LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te geçici ifadesini içeren 120 kelime bulundu...

afil / âfil

  • Uful eden. Gurub eden. Batan.
  • Görünmez olan. Kaybolan.
  • Fâni, geçici.
  • Batıp gidici, geçici.

afilun / afilûn

  • (Tekili: Afil) Gelip geçici, fâni olanlar.
  • Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.

alem-i fani / âlem-i fâni

  • Gelip geçici dünya.
  • Gelip geçici âlem, dünya.

alem-i fena / âlem-i fenâ / عَالَمِ فَناَ

  • Gelip geçici olan dünya âlemi.
  • Geçici alem.

alet-i hevesat / âlet-i hevesat

  • Gelip geçici istekler, arzular âleti.

allah bes baki heves / allah bes bâkî heves

  • Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir.

an-ı seyyale

  • Gelip geçici az bir an.

arıza / ârıza

  • Sonradan olan, noksanlık.
  • İsabet eden belâ ve keder.
  • Bozulma.
  • Gelip geçici.
  • Hariçten gelen te'sirle olan.
  • Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.

arızan / ârızan

  • (Ârız. dan) Geçici olarak.
  • Tesadüfen, tevafukan, rast gele.

arızi / arızî / ârızî / عارضى

  • Sonradan hasıl olan şey. Geçici.
  • Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
  • Geçici. (Arapça)

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî / aşk-ı mecâzî / عَشْقِ مَجَاز۪ي

  • Gerçek sevgiliye değil, geçici ve sınırlı bir güzelliğe karşı duyulan sevgi.
  • Geçici sevgililere yönelik aşk.

avarız / avârız / عوارض

  • Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar.
  • Girinti çıkıntı, noksanlık.
  • Mânialar. Engeller.
  • Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
  • Belalar. (Arapça)
  • Engeller. (Arapça)
  • Geçici vergi. (Arapça)

ayende / âyende

  • (Çoğulu: Âyendegân) Gelen, geçici. (Farsça)

bade-i ikbal / bâde-i ikbal

  • İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.

badi / bâdî

  • Geçici. (Farsça)
  • Havaya veya rüzgâra âit. (Farsça)
  • Rüzgâra ait.
  • Muvakkat. Geçici.
  • Sebep, geçici.

batıl / bâtıl

  • Fânî, geçici, devamlı olmayan, yok olan.
  • Abes, boş, boşuna, sebebsiz yere, yok yere.
  • Hırsızlık, gasb, kumar gibi dînin helâl etmediği, izin vermediği kazanç yolu.
  • Şirk, putlara tapmak.

bekàsız

  • Geçici, devamlı olmayan.

boykot

  • (Boykotaj) Bir şahıs veya devlete karşı alış-verişi, münasebetleri kesmek. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir şahsı zarara sokmak maksadıyla onunla her türlü ilgiyi kesme. (Fransızca)
  • Bir işten geçici olarak çekilme; işe, çalışmaya hep birlikte katılmama. (Fransızca)

cazibe-i faniye / câzibe-i fâniye

  • Geçici güzellik, fânî güzellik.

cazibe-i mutlaka / câzibe-i mutlaka

  • Mutlak çekici kuvvet.
  • Yegane çekici kuvvet.
  • Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.

cinnet-i muvakkata / جِنَّتِ مُوَقَّتَه

  • Geçici delilik.

dar-ı fani / dâr-ı fâni / dâr-ı fânî / دَارِ فَان۪ي

  • Gelip geçici yer, dünya.
  • Geçici yer (Dünya).

dar-ı şura-yı askeri / dâr-ı şura-yı askerî

  • 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.

dar-ül-fena / dâr-ül-fenâ

  • Geçici âlem, dünyâ.

dehr-i fani / dehr-i fâni

  • Fâni dünya, geçici dünya.

deni

  • (Çoğulu: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız.
  • Dünyaya âit, fâni ve geçici.
  • Yakın, karib.

dünya-yı fani / dünya-yı fâni

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı faniye / dünya-yı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya.

dünya-yı zaile

  • Gelip geçici ve yokluğa mahkûm olan dünya.

ehl-i hevesat / ehl-i hevesât

  • Nefsin hoşlandığı, gelip geçici istek ve arzuların peşinde olanlar.

ehl-i tasavvuf

  • Tasavvuf ehli; kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimseler.

ehva / ehvâ

  • Hevalar; gelip geçici arzu ve istekler.

emraz-ı sariye / emraz-ı sâriye

  • Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.

fani / fânî / فانى / فَان۪ي

  • Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.
  • Geçici olan, ölümlü.
  • Yok olucu, geçici, devamlı olmayan.
  • Tasavvufta Allahü teâlâdan başkasını unutan, bunların sevgisinden kurtulan kimse.
  • Geçici, ölümlü.
  • Ölümlü. (Arapça)
  • Yok olucu. (Arapça)
  • Geçici. (Arapça)
  • Geçici, yok olucu.

fani alem / fâni âlem

  • Geçici âlem; dünya.

fanilik / fânilik

  • Geçicilik, ölümlülük.

faniyat / fâniyât

  • Fâni, geçici şeyler.
  • Faniler, gelip geçiciler.

faniye / fâniye / fânîye / فَانِيَه

  • Gelip geçici.
  • Geçici, yok olucu.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib / فجركاذب

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.
  • Gerçek tan ağartısından önceki geçici aydınlık

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

fena / fenâ

  • (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma.
  • Geçici dünya.
  • Geçip gitme.
  • Tas: Kendi varlığından geçmek.
  • Kötü.
  • Devamlı olmayan.
  • Çok kocamış olmak.
  • Geçicilik, ölümlülük.
  • Yokluk, geçicilik, kötü.

fena-i dünya / fenâ-i dünya

  • Dünyanın gelip geçiciliği.

fena-yı dünya / fenâ-yı dünya

  • Dünyanın geçiciliği.

fenasız

  • Geçici olmaksızın, devamlı.

güzarende

  • Geçen, geçici. Geçiren, geçirici. (Farsça)

güzer

  • Geçiş, geçme.
  • Geçici, geçen.

güzeran

  • Geçen, geçici. (Farsça)
  • Geçme. Geçiş. (Farsça)

hayat-ı fani / hayât-ı fâni

  • Geçici, ölümlü hayat.

hayat-ı faniye / hayat-ı fâniye

  • Geçici ve ölümlü dünya hayatı.
  • Geçici hayat.

hayat-ı faniye-i dünyeviye / hayat-ı fâniye-i dünyeviye

  • Geçici olan, gelip geçici dünya hayatı.

hayat-ı faniye-i maddiye / hayat-ı fâniye-i maddiye

  • Maddî olan geçici hayat, dünya hayatı.

hayvan-ı fani-i zail / hayvan-ı fâni-i zâil

  • Gelip geçici, yok olmaya mahkum hayvan.

heva

  • İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.

heva ve heves / hevâ ve heves

  • Nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular, hisler.

heva vü heves

  • Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.

heva-i nefis / hevâ-i nefis

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

heva-i nefs / hevâ-i nefs

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

heves

  • Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.
  • Gelip geçici arzu ve istek.
  • Gelip geçici istek, arzu.

hevesat / hevesât

  • Hevesler, gelip geçici arzu ve istekler.
  • Hevesler, geçici arzular, yasak istekler.

hevesat-ı faniye

  • Geçici arzu ve istekler.

hevesat-ı nefsaniye / hevesât-ı nefsâniye

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

hevesat-ı nefsiye

  • Nefsin gelip geçici arzu ve istekleri.

heveskarane / heveskârâne

  • Hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde.

hırs-ı mecazi / hırs-ı mecazî

  • Gelip geçici olan şeylere gösterilen hırs.

ibrahim-vari

  • İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile. (Farsça)

iğreti

  • t. Ödünç, borç, kendi malı olmayan. Yerli ve sabit olmayan, muallak gibi duran.
  • Muvakkat, bağlı bulunmayan, geçici.
  • Fıtrî olmayan, sahte, sun'î.

insan-ı fani / insan-ı fâni

  • Geçici, ölümlü insan.

intibah-ı muvakkat

  • Geçici uyanış.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

istiarat / istiârât

  • İstiareler; hakiki mânâ ile mecâzî mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı.

istiare / istiâre

  • Hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı; "arslan" kelimesini "cesur adam" için kullanmak gibi.

kapris

  • Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.

karantina

  • İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir.
  • Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer.
  • Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hast

kefalet-i muvakkata

  • Geçici bir zaman için kefil olma.

kira'

  • Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi.
  • Böyle bir şey karşılığı alınan para.

levs-i fani / levs-i fâni

  • Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
  • Dünyanın geçici işleri, eğlenceleri.

lezaiz-i faniye / lezâiz-i fâniye

  • Gelip geçici zevkler, lezzetler.

lezzet-i faniye

  • Geçici olan lezzet.

masnuat-ı faniye / masnuat-ı fâniye

  • Gelip geçici olan sanat eseri varlıklar.

mekare / mekâre

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli

mevadd-ı faniye / mevadd-ı fâniye

  • Geçici maddeler.

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

mübaşir

  • Müjdeleyen.
  • Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi.
  • Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan.
  • Müfettiş. Kontrolör.

müddet-i muvakkata / مدت موقته

  • Geçici süre.

mürur edici

  • Geçici.

mut'a

  • Geçici kazanç.
  • Şiilere mahsus süresi belirlenmiş nikah.

mütareke

  • İki tarafın geçici bir zaman için savaşı durdurması, ateşkes.

mutasavvıf

  • Tasavvuf ehli olan, kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimse.

muvakkat / موقت / مُوَقَّتْ

  • Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
  • Geçici.
  • Geçici belli bir vakte bağlı.
  • Vakitli, geçici.
  • Geçici.
  • Geçici. (Arapça)
  • Geçici.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

muvakkaten / موقتا / مُوَقَّتاً

  • Geçici olarak.
  • Az bir zaman için, şimdilik, geçici ve muvakkat olarak.
  • Geçici olarak.
  • Geçici olarak. (Arapça)
  • Geçici olarak.

na-paydar

  • Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz. (Farsça)

nefd

  • Tükenmek, bitmek.
  • Geçici ve fâni olmak.

nefis ve heva berzahları

  • Nefis ve heva geçitleri, geçici lezzet ve arzu engelleri.

nikah-ı mut'a / nikâh-ı mut'a

  • Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.

ömr-ü zail / ömr-ü zâil

  • Geçici ömür.
  • Geçici ömür, fani hayat.

riyazet / riyâzet

  • Gelip geçici şeylerden nefsi çekerek, kanaat içinde yaşama; ilim, ibadet ve fikirle meşgul olma.

şaibe-i zeval ve fena / şaibe-i zevâl ve fenâ

  • Yok olup gitme ve gelip geçicilik kuşkusu.

saltanat-ı faniye

  • Geçici sultanlık, hükümdarlık.

sari

  • (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.

şöhret-i kazibe / şöhret-i kâzibe

  • Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.

suret-i faniye / suret-i fâniye

  • Geçici suret.

surre

  • Para kesesi, cüzdan. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medîne) halkına ve buralarda geçici olarak bulunan müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölge sindeki diğer idârecilere gönderdikleri para ve d

teşahhusat-ı muvakkate / teşahhusât-ı muvakkate

  • Varlıkların geçici olarak belli bir şekil ve görünüm almaları.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

ulemaü's-su / ulemâü's-sû

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar veya baskılar karşısında hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulemaü's-su' / ulemâü's-sû'

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar uğruna hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

umur-u zaile / umur-u zâile

  • Gelip geçici işler.

vakfe

  • Bir hareketin geçici olarak durdurulması.
  • Durak. Durulacak yer.
  • Hacıların Hac esnasında Arafat'taki tevakkufları olup, eda etmeğe mecbur oldukları şartlardan birisidir.

vatan-ı ikamet / vatan-ı ikâmet

  • Geçici olarak ikâmet edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra çıkmaya niyet edilen yer.

vücud-u fani / vücud-u fâni

  • Geçici, ölümlü varlık, beden.

yekruz

  • Bir günlük. Geçici, muvakkat. (Farsça)

zail / zâil

  • (Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen.
  • Geçici, son bulan.

zailat / zâilât

  • Zailler, gelip geçiciler.

zailat-ı faniye / zâilât-ı fâniye

  • Geçici, yok olucu şeyler.
  • Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.

zelzele-i zeval ve firak / zelzele-i zevâl ve firak

  • Gelip geçicilik ve ayrılık sarsıntısı.

zevalnapezir / zevalnâpezir

  • Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona ermeyen. (Farsça)

zevalpezir

  • Geçici olan. Muvakkat. Sona eren. (Farsça)

zevalsiz

  • Geçicilikten, yokluktan uzak olma. Yok olup gitmeyen, sürekli.

zevl

  • (Çoğulu: Ezvâl) Acib nesne.
  • Zâil olmak, geçici olmak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR