LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kelimesini içeren 1050 kelime bulundu...

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

a'mal-i hasene / a'mâl-i hasene

  • Güzel amel. Sevablı ve hayırlı ameller.

ab-endam

  • Güzellik. Güzel endam. (Farsça)

abd-i gubar

  • Günahkâr kul; toz ve çamura bulanmış gibi günahlarla kirlenmiş kul anlamında bir ifade.

aceze / عَجَزَه

  • Güçsüzler, yaşlılar.
  • Güçsüzler.

aciz / âciz / عاجز / عَاجِزْ

  • Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.
  • Güçsüz.

acizane / âcizane

  • Güçsüzce.

acize / âcize

  • Güçsüz, kuvvetsiz.
  • Güçsüz.

acizem / âcizem

  • Güçsüzüm.

acizlik / âcizlik

  • Güçsüzlük.

acuze / acûze

  • Güçsüz kocakarı.

acz / عَجْزْ

  • Güçsüzlük.
  • Güçsüzlük.

aczalud / aczâlûd

  • Güçsüzlükle karışık.

adal

  • Gümüşü az olan para.

adat-ı hasene / âdât-ı hasene

  • Güzel âdetler.

adem-i vüsuk / adem-i vüsûk

  • Güvensizlik, itimatsızlık.

adiyat-ı umur / âdiyât-ı umûr

  • Günlük işler, her zamanki değersiz işler.

afet-i devran / âfet-i devrân / آفت دوران

  • Güzel, dilber.

afil / âfil

  • Gurub eden, batan.

afir

  • Güneşte kum üstünde kurutulan et.

afitab / âfitâb / آفتاب

  • Güneş.
  • Güneş.
  • Güneş. (Farsça)

afitabcemal / âfitâbcemâl / آفتاب جمال

  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü, yüzü güneş gibi parlayan, sevgili, maşuk. (Farsça - Arapça)

aftab / âftâb / آفتاب

  • Güneş. (Farsça)

aftabgir / âftâbgîr / آفتابگير

  • Güneş alan, güneş gören. (Farsça)

aftabi / âftâbî / آفتابى

  • Güneşlik. (Farsça)

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene / اَخْلَاقِ حَسَنَه

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel huylar. Dînin ve aklın beğendiği huylar.
  • Güzel ahlâk.

ahseniyet

  • Güzellik.

ajirak

  • Gürültü, ses. Bağırış. (Farsça)

akli burhan / aklî burhan

  • Güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil.

ala kaderi't-taka / alâ kaderi't-tâka

  • Gücün yettiği kadar, güç nispetinde.

ala kaderi't-taketi ve'l-imkani / alâ kaderi't-tâketi ve'l-imkâni

  • Gücün yettiği ve imkân elverdiği kadar.

ala kadri't-takat / alâ kadri't-tâkat

  • Gücün yettiği kadar, güç nisbetinde.

ala-kadr-it-taka / alâ-kadr-it-taka

  • Güç yettiği kadar.

ala-kadri'l-istita / alâ-kadri'l-istitâ

  • Güç yettiği kadar.

alamet-i gurur / alâmet-i gurur

  • Gurur ve kibiri belli eden alâmet.

ale-s-seher

  • Gün doğmadan evvel, seher vakti.

amediye / âmediye

  • Gümrük vergisi. (Farsça)

ammus

  • Güçlü ve kuvvetli kişi.

anber

  • Güzel kokulu bir madde.

anber-bar

  • Güzel kokulu. Anber kokulu. (Farsça)

anber-nisar

  • Güzel koku yayan. Anber kokulu. (Farsça)

anberin / anberîn

  • Güzel kokulu. Anber kokulu.

anye

  • Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.

arab

  • Güzel. Nûh aleyhisselâmın Sâm adlı oğlunun soyundan gelenler.

arbede

  • Gürültülü patırtılı kavga.

arbede-sazi / arbede-sâzî

  • Gürültücülük, kavgacılık. (Farsça)

arşa / عرشه

  • Güverte. (Farsça)
  • Güverte. (Arapça)

arus-i felek

  • Güneş.

arz-ı cemal / arz-ı cemâl

  • Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir. (Farsça)

arzu-yu masiyet / arzu-yu mâsiyet

  • Günah işleme arzusu, isteği.

asam / âsâm

  • Günahlar.

asar-ı celile ve cemile / âsâr-ı celile ve cemile

  • Güzel ve kıymetli eserler.

aşavet

  • Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.

asfiya / asfiyâ

  • Günahlardan arınmış büyük zatlar.

asim / âsim

  • Günahkâr. Günah işleyen.
  • Günah işleyen, günahkâr.

aşub-gah / aşûb-gâh

  • Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri. (Farsça)

asul

  • Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.

ayine-i asman / ayine-i âsmân

  • Güneş.

ayine-i cemal / âyine-i cemâl

  • Güzelliği yansıtan ayna.

ayn-ı şems

  • Güneşin kendisi.

azamet-i kudret / عَظَمَتِ قُدْرَتْ

  • Güç, kuvvetin büyüklüğü.

azbi / azbî

  • Güzel ahlâklı.

azürde-gi / azürde-gî

  • Gücendirilmiş, incitilmiş olma. (Farsça)

ba-asam / bâ-âsâm

  • Günahlarla.
  • Günahlarla, hatalarla.

baasam / bââsâm

  • Günahlarla.

bad-ı cenubi / bâd-ı cenubî

  • Güney rüzgârı.

bahiz / bâhiz

  • Güçsüz, âciz. Meşakkatli.

bahr-i müncemid-i cenubi / bahr-i müncemid-i cenubî

  • Güney kutbunu çeviren deniz. Güney Buz Denizi.

barimetre

  • Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet. (Fransızca)

beda'-beda'at / bedâ'-beda'at

  • Güzellik, yenilik, bediilik.

bedaat / bedâat

  • Güzellik, yenilik, özgünlük.

bedi' / bedî' / بدیع

  • Güzel, yepyeni. (Arapça)

bedihe-gu / bedihe-gû

  • Güzel ve hoş söz söyleyen. Tatlı söz söylemeye alışık olan kimse. (Farsça)

bedii / bediî

  • Güzel, beğenilen, sanatlı söz.

bediiyat / bedîiyat

  • Güzelliklerle dolu olan.

behacet

  • Güzellik. Güzel yüzlü olma.

behaya / behâyâ

  • Güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler.

behcet

  • Güleryüzlülük, şenlik, güzellik.

behçet

  • Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.

behic / behîc / بهيج

  • Güleryüzlü. Güzel. Şen. Şâduman olan.
  • Güleryüzlü, şen, güzel.
  • Güleryüzlü. (Arapça)

behiye

  • Güzel.
  • Güzel, zarif, parlak hediye.
  • Güzel.

behiyye / بهيه

  • Güzel. (Arapça)

behnan

  • Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.

belagat / بلاغت

  • Güzel söz öyleme sanatı.

belde-i tayyibe

  • Güzel ve hoş belde. Medine-i Münevvere.

benlik

  • Gurur.

beraat / berâat

  • Güzellik, parlaklık, üstünlük.

beraat-i istihlal / beraat-i istihlâl

  • Güzel başlangıç, iyi alâmet.

beraatü'l-istihlal / beraatü'l-istihlâl

  • Güzel bir alâmet, başlangıç.

beraatülistihlal / berâatülistihlâl

  • Güzel bir başlangıç.

berehrehe

  • Güzel, nâzik kadın.

berk-i hüsn

  • Güzelliğin parıltısı.

besamet

  • Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.

beşaşet / beşâşet

  • Güler yüzlülük.
  • Güleryüzlülük.

besim / besîm / بسيم

  • Güleç. (Arapça)

bessam

  • Güler yüzlü olan adam. Çok gülen kimse.

beşuş / beşûş / بشوش

  • Güler yüzlü, şen.
  • Güleryüzlü.
  • Güleç. (Arapça)

beşuşane / beşûşâne / بشوشانه

  • Güler yüzlüce. Hoş olarak. (Farsça)
  • Güleryüzle. (Arapça - Farsça)

bezl-i cehd

  • Gücü yettiği kadar çalışma.

bezme

  • Gündüzleyin yenilen bir öğün yemek.

bi-günah / bî-günâh / ب۪ي گُنَاهْ

  • Günahsız.

bigünah / bîgünah

  • Günahsız.
  • Günahsız.

bilateminat / bilâteminat / بلاتأمينات

  • Güvencesiz, teminatsız. (Arapça)

biv

  • Güve. (Farsça)

bizle

  • Gündelik elbise.

bühlul

  • Güzel yüzlü.

bülbül-ü gül

  • Gülün âşığı bülbül.

bülbül-ü handan / bülbül-ü handân

  • Gülen mutlu bülbül.

burc

  • Güneşle dünya arasındaki hayâlî dilimlerin her biri.

bürhan / bürhân

  • Güçlü delil, sarsılmaz kanıt.

buya / bûya

  • Güzel kokulu.

cadil

  • Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.

cam-ı seher

  • Güneş, şems.

cami-ül mehasin

  • Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan.

cay-i işkal / cây-i işkâl

  • Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.

ceher

  • Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye "echer" derler)

cem-i kuvvet

  • Gücü toplayıp bir araya getirme, güç birliği.

cemal / cemâl / جَمَالْ

  • Güzellik.
  • Güzellik.
  • Güzellik.

cemali / cemâlî / جَمَال۪ي

  • Güzellikle ilgili.
  • Güzelliğe âit.

cemalli / cemâllî

  • Güzel.

cemalperest / cemâlperest

  • Güzelliğe düşkün.
  • Güzelliğe düşkün.

cemalperestlik / cemâlperestlik

  • Güzelliğe düşkünlük.

cemalperverane / cemâlperverâne

  • Güzelliğe sahip olarak.
  • Güzelliği severcesine.

cemh

  • Gururlanmak, kibirlenmek.

cemil / cemîl / جَم۪يلْ

  • Güzel.
  • Güzel.

cemilane / cemîlâne

  • Güzelce.

cemile / cemîle

  • Güzel olan.

cenub / cenûb / جنوب

  • Güney. Şimalin zıddı olan taraf.
  • Güney.
  • Güney.
  • Güney.
  • Güney. (Arapça)

cenub-i garb / cenûb-i garb / جنوب غرب

  • Güneybatı.

cenub-i garbi / cenûb-i garbî / جنوب غربى

  • Güneybatı.

cenub-i şark / cenûb-i şark / جنوب شرق

  • Güneydoğu.

cenub-i şarki / cenûb-i şarkî / جنوب شرقى

  • Güneydoğu.

cenubi / cenûbî / جنوبى

  • Güneydeki.
  • Güneye ait. (Arapça)

cenup

  • Güney.

ceraid-i yevmiyye

  • Günlük gazeteler.

çeşm-i hoş-nigah / çeşm-i hoş-nigâh

  • Güzel bakışlı göz.

çetr-i nur

  • Güneş, şems.

ceyş-i usret

  • Güçlük ordusu.

cezalet / cezâlet

  • Güçlü ve akıcı ifade.

cibril-i emin / cibrîl-i emîn

  • Güvenilir Cebrâil.

cilve-i cemal / cilve-i cemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ

  • Güzelliğin görüntüsü.
  • Güzelliğin görünmesi.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.

cilveli

  • Güzel ve hoş bir şekilde görünme.

cim

  • Gulamperest olan kimse.

cins-i latif / cins-i lâtif

  • Güzel cins, kadınlar.

cirm-i şems

  • Güneşin temel yapısı.

cümaz

  • Gümüşlü boncuk.

cünah

  • Günah.

cünüb

  • Gusletmesi gereken kimse.
  • Gusletmesi (boy abdesti alması) gereken kimse.
  • Gusül abdesti gerekmiş kimse.

da'sa

  • Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer.

dabenti / dabentî

  • Güçlü, kuvvetli kimse.

dağdağa / dâğdağa

  • Gürültü patırtı.

dahık

  • Gülen, gülücü.

dahk

  • Gülmek, kendi işiteceği kadar gülmek.

dahve-i sugra

  • Güneşin bulutsuz havada bakamayacak kadar parladığı vakit. İşrâk vakti.

daire-i gurbet

  • Gurbet dairesi.

daire-i iktidar

  • Gücün etkili olduğu alan.

darbe-i kudret

  • Güçlü bir darbe.

darü'l-ikab / dârü'l-ikab

  • Günahkârların azap diyarı; Cehennem.

davban

  • Güçlü, büyük deve.

debdebe

  • Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.

delik

  • Gül tohumu. (Farsça)

demagoji

  • Güzel sözlerle halkı kandırma siyaseti.

demdeme

  • Gürültü, yüksek ses.

derecat-ı şemsiye / derecât-ı şemsiye

  • Güneşe ait dereceler.

derece-i cemal / derece-i cemâl

  • Güzellik derecesi.

derece-i kudret ve hikmet / دَرَجَۀِ قُدْرَتْ و حِكْمَتْ

  • Güç, kuvvet ve hikmetin derecesi.

derece-i kudret ve teshir

  • Güç ve emri altında bulundurma derecesi.

deveran-ı şems

  • Güneşin dönmesi.

dıhh

  • Güneş, şems.

dıhk

  • Gülme.

dıhk-aver / dıhk-âver

  • Güldüren, güldürücü. (Farsça)

dil-baz

  • Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. (Farsça)

dilaviz / dilâvîz / دلاویز

  • Güzel, gönül çekici. (Farsça)

diyar-ı gurbet / diyâr-ı gurbet / دِيَارِ غُرْبَتْ

  • Gurbet yurdu.
  • Gurbet diyarı. Yabancı memleket. (Farsça)
  • Gurbet yurdu.

duçar-ı acz / dûçâr-ı acz

  • Güçsüzlüğe yakalanmış, düşmüş.

düluk-uş şems

  • Güneşin batışı.

düşvar / düşvâr / دشوار

  • Güç. (Farsça)

ebruferah

  • Güler yüzlü. (Farsça)

ebter

  • Güdük, kesik.

ebu ikrime

  • Güvercin kuşu.

eceşş

  • Gür sesli.

edebiyat

  • Güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.

efell

  • Güdük kılıç.

efl

  • Gurub etmek, batmak.

ehl-i fazilet

  • Güzel huylu, üstün özelliklere sahip kişiler.

ehl-i takva / ehl-i takvâ / اَهْلِ تَقْوَا

  • Günahlardan sakınanlar.

ehl-i zenb

  • Günah işleyenler.

ehlisefahet / ehlisefâhet

  • Günahlara dalanlar.

ekliptik

  • Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.

ekseriyet-i masum / ekseriyet-i mâsum

  • Günahsız, mâsum çoğunluk.

el-eman / el-emân / اَلْاَمَانْ

  • Güven, af ve aman dileme ta'bîri.

elfaz-ı cemile

  • Güzel sözler.

elhan-ı tayyibe / elhân-ı tayyibe

  • Güzel nağmeler, güzel sesler.

eman / emân / اَمَانْ

  • Güven, güvenlik.
  • Güven, af ve yardım dileme.

emani / emâni

  • Güvenlik.

emare-i kaviye

  • Güçlü ve sağlam işaret.

emin / emîn / امين / اَم۪ينْ

  • Güvenilir.
  • Güvenilir.
  • Güvenli.
  • Güvenilen, güvenli.

emn / امن / اَمْنْ

  • Güvenlik, emniyet. (Arapça)
  • Güven.

emn ve emanet

  • Güven ve güvenilirlik.

emniyet / اَمْنِيَتْ

  • Güvenme.
  • Güven, güvenlik.
  • Güvenilirlik, güvenlik.

emniyet etmek

  • Güvenmek.

emniyet ve zabıta

  • Güvenlik güçleri, güvenlik birimleri.

emniyeti ihlal / emniyeti ihlâl

  • Güvenliği bozmak.

emniyetli

  • Güvenli.

emniyetsizlik

  • Güvensizlik.

enerji

  • Güç.

enik

  • Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.

enva-ı cemal / envâ-ı cemâl

  • Güzelliğin çeşitleri.

enva-ı hüsün / envâ-ı hüsün

  • Güzellik çeşitleri.

enva-ı mehasin / envâ-ı mehâsin

  • Güzellik çeşitleri, türleri.

envar-ı hüsün ve cemal / envâr-ı hüsün ve cemâl

  • Güzellik nurları.

erec

  • Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.

ergüvan

  • Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)

eric

  • Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.

ermun

  • Gündelikçiye verilen peşin ücret. (Farsça)

esma-i cemaliye ve kemaliye / esmâ-i cemâliye ve kemâliye

  • Güzellik ve mükemmelliği ifade eden isimler.

esma-i hüsna / esmâ-i hüsnâ

  • Güzel isimler. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde bildirilen doksan dokuz ism-i şerîfi.

esrar-ı hüsn ü an / esrar-ı hüsn ü ân

  • Güzelliğin sırları.

etir

  • Günah.

etka

  • Günah işlemekten çok çekinen.

evarin

  • Güzel olmayan, çirkin. (Farsça)

evsaf-ı cemal ve celal ve kemal / evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâl / evsaf-ı cemâl ve celâl ve kemâl / اَوْصَافِ جَمَالْ وَجَلَالْ وَ كَمَالْ

  • Güzellik, haşmet ve mükemmellik bildiren sıfatlar.
  • Güzellik, büyüklük ve mükemmellik vasıfları.

evsaf-ı cemile / evsâf-ı cemile

  • Güzel vasıflar. İyi hasletler.

eyyam / eyyâm / اَيَّامْ / ایام

  • Günler.
  • Günler.
  • Günler.
  • Günler.
  • Günler. (Arapça)

eyyam-ı şemsiye

  • Güneş günleri.

ezfer

  • Güzel kokulu şey.

facir / fâcir

  • Günahkâr.
  • Günah işleyen.

facire / fâcire

  • Günahkâr kadın.

fahr

  • Gurur, övünme.

fahte / fâhte / فاخته

  • Güvercin, yaban güvercini. (Arapça)

farfara

  • Gürültücü, övüngen.

fasahat / fasâhat

  • Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.

fasahat-perdaz / fasahat-perdâz

  • Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan. (Farsça)

fasih / fasîh / فصيح

  • Güzel, açık ve düzgün.
  • Güzel konuşan. (Arapça)

fasık / fâsık / فاسق

  • Günahkâr.
  • Günahkâr.
  • Günahkâr.

fasık-ı mahrum / fâsık-ı mahrum

  • Günah işlemeye hazır olduğu halde buna fırsat bulamayan.
  • Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.

fasl-ı gül

  • Gül mevsimi, ilkbahar.

fasl-ı harif

  • Güz mevsimi.

fasur

  • Gümüş tabak.

faziletli

  • Güzel ahlâklı, erdemli.

fecere

  • Günah işleyenler.

fenn-i meani / fenn-i meânî

  • Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.

ferd-i hasna / ferd-i hasnâ

  • Güzel bir kadın.

fevc

  • Gurup, topluluk.

fey-i zeval / fey-i zevâl

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
  • Güneş, gün ortasında (Nısf-ün-nehârda), tam tepeye gelince görülen en kısa gölge uzunluğu.

feynan

  • Güzel uzun saçlı kişi.

feza-yı latif / fezâ-yı lâtif

  • Güzel, hoş uzay.

fıdda

  • Gümüş.

fidda

  • Gümüş.
  • Gümüş.

fıdda / فضه

  • Gümüş. (Arapça)

fıkra-i rana / fıkra-i rânâ

  • Güzel ve lâtif olan kısa yazı.

firdevs

  • Güzel bahçe; Cennetin en yüksek yeri.

fısk / فسق

  • Günah, günahkârlık.
  • Günah, haktan sapma.
  • Günahlara dalma.

fızza

  • Gümüş.

füccar / füccâr

  • Günahkârlar, açıktan günah işleyenler.
  • Günahkârlar.

fücur / fücûr

  • Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.
  • Günahkarlık, zina, ahlâka aykırılık.
  • Günâh işlemek.
  • Günah, zina, sapma.

fünun-u hazıra / fünun-u hâzıra

  • Günümüz ilimleri.

füseha / füsehâ

  • Güzel ve düzgün konuşanlar.

gaffar / gaffâr

  • Günahları affeden ve bağışlayan Allah.

gaffar-üz-zünub

  • Günahları örten, affeden Allah (C.C.)

gafir-üz zenb

  • Günahları örtüp afveden, suçları bağışlayan Cenab-ı Hak (C.C.) (Farsça)

gafur / gafûr

  • Günahları daima ve pek çok affeden, Allah.

galiye-bar / galiye-bâr

  • Güzel kokulu şey saçan. (Farsça)

galiye-dan / galiye-dân

  • Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza. (Farsça)

galiye-gun

  • Güzel siyah renkli. (Farsça)

garb-ı cenubi / garb-ı cenubî

  • Güney batı.

gared

  • Güzel ses.

garib / garîb / غَر۪يبْ

  • Gurbette olan.

garibü'd-diyar / garibü'd-diyâr / غریب الدیار

  • Gurbette. (Arapça)

gayr-ı mutemed

  • Güvenilir olmayan.

girifte-hatır / girifte-hâtır

  • Gücenik, kırgın. (Farsça)

gul / gûl / گول

  • Gulyabani. (Arapça)

gül-ab / gül-âb

  • Gül suyu.

gül-bağ

  • Gül bahçesi, gülistan. (Farsça)

gül-fam / gül-fâm

  • Gül renkli.

gülab / gülâb / گلاب

  • Gülsuyu.
  • Gül suyu. (Farsça)

gülabdan / گلابدان

  • Gülüptan. (Farsça)

gülberg / گلبرگ

  • Gül yaprağı. (Farsça)

gülbiz

  • Gül serpen.

gülbün

  • Gül yetişen yer, gül köşkü. (Farsça)

gülçehre / گل چهره

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülçin / گلچين

  • Gül devşiren, gül toplayan. (Farsça)
  • Gül deren. (Farsça)

güldeste

  • Gül demeti, seçme.

gülendam / gülendâm / گل اندام

  • Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)
  • Gül boylu. (Farsça)

gülfam / gülfâm / گلفام

  • Gül renkli. (Farsça)

gülfeşan

  • Gül saçan, gül dağıtan. (Farsça)

gülgonce / گل غنجه

  • Gül goncası. (Farsça)

gülhiz / gülhîz

  • Gül yetiştiren. (Farsça)

güli / gülî

  • Gül renkli. Gül gibi. (Farsça)

gülistan / gülistân / گلستان

  • Gül bahçesi.
  • Gül bahçesi, güller ülkesi.
  • Gül bahçesi, güllük. (Farsça)

gülizar / گلعذار

  • Gül yanaklı, alyanaklı. (Farsça)
  • Gül yanaklı, pembe yanaklı. (Farsça - Arapça)

güllaç / گلاج

  • Güllaç. (Farsça)

gülnahl

  • Gül fidanı. (Farsça)

gülnihal / گل نهال

  • Gül fidanı. (Farsça)
  • Gül fidanı. (Farsça)

gülpuş

  • Gül örtülü, pembe yüzlü. (Farsça)

gülreng / گل رنگ

  • Gül rengi, pembe. (Farsça)

gülriz / گلریز

  • Gül saçan. (Farsça)

gülru / gülrû / گل رو

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülruh / گل رخ

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülşen / گلشن

  • Gül bahçesi. Güllük. (Farsça)
  • Gül bahçesi.
  • Gül bahçesi.
  • Gül bahçesi. (Farsça)

gulşen u gülzar / gulşen u gülzâr

  • Gül bahçesi ve gül tarlası.

gülşen-ara / gülşen-ârâ

  • Gül bahçesini süsleyen. (Farsça)

gülşen-gah / gülşen-gâh

  • Gül bahçesi. (Farsça)

gülten / گل تن

  • Gül gibi lâtif ve nâzik vücutlu. (Farsça)
  • Gül vücutlu. (Farsça)

gülüptan / گلابدان

  • Gülsuyu kabı. (Farsça)

gülzar / gülzâr / گلزار

  • Gül bahçesi. Gül tarlası. (Farsça)
  • Gül tarlası.
  • Güllük, gül bahçesi. (Farsça)

gülzar-ı gülistan

  • Gül bahçesi bülbülü.

gümrah

  • Günahkâr, gür, bol.

gün be-gün

  • Günden güne.

günahkar / günahkâr / گناهكار

  • Günah işlemiş olan.
  • Günah işleyen, günahlı. (Farsça)
  • Günah sahibi, suçlu. (Farsça)

günahkari / günahkârî

  • Günahkârlık. (Farsça)

günahpişegan / günahpişegân

  • Günah işlemeyi âdet haline getirenler. (Farsça)

güneh / گنه

  • Günah. (Farsça)

güneş-misal / güneş-misâl

  • Güneş gibi, güneşe benzer.

güneş-misali / güneş-misâli

  • Güneş gibi.

gurbetzede / غربت زده

  • Gurbete düşen.
  • Gurbet elde yaşayan. (Arapça - Farsça)

gürcü

  • Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.

gurub-i şems

  • Güneşin batışı.

gurub-u şems

  • Güneşin batması.

gürültühane / gürültühâne

  • Gürültü yapılan yer.
  • Gürültülü yer.

gururkarane / gururkârâne / gurûrkârâne

  • Gururlu bir şekilde.
  • Gururlu bir biçimde.

güşade-ebru

  • Güler yüzlü. Mütebessim. şen. (Farsça)

güşaderu / güşâderû / گشاده رو

  • Güleç, güleryüzlü. (Farsça)

gussedar / gussedâr

  • Gusseli, tasalı.

güzel telakki etmek / güzel telâkki etmek

  • Güzel karşılayıp anlamak, kabullenmek.

hab

  • Günah. Suç.

hads

  • Güçlü sezgi, seziş.

hadsi / hadsî

  • Güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi.

hafif-i kebuter

  • Güvercinin uçarken çıkardığı ses.

hakaik-i cemile / hakaik-i cemîle

  • Güzel hakikatler, gerçekler.

hakikat-i belagat / hakikat-i belâgat

  • Güzel ifadelerle anlatma gerçeği.

hamame / hamâme / حمامه

  • Güvercin. (Arapça)

hamele-i hüccet

  • Günah ve sevabları yazan melekler.

handan / handân / خندان / خَنْدَانْ

  • Gülen, gülücü, mesrur. (Farsça)
  • Gülen.
  • Güleç, gülen. (Farsça)
  • Handan etmek: Güldürmek. (Farsça)
  • Gülen.

handan-ruy

  • Güler yüzlü, güleç, mütebessim. (Farsça)

hande / خنده

  • Gülme, gülüş. (Farsça)
  • Gülüş.
  • Gülüş. (Farsça)

hande-i aftab / hande-i âftâb

  • Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.

hande-i gül

  • Gülün açması.

handebahşa

  • Güldürücü, tebessüm ettirici. (Farsça)

handebar

  • Güldüren, güldürücü. (Farsça)

handeferma

  • Güldürücü, güldüren. (Farsça)

handefeşan

  • Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan. (Farsça)

handekar / handekâr

  • Gülen, tebessüm eden, gülücü. (Farsça)

handekünan

  • Gülerek, güle güle. (Farsça)

handenüma

  • Gülen. (Farsça)

handeriz

  • Gülüp duran, devamlı gülen. (Farsça)

handeruy / handerûy / خنده روی

  • Güleryüzlü. (Farsça)

handezen

  • Gülen. (Farsça)

hanun

  • Gümleyerek esen rüzgâr.

hanve

  • Güzel kokulu bir ot.

harac

  • Güçlük, sıkıntı, eziyet.
  • Bir farzı yapma veya haramdan sakınma esnâsında karşılaşılan güçlük.
  • Müslüman olmayan vatandaşlardan seneden seneye alınan toprak vergisi.

hareket-i şems

  • Güneşin hareketi.

harf-i ab-dar / harf-i âb-dâr

  • Güzel ve mânidar söz.

harfece

  • Güzel gıda.

haric

  • Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.

harrare

  • Gürleyerek, çağlayarak akan su.

hasan / حسن

  • Güzel.
  • Güzel.

hasen / حسن / حَسَنْ

  • Güzel.
  • Güzel, güzellik.
  • Güzel.
  • Güzel. (Arapça)
  • Güzel.

hasen-üs savt

  • Güzel sesli.

hasenat / hasenât

  • Güzellikler. İyi ameller. İyilikler.
  • Güzel şeyler.

hasene / حسنه

  • Güzel şey, sevap.
  • Güzel, iyi. (Arapça)

haslet-i cemile

  • Güzel ve iyi huy.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hasna / hasnâ / حسنا

  • Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi.
  • Güzel kadın.
  • Güzel kadın.
  • Güzel kız, güzel kadın. (Arapça)

hatır-ı şeytani / hâtır-ı şeytânî

  • Günâhı beğenmeye, süslemeye, güzel göstermeye dâir kalbe şeytan tarafından getirilen düşünce. Buna vesvese denir.

hatır-mande

  • Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

hattat

  • Güzel yazı yazma üstadı.
  • Güzel yazı yazan kimse.

havadis-i yevmiye / havâdîs-i yevmiye

  • Günlük hâdiseler, olaylar.

havl / حَوْلْ

  • Güç, iktidar.
  • Güç.

havl-i kuvvet

  • Güç ve kudret.

hayat-ı masumane / hayat-ı mâsumane

  • Günahsız, suçsuz hayat.

hayat-ı ruz-i merre / hayât-ı rûz-i merre / حيات روز مره

  • Gündelik yaşam.

hayt-ul esved

  • Güneş battıktan sonra ufakta görülen siyahlık.

hayvan-ı zayıf ve aciz / hayvan-ı zayıf ve âciz

  • Güçsüz ve zayıf hayvan.

hayvanat-ı zalime / hayvanat-ı zâlime

  • Güçsüz ve zayıflara zulmeden hayvanlar, zâlim hayvanlar.

hazami

  • Güzel kokulu bir ot.

hazan / hazân / خزان

  • Güz, sonbahar.
  • Güz, sonbahar. (Farsça)

hazandide

  • Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. (Farsça)

hazar / حضر

  • Güvenlik. (Arapça)

helyoterapi

  • Güneşle tedavi. (Fransızca)

hem-matla'

  • Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.

hengame / hengâme

  • Gürültü patırtı.

hevakar / hevakâr

  • Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı. (Farsça)

heyet-i zabıta

  • Güvenlik birimi, heyeti.

hezartabe

  • Güneş, şems. (Farsça)

hikmet-i bedayi'

  • Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik). (Farsça)

hilaş

  • Gürültü, kavga, patırtı, şamata. (Farsça)

hilye

  • Güzel sıfatlar, Peygamberimizi tasvir eden yazılar.

hısal / hısâl

  • Güzel huylar.

hiss-i gurur

  • Gurur duygusu.

hisse-i gurur

  • Gurur payı.

hoşane

  • Güzel, iyi, lâtif. (Farsça)

hoşbu

  • Güzel kokulu, hoş kokan. (Farsça)

hoşelhan

  • Güzel ve hoş makale okuyan. (Farsça)

hoşhıram

  • Güzel yürüyüşlü, güzel gidişli. (Farsça)

hoşnigah / hoşnigâh

  • Güzel bakışlı. (Farsça)

hoşnüma

  • Güzel görünen. (Farsça)

hub

  • Güzel, hoş, iyi.

hub-avaz

  • Güzel sesli, sesi güzel olan. (Farsça)

huban

  • Güzeller, iyiler. (Farsça)

hubb-u mehasin / hubb-u mehâsin

  • Güzellik sevgisi.

hubi / hubî / hûbî / خوبى

  • Güzellik. (Farsça)
  • Güzellik. (Farsça)

hubruy / hûbrûy / خوبروی

  • Güzel yüzlü. (Farsça)

hüccet-i iman

  • Güçlü ve sarsılmaz iman delili.

huceste-hisal

  • Güzel huylu, tabiatı uğurlu. (Farsça)

hükkam-ı fesahat / hükkâm-ı fesahat

  • Güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar.

hur

  • Güneş, şems. (Farsça)
  • Güneş, şems. (Farsça)

huri'l-in / hûri'l-în

  • Güzel gözlü Cennet kızı.

hurşid / hurşîd / hûrşîd

  • Güneş. Afitab. Hur. Mihr. şems. (Farsça)
  • Güneş.

hüsn / حسن

  • Güzel, iyi, güzellik, iyilik.
  • Güzellik.
  • Güzellik.
  • Güzellik.
  • Güzellik. (Arapça)

hüsn ü kubh

  • Güzellik ve çirkinlik.

hüsn ü kubuh

  • Güzellik ve çirkinlik.

hüsn-aver

  • Güzelliği çoğaltan. Güzellik veren. (Farsça)

hüsn-i ahlak / حسن اخلاق

  • Güzel ahlak. (Arapça - Farsça)

hüsn-i huluk

  • Güzel huy, iyi ahlâk.

hüsn-ü ahlak / hüsn-ü ahlâk / حُسْنِ اَخْلَاقْ

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel ahlâk.

hüsn-ü akıbet / hüsn-ü âkıbet

  • Güzel bir sonuç.

hüsn-ü alaka / hüsn-ü alâka

  • Güzel ilgi.

hüsn-ü amel

  • Güzel amel.

hüsn-ü aşk

  • Güzel aşk.

hüsn-ü basar / حُسْنُ بَصَرْ

  • Güzel görme.

hüsn-ü cemal / hüsn-ü cemâl / حُسْنُ جَمَالْ

  • Güzellik ve cemal.
  • Güzelliğin güzelliği.

hüsn-ü cereyan / hüsn-ü cereyân / حُسْنُ جَرَيَانْ

  • Güzel gidişat.
  • Güzel gerçekleşme.

hüsn-ü edep

  • Güzel ahlâk.

hüsn-ü fikr

  • Güzel düşünce.

hüsn-ü hareket

  • Güzel muamele yapma, iyi muamelede bulunma.

hüsn-ü haslet

  • Güzel özellik, huy.

hüsn-ü hat

  • Güzel yazı.

hüsn-ü hatime / hüsn-ü hâtime / حُسْنُ خَاتِمَه / حُسْنِ خَاتِمَه

  • Güzel son.
  • Güzel son.
  • Güzel son (îmânlı ölüm).

hüsn-ü hilkat / حُسْنُ خِلْقَتْ

  • Güzel yaratılış.

hüsn-ü hizmet / حُسْنُ خِدْمَتْ

  • Güzel hizmet.
  • Güzel hizmet.

hüsn-ü hulk / حُسْنُ خُلْقْ

  • Güzel ahlâk.
  • Güzel ahlak.

hüsn-ü ifade

  • Güzel anlatım, maksadını güzelce dile getirme.

hüsn-ü isabet

  • Güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme.

hüsn-ü istikbal

  • Güzel karşılama.

hüsn-ü istimal

  • Güzel ve iyi kullanma.

hüsn-ü istimal etmek

  • Güzel kullanmak.

hüsn-ü kabul

  • Güzel kabul.

hüsn-ü kelam / hüsn-ü kelâm / حُسْنُ كَلَامْ

  • Güzel konuşma (sıfatı).

hüsn-ü kemal / hüsn-ü kemâl

  • Güzel kemâl, olgunluk.

hüsn-ü maişet

  • Güzel ve rahat geçim.

hüsn-ü misal / hüsn-ü misâl / حُسْنُ مِثَالْ

  • Güzel örnek.
  • Güzel misâl.

hüsn-ü muaşeret / hüsn-ü muâşeret

  • Güzel geçim.

hüsn-ü niyet / حُسْنِ نِيَتْ

  • Güzel niyet.

hüsn-ü rıza / hüsn-ü rızâ

  • Güzel bir şekilde razı olma, hoş karşılama.

hüsn-ü tali

  • Güzel kısmet, baht.

hüsn-ü te'sir / hüsn-ü te'sîr / حُسْنُ تَأْث۪يرْ

  • Güzel tesîr.

hüsn-ü temasül

  • Güzel benzeyiş.

hüsn-ü tenasüp

  • Güzel bir uygunluk.

hüsn-ü tesadüf

  • Güzel rastlantı.

hüsn-ü teveccüh / حُسْنُ تَوَجُّهْ

  • Güzel alâka, ilgi.
  • Güzel yöneliş.

hüsn-ü zan / حُسْنِ ظَنْ

  • Güzel zanda bulunma.
  • Güzel zanda bulunma.

hüsn-ü zati / hüsn-ü zâtî

  • Güzelliğin, bu sıfatı taşıyan varlıkta ayrılmaz bir özellik olması.

hüsni / hüsnî

  • Güzelliğe dâir. Güzelliğe âit ve müteallik.

hüsniyyat

  • Güzel olan hususlar.

hüsnüniyet

  • Güzel niyet.

hüsnüzan / hüsnüzân

  • Güzel sanma.

hüsün / حُسُنْ

  • Güzellik.
  • Güzellik.
  • Güzellik.

hüsünperest / حُسُنْپَرَسْتْ

  • Güzelliğe düşkün.
  • Güzellik düşkünü.
  • Güzelliğe düşkün.

hüsünperver

  • Güzelliğe düşkün.

hüsünşiken

  • Güzellik bozucu.

hüzn-ü gurubi / hüzn-ü gurûbî

  • Gurubla gelen hüzün.

i'caz-ı belağat / i'câz-ı belâğat

  • Güzel söz söylemedeki mu'cizelik.

i'dal

  • Güç olmak, zor olmak.

i'timad / i'timâd / اِعْتِمَادْ

  • Güvenme.

ictima-i neyyireyn

  • Güneş ile Ay'ın bir istiva üzerine gelmeleri.

ıdhak

  • Güldürmek. Güldürülmek.

iftirar

  • Gülmek.

iğbirar / iğbirâr / اِغْبِرَارْ

  • Gücenme, kırgınlık.
  • Gücenme.

igsas

  • Güzel yemekler yedirme.

igtiraren

  • Güvenerek, mağrur olarak.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.
  • Gusletme.

igtizab

  • Gücenme, kızma, gazaba gelme, darılma.

ihlal-i asayiş / ihlâl-i âsâyiş

  • Güvenliği, huzuru bozma.

ihsan

  • Güzelce verme, iyilik.

ihtilaf-ı metali'

  • Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.

ihtiyal

  • Gururlanma, enaniyetlenme, kibirlenme.

iktidar / iktidâr / اِقْتِدَارْ

  • Güçlülük.
  • Güç, kudret.
  • Güç, takat. Kudret. Güç yetmek. Yapabilmek.
  • Gücü yetme.

iktidari / iktidarî

  • Güç ve iktidarla alâkalı ve mensub.

iktidarlı

  • Güçlü, kuvvetli.

iktidarsız

  • Güçsüz, kuvvetsiz.

iktidarsızlık

  • Güçsüzlük, kuvvetsizlik.

inabe / inâbe

  • Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak.
  • Günahı terkedip hakka yönelme.

inhisar-ı kuvvet

  • Güç ve kuvvetin sınırlandırılması; kuvvetin denetim altına alınarak yasal çerçevede kullanılması.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.

intibah-ı kavi / intibah-ı kavî

  • Güçlü, kuvvetli uyanış.

intırak

  • Gürleme. Patlama.

irade-i tahsin

  • Güzelleştirme iradesi, isteği.

irade-i tahsin ve tezyin

  • Güzelleştirme ve süsleme iradesi, isteği.

irtika' / irtikâ'

  • Güvenme, dayanma.

iş'a'

  • Güneş, ışığını dağıtma. Şuâlanma.

ıs'ab

  • Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.

isam

  • Günaha sokmak, günaha sokulmak.

işaret-i latife / işaret-i lâtife

  • Güzel, ince işaret.

ısfirar-ı şems

  • Güneşin sararmış gibi görünüşü.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

işkal / işkâl

  • Güçleştirme, çetinleştirme.

iskete

  • Güzel ve çok öten sarı kanatlı bir cins küçük kuş.

ism

  • Günah, suç, cürüm.
  • Günah, suç.

ism-i cemal / ism-i cemâl

  • Güzelliği ifade eden isim, Cemal ismi.

ismet / عِصْمَتْ

  • Günahsızlık.
  • Günahsızlık, masumluk.

ismetli

  • Günahsız, masum.

isnad-ı acz

  • Güçsüzlükle suçlama.

işrak vakti / işrâk vakti

  • Güneşin ufuk hattından beş derece (bir mızrak boyu) yükselmesinden, yâni güneşin çıplak gözle bakılamıyacak kadar parlamasından îtibâren başlayan zaman, bayram namazı vakti.

istiare-i bedia / istiâre-i bedia

  • Güzel istiâre; istiârenin en mükemmel şekli, eşsiz, benzersiz olanı.

iştibak-ün-nücum / iştibâk-ün-nücûm

  • Güneş battıktan sonra, yıldızların çoğunun görünmesi, yâni güneşin arka kenârının, şer'î ufuk altına on derece irtifâ'a (yüksekliğe) inmesi.

istihbab / istihbâb

  • Güzel sayma.

istihsan / istihsân / استحسان

  • Güzel bulma, güzel görme.
  • Kıyas denilen delîlin iki kısmından birisi olan hafî (gizli, kapalı) kıyas, yâni asl (hakkında açıkça hüküm bulunan şey) ile, fer' (hakkında açıkça hüküm bulunmayan şey) arasında müşterek (ortak) olan ve aslın hükmünün fer'e verilmesine sebeb olan illetin (vasfın, ö
  • Güzel sayma.
  • Güzel bulma, beğenme. (Arapça)

istihsanat / istihsânât

  • Güzel saymalar.

istihsancı

  • Güzel bulan, beğenen.

istihsankarane / istihsankârâne

  • Güzel bulup beğenerek.

istisab / istîsâb

  • Güç sayma.

istitaat / istitâat / استطاعت

  • Güç yetirme, kudret.
  • Güç. (Arapça)

işve

  • Güzellerin gönül çeken naz ve edâsı. Gönül çekici tavır.

ıtaka

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

itare-i kebuter

  • Güvercin kuşu uçurma.

itimad / îtimâd / اعتماد / itimâd

  • Güvenme.
  • Güvenme.
  • Güvenme.
  • Güven. (Arapça)
  • İtimâd edilmek: Güvenilmek. (Arapça)
  • İtimâd etmek: Güvenmek. (Arapça)

itimad eden

  • Güvenen.

itimad etmek

  • Güvenmek, dayanmak.

itimaden / îtimâden / itimâden / اعتمادا

  • Güvenerek.
  • Güvenerek.
  • Güvenerek. (Arapça)

itimadname / itimâdnâme / اعتمادنامه

  • Güven mektubu. (Arapça - Farsça)

itimat

  • Güvenme.

itimatsızlık

  • Güvensizlik.

itmi'nanbahş

  • Güven veren, rahatlık veren.

ıtriyyat

  • Güzel kokular.

ıtrnak

  • Güzel ve hoş kokulu. (Farsça)

ittisafkarane / ittisafkârâne

  • Güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan.

izhar-ı fazilet

  • Güzel ahlâkın, erdemin gösterilmesi.

izz ü şerefle

  • Güle güle, uğurlar olsun.

izzet-i iktidar

  • Gücün haysiyet ve şerefi.

izzet-i mağrurane / izzet-i mağrurâne

  • Gururluca izzet, şeref.

jurnal

  • Günlük, ispiyon.

kabin

  • Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para. (Farsça)

kadir / kadîr / kâdir / قادر

  • Güçlü.
  • Gücü yeten, iktidar sahibi.
  • Gücü yeten, kudret sâhibi.
  • Allahü teâlânın sıfatlarından biri; gücü her şeye yeten, hakîkî kudret sâhibi.
  • Gücü yeten.
  • Güçlü. (Arapça)

kādir / قَادِرْ

  • Güç, kudret sâhibi.

kàdir olma

  • Gücü yetirme, yapabilme.

kadir-i rahim / kadîr-i rahîm

  • Gücü herşeye yeten, rahmeti herşeyi kuşatan Allah.

kadirane / kadîrâne

  • Güç ve iktidar sahibi olarak.
  • Güçlü olarak.

kadiriyet / kadîriyet

  • Güçlülük.

kalb-i fasık / kalb-i fâsık

  • Günahkâr insanın kalbi.

kald

  • Gümüş bilezik.

kalem-i tahsin ve tezyin

  • Güzelleştirme ve süsleme kâlemi.

kanun-u cemal / kanun-u cemâl

  • Güzellik kanunu.

kanun-u letafet

  • Güzellik ve şirinlik kanunu.

kanun-u tahsin ve cemal / kanun-u tahsin ve cemâl

  • Güzellik kanunu.

kanunda inhisar-ı kuvvet

  • Gücü sadece kanunlara münhasır kılmak, güç ve kuvvetin sadece kanunların eline verilmesi.

karine-i latife / karine-i lâtife

  • Güzel, hoş belirti.

karz-ı hasen

  • Güzel borç, faizsiz verilen borç.

kavi / kavî / قوی

  • Güçlü, kuvvetli.
  • Güçlü. (Arapça)

kavvad / kavvâd

  • Günaha vasıta olan.

kaylule / kaylûle

  • Gün ortasında bir miktâr uyuma. Kaylûle öğleden önce de sonra da yapılabilir.

ke-en lem yekün

  • Güyâ olmadı. Sanki olmadı.

kebuter / kebûter

  • Güvercin. (Farsça)
  • Güvercin. (Farsça)

kebuter-baz / kebuter-bâz

  • Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse. (Farsça)

kefareten / kefâreten

  • Günahın bağışlanmasına vesile olarak, bedel olarak.

keffaret-üz zünub

  • Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)

keffaretü'z-zünub / keffaretü'z-zünûb

  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.
  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.

keffáretü'z-zünub / keffáretü'z-zünûb

  • Günahların bağışlanmasına vesile.

keffaretü'z-zünub / keffâretü'z-zünub / keffâretü'z-zünûb

  • Günahların bağışlanmasına vesile.
  • Günahlara kefaret, günahların bağışlanmasına vesile.

keffaretüzzünub / keffâretüzzünub / keffâretüzzünûb

  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.
  • Günahların kefareti.

kefil

  • Güvence veren, garantör.

kefter / كفتر

  • Güvercin, kebuter. (Farsça)
  • Güvercin. (Farsça)

kelimat-ı tayyibe

  • Güzel kelimeler.

kelime-i tayyibe

  • Güzel ve hoş söz.

kemal-i cemal / kemâl-i cemâl

  • Güzellikteki mükemmellik.

kerahet vakti

  • Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.

keşr

  • Gülünce dişlerin görünmesi.

kessaretü'z-zünub / kessâretü'z-zünub

  • Günahları çoğaltan.

kiramenkatibin / kirâmenkâtibîn

  • Günahları ve sevapları yazan melekler.

kişniş

  • Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon.

kitab-ı hüsnün / kitâb-ı hüsnün

  • Güzelliğinin kitabı.

koç yiğit

  • Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver.

kubbe-i zerrin

  • Güneş, şems.

kudas

  • Gümüş boncuk.

kudret / قدرت / قُدْرَتْ

  • Güç, güçlü olma.
  • Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesinden biri. Allahü teâlânın her şeye gücünün yetmesi.
  • Kullara âit sınırlı olan güç, kuvvet.
  • Güç.
  • Güç. (Arapça)
  • Güç, kuvvet.

kudret eli

  • Güç ve iktidarı bütün varlığı kuşatan Allah'ın yardımı.

kudret-yab / kudret-yâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen.

kudretli

  • Güç ve iktidar sahibi.

kudretyab / kudretyâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan. (Farsça)

küfr-ü mağrurane / küfr-ü mağrurâne / küfr-ü mağrûrâne / كُفْرِ مَغْرُورَانَه

  • Gururla yapılan küfür.
  • Gurura dayalı inkâr.

külfet

  • Güçlük, zorluk.

kupal / kûpal

  • Gürz. Demir topuz. (Farsça)

kurakır

  • Güzel sesli kimse.

kürbet-i gurbet

  • Gurbetten dolayı olan keder.

kurs-u şems

  • Güneş yuvarlağı.

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

kuşluk zamanı

  • Güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi.

küşti / küştî / كشتى

  • Güreş. (Farsça)

küsuf / küsûf / كُسُوفْ

  • Güneş tutulması.
  • Güneş tutulması.
  • Güneş tutulması.

küsuf namazı / küsûf namazı

  • Güneş tutulduğunda en az iki rek'at olarak cemâatle kılınan namaz.

küsuf ve husuf namazı

  • Güneş ve ay tutulmasında kılınan namaz.

küsuf-u cüz'i / küsuf-u cüz'î

  • Güneşin bir kısmının tutulması.

küsuf-u külli / küsuf-u küllî

  • Güneşin tamamının tutulması.

küsufat

  • Güneş tutulmaları.

kutb-u cenubi / kutb-u cenubî

  • Güney kutbu.

kütübüsitte

  • Güvenilir olan altı hadîs kitabı.

kuva / kuvâ / قوا

  • Güçler, kuvvetler. (Arapça)

kuvva

  • Güçler, duyular (işitme, koklama güçleri gibi…).

kuvve / قوه

  • Güç, kuvvet. (Arapça)

kuvvet

  • Güç, takat, kudret.
  • Güç.

kuvvet-i irtibat

  • Güçlü bağlantı.

kuvvet-i itminan

  • Güçlü bir güven, tam bir kalp rahatlığı.

lahn

  • Güzel ses, kuralsız okuyuş.

latiflik / lâtiflik

  • Güzellik, hoşluk.

layutak / lâyutak

  • Güç yetmez. Dayanılmaz. Takat yetmez. Çekilmez.
  • Güç yetmez.

lebt

  • Güreşmek.

lehiv

  • Günahlı eğlence.

lehviyat / lehviyât

  • Günahlı eğlenceler.

lemeat-ı cemaliye / lemeât-ı cemâliye

  • Güzellik parıltıları.

lemeat-ı hüsün ve cemal / lemeât-ı hüsün ve cemâl

  • Güzellik parıltıları.

lemeat-ı şems

  • Güneşin parıltıları.

lest

  • Güzel, hoş, iyi. Kuvvetli, kavi. (Farsça)

letafet / letâfet / لَطَافَتْ

  • Güzellik.

letafetlendirmek / letâfetlendirmek

  • Güzelleştirmek.

leyl-i münevver

  • Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.

lisan-ı ismet

  • Günahsızlık dili.

liv

  • Güneş, şems. (Farsça)

lodos

  • Güneyden esen ılık yel, rüzgâr.

lüceyn

  • Gümüş.

lütf u kahr

  • Güzellik, insan ve kötülük, sıkıntı.

ma'sum / ma'sûm / مَعْصُومْ

  • Günahsız, suçsuz.
  • Günahsız.

ma'sumane / ma'sumâne / مَعْصُومَانَه / ma'sûmâne

  • Günahsızcasına, suçsuz olarak.
  • Günahsızca.
  • Günahsızca.

ma-ul verd

  • Gül suyu.

maani-i cemile / maânî-i cemîle

  • Güzel mânâlar, anlamlar.

maasi / maâsi

  • Günahlar, isyanlar.

mağfur

  • Günahları bağışlanmış, ölmüş kimse, rahmetli olmuş.

mağrur / mağrûr / مغرور / مَغْرُورَ

  • Gururlu.
  • Gururlu.
  • Gururlu.
  • Gururlu.
  • Gururlu, kendini beğenmiş. (Arapça)
  • Mağrûr olmak: Gururlanmak. (Arapça)
  • Gururlu.

magrurane

  • Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Farsça)

mağrurane / mağrurâne / mağrûrane / مغرورانه / mağrûrâne / مَغْرُورَانَه

  • Gururlu bir şekilde.
  • Gururluca.
  • Gururlanarak, kendini beğenerek. (Arapça - Farsça)
  • Gururlanarak.

mağruren

  • Gururlanarak.

mağruriyet

  • Gururluluk, kibirlilik.

magşuşe

  • Gümüş ve bakır karışığı akçe.

mah / mâh

  • Güzellik, ay.

mah-ı gufran / mâh-ı gufrân

  • Günahların bağışlandığı ay.

mahzane

  • Güvercinlik.

maknee

  • Güneş görmeyen yer.

malayutak / mâlâyutak

  • Güç yetirilmez.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

manzumat-ı şümusiye / manzumât-ı şümusiye

  • Güneşlerin sistemleri.

manzume-i şemsiye

  • Güneş sistemi.
  • Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.

manzumeişemsiye / manzûmeişemsiye

  • Güneş sistemi.

masiyet / mâsiyet

  • Günah, isyan.

maskara

  • Gülünç, rezil.

maskara-alud / maskara-âlûd

  • Gülünç duruma düşmüş.

maskaraca

  • Gülünç, rezil olarak.

maskaralık

  • Gülünç ve alay edilir hale gelme.

masnuat-ı cemile / masnûât-ı cemile

  • Güzel sanat eseri varlıklar.

masum / mâsum

  • Günahsız.
  • Günahsız, suçsuz.

masumlar / mâsumlar

  • Günahsız çocuklar.

matla / matlâ

  • Güneşin doğduğu yer.

mazmaza

  • Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.

me'sum

  • Günahlı, suçlu, maznun.

measi / meâsî

  • Günahlar, isyanlar.

mecal / mecâl / مَجَالْ

  • Güç, kuvvet, takat.
  • Güç, takat.

medar-ı fahir ve gurur

  • Gurur ve övünme sebebi.

medar-ı gurur

  • Gurur sebebi.

medar-ı hüsn-ü maişet / medâr-ı hüsn-ü maîşet / مَدَارِ حُسْنُ مَع۪يشَتْ

  • Güzel geçinme kaynağı.
  • Güzel geçim sebebi.

medar-ı şems ve kamer

  • Güneşin ve ayın yörüngesi.

mede-l-eyyam

  • Günlerin sonuna kadar.

medeniyet-i hazıra / medeniyet-i hâzıra

  • Günümüz medeniyeti.

mehasin / mehâsin / محاسن

  • Güzellikler.
  • Güzellikler.
  • Güzellikler.

mehasin-i ahval / mehâsin-i ahval

  • Güzel haller, vaziyetler.

mehlika

  • Güzel. Ay yüzlü. (Farsça)

mehpeyker / مه پيكر

  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü. (Farsça)

mekarim-i ahlak / mekârim-i ahlâk

  • Güzel ve üstün ahlâk.

melahat / melâhat

  • Güzellik, tatlılık.

melih / melîh

  • Güzel, şirin.

meltafa

  • Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf.

menazil-i latife / menâzil-i lâtife

  • Güzel yerler.

menfaat-i cüz'iye-i gururiye / menfaat-i cüz'iye-i gurûriye

  • Gurura dayanan küçük ve kişisel menfaat.

meratib-i ihsan ve cemal / merâtib-i ihsan ve cemâl

  • Güzellik ve iyilik mertebeleri.

merkez-i alem / merkez-i âlem

  • Güneş, şems.

mertebe-i ismet / مَرْتَبَۀِ عِصْمَتْ

  • Günahsızlık, masumluk mertebesi.
  • Günahsızlık, masumluk mertebesi.

mertebe-i letafet / mertebe-i letâfet / مَرْتَبَۀِ لَطَافَتْ

  • Güzellik ve hoşluk derecesi.
  • Güzellik mertebesi.

mesai-i cemile

  • Güzel çalışmalar.

meşakkat

  • Güçlük.

meşarık

  • Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.

meşreka

  • Güneşte oturacak yer.

mest-i gurur

  • Gururla sarhoş olan.

meta-ul gurur

  • Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı.

metali / metâlî

  • Güneş ve ayın doğduğu yerler ve zamanlar.

mevsuk / موثوق / mevsûk / مَوْثُوقْ

  • Güvenilir, delilli, vesikalı.
  • Güvenilir, belgeye dayanan. (Arapça)
  • Güvenilir, belgeye dayalı.

mevsukan

  • Güvenilir ve sağlam şekilde, yazılı olarak kaydedilmiş.

mevsukiyet / mevsûkiyet / موثوقيت

  • Güvenilirlik, belgeye dayanma. (Arapça)

meziyet

  • Güzel özellik.

mı'tir / mı'tîr

  • Güzel kokular sürünen.

mia

  • Günlük adı verilen zamk.

micvad

  • Güzel şiirler söyliyen şâir.

mifzal

  • Gündelik iş elbisesi.

mihrab-ı cemşid

  • Güneş, Şems.

mihrimah

  • Güneş ile ayın beraber olması anlamına gelen isimdir.

miknet

  • Güç, kudret, kuvvet.

milhe

  • Güzel kelâm, lâtif söz.

millet-i günahkar / millet-i günahkâr

  • Günahkâr millet.

min-eş şems

  • Güneşten.

mir-i kelam / mir-i kelâm

  • Güzel ve zarif konuşan.

misal-i latif / misal-i lâtif

  • Güzel ve hoş bir örnek, suret, şekil.

misk

  • Güzel koku.
  • Güzel koku.

misk-i anber

  • Güzel koku.

mışrak

  • Güneşi bol olan yer.

mu'cize-i ahlak-ı hamide / mu'cize-i ahlâk-ı hamîde

  • Güzel ve övülmüş ahlâkın mu'cizesi.

mü'temin

  • Güvenen, inanan, itimad eden, emniyet eden.

mübahat

  • Güzelliği göstererek iftihar etme.
  • Güzellik ve buna benzer hususlarda tefâhür etmek, öğünmek.

mübehhic

  • Güzelleştiren.

mücemmil

  • Güzel yaratan. Güzelleştiren. (Esmâ-i İlâhiyedendir)
  • Güzelleştiren, güzel yaratan, Allah.

mücrim

  • Günahkâr, suçlu.

müddehin

  • Güzel kokulu yağ sürünen. İdhan eden.

müdehhen

  • Güzel kokulu yağ sürünmüş.

mudhik

  • Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.

mudhike

  • Gülünç şey, gülünecek hâl. Komedya.
  • Gülünç hâle düşen.
  • Gülünecek şey, komedi.

müdhike

  • Gülünç, komedi.

mudhike / مضحكه / مُضْحِكَه

  • Gülünç. (Arapça)
  • Gülünç şey.

müessir-i zi'l-iktidar

  • Güç ve iktidar sahibi Yaratıcı.

mufazzaz

  • Gümüş kaplamalı, gümüşlü.

müfezzaz

  • Gümüşlü, süslü.

muhalatat / muhalatât

  • Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.

mühre-i zer

  • Güneş, şems.

muhsinin / muhsinîn

  • Güzel işler yapanlar; Allah'ı görür gibi ibadet edenler.

müjde

  • Güzel, sevindirici haber.

mukavvi / mukavvî / مقوی

  • Güç veren. (Arapça)

muktedir / مقتدر / مُقْتَدِرْ

  • Güçlü, kuvvetli, becerikli. İşe gücü yeten. İktidarlı.
  • Güçlü, iktidar sahibi.
  • Güçlü, iktidarlı. (Arapça)
  • Güçlü.

muktedir olma

  • Gücü yetme.

muktedir olmayan

  • Gücü yetmeyen.

muktedirane / muktedirâne

  • Gücü yeter biçimde.

münfailane

  • Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda. (Farsça)

münfailen

  • Gücenerek, darılarak, münfail olarak.

müntecib

  • Güzide, seçkin.

müntehabat / müntehabât

  • Güzideler, seçilmiş olan şeyler.

muravaga

  • Güreşme.

mürg-i nameber / mürg-i nâmeber

  • Güvercin.

mürg-i ruz

  • Güneş.

mürg-i zer

  • Güneş.

musahhir-üş şemsi ve-l kamer

  • Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)

musarea

  • Güreşçilik.

müsemma-i zülcelal / müsemmâ-i zülcelâl

  • Güzel isimlerin sahibi ve sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah.

müşkil / مشكل

  • Güç, zor. (Arapça)

müşkilat / müşkilât / مشكلات

  • Güçlükler, zorluklar.
  • Güçlükler, zorluklar. (Arapça)
  • Müşkilat çekmek: Zorluk çekmek, sıkıntı çekmek. (Arapça)

müşkilpesend / مشكل پسند

  • Güç beğenen. (Arapça - Farsça)

müşkulat / müşkûlât

  • Güçlükler, zorluklar.

müstağfir

  • Günahları için af dileyen.

müstahsen

  • Güzel karşılanan, beğenilen.

mutazavvı'

  • Güzel kokusu etrâfa yayılan.

müteassir

  • Güçleşen. Güç, zor, çetin.

mütebeşbiş

  • Güler yüz gösteren.

mütebessim / متبسم

  • Gülümseyen.
  • Gülümseyen, tebessüm eden. (Arapça)

mütebessimane / mütebessimâne

  • Gülümseyerek, tebessüm ederek, mütebessim olarak. (Farsça)

mütegalli

  • Güzel kokular sürünen.

mütegarrir

  • Gururlanan, güvenilmeyecek şeye güvenen.

mutemed / معتمد

  • Güvenilir. (Arapça)

mutemid / mûtemid

  • Güvenen.

mutemidane / mutemidâne / mûtemidâne

  • Güvenerek, itimad ederek.
  • Güvenerek.

müterennimane / müterennimâne

  • Güzel sesle şarkı söyler gibi. (Farsça)

mütesa'ib

  • Güçleşen, güç olan.

mütetayyib

  • Güzel kokulu şey sürünen.

müteverrid

  • Gül gibi kızaran. Teverrüd eden.

mütezakkımane / mütezakkımâne

  • Güçlükle ve zorla yutarak. (Farsça)

mütezammıh

  • Güzel kokulu şeylerle karışmış olmak.

müttaki

  • Günahtan sakınan, çekinen, takva sahibi.
  • Günahtan çekinen, takva sahibi.

müznib

  • Günahkâr, suçlu, günah sahibi.
  • Günahkâr.

müznibin / müznibîn

  • Günahkârlar.

na-tuvani / na-tuvanî

  • Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik. (Farsça)

nadire-perdaz / nadire-perdâz

  • Güzel söz söyleyen. (Farsça)

nağme / nâğme

  • Güzel ses.

nagz

  • Güzel, iyi. Göze hoş ve güzel görünen. (Farsça)

nağz / نغز

  • Güzel, hoş. (Farsça)

nahhat

  • Gururlu, kibirli.

nahr-ün nehar

  • Gündüzün evveli.

namus-u hüsün

  • Güzellik kanunu.

natüvan / nâtüvan / nâtüvân / ناتوان

  • Güçsüz, zayıf.
  • Güçsüz, zayıf. (Farsça)

nazar-ı istihsan

  • Güzel gören ve beğenen bakış.

nehar / nehâr / نهار

  • Gündüz.
  • Gündüz.
  • Gündüz. (Arapça)

nehar-ı ebyaz

  • Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.

nehar-ı örfi / nehar-ı örfî

  • Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.

neharen

  • Gündüzün. Gündüz vakti.

nehari / neharî / nehârî / نَهَارِي

  • Gündüzcü.
  • Gündüzcü.
  • Gündüze ait.

nesterinzar

  • Gül bahçesi. Güllük. (Farsça)

nevaib-i eyyam

  • Günlerin belâları.

neyyir-i a'zam

  • Güneş, şems.

nigu

  • Güzel, iyi, hasen. (Farsça)

nihvar

  • Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam. (Farsça)

nikhu

  • Güzel huylu, iyi huylu. (Farsça)

niku

  • Güzel, iyi, hoş.

nikuyi / nikuyî

  • Güzellik, iyilik. (Farsça)

nime-i ruz

  • Günün ortası. Yarım gün.

nimhande

  • Gülümseme, tebessüm. (Farsça)

nirumend

  • Güçlü, kuvvetli, zorlu. (Farsça)

nısf-ün-nehar / nısf-ün-nehâr

  • Gün ortası.

nokta-i zerrin

  • Güneş. Altun nokta.

nüami / nüamî

  • Güney rüzgârı.

nur cemal / نُورْ جَمَالْ

  • Güzellik nuru.

nur-u cemal / nur-u cemâl

  • Güzellik nuru.

payiz / pâyîz / پایيز

  • Güz. (Farsça)

pehlivan

  • Güreşçi.

peri-i melahat / peri-i melâhat

  • Güzellik perisi.

pertev-i mihr

  • Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.

perviz-i felek

  • Güneş, şems.

puladsenc

  • Güzel silâh kullanan, iyi dövüşen. (Farsça)

pür-zünub / pür-zünûb

  • Günahlarla dolu.

pürcemal / pürcemâl

  • Güzelliklerle dolu.

ra'na / ra'nâ / رعنا

  • Güzel, hoş. (Arapça)

raid

  • Gürleyen, gürüldeyen.

rana / rânâ

  • Güzel, hoş.

rayiha / râyiha

  • Güzel ve hoş koku.

rayiha-i tayyibe / râyiha-i tayyibe

  • Güzel, hoş koku.

recül-ü facir / recül-ü fâcir

  • Günahkâr adam.

recülifacir / recülifâcir

  • Günahkâr adam.

rehket

  • Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık.

remaz

  • Güneşin harâretinin çoğalması.

remza'

  • Güneşin tesiriyle kızmış taş.

rencidehatır / rencidehâtır

  • Gücenmiş, hatırı kırılmış. (Farsça)

reşahat-ı kuvvet

  • Güç, enerji sızıntıları (yani çekimi).

resm-i gümrük

  • Gümrük vergisi.

revabıt-ı kuvvet / revâbıt-ı kuvvet

  • Gücün (icranın) bağları, etkileri.

revnak-bahş

  • Güzellik, tazelik ve parlaklık veren. (Farsça)

reyhan

  • Güzel bir koku, hoş kokulu bir bitki.

reyya

  • Güzel koku.

rimdida'

  • Gül.

rüsumat / rüsûmat / رسومات

  • Gümrük idaresi. (Arapça)

ruy-i hub

  • Güzel yüz.

ruy-i iltifat

  • Güler yüz.

ruyin-ten

  • Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu. (Farsça)

ruz / rûz

  • Gündüz.
  • Gün.

ruzane

  • Gündelik. Yevmiye. (Farsça)

ruzberuz

  • Günden güne. (Farsça)

ruzine

  • Gündelikçi. (Farsça)

ruzname / ruznâme / rûznâme

  • Günlük.
  • Günlük, olayların zaman sırasına göre yazıldığı defter, takvim.
  • Günleri gösteren yazı, takvim, günlük yazı.

ruznameli kandil / rûznâmeli kandil

  • Güneş.

ruzüşeb / rûzüşeb / روز و شب

  • Gündüz gece. (Farsça)

saba

  • Gün doğuşundan esen hoş ve lâtif rüzgar.
  • Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.

sabah

  • Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.

sabr-ı cemil / sabr-ı cemîl / صَبْرِ جَم۪يلْ

  • Güzel sabır; rıza göstererek katlanma.
  • Güzel sabır.

sabrıcemil / sabrıcemîl

  • Güzel bir sabır.

sada-yı şirin / sadâ-yı şirin

  • Güzel ve şirin ses.

sadi / sâdî

  • Gülistan isimli ünlü eserin de yazarı olan hakîm bir zat.

safa-yı gülşen

  • Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi.

şafak / شفق

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.
  • Güneşin doğacağı sıradaki aydınlık. (Arapça)

şafak vakti

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.

safriye

  • Güz mevsiminden önce biten ot.

sahhab

  • Gürültücü, patırtıcı.

sahib-i kudret

  • Güç, kuvvet ve iktidarı sahibi.

sahibcemal / sâhibcemâl / صاحب جمال

  • Güzel yüzlü, güzel. (Arapça - Farsça)

sahibe-i cemal / sâhibe-i cemâl

  • Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.

sahn-i gülşen

  • Gül bahçesinin ortası.

şahne / شحنه

  • Güvenlik görevlisi, polis. (Arapça)

sahur / sahûr

  • Güneşin batmasından imsak vaktine kadar olan zamânın son altıda biri, seher vakti; oruç tutmak için yemeğe kalkılan vakit.

salahat / salâhat

  • Günahsızlık ve temizlik, dindarlık.

sanayi-i latife / sanayi-i lâtife

  • Güzel, hoş ve ince san'atlar.

sanayi-i nefise / sanayi-i nefîse / sanâyi-i nefîse / صنایع نفيسه

  • Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.
  • Güzel san'atlar, ileri sanayi.
  • Güzel sanatlar.

şark-ı cenubi / şark-ı cenubî

  • Güneydoğu.

satvet / سطوت

  • Güç, ezici kuvvet.
  • Güçlülük. (Arapça)

sea

  • Güç, iktidar.

secaya / secâyâ

  • Güzel huy ve karakterler.

secaya-yı hasene / secâyâ-yı hasene

  • Güzel karakterler, ahlâk ve huylar.

şefaat / şefâat

  • Günahların bağışlanması için, peygamberlerin ve Allah katında makbul kişilerin, Allah'ın izniyle aracılık yapması.

şefi'-ül müznibin / şefi'-ül müznibîn

  • Günahkârların şefaatçısı Hazret-i Muhammed. (A.S.M.)

şefiülmüznibin

  • Günah işleyenlerin şefaatçısı.

sekebe

  • Güzel kokulu bir ağaç.

selametli / selâmetli

  • Güvenli, esenlikli.

selika / selîka / سليقه

  • Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
  • Güzel konuşma ve yazma yeteneği. (Arapça)

semend / سمند

  • Güzel ve çevik at. (Farsça)

şems / شمس / شَمْسْ

  • Güneş, âfitab.
  • Güneş.
  • Güneş.
  • Güneş.
  • Güneş. (Arapça)
  • Güneş.

şems-abad

  • Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer. (Farsça)

şems-i cemal / şems-i cemâl

  • Güzelliğin güneşi.

şems-i şevket-i islamiye / şems-i şevket-i islâmiye

  • Güçlü ve haşmetli olan İslâm güneşi.

şems-i şumus

  • Güneşlerin güneşi.

şems-misal

  • Güneş gibi.

şems-üş şümus

  • Güneşlerin güneşi. En büyük güneş. Çok seyyarelerin, etrafında döndüğü en büyük bir yıldız.

şemsi / şemsî

  • Güneşe ait. Güneşle alâkalı.

şemsi sene / şemsî sene

  • Güneş senesi. Yer küresinin güneş etrâfında bir devir yaptığı (bir kere döndüğü) sene. 365.242 vasatî güneş günü.

şemsü'ş-şumus

  • Güneşler güneşi.

şemsü'ş-şümus

  • Güneşlerin güneşi; Vega yıldızı.

şemsüşşümus / şemsüşşümûs

  • Güneşler güneşi.
  • Güneşlerin güneşi.

şemu'

  • Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.

serab-ı gurur

  • Gurur serabı; çöldeki aldatıcı su görüntüsü gibi insanları aldatan gurur.

serd-i kelam / serd-i kelâm

  • Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek.

sergin

  • Gübre, fışkı. (Farsça)

serpençe

  • Güçlü kuvvetli kimse. (Farsça)

setr-i hüsn

  • Güzelliği örtüp gizleme.

settar

  • Günahları örten, Allah.

şeves

  • Gururdan dolayı göz ucuyla bakma.

sevk-i kudreti / sevk-i kudretî

  • Güç ve kudrete dayalı yönlendirme.

seyl-i dalalet / seyl-i dalâlet

  • Gürültü ve şiddetle akan inançsızlık, sapkınlık seli.

seyrangah / seyrangâh

  • Güzel manzaralı gezinti yeri.

seyyare

  • Güneş etrafında dolaşan gezegen.

seyyiat / seyyiât / سيآت / سَيِّاٰتْ

  • Günahlar, kötülükler.
  • Günahlar.
  • Günahlar, kötülükler.

seyyie / سيئه / سَيِّئَه

  • Günah.
  • Günah, kötülük.

sıbah

  • Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule.
  • Güzel nesneler, parıltı.

şiddet-i ittisal

  • Güçlü bağ, irtibat.

sıfat-ı hasene

  • Güzel özellik.

şıhne / شحنه

  • Güvenlik görevlisi, inzibat görevlisi. (Arapça)

sika / ثقه

  • Güvenilir kişi. (Arapça)

sıla-i rahim

  • Gurbette bulunanın memleketine gelip akrabasına kavuşması.

silah-ı kuvvet / silâh-ı kuvvet

  • Güç silâhı.

sim / sîm

  • Gümüş.

sim ü zer

  • Gümüş ve altın.

sim-ten

  • Gümüş tenli. (Farsça)

simber / sîmber / سيمبر

  • Gümüş gibi beyaz göğüslü. (Farsça)

simin-ten

  • Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. (Farsça)

simten / sîmten / سيم تن

  • Gümüş tenli. (Farsça)

siret-i hasene

  • Güzel ve iyi ahlâk.

sırr-ı hasen

  • Güzel sır.

sitte-i sevr

  • Güneş'in Sevr burcunda bulunduğu Nisan ayında fırtınalariyle meşhur olan altı gün.

siyaset-i hazıra / siyaset-i hâzıra

  • Günümüz siyaseti.

siyaset-i medeni / siyaset-i medenî

  • Günümüz medeniyetinin siyaseti.

sohbet-i gül

  • Gül sohbeti.

su'ubet / su'ûbet / صعوبت

  • Güçlük. (Arapça)

şua

  • Güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.

sühan-dan / sühan-dân

  • Güzel söz söyleyen. (Farsça)

sühan-güzar

  • Güzel konuşan, güzel söz söyleyen. (Farsça)

sühan-perdaz

  • Güzel ve düzgün söz söyleyen. (Farsça)

sühan-ran / sühan-rân

  • Güzel söyleyen, güzel konuşan. (Farsça)

sümür

  • Gümüş.

şumus

  • Güneşler.

şümus / şümûs

  • Güneşler.
  • Güneşler.
  • Güneşler.

sun'-i bedi'

  • Güzel eser.

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

suret-i şemsiye

  • Güneşin görünümü.

ta'vis

  • Güç etmek, zorlaştırmak.

taassür / تعسر

  • Güçleşme. (Arapça)

taasür

  • Güç yapmak, zor yapmak.

tab / tâb

  • Güç, tâkat.

tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal / tabakat-ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl

  • Güzellik, üstünlük ve mükemmellik tabakaları.

tabiat-ı masiyet / tabiat-ı mâsiyet

  • Günahın tabiatı, doğası; Allah'a karşı yapılan isyankârlığın ve günahın temel özellikleri, yapısı.

tadahuk

  • Gülüşmek.

tadhik

  • Güldürmek.

tafziz

  • Gümüş kaplama, gümüşleme.

tagziz

  • Gümüşle süslemek.

tahallül-ü mehasin

  • Güzelliklerin araya girmesi.

taharrüc

  • Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.

tahsin etmek

  • Güzel bulmak.

tahsinat

  • Güzelleştirmeler.

taib / tâib

  • Günahlarına tevbe etmiş.

takat / tâkat / طَاقَتْ

  • Güç, kuvvet. İktidar.
  • Güç, kuvvet.
  • Güç, kuvvet.
  • Güç.

takatsiz

  • Güçsüz, kuvvetsiz.

taksirat / taksîrât

  • Günâhlar, kabahatlar, kusûrlar.

takva / takvâ / تَقْوٰي

  • Günahlardan sakınma.
  • Günahlardan sakınma.

takvadarane / takvâdârâne

  • Günahlardan sakınırcasına.

takviye etmek

  • Güçlendirmek.

tamam-ı nehar

  • Gündüzün tamamı.

tantana / طنطنه

  • Gürültü, ses.
  • Gürültü patırtı ile gösteriş yapma. (Arapça)

tarraka

  • Gümbürtü.
  • Gümbürtü, gürültü.
  • Gümbürtü.

tartib-i lisan

  • Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.

tas'ib

  • Güçleştirmek.

tasa'ub

  • Güçleşme. Güç olma.

tatayyub

  • Güzel koku sürünme.

tava'ur

  • Güçlük, zorluk.

tavaif / tavâif

  • Guruplar, bölükler.

tavk

  • Güç, tâkat.

tavk-ı harici

  • Gücün, takatin üstü.

tayyib / طيب

  • Güzel, hoş. (Arapça)

te'minat / te'mînât / te'mînat / تَأْمِينَاتْ

  • Güven ve garanti vermek.
  • Güvence verme, emin kılma.

te'sim

  • Günah işledin demek. Bir kimsenin günahkâr olduğunu söylemek.

tebessüm / تبسم

  • Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.
  • Gülümseme.
  • Gülümseme, kendinin işitmeyeceği şekilde sessiz gülme.
  • Gülümseme.
  • Gülümseme. (Arapça)
  • Tebessüm etmek: Gülümsemek. (Arapça)

tebessüm etme

  • Gülümseme.

tebessüm-künan

  • Gülümser tarzda, gülümseyerek. (Farsça)

tebessümkarane / tebessümkârane / tebessümkârâne

  • Gülümsercesine.
  • Gülümsercesine.

tecella-yı cemal / tecellâ-yı cemâl

  • Güzelliğin yansıması.

tecelli-i cemal / tecellî-i cemâl

  • Güzelliğin yansıması.

tecemmül

  • Güzelleşme.

tecvid / tecvîd

  • Güzel yapmak, Kur'ân-ı kerîmi harflerin mahreclerine (çıkış yerlerine) ve sıfatlarına uygun olarak okumak ve bunu anlatan ilim.

tefakkuh

  • Gül gibi açılma.

tefarık / tefârık

  • Güzel bir koku.

tefel

  • Guslü ve temizliği terk etmekle vücudun kokması.

tefsik

  • Günaha sürükleme.

tegammüd

  • Günahı örtmek.

tekfir-i zünub

  • Günahları örtme, affetme.

telkari / telkârî / تل كاری

  • Gümüş işleme. (Türkçe - Farsça)

teminat

  • Güvence.

têminat / têminât

  • Güvence.

teminat / temînât / تأمينات

  • Güvence parası. (Arapça)

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

terennüm

  • Güzel güzel anlatma, yavaş ve güzel sesle şarkı söylemek.

tesaru'

  • Güreşme. Birbiriyle güreş etme.

teşavüs

  • Gururlanıp gözücuyla bakmak.

teşerruk

  • Güneşte oturmak.

teshir-i şems ve kamer ve nücum

  • Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirme.

tesir-i kudret

  • Güç ve iktidarın etkisi.

teşrir

  • Güneşte bez serip kurutmak.

tevafuk-u latife / tevafuk-u lâtife

  • Güzel tevafuk, uygunluk.

tevana / tevânâ / توانا

  • Güçlü. (Farsça)

tevbe

  • Günahı için af dileyip bir daha işlememeye niyetlenme.

tezyid-i hüsün

  • Güzelliğin ziyadeleşmesi, artması.

tib / tîb / طيب

  • Güzel koku. (Arapça)

tiflis

  • Gürcistanda bir şehir.

tigzen / tîgzen

  • Güzel kılıç kullanan. (Farsça)

tih

  • Gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses.

tilavet / tilâvet / تلاوت

  • Güzel Kur'ân okuma. (Arapça)
  • Tilâvet etmek: Usûlüne göre Kur'ân okumak. (Arapça)

timsal-i şems

  • Güneşin yansıyan görüntüsü.

tiryak / tiryâk

  • Güçlü derman, ilâç.

tuba / tûbâ

  • Güzellik, cennet ağacı.

tübban

  • Güreşçilerin donu.

tuvan

  • Güç, kuvvet. (Farsça)
  • Güç, kuvvet.

tüvan / tüvân / توان

  • Güç. (Farsça)

tüvana / tüvânâ / توانا

  • Güçlü. (Farsça)

udhuke

  • Gülünç şeyler. Komedi.

udhukeperdaz / udhukeperdâz

  • Güldürücü, komik. (Farsça)

ümena / ümenâ / امنا

  • Güvenilir kişiler. (Arapça)

ünzuha

  • Gurur, kibir, büyüklük.

üslub-u hasen / üslûb-u hasen

  • Güzel ifade tarzı.

usr / عسر

  • Güçlük. (Arapça)

usra

  • Güçlük, zorluk.

usret / عسرت

  • Güçlük, sıkıntı, zorluk. (Arapça)

üsruş

  • Güzel ses. (Farsça)

usse

  • Güve denilen böcek.

üsve-i hasene / اُسْوَۀِ حَسَنَه

  • Güzel örnek.

vahamet

  • Güçlük, tehlike.

vahdet-i kudret

  • Güç ve iktidardaki teklik.

vakt-ı ısfırar

  • Gün batımına doğru güneşin sararma vakti.

vakt-i zeval

  • Güneşin tam ortada, bize göre doğu ve batı ortasında bulunduğu ve gölgenin gündüzde en kısa olduğu zaman. Zeval vakti.

vaz-ı hasen

  • Güzel bir konum.

vebal / vebâl / وبال

  • Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes'uliyeti.
  • Günah, zarar.
  • Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.
  • Günah. (Arapça)

vecih

  • Güzel, hoş, uygun.

vedia / vedîa

  • Güvenilen kimseye saklamak için verilen mal. Emânet.

vehamet / vehâmet

  • Güçlük, tehlike.

velvele / ولوله / وَلْوَلَه

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.
  • Gürültü, patırtı, şamata.
  • Gürültü patırtı. (Arapça)
  • Gürültü.

velvele-alud / velvele-âlûd

  • Gürültü patırtı içinde kalmış.

velvele-endaz / velvele-endâz

  • Gürültü patırtı eden. Gürültücü. (Farsça)

velvele-engiz

  • Gürültü koparan, gürültü çıkaran. (Farsça)

velvele-i istihsan

  • Güzellikleri pek çok dille bir arada haykıran sesler.

velvele-i teşhir ve takdis

  • Güzellikleri sergilemek ve bütün eksikliklerden uzak görmeyi dile getiren sesler.

vera / verâ

  • Günahtan şiddetle kaçınma hâli.

verd / ورد

  • Gül. (Arapça)

vesile-i cemile

  • Güzel sebep. Güzel fırsat.

veşt

  • Güzel. (Farsça)

vizr

  • Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.
  • Günah, hata, ağırlık.

yara / yârâ / یارا

  • Güç, kuvvet, kudret, takat. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)

yasemin

  • Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç. (Farsça)

yemin-i gamus / yemîn-i gâmûs

  • Günâha ve Cehennem'e sokan yemin. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek, yemin etmek.

yevm / يَوْمْ / یوم

  • Gün.
  • Gün.
  • Gün.
  • Gün. (Arapça)

yevmen fe yevmen

  • Günden güne, gittikçe.

yevmen feyevmen

  • Gün be gün; günden güne.

yevmenfeyevmen / یوما فيوما

  • Günden güne. (Arapça)

yevmi / yevmî / يَوْم۪ي / یومى

  • Günlük.
  • Günlük. Güne ait.
  • Günlük.
  • Günlük, gündelik. (Arapça)

yevmiye / يَوْمِيَه

  • Günlük.
  • Günlük.

yevmiye ve seneviye

  • Günlük ve yıllık.

yevmiyye / یومى

  • Gündelik ücret. (Arapça)

zabıta / zâbıta / ضابطه

  • Güvenlik güçleri.
  • Güvenlik görevlisi. (Arapça)

zabtiyye / ضبطيه

  • Güvenlik güçleri, polis, jandarma. (Arapça)

zafiyet / zâfiyet

  • Güçsüzlük, dermansızlık.

zaif / zâif

  • Güçsüz, zayıf.

zaki

  • Güzel kokulu, keskin kokulu.

zarif

  • Güzel, ince.

zav'-uş şems

  • Güneş ışığı.

zebun / zebûn

  • Güçsüz, aciz.

zenb

  • Günah, suç, kabahat.
  • Günah, suç, kabahat.

zeval vakti / zevâl vakti

  • Güneşin tam tepeden ayrıldığı an.

zeval-i ismet / zevâl-i ismet / زَوَالِ عِصْمَتْ

  • Gühasızlığın sona ermesi.
  • Günahsızlığın, ma'sumluğun son bulması.

zey'

  • Güzelce pişip erimek.

zeyneb

  • Gül.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın