  • Gerçek sevgiye layık olmadıkları halde sevilenler.

mahiyet-i asliye

  • Asıl, gerçek mahiyet, özellik.

mahiyet-i hakikiye / mâhiyet-i hakikiye

  • Gerçek mahiyet, nitelik.

mahiyet-i kudsiye-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mukaddes, kutsal mahiyeti, mânevî özü, gerçeği.

mahz-ı eser-i rahmet ve inayet / mahz-ı eser-i rahmet ve inâyet

  • İlâhî şefkat, merhamet ve yardımın eksiksiz gerçekleşmesi.

mahz-ı hakikat

  • Hakikatin, gerçeğin ta kendisi.

mahzen-i hakaik

  • Hakikatler, gerçekler hazinesi.

makdurat / makdûrat

  • Allah'ın kudretiyle gerçekleştirdiği işler.

maksud-u hakiki / maksud-u hakikî

  • Gerçek maksat, asıl gaye.

malik-i hakiki / mâlik-i hakikî

  • Herşeyin gerçek sahibi olan Allah.

malik-i mülk / mâlik-i mülk

  • Bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah.

malik-i zülkemal / mâlik-i zülkemâl

  • Sonsuz kemâl sahibi ve herşeyin gerçek sahibi.

maliki / mâlikî

  • Görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah'ım.

malikü'l-mülk / mâlikü'l-mülk

  • Bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah.

malikü'l-mülk-i zülcelal / mâlikü'l-mülk-i zülcelâl

  • Bütün mülkün gerçek sahibi, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah.

mana-yı dindar cumhuriyeti / mânâ-yı dindar cumhuriyeti

  • Dindar Cumhuriyetin özü, gerçek anlamı.

mana-yı hakikat / mânâ-yı hakikat

  • Gerçek, asıl mânâ.

mana-yı hakiki / mânâ-yı hakikî

  • Gerçek mânâ.

mana-yı hakiki ve mecazi / mânâ-yı hakikî ve mecazî

  • Gerçek ve mecazî anlam.

masduka

  • (Çoğulu: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.

maşuk-u mecazi / mâşuk-u mecazî

  • Gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler.

matlub-ı hakiki / matlûb-ı hakîkî

  • Gerçekte taleb olunacak, kavuşmak istenilecek ve gönül bağlanacak olan Allahü teâlâ. Hakîkî Matlûb.

mazarrat-ı mevhume

  • Gerçekte var olmayan, hayalî zararlar.

mecaz

  • Yol, geçecek yer.
  • Gerçeğin zıddı.
  • Kendi öz mânâsıyla kullanılmayıp benzetme yolu ile başka mânâda kullanılan söz.

mecazen

  • Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.
  • Mecâzî olarak; bir sözü gerçek anlamı dışında başka bir mânâyı anlatacak şekilde kullanma.

mecazi / mecâzî

  • Gerçek olmayan.

mecazi aşk / mecazî aşk

  • Gerçek olmayan aşk; Allah'tan başka diğer varlıklara duyulan şiddetli sevgi.

mecma-i hakaik

  • Gerçeklerin toplandığı yer.

medar-ı tahakkuk

  • Gerçekleşme sebebi.

medeniyet-i hakikiye

  • Gerçek ve doğruların hakim olduğu medeniyet.

mefahir-i hakikiye-i milliye / mefâhir-i hakikiye-i milliye

  • Gerçek övünülecek millî değerler, şerefler.

menba-ı hakiki / menba-ı hakîki

  • Hakiki, gerçek kaynak.

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

meratib-i gaflet

  • Gerçeklerden habersiz olma mertebeleri, dereceleri.

merci-i hakiki / merci-i hakikî

  • Gerçek başvurulacak, sığınılacak yer.

mesail-i mühimme-i hakikiye / mesâil-i mühimme-i hakikiye

  • Gerçek önemli meseleler, konular.

mesken-i hakiki / mesken-i hakikî

  • Gerçek mesken, yer.

meslek-i hakiki / meslek-i hakikî

  • Gerçek meslek, yol ve metot.

mevcud-u hakiki / mevcud-u hakikî

  • Gerçek varlık sahibi Allah.

mevhum / mevhûm

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.
  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.

mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde var sayılan.

mevsukiyet

  • Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl.

meyl-i taharri-i hakikat / meyl-i taharrî-i hakikat

  • Gerçeği araştırma eğilimi, isteği.

meyve-i hak

  • Hakikat, gerçek denilen meyve.

miftah-ı hakiki / miftah-ı hakikî

  • Gerçek, asıl anahtar.

milliyet-i hakikiye

  • Gerçek, hakiki milliyet.

milliyet-i hakikiye-i islamiye / milliyet-i hakikiye-i islâmiye

  • Gerçek İslâmî milliyet.

minhac-ı hakiki / minhâc-ı hakikî

  • Gerçek yol, metot.

misak-ı ezeliye / misâk-ı ezeliye

  • Ezelde gerçekleşen sözleşme; bütün ruhların kendilerini yaratan Allah'a iman ve emirlerini yerine getireceklerine dair yaptıkları yemin.

mistar-ı hikmet

  • Hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon.

mizan-ı kaza / mîzân-ı kazâ / م۪يزَانِ قَضَا

  • Kaderde olan hükmün gerçekleşmesindeki belirleyici ölçü.

mu'cize-i gaybiye

  • Gerçekleri önceden bildirme şeklindeki mu'cize.

muallim-i hakaik

  • Gerçekleri anlatan öğretmen.

muarrif-i hakiki / muarrif-i hakikî

  • Gerçek tarif edici, öğretici.

mübeddel-i hakikat

  • Hakikate, gerçeğe dönüşmüş, çevrilmiş.

mucid-i hakiki / mûcid-i hakikî

  • Gerçek var edici, yaratıcı olan Allah.

müdakkikin-i ulema / müdakkikîn-i ulema

  • Gerçekleri inceden inceye araştıran âlimler.

müessir olma

  • Gerçek tesir sahibi olma.

müessir-i hakiki / müessir-i hakikî

  • Gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri yaratıp hükmeden.

müfessir-i hakiki / müfessir-i hakikî

  • Gerçek müfessir; Kur'ân-ı Kerimi tam ve doğru olarak açıklayan hadis.

müfsitlerin hakikati

  • Bozguncuların gerçek yüzleri.

muhabbet-i hak

  • Gerçek sevgi.

muhabbet-i hakiki / muhabbet-i hakikî

  • Gerçek sevgi.

muhabbet-i hakikiye

  • Gerçek sevgi.

muhakkak

  • (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru.
  • Mutlaka ne olursa olsun.
  • Kesin, gerçekleşmiş.

muhakkaku'l-vuku

  • Gerçekleşmesi kesin olan.

muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen.

muhakkik-i kamil / muhakkik-i kâmil

  • Gerçekleri mükemmel bir şekilde araştıran ve bilen âlim.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)
  • Gerçekleri delilleriyle araştırarak.

muhakkıkin / muhakkıkîn

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen âlimler.
  • Hakikati, gerçeği bulup meydana çıkaranlar, araştırıcılar.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf erbabı âlimler.

muhakkıkin-i ehl-i tarikat / muhakkıkîn-i ehl-i tarikat

  • Tarikata mensup olanlardan gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhakkıkin-i eimme / muhakkıkîn-i eimme

  • Gerçekleri derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen imamlar.

muhakkıkin-i evliya / muhakkıkîn-i evliya

  • Evliyadan gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikin-i islam / muhakkikîn-i islâm

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen İslâm âlimleri.

muhakkikin-i kelamiye / muhakkikîn-i kelâmiye

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen kelam âlimleri.

muhakkikin-i nev-i beşer / muhakkikîn-i nev-i beşer

  • İnsan türünün gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen fertleri.

muhakkıkin-i sofiye / muhakkıkîn-i sofiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhakkıkin-i sufiye / muhakkıkîn-i sufiye

  • Gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen tasavvuf ehilleri.

muhakkikin-i sufiye / muhakkikîn-i sufiye

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen tasavvuf âlimleri.

muhakkıkin-i ulema / muhakkıkîn-i ulema

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikin-i ulema / muhakkikîn-i ulema

  • Gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler.

muhakkikler

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan ilim adamları.

muhalif-i hak

  • Gerçeğe zıt.

muhalif-i hakikat

  • Gerçeğe zıt, aykırı.

muhalif-i hakikat-i şeriat / muhâlif-i hakikat-i şeriat

  • Şeriatın gerçeğine ve ruhuna aykırı.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

mukteza-yı hak ve hakikat

  • Hak ve hakikatin, doğru ve gerçeğin gereği.

mümazik

  • Gerçek dost olmayan kimse.

mün'im

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

mün'im-i hakiki / mün'im-i hakikî

  • Gerçek nimet verici olan Allah.

mün'im-i hakim / mün'im-i hakîm

  • Gerçek nimet verici ve her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah.

mün'im-i rahim / mün'im-i rahîm

  • Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve gerçek nimet verici olan, Allah.

münafık / münâfık

  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.

münasebat-ı mefhumiye / münasebât-ı mefhumiye

  • Sözdeki mealin gerçeğe uygunluğu.

münasebet-i hakikiye

  • Gerçek bağlantı, ilgi.

münteşire-i muvakkate

  • Hükmü herhangi bir fertte ve herhangi bir zamanda gerçekleşmiş bulunan veya gerçekleşmesi mümkün olan.

mürefref

  • Gerçek gibi ağaç resmi.

mürşid-i hakiki / mürşid-i hakikî

  • Gerçek irşad edici, yol gösterici.

müşahedat-ı vakıa / müşahedat-ı vâkıa

  • Olgular, gerçekler üzerinde yapılan müşahedeler, gözlemler.

müselleme

  • Herkes tarafından kabul edilen; doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan.

müsemma-yı meşrutiyet / müsemmâ-yı meşrutiyet

  • Meşrutiyetin "meşrutiyet" olarak isimlendirilmesi, mânâsı, özü, gerçeği.

mutabık-ı vaki

  • Gerçeğe uygun.

mutasarrıf-ı hakiki / mutasarrıf-ı hakikî

  • Gerçek tasarruf sahibi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah.

müteharri-i hakikat / müteharrî-i hakikat

  • Gerçeği araştıran, inceleyen.

müyesser

  • Müyesser olmak: Gerçekleşmek.

na-dürüst

  • Doğru olmayan. Eğri. (Farsça)
  • Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. (Farsça)
  • Yanlış, haksız. (Farsça)

na-dürüsti / na-dürüstî

  • Gerçek olmama, doğru olmama. (Farsça)

nass-ı hadis

  • Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.

nazar-ı hak

  • Gerçek, doğru bakış.

nazar-ı hakikat

  • Gerçeğin gözü.

nefs-i hakikat

  • Gerçeğin kendisi.

nefsülemir

  • Birşeyin gerçek hâli ve konumu; işin aslı esası.

negatif

  • Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. (Fransızca)
  • Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) (Fransızca)

netice-i muhakkaka

  • Gerçekleşmesinden şüphe edilmeyen sonuç.

nezzam-ı hakiki / nezzam-ı hakikî

  • Kâinatın ve bütün varlık âleminin gerçek düzenleyicisi ve düzen koyucusu olan Allah.

nizam-ı hakiki / nizâm-ı hakikî

  • Gerçek nizam, düzen.

nükte-i hakikat

  • Gerçeği ve doğruyu ifade eden ince ve derin mânâ.

nur-u asli / nur-u aslî

  • Asıl nur, gerçek aydınlatıcı nur ve ışık.

pozitivizm

  • Gerçeğin deney ve gözlemle elde edilebileceği görüşünü savunan felsefî doktrin.
  • Gerçeğe erişmek için sadece deneye güvenen sapık felsefe.

rabıta-i hakikiye / râbıta-i hakikiye

  • Gerçek bir bağ, bağlantı.

rastbin / râstbin / راست بين

  • Gerçekçi, doğruları gören. (Farsça)

rasti / rastî

  • Doğruluk, gerçeklik. (Farsça)

realist

  • Gerçekçi.
  • Gerçekçi.

realite

  • Gerçek.
  • Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Fransızca)

realizm

  • Gerçekçilik felsefesi.

reel

  • Gerçek.
  • Gerçek, hakiki, sahici. (Fransızca)

rezzak-ı hakiki / rezzâk-ı hakikî

  • Gerçek rızık verici olan Allah.

riyazat

  • Manevî ilerleme için gerçekleştirilen eğitim.

rızk-ı mecazi / rızk-ı mecazî

  • Asıl olmayan, gerçek olmayan rızık.

rububiyet-i mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde varmış gibi kabul edilen rububiyet.

saadet-i müstakbele

  • Gelecekte gerçekleşecek olan mutluluk ve huzur.

şafi-i hakiki / şâfî-i hakikî

  • Hastalıkları iyileştiren, gerçek şifâ verici olan Allah.

safsata / سَفْسَطَه

  • Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.
  • Görünüşte doğru gibi göründüğü halde gerçekte yanlış olan kıyas.

sahib-i hakiki / sâhib-i hakikî

  • Bir şeyin gerçek sahibi.

sahib-i menba-ı keramat ve hakikat / sahib-i menba-ı kerâmât ve hakikat

  • Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve özellikler ile gerçeklerin kaynağına sahip olan.

sahih / صحيح

  • Gerçek.
  • Sağ, sağlam.
  • Tam, eksiksiz.
  • Doğru. (Arapça)
  • Gerçek. (Arapça)

sahihan

  • Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.

sani-i hakiki / sâni-i hakikî

  • Her şeyin gerçek anlamda san'atkârı ve yaratıcısı olan Allah.

şari-i hakiki / şâri-i hakikî

  • Şeriatın kurucusu ve gerçek sahibi olan Allah (c.c.).

şe'niyet / شأنيت

  • Gerçeklik, realite. (Arapça)

sebeb-i asli / sebeb-i aslî

  • Gerçek sebep.

sebeb-i hakiki / sebeb-i hakikî

  • Asıl, gerçek sebep.

şecere-i hakaik

  • Gerçekler ağacı.

şehadet

  • Şahitlik, tanıklık.
  • Bir şeyin gerçekliğine inanma.
  • Din uğrunda şehit olma.

şekl-i hakiki / şekl-i hakikî

  • Gerçek şekil, biçim.

şerh-i kitab-ı hak

  • Hak ve gerçek olan kitabı, Kur'ân'ı açıklama, izah etme.

sıdk

  • Doğruluk, gerçeklik, hakikat.
  • İyi niyet.

silsile-i hakaik

  • Gerçekler zinciri.

silsile-i keramet

  • Kerametler zinciri, peş peşe gerçekleşen kerametler.

sır

  • Gizli gerçek, gizem.

sırr-ı camiiyet / sırr-ı câmiiyet

  • Pek çok gerçekleri kapsayıcı özellik.

sırr-ı hakikat

  • Gerçeğin sırrı, içyüzü.

sırr-ı hakikati

  • Gerçek gücü, hikmet ve esprisi.

sırr-ı ihlas-ı hakiki / sırr-ı ihlâs-ı hakikî

  • Gerçek ihlâs sırrı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme esprisi, mânevî gücü.

sırr-ı iman / sırr-ı îmân

  • İmandaki gizli gerçek.

sırr-ı ishak-ı hakikat

  • Hz. İshak gerçeğinin sırrı.

sırr-ı menzil

  • Son durak sırrı, gerçeği.

sırr-ı uhuvvet-i hakiki

  • Gerçek kardeşlik esprisi.

sohbet-i irfaniye / sohbet-i irfâniye

  • İlim ve bilgi kazandıran sohbet; gerçeğe ulaştırıcı sohbet.

sübut / sübût / ثبوت

  • Sabitleşme. (Arapça)
  • Gerçekleşme. (Arapça)
  • Kanıtlanma. (Arapça)
  • Sübût bulmak: Gerçekleşmek, olmak. (Arapça)

şükr-ü hakiki / şükr-ü hakikî

  • Gerçek şükür.

şüphe-i hakiki

  • Gerçek şüphe.

suret-i hakiki / suret-i hakikî

  • Gerçek görünüş.

suret-i hakikiye / sûret-i hakikiye

  • Gerçek sûret, şekil, görüntü.

suret-i tahakkuk / sûret-i tahakkuk

  • Gerçekleşme şekli.
  • Gerçekleşme şekli.

sūret-i tahakkuk / صُورَتِ تَحَقُّقْ

  • Gerçekleşme şekli.

suri / surî

  • Surete ait, görünüşe ait. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.

tabiat-ı mevhume

  • Gerçekte olmadığı halde var diye düşünülen tabiat ve ondaki tesir.

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tahakkuk / تحقق / تَحَقُّقْ

  • Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
  • Gerçekleşme.
  • Gerçekleşme.
  • Gerçekleşme. (Arapça)
  • Tahakkuk etmek: Gerçekleşmek. (Arapça)
  • Gerçekleşme.

tahakkuk eden

  • Gerçekleşen.

tahakkuk-u hakaik

  • Gerçeklerin oluşması, meydana gelmesi.

tahakkuk-u vücudu

  • Varlığının gerçekliği, kesinliği.

taharri-i hakikat meyelanı / taharrî-i hakikat meyelânı

  • Gerçeği araştırma meyli, hakikati araştırma eyilimi.

tahılle

  • Gerçek yere yemin etmek.
  • Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.

tahkik / تحقيق

  • Araştırma, gerçeği arama. (Arapça)
  • Tahkik edilmek: Araştırılmak. (Arapça)
  • Tahkik etmek: Araştırmak. (Arapça)

tahlil

  • (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme.
  • Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek.
  • Açmak.

takva-yı hakiki / takvâ-yı hakikî

  • Gerçek takva, Allah korkusu.

taleb-i hakikat

  • Gerçeği isteme.

talib-i hak

  • Gerçeği arayan, doğruyu isteyen.

talib-i hakikat

  • Gerçeği talep eden, isteyen.

tarif-i hakiki / tarif-i hakikî

  • Gerçek tarif, gerçek tanımlama.

tarife / târife

  • Bir işlemin nasıl gerçekleştirileceğini gösteren belge.

tarih-i vuku

  • Bir olayın gerçekleşme tarihi.

tarik-i terakki / tarîk-i terakki

  • Gerçek yol, ilerleme yolu.

tasadduk

  • Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek.
  • Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak. (İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)

tasarruf-u hakiki / tasarruf-u hakikî

  • Gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme.

tasarrufat-ı beşeriye / tasarrufât-ı beşeriye

  • İnsanların gerçekleştirdikleri tavır, davranış, faaliyet ve uygulamalar.

tasvir-i hakikat

  • Hakikatın tasviri, gerçeğin resmedilmesi.

te'dib-i hakiki / te'dib-i hakikî

  • Gerçek mahiyette edep ve terbiye verme.

tecrübe

  • (Tecribe) Deneme, sınama.
  • Görmüş, geçirmişlik.
  • Anlamak için yapılan iş. İmtihan.
  • İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.

tefekkür-ü hakiki / tefekkür-ü hakikî

  • Asıl, gerçek tefekkür.

teferrüs etme

  • Feraset ve kalp gözüyle gerçekleri görme.

temin / temîn / تأمين

  • Gerçekleştirme, sağlama. (Arapça)
  • Gerçekleştirilme, sağlanma. (Arapça)
  • Emin kılma, güvence verme. (Arapça)
  • Temîn edilmek: (Arapça)
  • Sağlanmak, gerçekleştirilmek. (Arapça)
  • Güvenci verilmek, emin kılınmak. (Arapça)
  • Temîn etmek:(Arapça)

temin-i adalet / temin-i adâlet

  • Adalet sağlama, gerçekleştirme.

tercüman-ı hakiki / tercüman-ı hakikî

  • Gerçek tercüman.

tertib-i mebadi / tertib-i mebâdi

  • Bir işin gerçekleştirilmesi için gerekli ön şartların yerine getirilmesi.

tesanüd-ü hakiki / tesanüd-ü hakikî

  • Gerçek dayanışma.

tesir-i hakiki / tesir-i hakikî

  • Gerçek tesir.

tevafuk-u hakikiye

  • Gerçek uygunluk, denk gelme.

tılsım

  • Sır, gizli gerçek.

tılsımat-ı kur'aniye / tılsımât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'da bulunan sırlar, gizli gerçekler.

Troçkizm / Troçkist

  • Troçkizm, Marksizm'in Troçki'nin bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Aynı zamanda 1917 Ekim Devrimi'nden sonra ortaya çıkmış bir ayrımı ifade eder. Sovyetler Birliği'nde "sol muhalefet" olarak örgütlenmiş, Troçki'nin kurduğu 4. Enternasyonal'le başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Troçkizm'in en önemli unsurları; özgürlüğü ortadan kaldıracak bir sistem olarak görülen "tek ülkede sosyalizmi" fikrinin reddi, dünya devrimi fikri, enternasyonalin gerekliliği, sürekli devrim ve Doğu Bloku ülkelerinin gerçek sosyalizm olmadığı fikirleridir.

    Kaynak: Wikipedia: https://tr.wikipedia.org/wiki/Troçkizm


uhuvvet-i hakikiye

  • Hakikî, gerçek kardeşlik.

ulema-i hakikin / ulemâ-i hakikîn

  • Gerçek âlimler.

ulema-i muhakikin / ulema-i muhakikîn

  • Gerçeği, hakikati bulup araştıran âlimler.

ulema-i muhakkikin

  • Gerçeği, hakikati bulup araştıran âlimler.

ulemaü's-su / ulemâü's-sû

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar veya baskılar karşısında hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulemaü's-su' / ulemâü's-sû'

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar uğruna hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulum-u hakikiye / ulûm-u hakikiye

  • Gerçek ilimler.

umur-u hakikiye

  • Hakiki işler; maddi âlemde gerçekliği bulunan şeyler, işler.

üslub-u hakimane / üslûb-u hakîmâne

  • Hikmetli olan ifade tarzı; muhâtaba herşeyin gaye ve faydasını anlatan ve herşeyin gerçek mahiyetini bildiren tarzı, üslûbu.

üssü'l-esas-ı siyaset

  • Siyasetin gerçek temeli.

üstad-ı hakiki / üstad-ı hakikî

  • Gerçek ve asıl üstad; Kur'ân.

usul-ü hakaik-i diniye

  • Dine ait gerçeklerin esasları.

vahdet-i hakiki / vahdet-i hakikî

  • Allah'ın gerçek anlamda tek oluşu.

vahid-i hakiki / vahid-i hakikî

  • Eşi ve benzeri olmayan, ilâh olmaya lâyık tek gerçek olan Allah.

vaki olmak

  • Meydana gelmek, gerçekleşmek.

vaki' / vâki' / واقع

  • Olan, meydana gelen, gerçekleşmiş olan. (Arapça)
  • Vâki' olmak: (Arapça)
  • Olmak, meydana gelmek, gerçekleşmek. (Arapça)
  • Bulunmak, yer almak. (Arapça)

vakıa / vâkıa / واقعه

  • Olay. (Arapça)
  • Gerçek. (Arapça)

vakıa mutabakat / vâkıa mutabakat

  • Gerçekleşen olaylarla uygunluk.

vakıa mutabık / vâkıa mutabık

  • Gerçekleşen bir olayla uygunluk.

vakıat / vâkıât

  • Olaylar, gerçekler.

vakıat-ı hakikiye

  • Gerçek olaylar.

vakide / vâkide

  • Hakikatte, gerçekte.

varis-i hakiki / vâris-i hakikî

  • Gerçek mirasçı.

vazife-i hakiki

  • Asıl, gerçek vazife.

ve'l-ilmu indallah

  • Gerçek bilgi ancak Allah katındadır.

vehm

  • Kuruntu, gerçekte olmayan bir şeyi var diye düşünme.

vehm-i batıl / vehm-i bâtıl

  • Bâtıl ve gerçeğe uymayan vehim.

velev

  • Eğer, gerçi, her ne kadar da, hatta, ister, isterse.

verese-i hakiki / verese-i hakikî

  • Gerçek mirasçılar.

vücud-u arızi / vücud-u ârızî

  • Gerçek varlığa ilişen ve ona dayanan varlık.

vücud-u hakikat

  • Gerçek varlık.

vücud-u hakiki / vücud-u hakikî

  • Gerçek vücut.

vuku / vukû

  • Gerçekleşme, meydana gelme.
  • Bk. vukû'
  • Vukû bulmak: Meydana gelmek, cereyan etmek, gerçekleşmek.

vuku bulan

  • Gerçekleşen, meydana gelen.

ya hayy / yâ hayy

  • Ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah.

yek-çeşm deha / yek-çeşm dehâ

  • Tek gözlü olağanüstü zekâ ve akıl; Kur'ân'ın gösterdiği gerçekleri görmeyen ve sadece dünyevî maksatları gözeten zekâvet ve akıl.

zat-ı hayy ve muhyi / zât-ı hayy ve muhyî

  • Gerçek hayat sahibi olan ve bütün canlılara hayat veren Zât, Allah.

zat-ı muhakkik / zât-ı muhakkik

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim zât.

zat-ı müşahhas / zât-ı müşahhas

  • Somut ve gerçek varlığa sahip birisi.

zevk-i hakikat

  • Doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki.

zevk-i hakiki / zevk-i hakikî

  • Hakikî, gerçek zevk.

zevk-i maali / zevk-i maâlî

  • Yüce, gerçekleri zevketme.

zevk-i mecazi / zevk-i mecazî

  • Gerçek olmayan, yalan ve aldatıcı zevk.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın