LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te güç ifadesini içeren 727 kelime bulundu...

a'fet

  • En güç sey.
  • Pek akılsız.
  • Peltek konuşan. Kekeleyen.

acaib-i kudret

  • Allah'ın güç ve iktidarının insanı hayrette bırakan san'at eserleri.

aceze / عَجَزَه

  • Güçsüzler, yaşlılar.
  • Âcizler, güçsüzler.
  • Güçsüzler.

aciz / âciz / عاجز / عَاجِزْ

  • Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
  • Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.

aciz-i mutlak / âciz-i mutlak

  • Son derece güçsüz.

acizan / âcizân

  • (Tekili: Âciz) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.

acizane / âcizane / âcizâne

  • Güçsüzce.
  • Âciz bir şekilde, güç yeteden anlamında kullanılan bir tevazu ifadesi.

acize / âcize

  • Güçsüz, kuvvetsiz.
  • Güçsüz.

acizem / âcizem

  • Güçsüzüm.
  • Âcizim, güçsüzüm.

acizlik / âcizlik

  • Güçsüzlük.

acuze / acûze

  • Güçsüz kocakarı.

acz / عَجْزْ

  • Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
  • Zarardan korunmak gücünün olmaması.
  • Bir şeyin geri tarafı.
  • Acizlik, güçsüzlük.
  • Güçsüzlük.
  • Güçsüzlük.

acz yolu

  • Çok güçsüz olduğunu ve her an Allah'ın yardımına muhtaç olduğunun bilmek suretiyle Allah'a varma yolu.

acz-alud / acz-âlûd

  • Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük. (Farsça)
  • Âcizlik, güçsüzlük.

acz-i abd

  • Kulun acizliği, güçsüzlüğü.

acz-ı beşeri / acz-ı beşerî

  • İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.

acz-i beşeri / acz-i beşerî / عَجْزِ بَشَرِي

  • İnsanın güçsüzlüğü.

acz-i insani / acz-i insanî

  • İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.

acz-ı külli / acz-ı küllî

  • Tam güçsüzlük.

acz-i mutlak / âcz-i mutlak / عَجْزِ مُطْلَقْ

  • Sınırsız âcizlik, güçsüzlük.
  • Nihâyetsiz güçsüzlük.

acz-i tam

  • Tam bir acziyet, güçsüzlük.

acz-i tamm

  • Tam bir âcizlik, güçsüzlük.

aczalud / aczâlûd

  • Güçsüzlükle karışık.

adem-i iktidar

  • İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.

adem-i kuvvet-i zahire / adem-i kuvvet-i zâhire

  • Görünürde herhangi bir maddî güce sahip bulunmayan.

adye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.
  • Yalan söylemek.
  • Sövmek.

afv

  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

akabe / عقبه

  • Geçilmesi güç geçit. (Arapça)
  • Yokuş. (Arapça)

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

akva / akvâ

  • Çok güçlü, en kuvvetli.

akviya

  • (Tekili: Kavi) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.

ala kaderi't-taka / alâ kaderi't-tâka

  • Gücün yettiği kadar, güç nispetinde.

ala kaderi't-taketi ve'l-imkani / alâ kaderi't-tâketi ve'l-imkâni

  • Gücün yettiği ve imkân elverdiği kadar.

ala kadri'l-istitaa / alâ kadri'l-istitâa

  • Elden geldiği kadar, güç yettiği kadar.

ala kadri'l-istitaati / âlâ kadri'l-istitâati

  • Elden geldiği kadar, güç yettiği kadar.

ala kadri't-taka / alâ kadri't-tâka

  • Takatin yettiği kadar, güç yettiği kadar.

ala kadri't-takat / alâ kadri't-tâkat

  • Gücün yettiği kadar, güç nisbetinde.

ala-kadr-il-istitaa / alâ-kadr-il-istitaa

  • Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.

ala-kadr-it-taka / alâ-kadr-it-taka

  • Güç yettiği kadar.

ala-kadri'l-istita / alâ-kadri'l-istitâ

  • Güç yettiği kadar.

alaka-i şedide-i uhuvvetkarane / alâka-i şedide-i uhuvvetkârane

  • Kardeşlik gibi çok sağlam ve güçlü ilgi, alâka.

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

alim-i kadir / alîm-i kadîr

  • Her şeyi hakkıyla bilen, herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

ammus

  • Güçlü ve kuvvetli kişi.

ana' / anâ'

  • Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.

anye

  • Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.

arig

  • Kırılma, gücenme. (Farsça)
  • Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık. (Farsça)

asamm

  • Sağır.
  • Sert, katı.
  • Güç, tahammül edilmez.
  • Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)

asar / asâr

  • Fakirlik.
  • Güçlük.
  • Şiddet.

ashab-ı meratip

  • Makam ve mevki sahipleri; siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde bulunduranlar.

asir

  • Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.

asra'

  • Zor olan şey. Güç nesne.
  • Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.

asur / asûr

  • Zorluk. Güçlük.

avare

  • Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz. (Farsça)

avaregi / avaregî

  • Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık. (Farsça)

azamet-i kudret / عَظَمَتِ قُدْرَتْ

  • Güç, kuvvetin büyüklüğü.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr / عَز۪يزِ جَبَّارْ

  • Dâima üstün gelen, dilediğini yapmaya ve yaptırmaya gücü yeten (Allah).

azürde / âzürde / آزرده

  • Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş. (Farsça)
  • İncinmiş, gücenmiş. (Farsça)

azürde-gi / azürde-gî

  • Gücendirilmiş, incitilmiş olma. (Farsça)

bah / bâh / باه

  • Cinsel güç. (Arapça)

bahiz / bâhiz

  • Güçsüz, âciz. Meşakkatli.

basiret / basîret / بصيرت

  • Görüş, ileriyi görme gücü. (Arapça)

bati-ül hazm / batî-ül hazm

  • Sindirimi güç, hazmi zor.

batın / bâtın

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.
  • Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

batiş

  • (Batş. dan) Sertlikle, şiddetle hareket eden. Güçlü.

bazu / bâzu / bâzû / بازو

  • Kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı, pazu. Adud. (Farsça)
  • Mc: Güç, kuvvet ve istidat. (Farsça)
  • Kol. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

bedde

  • Derman, takat, güç, kuvvet.

bedpesend

  • Kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden. (Farsça)
  • Güç beğenir, müşkülpesend. (Farsça)

belzi

  • Muhkem, güçlü, sağlam deve.

berahin / berâhîn

  • Kesin deliller, güçlü kanıtlar.

berahin-i katıa / berâhin-i katıa

  • Kat'î burhanlar; güçlü ve sarsılmaz kesin deliller.

berahin-i latife / berâhîn-i lâtife

  • İnce ve güçlü deliller.

bergeşte-hal / bergeşte-hâl

  • İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün. (Farsça)

beşem

  • Kederli, hüzünlü, yaslı. (Farsça)
  • Hazmı güç olan şey. (Farsça)

bezim

  • Kuvvetli, güçlü kişi.
  • Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi.

bezl-i cehd

  • Gücü yettiği kadar çalışma.

bi-tab / bî-tab

  • Yorgun, takatsiz, güçsüz.

bidde

  • Derman, tâkat, güç, kuvvet.

birad

  • İhtiyar, pir. Dermansız, güçsüz kimse. (Farsça)

bittariki'l-evla / bittarîki'l-evlâ

  • Daha kolay yolla, daha güçlü bir öncelikle.

bü's

  • Güçlük, zorluk.
  • Fakirlik.

bürhan / bürhân

  • Güçlü delil, sarsılmaz kanıt.

burhan-ı azim / burhan-ı azîm

  • Büyük, güçlü delil.

burhan-ı münevver

  • Nurlanmış güçlü delil.

burhan-ı tevhid

  • Tevhidin sarsılmaz delili; herşeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren güçlü ve sarsılmaz delil.

burhan-ı yakini / burhan-ı yakînî

  • Şüphelerden uzak, güçlü ve sarsılmaz kesin delil.

bürhin

  • Zahmet, güçlük, zorluk.

çaba

  • Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

cay-i işkal / cây-i işkâl

  • Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.

cazibe / câzibe

  • Çekim, çekim gücü.

cazibe-i umumi / câzibe-i umumi

  • Genel çekim gücü.

cazibe-i umumi-i vatani / cazibe-i umumî-i vatanî

  • Vatana ait genel çekim gücü.

cazibe-i umumiye-i islamiye / câzibe-i umumiye-i islâmiye

  • İslâm dininin genel çekim gücü.

cebb

  • Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek.
  • Devenin hörgücünü kesmek.
  • Kökünden kesmek.

cebbar / cebbâr / جبار / جَبّاَرْ

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarının hallerini ıslâh edip tövbeye götüren, dilediğini yaptırmaya gücü yeten.
  • Kibirli, zorba, gaddâr.
  • İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah.
  • Zalim, müstebit kişi.
  • Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.
  • Zorba. (Arapça)
  • Güçlü. (Arapça)
  • Tanrı. (Arapça)
  • Tuttuğunu koparan, becerikli. (Arapça)
  • Dilediğini yapmaya ve yaptırmaya gücü yeten (Allah).

cebri nefy

  • "İnsan iradesizdir. Yaptığı işlerde mecburdur. Kendi seçme gücü yoktur" şeklindeki iddiayı reddetme; iradesizliği reddetme.

cehd

  • Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması.
  • Azim, gayret, fedakârlık.
  • Takat.
  • Gayret, olanca gücü ve kuvveti sarf etmek.

celbiz

  • Kement, ilmik. (Farsça)
  • Gammâz, koğucu, ara bozucu. (Farsça)

çelenk

  • Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.) (Farsça)

cem-i kuvvet

  • Gücü toplayıp bir araya getirme, güç birliği.

cenab-ı kadir-i kayyum / cenâb-ı kadir-i kayyûm

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi olan ve herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan Allah.

çetin

  • Sert.
  • İnatçı, dik başlı.
  • Zor, güç.

ceyş-i usret

  • Güçlük ordusu.

cezalet / cezâlet

  • Güçlü ve akıcı ifade.

cezalet-i beyan / cezâlet-i beyan

  • Anlatım ve ifadedeki güçlülük, güzellik.

cezalet-i beyaniye / cezâlet-i beyaniye

  • Akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım.

cezalet-i nazm

  • Dizilişindeki güzellik ve güçlülük.

cezalet-i nizam / cezâlet-i nizam

  • Tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu.

cüble

  • Hörgüç.

cüz-i ihtiyar

  • İnsandaki çok az seçim gücü, irade.

cüz-ü ihtiyar

  • İnsandaki çok az seçim gücü, irade.

da'bel

  • Kurbağa yumurtası.
  • Güçlü, kuvvetli deve.

dabenti / dabentî

  • Güçlü, kuvvetli kimse.

dafia / dâfia

  • İtme gücü.

daire-i iktidar

  • Gücün etkili olduğu alan.

daire-i kudret

  • Allah'ın sonsuz güç ve iktidarının hâkim olduğu daire.

dakaik-ı fenniye

  • İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları. (Farsça)

dalalete seyf-i hemta / dalâlete seyf-i hemta

  • Sapkınlık ve inkarcılık düşüncesini yok edecek seviyede güçlü olan kılıç.

darbe-i kudret

  • Güçlü bir darbe.

darü'l-kudret / dârü'l-kudret

  • Allah'ın güç, kuvvet ve iktidarının doğrudan yansıdığı yer, âhiret.

davban

  • Güçlü, büyük deve.

deflasyon

  • Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması. (Fransızca)

deha-yı felsefi / dehâ-yı felsefî

  • Felsefeden güç alan yüksek akıl.

deka'

  • (Çoğulu: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.
  • Kaygan yer.

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

derece-i kudret ve hikmet / دَرَجَۀِ قُدْرَتْ و حِكْمَتْ

  • Güç, kuvvet ve hikmetin derecesi.

derece-i kudret ve teshir

  • Güç ve emri altında bulundurma derecesi.

derman / dermân / درمان

  • İlâç, tiryak. (Farsça)
  • Çare-i necat, kurtuluş sebebi. (Farsça)
  • Tâkat, güç, kuvvet. (Farsça)
  • İlâç, tâkat, güç.
  • İlaç, çare, güç.
  • İlaç. (Farsça)
  • Çare. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

deryaniye

  • Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.

deybub

  • Koğucu, dedikoducu.

dı'bil

  • Belâ.
  • Meşakkat, güçlük.

dıkrar

  • (Çoğulu: Dekârir) Koğucu, dedikoducu.
  • Belâ. Zahmet.
  • Yalan söz.
  • Fuhşiyât.

dil-gir

  • Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. (Farsça)
  • Gücenmiş olan, kırgın. (Farsça)

dirayetli

  • İncelikleri kavrayış gücüne sahip.

duçar-ı acz / dûçâr-ı acz

  • Güçsüzlüğe yakalanmış, düşmüş.

dukak

  • (Çoğulu: Dekâyık) İnce nesne.
  • Un.
  • Zor, güç.

dur-dest

  • Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. (Farsça)

duş-u himmet / dûş-u himmet

  • Himmet omuzu, güçlü himmet.

düşvar / düşvâr / دشوار

  • Müşkil. Güç. Zor. (Farsça)
  • Zor, güç.
  • Güç. (Farsça)

düşvari / düşvarî

  • Zorluk, güçlük, suubet. (Farsça)

earr

  • Hörgücü küçük deve.

ebrah

  • Zor olmak, güç olmak.

ebu hüreyre

  • Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.)

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

el-hayy

  • Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)

el-hükmü li'l-galib

  • Hüküm güçlü ve kuvvetli olanındır.

emare-i kaviye

  • Güçlü ve sağlam işaret.

emniyet ve zabıta

  • Güvenlik güçleri, güvenlik birimleri.

emr-i nafiz / emr-i nâfiz

  • Etkili, tesir gücü olan emir.

enerji

  • Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. (Fransızca)
  • Gücünü harcama isteği ve iktidarı. (Fransızca)
  • Güç.

erk

  • Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz.

esedullahü'l-galib hz. ali (r.a.)

  • Allah'ın güçlü arslanı Hz. Ali.

eshab-ı tercih / eshâb-ı tercîh

  • Hanefî mezhebinde, fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası. Bunlar, ictihâd gücüne sâhib olmayan, sâdece bağlı oldukları mezhebdeki müctehidlerin ictihadları (verdikleri hükümleri) arasından delili kuvvetli olan ictihâdı seçen âlimlerdir.

eşheb

  • Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan.
  • Güç iş.
  • Soğuk gün.
  • Bir nesnenin kenarı.

eyyam

  • (Tekili: Yevm) Devirler. Günler.
  • Güç, iktidar, nüfuz.

ezgehan

  • Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse. (Farsça)

ezl

  • Güçlük.
  • Darlık.
  • Hapsetmek.

fadır

  • (Çoğulu: Füdr) Zayıf.
  • Âciz, güçsüz.
  • Yaşlı dağ keçisi.

fail-i kadir / fâil-i kadîr

  • Her şeye gücü yeten, kudret sahibi olan fâil, Allah.

fatır-ı kadir / fâtır-ı kadîr

  • Herşeye gücü yeten yaratıcı, Allah.

fatır-ı kàdir / fâtır-ı kàdir

  • Herşeye gücü yeten yaratıcı; Allah.

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

fedai komiteleri / fedâi komiteleri

  • Gönüllü silâhlı güçler.

fehahe

  • Yorulmak.
  • Aciz olmak, güçsüzleşmek.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fevkalbeşer

  • (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

gamız / gâmız / غامض

  • Anlaşılmaz, anlaşılması güç.
  • Kapalı ve karışık söz.
  • Çukur yer.
  • Zayıf kişi.
  • Çapraşık, güç anlaşılır. (Arapça)

gammaz

  • "Gamz"dan. İftiracı, fitne koğucu. Birine iftira ederek zarar veren kimse.

gammazane

  • Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla. (Farsça)

gammaziyyet

  • Koğuculuk, fitnecilik, gammazlık.

garib

  • (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden.
  • İki omuz arası.
  • Devenin hörgücüyle boynu arası.

gazm

  • Güçle ve şiddetle yemek.
  • Defetmek, kovmak.

gılk

  • Acip ve garip.
  • Zahmet, meşakkat, güçlük.

giran-hatır

  • Canı sıkılmış, gücenmiş. (Farsça)

girifte-hatır / girifte-hâtır

  • Gücenik, kırgın. (Farsça)

habhabi / habhabî

  • İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.

hads

  • Güçlü sezgi, seziş.

hads-i imani / hads-i imanî

  • İmandan kaynaklanan güçlü sezgi.

hads-i kalbi / hads-i kalbî

  • Kalbin güçlü sezişi.

hads-i mukni

  • İkna eden güçlü sezgi ve kavrayış.

hadsi / hadsî

  • Güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi.

hakim-i kadir / hakîm-i kadîr

  • Her şeyi hikmetle yapan sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

halık-ı kadir / hâlık-ı kadîr

  • Bütün varlıkların yaratıcısı olan ve her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.

halık-ı mutlak / hâlık-ı mutlak

  • Bütün kâinatın sınırsız güç ve kudretiyle mutlak yaratıcısı olan Allah.

halim / halîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hep hilm sâhibi olan; günâh işleyenlerin, günâh işlemelerini ve emirlerine muhâlefetlerini, karşı geldiklerini gördüğü hâlde gazablanmaya ve onları cezâlandırmaya gücü yettiği hâlde, acele etmeyen. Allahü teâlâ kullarına cezâ vermekte

hanık

  • (Hunk. dan) Boğucu, boğan.
  • Küçük dar yarık ve sokak.

hannak

  • Boğan, boğucu.

harac

  • Güçlük, sıkıntı, eziyet.
  • Bir farzı yapma veya haramdan sakınma esnâsında karşılaşılan güçlük.
  • Müslüman olmayan vatandaşlardan seneden seneye alınan toprak vergisi.

harikulade / hârikulâde

  • Olağanüstü. İnsan gücünün üzerinde, insanı hayrette bırakan âdet dışı şaşılacak iş.

hariz / harîz

  • Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hateb

  • (Çoğulu: Ahtâb) Odun.
  • Koğuculuk.

hatır-mande

  • Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havıt

  • Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.

havl / حول / حَوْلْ

  • Güç. Kuvvet.
  • Muhit, etraf.
  • Yıl, sene.
  • Tahavvül, inkılâb.
  • Geçmek.
  • Bir hâlden bir hâle dönmek.
  • Rücu etmek.
  • Sıçramak.
  • Hile.
  • Güç, iktidar.
  • Güç. (Arapça)
  • Çevre. (Arapça)
  • Güç.

havl ve kuvvet-i rabbaniye / havl ve kuvvet-i rabbâniye

  • Her şeyi terbiye ve idare eden Allah'ın sonsuz güç ve kudreti.

havl ve kuvvet-i samedani / havl ve kuvvet-i samedanî

  • Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Kendisine muhtaç olan Allah'ın güç ve kuvveti.

havl-i kuvvet

  • Güç ve kudret.

havsala / حوصله

  • Anlama gücü.
  • Kavrama gücü, havsala. (Arapça)

havsala-i mevcude

  • Sahip olunan anlama gücü.

hayvan-ı zayıf ve aciz / hayvan-ı zayıf ve âciz

  • Güçsüz ve zayıf hayvan.

hayvanat-ı zalime / hayvanat-ı zâlime

  • Güçsüz ve zayıflara zulmeden hayvanlar, zâlim hayvanlar.

hazm

  • Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek.
  • Birisine ansızın hücum etmek.
  • Ansızın bir şey üzerine inmek.
  • Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek.
  • Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini

hecin / hecîn / هجين

  • İki hörgüçlü deve. (Arapça)

hemmaz

  • Koğucu.

henk

  • Darlık. Güçlük zorluk.

hidroelektrik

  • Su gücünü kullanarak elde edilen elektrik. (Fransızca)

hidroelektrik santralı

  • Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.

hikmet-i cüz-ü ihtiyariye

  • İnsanın elindeki seçim gücünün hikmeti.

hilm

  • Yumuşak huylu olmak, kızmamak. Gücü yettiği halde affetmek.

hışm-gin / hışm-gîn

  • Dargın, öfkeli, kızgın, darılmış, gücenmiş. (Farsça)

hüccet-i iman

  • Güçlü ve sarsılmaz iman delili.

hüccet-i rahmet-i alem / hüccet-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti gösteren kesin ve güçlü delil.

hutub

  • Zorluk, güçlük.
  • (Tekili: Hatb) İşler, maslahatlar. Mes'eleler.

hutut-u cevher

  • Kılıcın çelik kısmındaki dalgalı çizgiler, meneviş, hare, dalgır (Buradaki maksat; kalemle kılıcın güç birliğidir.).

i'dal

  • Güç olmak, zor olmak.

ı'sar

  • Fakir olmak.
  • Güç olmak, zor olmak.

i'sar

  • Fakirlik.
  • Borçluya karşı takaza etmek, sıkıştırarak alacağını istemek, güçleştirmek.

i'tisar

  • Zorluk, güçlük, meşakkat.

i'zaz etme

  • Aziz kılma, yüceltme, güçlendirme.

ibrad

  • Güçsüzleştirme, âciz bırakma.
  • Soğutma.

ibtiyar

  • Seçip kabul etme.
  • Kavga yapma, dövüş etme.
  • Güçsüz, zaif ve kuvvetsiz olma.

ictihad / ictihâd

  • İnsan gücünün yettiği kadar zahmet çekerek, çalışma. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan işlerin hükümlerini açıkça bildirilenlere benzeterek meydana çıkarma.

ifza'

  • Korkutmak.
  • Güç olmak.

igbirar

  • Kırılmak. Gücenmek.
  • Toz ile paslanmak.
  • Boz benizli olmak.

iğbirar / iğbirâr / اغبرار / اِغْبِرَارْ

  • Kırılma, gücenme.
  • Gücenme, kırgınlık.
  • Kırılma, alınma, gücenme. (Arapça)
  • Gücenme.

igtizab

  • Gücenme, kızma, gazaba gelme, darılma.

ihan

  • (Vehn. den) Bir kimseyi zayıf, kuvvetsiz tutma. Güçsüzlendirme.
  • Hor görme, tahkir etme.

ihtiyar-ı amm / ihtiyar-ı âmm

  • Allah'ın herşeyi kuşatan iradesi, seçme ve tercih gücü.

ikdar

  • (Kudret. den) Kudret verme, kuvvetleştirme, güç kazandırma. Geçimini sağlama.
  • Birini kayırma.

iksir-i hayat / iksir-i hayât

  • Hayat verici güçlü ilâç.

iksir-i ism-i azam / iksir-i ism-i âzam

  • Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olan isminin güçlü tesiri.

iktidar / iktidâr / اقتدار / اِقْتِدَارْ

  • Güçlülük.
  • Güç, kudret.
  • Güç, takat. Kudret. Güç yetmek. Yapabilmek.
  • Güçlülük, kudret. (Arapça)
  • Görev başındaki yönetim. (Arapça)
  • Gücü yetme.

iktidar-ı bedi

  • Eşsiz, harika güç, harika bir işi yapabilme kudreti.

iktidar-ı beşer

  • İnsanın güç ve kudreti.

iktidar-ı hayatiye

  • Yaşama gücü.

iktidar-ı ilmi / iktidar-ı ilmî

  • İlmi güç.

iktidar-ı imani / iktidar-ı imanî

  • İmandaki iktidar ve güç.

iktidar-ı kamin / iktidar-ı kâmin

  • Gizli güç.

iktidar-ı zati / iktidar-ı zâtî

  • Kendi güç ve kudreti.

iktidari / iktidarî

  • Güç ve iktidarla alâkalı ve mensub.

iktidarlı

  • Güçlü, kuvvetli.

iktidarsız

  • Güçsüz, kuvvetsiz.

iktidarsızlık

  • Güçsüzlük, kuvvetsizlik.

iktiham

  • Hücum ve istilâ eylemek.
  • Dayanmak. Tahammül etmek. Katlanmak. Güçlükleri yenmek.
  • Mülâhazasız bir işe başlamak.
  • Bir şeyi hakir addetmek.

ilahi cazibe / ilâhî cazibe

  • Allah tarafından verilen bir çekicilik, çekim gücü.

ilahi kudret / ilâhî kudret

  • Allah'ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı.

ilan-ı iflas / ilân-ı iflâs

  • Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.

illet-i müessire

  • Var edip yok eden güç, sebep.

imaret kemeri

  • Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.

infial / infiâl / انفعال

  • Gücenme. Darılma.
  • Can sıkılma. Teessür.
  • Hareketlenme. Harici bir sebeb ve te'sirle hâsıl olan hâl, te'sir ve hareket.
  • Harici te'sire kabil olmak.
  • Ruhun kabul ettiği tahavvülât. (Bir eser, müessirine nisbetle fiildir. Zuhur ettiği yere nisbetle infialdir.)
  • Bir tesirin gücü altında hareket etme.
  • Kırılma, gücenme. (Arapça)

infial mertebesi

  • Bir fiil veya tesir gücünden etkilenme derecesi.

infialat

  • (Tekili: İnfial) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler.
  • Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.

inhisar-ı kuvvet

  • Güç ve kuvvetin sınırlandırılması; kuvvetin denetim altına alınarak yasal çerçevede kullanılması.

inkıhal

  • Büsbütün zayıf ve güçsüz düşme.

inkisar

  • Kırılma. Gücenme.
  • Beddua ve lânet okuma.
  • Şikeste olma.

ınnin / ınnîn

  • İktidarsız, güçsüz, âciz.

intibah-ı kavi / intibah-ı kavî

  • Güçlü, kuvvetli uyanış.

intihak

  • Zayıflatma, gücünü azaltma, kuvvetsizlendirme.
  • İşe yaramaz bir hale sokma.

irade

  • İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman.
  • Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. (İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlar

irade-i cüz'iye

  • Cüz'î irade; insanın elindeki çok az seçme gücü.

irade-i cüz'iye-i insaniye

  • İnsanın elindeki çok az seçme gücü.

ırkil / ırkîl

  • Belâ. Zahmet, meşakkât.
  • Çok güç nesne.

irtican

  • Adamın işi gücü bozulma.

irtikak

  • Söz gücü olan kimsenin, söz söylemekten âciz kalması.

ıs'ab

  • Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.

ishat

  • Darıltma, gücendirme.

işka'

  • Şikâyet ettirme.
  • İntikam alma, öç alma.
  • Darıltma, gücendirme.

işkal / işkâl

  • Güçleştirme, müşkilleştirme.
  • Zorlaştırma.
  • Şüpheli ve karışık olma.
  • Güçleştirme, çetinleştirme.

ism-i kadir / ism-i kadîr

  • Allah'ın sonsuz güç ve kuvvet sahibi olduğunu bildiren ismi.

isnad-ı acz

  • Güçsüzlükle suçlama.

ısnan

  • Israr etme, inat etme, ayak direme.
  • Gücenme, darılma.
  • Gururlanma, kibirlenme.

isti'ab / istî'âb / استيعاب

  • Kapasite, alım gücü, sığıdırma. (Arapça)

isti'sar

  • Bir işin güç olmasını arzulama.

istihrac

  • Birşeyin içinden bir şey çıkarma; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden mânâ çıkartma.

istihracat

  • Çıkarımlar; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden çıkartılan mânâlar.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

istis'ab

  • Zor addetmek. Güç saymak.
  • Güçlük çekmek.

istisab / istîsâb

  • Güç sayma.

istişkal

  • Zorlaştırma, güçleştirme, müşkülât verme.

istitaat / istitâat / استطاعت

  • (Tav'. dan) Tâkat getirmek. Kudreti ve gücü yeter olmak.
  • Güç yetirme, kudret.
  • Güç. (Arapça)

istuh

  • Âciz, güçsüz, kuvvetsiz. Perişan, mahzun, biçare. (Farsça)

ıtaka

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

ıtrih / ıtrîh

  • Devenin hörgücü.

ittifakıyet-i avra / ittifakıyet-i avrâ

  • Tek gözü kör olan ittifak, beraberlik; arkasında hükmeden İlâhî kudret görülmediği için sadece maddî güce sahip olduğu sanılan birlik ve beraberlik.

izz

  • Kıymet. Değer. Güçlü oluş. Alikadir olmak. Kavi. Şerif. Azim.

izzet-i iktidar

  • Gücün haysiyet ve şerefi.

kabiliyet

  • Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü.
  • İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.

kadir / kadîr

  • Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
  • Herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.
  • Güçlü.

kàdir

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

kadir / kâdir / قادر / kadîr / قدیر

  • Gücü yeten, iktidar sahibi.
  • Gücü yeten, kudret sâhibi.
  • Allahü teâlânın sıfatlarından biri; gücü her şeye yeten, hakîkî kudret sâhibi.
  • Gücü yeten.
  • Kudretli, gücü yeten.
  • Güçlü. (Arapça)
  • Çok güçlü. (Arapça)

kādir / قَادِرْ

  • Güç, kudret sâhibi.

kàdir olma

  • Gücü yetirme, yapabilme.

kadir-i alim / kadîr-i alîm

  • Herşeyi bilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

kadir-i alim-i mutlak / kadîr-i alîm-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen, sınırsız kudret ve ilim sahibi Allah.

kadir-i bimisal / kadîr-i bîmisâl

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi olan, eşi ve benzeri olmayan Allah.

kadir-i ezeli / kadîr-i ezelî

  • Herşeye gücü yeten, varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah.

kadir-i külli şey / kadîr-i külli şey

  • Sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kàdir-i külli şey / kàdîr-i külli şey

  • Sınırsız güç sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah.

kadir-i mürid / kadîr-i mürîd

  • Her şeye gücü yeten ve istediği şeyi yapan Allah.

kadir-i mutlak / kadîr-i mutlak

  • Mutlak güçlü (Allah).
  • Kudreti herşeyi kuşatan, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kàdir-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah.

kadir-i mutlak / kâdir-i mutlak

  • Herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah.

kadir-i rahim / kadîr-i rahîm

  • Gücü herşeye yeten, rahmeti herşeyi kuşatan Allah.

kadirane / kadîrâne

  • Güç ve iktidar sahibi olarak.
  • Güçlü olarak.

kadiriyet / kadîriyet

  • Güçlülük.

kadiriyet-i mutlaka / kadîriyet-i mutlaka

  • Allah'ın gücünün sınırsız olarak her şeyde görünmesi.

kahde

  • (Çoğulu: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.

kahhar hakim / kahhar hâkim

  • Kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi.

kahhar-ı zülcelal / kahhâr-ı zülcelâl

  • Haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah.

kalem-i kudret

  • Varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç.

kalem-i kudret ve kader

  • Allah'ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi ve bu olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç ve ilim.

kalla'

  • Beylere koğuculuk yapan yalancı.
  • Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.

kanunda inhisar-ı kuvvet

  • Gücü sadece kanunlara münhasır kılmak, güç ve kuvvetin sadece kanunların eline verilmesi.

kar / kâr

  • İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. (Farsça)
  • Kazanç. (Farsça)

kar'uş

  • İki hörgüçlü deve.
  • Arslan eniği.

kariha / karîha / قریحه

  • Düşünme gücü. (Arapça)

karva

  • Uzun hörgüçlü deve.

kasar

  • Üşenme, tembellik etme.
  • Güç ve kuvvetin son sınırı.
  • Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

katb

  • (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz.
  • Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek.
  • Birikmek, biriktirmek, doldurmak.
  • Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak.
  • Arslan.

katt

  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kavi / kavî / قوی

  • Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü.
  • Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.
  • Kuvvetli, güçlü.
  • Güvenilir, sağlam.
  • Güçlü, kuvvetli.
  • Güçlü. (Arapça)

keffaret-i zıhar

  • Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir.

kelime-i temcid / kelime-i temcîd

  • "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözü.ÊMânâsı; "Güç ve kuvvet ancak Allahü teâlâdandır" demektir.

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kemal-i acz / kemâl-i acz / كَمَالِ عَجْزْ

  • Tam anlamıyla âcizlik, güçsüzlük.
  • Tam bir güçsüzlük.

kemal-i selaset ve cezalet / kemâl-i selâset ve cezâlet

  • Çok güçlü, akıcı ve güzel anlatım.

kemal-ı zaaf ve acz / kemâl-ı zaaf ve acz

  • Tam bir zayıflık ve güçsüzlük.

kemterin / kemterîn

  • Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. (Farsça)
  • En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik. (Farsça)

kerim / kerîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudreti (gücü) var iken affeden, vâd ettiğini yapan, vermesi ve ihsânı (lütfu) bol olan, ümîd edilenin üstünde olan, ne kadar verdiğini ve kime verdiğini hesâb etmeyen, kendisine sığınanı ko ruyan ve isteyeni zenginleştiren.
  • Mu

kindare

  • Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

kırmil

  • (Çoğulu: Karâmil) Azgın devenin yavrusu.
  • İki hörgüçlü deve.

kisb ü kar / kisb ü kâr

  • Kazanç, iş güç.

kitr

  • Her nesnenin ortası.
  • Deve hörgücü.

kıyas-ı evlevi / kıyas-ı evlevî

  • Evlâ kıyas; fer'deki illetin asıldaki illetten daha güçlü olduğu kıyas türü.

kıyas-ı hadsi-i hafi / kıyas-ı hadsî-i hafî

  • Gizli olan hükmün illetine (sebebine) güçlü bir sezgi ile (zihnin hemen intikali olan hads ile) ulaşmak sûretiyle yapılan kıyas; yani peygamberlik sebebi olan bütün peygamberlerdeki esasların Peygamber Efendimizdeki (a.s.m.) esaslar ile kıyaslanmasıdır ki, zihin bu esasların Peygamber Efendimizde da

koç yiğit

  • Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver.

kuddus / kuddûs

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Azamet ve celâline, büyüklüğüne lâyık olmayan, noksanlık ve eksiklik getiren şeylerden, his organlarının anladığı, hayâl gücünün hayâl ettiği, hâtıra gelen ve düşünülebilen her türlü vasıftan ve özellikten münezzeh, pâk ve temiz olan.

kudret / قدرت / قُدْرَتْ

  • Güç. Takat.
  • Her yeri kaplayan kudretullah.
  • Varlık. Ehliyet. Becerebilme.
  • Zenginlik.
  • Kabiliyet.
  • İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.
  • Allah'ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı.
  • Güç.
  • Allah'ın bütün varlıkları kuşatmış olan gücü.
  • Varlık, zenginlik.
  • Ehliyet, becerebilme.
  • Güç, güçlü olma.
  • Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesinden biri. Allahü teâlânın her şeye gücünün yetmesi.
  • Kullara âit sınırlı olan güç, kuvvet.
  • Güç.
  • Güç. (Arapça)
  • Güç, kuvvet.

kudret eli

  • Güç ve iktidarı bütün varlığı kuşatan Allah'ın yardımı.

kudret ve irade-i rabbaniye / kudret ve irade-i rabbâniye

  • Bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk'ın güç, iktidar ve iradesi.

kudret-i alemşümul / kudret-i âlemşümul

  • Kâinatı kaplayan güç ve iktidar.

kudret-i baliga / kudret-i bâliga

  • Kemal bulmuş güç.

kudret-i beşer

  • İnsan kuvveti, gücü.

kudret-i ezeliye

  • Ezelî olan Allah'ın kudreti, güç ve kuvveti.

kudret-i ezeliyye

  • Allah'ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve muktedir olan iktidarı.

kudret-i harika / kudret-i hârika

  • Benzersiz kudret, güç.

kudret-i ilahiye / kudret-i ilâhiye

  • Allah'ın güç ve iktidarı.

kudret-i ilmiye

  • İlmî güç ve iktidar.

kudret-i kalemiye

  • Yazı yazmadaki kuvvet; kalem gücü.

kudret-i kamile / kudret-i kâmile

  • Allah'ın mükemmel güç ve iktidarı.

kudret-i kudsiye

  • Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın güç ve iktidarı.

kudret-i mevhume

  • Gerçekte olmayıp, varmış gibi zannedilen kudret, güç.

kudret-i muhita / kudret-i muhîta

  • Herşeyi kuşatan sınırsız güç ve iktidar.

kudret-i mümkinat

  • Kâinattaki varlıkların kudreti, gücü.

kudret-i mutlaka

  • Allah'ın sınırsız güç ve iktidarı.

kudret-i sani / kudret-i sâni

  • Herşeyi san'atla yaratan; güç, kuvvet, iktidar sahibi Allah.

kudret-i sermediye

  • Allah'ın sonsuz güç ve iktidarı.

kudret-i vahid-i ehad / kudret-i vâhid-i ehad

  • Bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah'ın güç ve iktidarı.

kudret-i zatiye-i ezeliye / kudret-i zâtiye-i ezeliye

  • Sonsuz güç ve iktidarı bizzat kendinden olan, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah.

kudret-yab / kudret-yâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen.

kudretli

  • Güç ve iktidar sahibi.

kudretyab / kudretyâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan. (Farsça)

kudsi üstad / kudsî üstad

  • Kutsal, kutsal kaynaktan güç ve ilim alan üstad, Resul-i Ekrem Efendimizdir (a.s.m.).

küdye

  • Kazılması güç olan sert yer.

kuhan / kûhân / كوهان

  • Kambur. (Farsça)
  • Eyer, at eyeri. (Farsça)
  • Sığır veya deve hörgücü. (Farsça)
  • Hörgüç. (Farsça)

kuhe

  • Dağ. (Farsça)
  • Hücum, saldırma. (Farsça)
  • Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. (Farsça)
  • Deve hörgücü. (Farsça)
  • At eyeri. (Farsça)

külfet

  • Güçlük, zorluk.

külfetli

  • Zor, güç.

kur'an-ı bahirü'l-burhan / kur'ân-ı bâhirü'l-burhan

  • Kesin, güçlü ve apaçık delillere sahip olan Kur'ân.

kusure

  • Acizlik, güçsüzlük.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuva / kuvâ / قوا

  • Kuvvetler, güçler; enerjiler.
  • (Tekili: Kuvvet) Güçler. Kuvvetler.
  • Hisler. Hasseler. Takatler.
  • Şeriatın birer hükmü.
  • Güçler, kuvvetler. (Arapça)

kuva-yı insaniye / kuvâ-yı insaniye

  • İnsandaki güçler, duygular, duyular.

kuva-yı sariye / kuvâ-yı sâriye

  • Kâinattaki herşeye sirayet edip giren mânevî güçler, kuvvetler.

kuva-yı selase / kuvâ-yı selâse

  • Üç güç; gazap gücü, şehvet gücü, akıl gücü.

kuva-yı umumiye / kuvâ-yı umumiye

  • Kâinatın genelinde işleyen güçler, kuvvetler.

kuvva

  • Güçler, duyular (işitme, koklama güçleri gibi…).

kuvve / قوه

  • Kuvvet. Güç.
  • Salâhiyyet. İktidar.
  • Fikir. Niyet.
  • Hasse. His. Duygu. Meleke.
  • Kabiliyyet. (Za'fiyyetin zıddı)
  • Duygu, güç.
  • Kuvvet, güç.
  • Fikir, niyet.
  • Yeti.
  • Nitelik.
  • Duyu.
  • Güç, kuvvet. (Arapça)

kuvve-i akliye

  • Akıl gücü, duygusu.

kuvve-i akliye ve fikriye

  • Akıl ve düşünce gücü.

kuvve-i arziye

  • Dünya gücü, dünyaya ait kuvvet.

kuvve-i bazu / kuvve-i bâzû

  • Bilek gücü.

kuvve-i bedeniye

  • Beden gücü.

kuvve-i behimiye / kuvve-i behîmiye

  • Hayvânî güç, duygu.

kuvve-i beşeriye

  • İnsanî güç, kapasite.

kuvve-i cazibe / kuvve-i câzibe

  • Çekim gücü.

kuvve-i dafia / kuvve-i dâfia

  • Zararlı şeyleri defeden güç.

kuvve-i gadabiye

  • Öfke gücü, duygusu.

kuvve-i gazabiye

  • Öfke gücü.

kuvve-i hayal

  • Hayal gücü.

kuvve-i hayatiyesi

  • Hayatî gücü.

kuvve-i icadiye

  • İcâd etme kabiliyeti, gücü.

kuvve-i idrakiye / kuvve-i idrâkiye

  • Anlama, kavrama gücü.

kuvve-i iktisadiye

  • Tutumluluk, iktisat gücü.

kuvve-i ilmiye

  • İlmî güç.

kuvve-i iman

  • İman gücü.

kuvve-i imaniye

  • İman gücü; iman duygusu.

kuvve-i kalemiye

  • Kalem gücü, yazma becerisi.

kuvve-i kudsiye

  • Kutsal güç.

kuvve-i maneviye / kuvve-i mâneviye

  • Mânevî güç, moral.

kuvve-i maneviye-i ehl-i iman / kuvve-i mâneviye-i ehl-i iman

  • Mü'minlerin mânevî kuvveti, gücü.

kuvve-i maneviye-i harika / kuvve-i mâneviye-i harika

  • Olağanüstü mânevî güç.

kuvve-i mıknatısiye

  • Mıknatısın çekim gücü.

kuvve-i müeyyide / قوهء مؤیده

  • Yaptırım gücü.

kuvve-i muhayyile / قوهء مخيله

  • Hayal gücü.

kuvve-i münbite

  • (Ağaç ve bitkileri) Bitirip yeşillendirme ve büyütme gücü.

kuvve-i musavvire

  • Şekil verme gücü.

kuvve-i nabite / kuvve-i nâbite

  • Yetiştirme gücü; bitirip geliştirme, bitirip yetiştirme gücü (tarımsal verimlilik gücü).

kuvve-i ruhiye

  • Ruhî güç, ruhsal güç.

kuvve-i şeheviye

  • Şehvet gücü.

kuvve-i ulviye

  • Yüksek ve manevî güç.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Olmayan şeyleri varmış gibi gösteren güç.

kuvvet / قوت

  • Güç, takat, kudret.
  • Güç.
  • Güç. (Arapça)
  • Askerî güç. (Arapça)

kuvvet-i beyan

  • Açıklamadaki, anlatımdaki güç.

kuvvet-i cezalet / kuvvet-i cezâlet

  • Kelimedeki akıcı ve düzgün anlatım gücü.

kuvvet-i ecnebiye

  • Yabancı güç.

kuvvet-i hakikiye

  • Gerçek güç; hakikate, gerçeğe ait güç.

kuvvet-i hissiyat

  • His ve duyuların gücü.

kuvvet-i ifade

  • İfade gücü.

kuvvet-i ilahiye / kuvvet-i ilâhiye

  • Allah'ın kuvveti, gücü.

kuvvet-i iman

  • İman gücü.

kuvvet-i imaniye

  • İman gücü.

kuvvet-i irtibat

  • Güçlü bağlantı.

kuvvet-i itminan

  • Güçlü bir güven, tam bir kalp rahatlığı.

kuvvet-i kamile / kuvvet-i kâmile

  • Mükemmel güç, kıvam ve zirvesinde olan güç.

kuvvet-i kudsiye

  • Kutsal bir güç.

kuvvet-i maneviye / kuvvet-i mâneviye

  • Mânevî güç.

kuvvet-i medeniyet

  • Medeniyet gücü.

kuvvet-i nispet

  • Allah'a bağlı olmaktan kaynaklanan güç.

kuvvet-i vehim

  • Vehim kuvveti, kuruntu gücü.

kuvvetü'z-zahr

  • Dayanak, insanların arkalarını dayadıkları güç.

labirent

  • Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. (Fransızca)
  • Çok karışık ve birbirini kesen yol. (Fransızca)

layutak / lâyutak

  • Güç yetmez. Dayanılmaz. Takat yetmez. Çekilmez.
  • Güç yetmez.

ma'sere

  • (Ma'seret) Zorluk, güçlük.

ma'sur

  • Zor, güç, zorlaştırılmış.

maarif-i gàmıza

  • Anlaşılması güç olan bilgiler.

maaz

  • Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek.
  • Bir nesne güç gelmek, zor gelmek.

maden-i kuvve-i maneviye / mâden-i kuvve-i mâneviye

  • Manevî kuvvetin, moral gücünün kaynağı.

makderet

  • (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.

makdur / مقدور

  • Güç. Kuvvet. Kudret.
  • Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş.
  • Güç. (Arapça)
  • Elden gelen. (Arapça)

makdurat

  • (Tekili: Makdur) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.

malayutak / mâlâyutak

  • Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
  • Güç yetirilmez.
  • Dayanılmaz, güç yetmez.

malişger

  • Sürtücü, oğucu. (Farsça)
  • Tellak. (Farsça)

mamulat-ı kudret / mâmulât-ı kudret

  • Kudretin yaptığı ürünler; güç ve iktidarın ürünleri.

manevi tefsir / mânevî tefsir

  • Kur'ân-ı Kerimin işaret ettiği hakikatleri asrın ilmî gelişmeleri ışığında ortaya koyarak, iman hakikatlerini güçlü ve sarsılmaz delillerle açıklayan, yorumlayan eser.

manevra

  • Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. (Fransızca)
  • Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. (Fransızca)
  • Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etle (Fransızca)

maye / mâye / مایه

  • Damızlık.
  • Esas. Temel.
  • Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde.
  • Para, mal. İktidar. Güç.
  • İlim.
  • Dişi deve.
  • Maya, asıl, esas.
  • Para, mal.
  • İktidar, güç,
  • Bilgi.
  • Dişi deve.
  • Maya. (Farsça)
  • Para. (Farsça)
  • Mal. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

mayedar / mâyedar / مایه دار

  • Mayalı. (Farsça)
  • Paralı. (Farsça)
  • Mal sahibi. (Farsça)
  • Güçlü. (Farsça)

mazayık

  • (Tekili: Mazîk) Zor güç işler.
  • Sıkıntılı ve dar yerler.

mecal / mecâl / مجال / مَجَالْ

  • Tâkat. Güç. Kuvvet.
  • İktidar. İmkân.
  • Fırsat.
  • Güç, kuvvet, takat.
  • Güç, kuvvet. (Arapça)
  • Fırsat. (Arapça)
  • Güç, takat.

mechud

  • (Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş.
  • Kuvvet, kudret, güç.

medar-ı acz

  • Acizlik, güçsüzlük sebebi, kaynağı.

mekane / mekâne

  • (Çoğulu: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.

mekanet / mekânet

  • Ağır başlılık.
  • Kuvvet. Güç.

mekn

  • Kudret, kuvvet, güç.

mel'anet-piş

  • Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan. (Farsça)

melik-i kadir / melik-i kadîr

  • Sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah.

menaat

  • Sarplık, çetinlik, kavilik, güçlük.

menzuf

  • Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse.
  • Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

mesaib

  • Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler.
  • Musibetler.
  • Güçlükler.

mesaib-i dehr / mesâib-i dehr

  • Zamanın musibetleri, felâket ve güçlükleri.

mesaib-i dünyeviye

  • Dünya musibetleri ve güçlükleri.

meşakk

  • Meşakkatler, güçlükler.

meşakkat / مشقت

  • Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk.
  • Güçlük.
  • Zahmet, güçlük, zorluk, sıkıntı.
  • Zorluk, güçlük, zahmet.
  • Sıkıntı, güçlük. (Arapça)
  • Meşakkat çekmek: Sıkıntı çekmek, güçlüğe katlanmak. (Arapça)

meşguliyet / meşgûliyet / مشغوليت

  • İş güç. (Arapça)

metin / metîn

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen.
  • Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadî

mezheb taklidi

  • Amelde yapılacak işlerde bir müctehidin ictihâdlarına, fetvâlarına tâbi olma. Mevcût dört hak mezhebden birini öğrenip, kabûllenip, onunla amel etme.
  • Dört mezhebden birine uyan kimsenin bir işi yapmada ihtiyâç veya zarûret (başka hiçbir çâre bulunmama) veya meşakkat (güçlük) bulundu

mezza'

  • (Çoğulu: Mezâyi) Koğucu.
  • Yalan.
  • Sırrını gizlemeyen kişi.

miknet

  • Güç, kudret, kuvvet.

miskinlik

  • Âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma.

moral

  • Ruh gücü.

mu'amma / mu'ammâ

  • Gizli, örtülü, anlaşılmaz veya anlaşılması güç şey.
  • Edebiyâtta bir ad sorulacak şekilde düzenlenmiş manzûm bilmece.

mu'cizat-ı kudret / mu'cizât-ı kudret

  • Allah'ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarının mu'cizeleri.

mu'dal

  • (Mu'dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift.

mu'dil

  • (Çoğulu: Mu'dilât) Zor, güç ve çetin.
  • Zor, güç.

muaddıl

  • (Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.

muamma / muammâ

  • Anlaşılması ve çözülmesi güç şey.

muasere

  • Fakirlik.
  • Zorluk, güçlük.

müdahene / müdâhene

  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.

müessir-i zi'l-iktidar

  • Güç ve iktidar sahibi Yaratıcı.

müessiriyet / مؤثریت

  • Etkileme gücü. (Arapça)

müfekkire / مفكره

  • Düşünme gücü ve kuvveti.
  • Düşünme gücü.
  • Düşünme gücü. (Arapça)

mugber

  • (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün.
  • Tozlanmış, tozlu.

muğber / مغبر

  • Küskün, gücenmiş, darılmış.
  • Kırgın, gücenik. (Arapça)
  • Muğber olmak: Kırılmak, gücenmek. (Arapça)

mugberr-ül hatır / mugberr-ül hâtır

  • Hatırı kalmış, gücenmiş.

mugbir

  • Gücenmiş. İğbirar sahibi.
  • Toz koparan.

muhaşşin

  • Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren.

muhayyile / مخيله

  • Hayal gücü, hayal duygusu.
  • Hayal gücü. (Arapça)

muhnik

  • (Hank. dan) Boğucu, boğan.

muid / muîd

  • Yardımcı. Mubassır.
  • Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı.
  • Geri çevirtici.
  • Bir şeyi âdet edinmiş olan.
  • Tecrübeli. Hâzık.
  • Güçlü. Kuvvetli.
  • Arslan.
  • Gazâ ve cihad eden kimse.

mukassır

  • Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen.
  • Kusur işleyen.
  • Gücü yetmediği için yapmayan.

mukavemetsuz / mukavemetsûz

  • Dayanma gücünü bitiren.

mukavvi / mukavvî / مقوی

  • Güç veren. (Arapça)

muktedir / مقتدر / مُقْتَدِرْ

  • İktidarlı, gücü yeten.
  • Güçlü, kuvvetli, becerikli. İşe gücü yeten. İktidarlı.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Kudret sâhibi, her şeye gücü yeten.
  • Güçlü, iktidar sahibi.
  • Güçlü, iktidarlı. (Arapça)
  • Güçlü.

muktedir olma

  • Gücü yetme.

muktedir olmayan

  • Gücü yetmeyen.

muktedirane / muktedirâne

  • Tam bir güç ve iktidarla.
  • Gücü yeter biçimde.

muktedirin / muktedirîn

  • (Tekili: Muktedir) İktidar sahibleri. Muktedirler, gücü yetenler.

mülkiyet

  • İnsanın bir şeyi başkasının rızâsını, iznini almadan kullanabilme yetkisi gücü.

mümsike

  • Tutan güç, tutucu güç.

münezzehiyet-i kudret

  • Kudret ve güç açısından eksiği, noksanı ve kusuru olmama hâli.

münfail

  • İnfiâl eden. Te'sir ile harekete geçen.
  • Muztarib, kederli ve muğber olan. Bir şeyden canı sıkılan. Alınmış, gücenmiş.
  • Münfail olmak: Gücenmek, alınmak.

münfailane

  • Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda. (Farsça)

münfailen

  • Gücenerek, darılarak, münfail olarak.

münkesir

  • (Kesir. den) İnkisar eden, kırılan, kırılmış, kırık. Gücenmiş.

münkesir-ül kalb

  • Kalbi kırılmış. İncitilmiş, gücenmiş.

müşkil / مشكل

  • (Müşkile) Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.
  • Edb: Mânasının derinliği veya edebi bir san'atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede hafî olan lâfızdır. Mânaca nass'ın mukabilidir.
  • Zor, güç.
  • Güç, zor. (Arapça)

müşkilat / müşkilât / مشكلات

  • Güçlükler, zorluklar.
  • Güçlükler, zorluklar. (Arapça)
  • Müşkilat çekmek: Zorluk çekmek, sıkıntı çekmek. (Arapça)

müşkilat-ı kur'aniyye / müşkilât-ı kur'âniyye

  • Anlaşılması bir hayli güç olan Kur'ân-ı Kerîmin bazı âyetleri.

müşkilpesend / مشكل پسند

  • Güç beğenen. (Arapça - Farsça)

müşkulat / müşkûlât

  • Güçlükler, zorluklar.

müşkülat / müşkülât

  • Zorluklar, güçlükler.

müşkülat-ı hadis / müşkülât-ı hadîs

  • Hadîs ilminine ait anlama güçlükleri, zorlukları.

müşkülatlı / müşkülâtlı

  • Zor, güç.

müstas'ib

  • (Suubet. den) Her şeyi güç sayan ve zor gören kimse.

mutasarrıf-ı kadir / mutasarrıf-ı kadîr

  • Herşeyde istediği gibi tasarruf eden ve herşeye gücü yeten Allah.

müteasir

  • (Usr. dan) Güçleşen, zorlaşan, teâsür eden.

müteassir

  • Güçleşen. Güç, zor, çetin.

müteazzir

  • Özürlü, özürü bulunan.
  • Mümkün olmayan, güç, zor.

mütehayyile

  • Hayal gücü.

mütekasır

  • (Çoğulu: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren.
  • Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.

mütesa'ib

  • Güçleşen, güç olan.

mütezakkım

  • (Çoğulu: Mütezakkımîn) Güçlükle ve zorla yutan. Tezakkum eden.

mütezakkımane / mütezakkımâne

  • Güçlükle ve zorla yutarak. (Farsça)

müzayaka

  • Sıkıntı, darlık, güçlük.

na-hoş-güvar

  • Hazmı zor, sindirimi güç. Tatsız. (Farsça)

na-tuvani / na-tuvanî

  • Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik. (Farsça)

nahh

  • Davar sürmek.
  • İplik.
  • Zeyli denilen döşek.
  • Güç seyr.
  • Deve çökertmek için söylenen söz.

natıka / nâtıka / ناطقه

  • Konuşma gücü. (Arapça)

natüvan / nâtüvan / nâtüvân / ناتوان

  • Güçsüz, zayıf.
  • Güçsüz, zayıf. (Farsça)

nekare / nekâre

  • Güçlük, zorluk.
  • Belirsizlik.

nemime / nemîme

  • Söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.
  • Koğuculuk, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, ara bozmak için söz taşıma.

nemimekar / nemimekâr

  • Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık. (Farsça)

nemin

  • Fısıltı.
  • Koğucu.

nemm

  • Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.

nemmal

  • Koğucu, dedikoducu, münafık.

nemmam / nemmâm

  • (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
  • Söz taşıyan, koğuculuk yapan. Duyulması istenmeyen bir sözü başkalarına götürüp söyleyen.
  • İfsad için söz taşıyıcılık, dedikoduculuk ve koğuculuk eden.

nesis

  • Aşırı derecedeki açlık.
  • İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati.
  • Son nefes.

nesnas

  • Koğuculuk eden kişi.
  • Maymun.

nevf

  • (Çoğulu: Envâf) Hörgüç.
  • Uzun ve yüksek olmak.

neyrib

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.

nihayet-i acz

  • Sınırsız güçsüzlük.

niru

  • Kuvvet, güç, zor. (Farsça)

nirumend

  • Güçlü, kuvvetli, zorlu. (Farsça)

nirumendi / nirumendî

  • Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük. (Farsça)

nüfuz / نفوذ

  • Etki etme, işleme. (Arapça)
  • Etki gücü. (Arapça)
  • Nüfuz etmek: İşlemek, etki etmek. (Arapça)

nühaz

  • Yokuş.
  • Güç yer.

nükre

  • Bilinmezlik.
  • Zorluk, güçlük.
  • Kabile ismi.

pergem

  • İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam. (Farsça)

peşşegir

  • Sinek avlıyan. (Farsça)
  • Mc: İşsiz güçsüz, boş gezen kimse. (Farsça)

rasiha / râsiha

  • Çok sert ve katı, güçlü bir şekilde yerleşmiş.

recca'

  • Hörgücü büyük dişi deve.

rehket

  • Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık.

remmah

  • Mızrakçı, süngücü.

remz

  • İşaret. İşaretle anlatmak.
  • Güç anlaşılır.
  • Gizli ve kapalı söyleme.

remz-i kudret

  • Kudret işareti; Allah'ın güç ve iktidarını gösteren işaret.

rencidehatır / rencidehâtır

  • Gücenmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

reşahat-ı kuvvet

  • Güç, enerji sızıntıları (yani çekimi).

revabıt-ı kuvvet / revâbıt-ı kuvvet

  • Gücün (icranın) bağları, etkileri.

ruyin-ten

  • Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu. (Farsça)

sa'b

  • (Çoğulu: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin.
  • Zorlu, güçlü kuvvetli.

sa'y-u amel

  • İş ve iş gücü.

saab

  • Zor, güç, çetin.

sab / sâb

  • Zor, güç.

sabur / sabûr

  • Kullarına sabır gücü ihsan eden Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi vakti gelince ve belli miktarı ile yaratan, bu hususta acele etmeyen, kendisine şirk (ortak) koşan ve başka günâhları işleyerek isyân edenleri cezâlandırmaya kâdir (gücü yetici) iken, cezâ vermekte acele etmeyen.

sadm

  • Def'etmek, kovmak.
  • Güç işe giriftar etmek.

sahib-i kudret

  • Güç, kuvvet ve iktidarı sahibi.

sahih ehadis / sahih ehâdîs

  • Sahih hadisler; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen ve doğru sened ve güçlü râvîlerle aktarılan hadisler.

saht / سخت

  • Zor güç,
  • Sert, katı, çetin.
  • Güçlü, kuvvetli, sağlam.
  • Çok. (Farsça)
  • Katı. (Farsça)
  • Şiddetli. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

sahti

  • Sertlik, katılık. (Farsça)
  • Güçlük. (Farsça)
  • Sıkıntı. (Farsça)

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

şaika / şâika

  • Şevk verici güç, duyu.

şaka

  • Meşakkatli ve güç.
  • Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.

sakare

  • Kâfir.
  • Koğucu, dedikoducu, nemmam.
  • Müstehak olmayana lânet eden.
  • Pekmezci.

şakk

  • (Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç.

şanezen

  • (Çoğulu: Şanezenân) Baş tarayan. (Farsça)
  • Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen. (Farsça)

sani-i kadir / sâni-i kadîr

  • Herşeye gücü yeten ve herşeyi san'atla yaratan Allah.

sani-i kadir-i zülcelal / sâni-i kadîr-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve azamet sahibi, herşeye gücü yeten, herşeyi sanatla yaratan Allah.

sarf-ı kuva / sarf-ı kuvâ

  • Kuvvetlerin geri çevrilmesi, karşı tarafın gücünü etkisiz bırakma.

sarp

  • Dik, çıkması ve geçilmesi güç (yer).

satvet / سطوت

  • Güç, ezici kuvvet.
  • Güçlülük. (Arapça)

sea

  • Güç, iktidar.

şedidü'ş-sekime / şedîdü'ş-sekîme

  • Karşı koymaya muktedir, sebatlı ve çok güçlü.

sedif

  • Deve hörgücü.
  • Her canlının sırtı.

sehl-i mümteni'

  • Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.

şehr

  • Cemâati, en büyük câmiye sığmayan yer veyâ İslâmiyet'in emrini yapabilecek güçte müslüman vâli ve hâkimi bulunan yer.

şekm

  • Sertlik.
  • Güç. Kuvvet.

şems-i şevket-i islamiye / şems-i şevket-i islâmiye

  • Güçlü ve haşmetli olan İslâm güneşi.

senam

  • (Çoğulu: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü.
  • Her nesnenin yücesi, yükseği.

serhed

  • Hörgüç yağı.
  • Semiz, yağlı, besili.

serpençe

  • Güçlü kuvvetli kimse. (Farsça)

serseri

  • Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. (Farsça)
  • Boş söz. (Farsça)
  • Başıboş, işsiz güçsüz, söz dinlemez, düzene uymaz.

şetut

  • Büyük hörgüçlü dişi deve.

şetuti / şetutî

  • Büyük hörgüçlü deve.

sevk-i kudreti / sevk-i kudretî

  • Güç ve kudrete dayalı yönlendirme.

sıab

  • (Tekili: Sa'b) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.

siayet

  • Dedikodu, gıybet, koğuculuk.

şiddet-i hamiyet-i islamiye / şiddet-i hamiyet-i islâmiye

  • İslâmî fedakârlık duygusunun güçlü olması.

şiddet-i ihata / şiddet-i ihâta

  • Çok yüksek anlama ve kavrama gücü.

şiddet-i ittisal

  • Güçlü bağ, irtibat.

şiddet-i şefkat ve rikkat

  • Çok güçlü şefkat ve acıma duygusu.

şikl

  • Güçlük.
  • Naz.

silah-ı kuvvet / silâh-ı kuvvet

  • Güç silâhı.

sırr-ı azim / sırr-ı âzîm

  • Büyük sır, güç.

sırr-ı furkan

  • Kur'ân'ın sırrı, özü, ruhu, gücü.

sırr-ı hakikati

  • Gerçek gücü, hikmet ve esprisi.

sırr-ı ihlas-ı hakiki / sırr-ı ihlâs-ı hakikî

  • Gerçek ihlâs sırrı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme esprisi, mânevî gücü.

sırr-ı uzma / sırr-ı uzmâ

  • En büyük sır, güç.

su'ubet / su'ûbet / صعوبت

  • Güçlük. (Arapça)

sun' / صنع

  • Yapma. (Arapça)
  • Yaratma. (Arapça)
  • Güç. (Arapça)

sünuh

  • (Çoğulu: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ.
  • Zuhur etmek. Vaki olmak.
  • Sözü kinâye ve târiz ile söylemek.
  • Kolay olmak.
  • Birini güçlüğe düşürmek.

sür'at-i infial / sür'at-i infiâl

  • Çok çabuk gücenen, çabuk darılan.

suubet / suûbet

  • Zorluk, güçlük.
  • Zorluk, güçlük.
  • Zorluk, güçlük.

ta'dil

  • Darlık vermek.
  • Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.

ta'vis

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

taassür / تعسر

  • (Usur. dan) Güçleşme. Güç olma.
  • Güçleşme. (Arapça)

taasür

  • Güç yapmak, zor yapmak.

taazzür

  • Özür bildirmek.
  • Güçleşmek Güç olmak.

tab / tâb / تاب

  • Parıltı. Parlayıcı. (Farsça)
  • Güç. Kuvvet. Takat. (Farsça)
  • Hararet. (Farsça)
  • Güç, tâkat.
  • Güç. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)
  • Parlaklık. (Farsça)
  • Kıvrım. (Farsça)
  • Eğen, büken. (Farsça)
  • Aydınlatan. (Farsça)

tabaver

  • (Tâb-âver) Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan. (Farsça)

tabiat bataklığı

  • Materyalist düşünce; tabiat için, "insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç" düşüncesi.

tabiat dalaleti / tabiat dalâleti

  • Materyalist düşünce; tabiat için, "insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç" düşüncesi.

tabiat fikri

  • Materyalist düşünce; tabiat için söylenen, "insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç" düşüncesi.

tac / tâc / تاج

  • Taç. (Arapça)
  • Sorguç. (Arapça)

tagbir

  • (Çoğulu: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma.
  • Gücendirme, muğber etme.

tağut / tâğût

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibâdetten alıkoyan şeytânî varlık ve güçler.

tahaddi vakti / tahaddî vakti

  • Meydan okuma ve ihtiyaç vakti (inanmayanlara peygamberliğin ispatı, inananlar için imanın güçlendirilmesi vaktinde gösterilen mu'cizeler).

tahammül-suz / tahammül-sûz

  • Dayanma gücünü, sabrı yakıp yok eden.

tahammül-ü beşer fevkinde

  • İnsanın tahammül gücünün üstünde.

tahammülsuz / tahammülsûz

  • Dayanma gücünü kıran.

taka / tâka

  • Kubbeli mahfe. Pencere.
  • Takat. Güç, kuvvet, iktidar.

takat / tâkat / طاقت / طَاقَتْ

  • Güç, kuvvet. İktidar.
  • Güç, kuvvet.
  • Güç, kuvvet.
  • Dayanma gücü. (Arapça)
  • Güç.

takat-ı beşer / tâkat-ı beşer

  • Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
  • İnsan gücü.

takat-i beşer / tâkat-i beşer

  • İnsanın bir şeyi yerine getirebilme gücü.

takat-i beşeriye / tâkat-i beşeriye

  • İnsan gücü.

takatgüdaz / tâkatgüdaz

  • Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden. (Farsça)

takatsiz

  • Güçsüz, kuvvetsiz.

taktir

  • Eksik etmek.
  • Güç olmak.

takviye eden

  • Kuvvetlendiren, güçlendiren.

takviye etme

  • Kuvvetlendirme, güçlendirme.

takviye etmek

  • Güçlendirmek.

tarsin / tarsîn

  • Sağlamlaştırma, güçlendirme.

tas'ib

  • Güçleştirmek.

tas'ibat

  • (Tekili: Tas'ib) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler.

tasa'ub

  • Güçleşme. Güç olma.

tava'ur

  • Güçlük, zorluk.

tavil-ül ba' / tavil-ül bâ'

  • Uzun kulaçlı. Gücü yeter.
  • Eli açık, vergili, verimli.

tavk

  • Tâkat. Güç.
  • Boyuna takılan zinet. Gerdanlık.
  • Tasma.
  • Takat, güç.
  • Güç, tâkat.

tavk-ı beşer

  • İnsanın takati, gücü.
  • Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi.

tavk-ı harici

  • Gücün, takatin üstü.

teasür

  • (Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tecdid ve takviye-i din

  • Dini yenileme ve güçlendirme.

tecemcüm

  • Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.

tedric

  • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
  • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
  • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

tefakum

  • İş büyüyüp güçleşme.

tegalgul

  • Hoş kokulu şeyler sürünmek.
  • Zorluk, çetinlik, güçlük.
  • Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.
  • Çetinlik, güçlük.

teklif-i mala-yutak / teklif-i mâlâ-yutak

  • Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.

teklif-i malayutak / teklif-i mâlâyutak

  • Kişinin yapmayacağı, gücünün yetmeyeceği bir şeyi ona yükleme.

telmih

  • Ana fikri ispata veya güçlendirmeye yönelik herkes tarafından bilinen bir şeyle, bir hakikatle işarette bulunma.

tenfih

  • Yorma, güçsüz bırakma.

tercih ehli / tercîh ehli

  • Hanefî mezhebinde, dînî hükümleri bildiren fıkıh âlimlerinin beşinci tabakasında bulunan ve ictihâd (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden dînî hüküm çıkarma) gücüne sâhib olmayan, sâdece bağlı oldukları mezhebin kavillerinden (sözlerinden) ve hüküml erinden sahîh ve evlâ (en iyi) olanı seçen mukall

terk-i dünya / terk-i dünyâ

  • Dünyâyı terk etmek.
  • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
  • Haram

teşdid / teşdîd

  • Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme, güç verme.

tesennüm

  • Ufak olmak.
  • Yerden iki üç karış yüksek olmak.
  • Hörgüç üstüne binmek.

teşhiz

  • (Çoğulu: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme.
  • Bileme.
  • Gücünü, kuvvetini artırma.
  • Uyandırma.

tesir-i kudret

  • Güç ve iktidarın etkisi.

tesnim

  • Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir.

tevana / tevânâ / توانا

  • (Tüvânâ) Güçlü, kuvvetli, iktidarlı. (Farsça)
  • Güçlü. (Farsça)

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tevşiye

  • Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.

tiltile

  • Sabırsız olmak.
  • İşi güç olmak.
  • Hurma çöpünden yapılan bardak.

tir'abe

  • Deve hörgücünün bir miktarı.
  • Deve hörgücü.

tiryak / tiryâk

  • Güçlü derman, ilâç.

tiryak-ı şafi / tiryak-ı şâfi

  • Şifalı, şifa verici güçlü ilâç.

tıyre

  • Darılma, gücenme.
  • Darılan, gücenen.

tuvan

  • Güç, kuvvet. (Farsça)
  • Güç, kuvvet.

tüvan / tüvân / توان

  • Güç. (Farsça)

tüvana / tüvânâ / توانا

  • Güçlü. (Farsça)

usr / عسر

  • Güçlük, zorluk. Zor iş.
  • Sıkıntı. Darlık. Kıtlık.
  • Güçlük. (Arapça)

usra

  • Güçlük, zorluk.

usret / عسرت

  • Zorluk, güçlük. Darlık, sıkıntı. İşlemezlik.
  • Güçlük, sıkıntı, zorluk. (Arapça)

usret-i hazm

  • Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu.

vahamet

  • Zor, güçlük.
  • Ağırlık. Tehlike. Muhatara. Neticesi fena.
  • Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu.
  • Korkulacak hal, tehlikeli vaziyet.
  • Güçlük, tehlike.

vahdet-i kudret

  • Güç ve iktidardaki teklik.

vahid-i kadir / vâhid-i kadîr

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi olan, ve birliği herşeyi kaplayan Allah.

vahim

  • Ağır.
  • Sonu tehlikeli. Çok korkulu.
  • Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.

vaşi

  • (Çoğulu: Vüşât) Gammaz, koğucu, yalancı.

vasiyy

  • Yetim gibi güçsüzlerin işleri kendine vazife olarak verilen kimse.

vasmet

  • Kırıklık, güçsüzlük, halsizlik.
  • Ayıp, eksiklik.

vehamet / vehâmet

  • Güçlük, tehlike.

vırat

  • (Tekili: Verta) Vartalar, uçurumlar, çukurlar.
  • Halli güç, içinden çıkılması zor olan işler.

vişaye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk, gammazlık.

vüs'

  • Genişlik. Bolluk.
  • Fırsat.
  • Boş meydan.
  • Kuvvet, güç, tâkat.
  • Varlık, zenginlik.
  • Fls: Bir şeyin boşlukta doldurduğu yer.

vusu'

  • Kudret, tâkat, güç, kuvvet.

ya'lul

  • (Çoğulu: Yeâlil) Beyaz bulut.
  • Su üzerinde peydâ olan kabarcık.
  • Çift hörgüçlü deve.

yal / yâl

  • Kuvvet, güç. Boyun, gerdan. (Farsça)

yara / yârâ / یارا

  • Güç, kuvvet, kudret, takat. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

yealil

  • (Tekili: Ya'lul) Suları berrak ve saf akan göller.
  • Beyaz bulutlar.
  • Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar.
  • Çift hörgüçlü develer.

yed / ید

  • Kelime mânâsı "el" demek olup, Allahü teâlâ hakkında kudret, gücü yetmek mânâsı verilen lafız, söz.
  • El.
  • Mc: Kuvvet, kudret, güç.
  • Yardım.
  • Vasıta.
  • Mülk.
  • El, (mecazen) güç, kudret, yardım.
  • El. (Arapça)
  • Güç. (Arapça)

za'f

  • Zayıflık, güçsüzlük.

za'f-ı te'lif

  • Edb: İbarenin, anlamayı güçleştirecek kadar karışık olması.

za'fiyyet

  • Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük.

zaaf

  • Zayıflık, güçsüzlük.

zaaf-ı milliyet

  • Milliyetin zayıflığı, güçsüzlüğü.

zaafiyet

  • Zayıflık, güçsüzlük.

zabıta / zâbıta

  • Güvenlik güçleri.

zabtiyye / ضبطيه

  • Güvenlik güçleri, polis, jandarma. (Arapça)

zafiyet / zâfiyet

  • Güçsüzlük, dermansızlık.

zahmet / زحمت

  • Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk.
  • Zor, güç.
  • Sıkıntı, zor, güç.
  • Sıkıntı, meşakkat. (Arapça)
  • Güç. (Arapça)

zaif / zaîf / zâif / ضعيف

  • (Za'f. dan) Güçsüz, iktidarsız, kuvveti az, kuvvetsiz, tâkatsız. Kansız. Gevşek, tenbel.
  • Zayıf, güçsüz.
  • Güçsüz, zayıf.
  • Zayıf, güçsüz. (Arapça)

zaife / zâife

  • Zayıf, güçsüz.

zaifem / zâifem

  • Zayıfım, güçsüzüm.

zat-ı kadir / zât-ı kadîr

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

zat-ı kadir-i alim / zât-ı kadîr-i alîm

  • Herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah.

zat-ı kadir-i hakim / zât-ı kadîr-i hakîm

  • Sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah.

zebun / zebûn / زبون

  • Zayıf, güçsüz, âciz. (Farsça)
  • Alışverişte aldanan. (Farsça)
  • Güçsüz, aciz.
  • Alçak. (Farsça)
  • Aciz, zavallı. (Farsça)
  • Güçsüz. (Farsça)
  • Zebûn etmek: (Farsça)
  • Alçaltmak. (Farsça)
  • Aciz bırakmak. (Farsça)
  • Güçsüz bırakmak. (Farsça)
  • Zebûn olmak: (Farsça)
  • Alçalmak. (Farsça)
  • Aciz kalmak. (Farsça)
  • Güçsüz kalmak. (Farsça)

zebuni / zebunî

  • Zayıflık, güçsüzlük, âcizlik. (Farsça)

zemberek

  • Hareketi sağlayan güç kaynağı.

zemberekvari / zemberekvâri

  • Bir mekanizmanın güç merkezi gibi.

zerre-i cazibe / zerre-i câzibe

  • Çekim zerresi; çekim gücüne sahip parça, çekirdek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR