LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gözle ifadesini içeren 210 kelime bulundu...

a'şa

  • Gözleri dumanlı olan adam.
  • Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı.
  • Gece vakti gözleri görmeyen kimse.

a'yan / a'yân / اعيان

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Bir yerin ileri gelenleri.
  • Meclis âzaları. Senato âzaları.
  • Muayyen ve müşahhas olan şeyler.
  • Altınlar.
  • Kaymakam.
  • İleri gelenler, eşraf, sosyete. (Arapça)
  • Gözler. (Arapça)

a'yün / اعين

  • (Tekili: Ayn) Gözler, aynlar.
  • Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
  • Gözler. (Arapça)
  • Pınarlar. (Arapça)

adem-i tarassut

  • Gözlemlememe.

adese-i ayniyye

  • Gözleme merceği.

afak / âfâk

  • Ufuklar; dış dünya, gözle görülen âlemler.

ahrez

  • Gözleri dar ve küçük olan.

ahu

  • Ceylân. (Farsça)
  • Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. (Farsça)
  • Gazâl. (Farsça)
  • Mc: Dilber. Mahbub. (Farsça)

aksu

  • Gözlerde görülen bir hastalık. (Türkçe)

alamet-i zahire / alâmet-i zâhire

  • Gözle görülen belirti.

alat-ı basariye / âlât-ı basariye

  • Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.

alem-i mana / âlem-i mânâ

  • Mânâ âlemi; maddî gözle görünmeyen mânevî âlem; rüya ve keşif âlemi.

alem-i mülk ve şehadet / âlem-i mülk ve şehadet

  • Gözle görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i ruhani / âlem-i ruhanî

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Gözle görünen âlem, dünya.

aşa

  • (Çoğulu: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi.

ashab / ashâb

  • Peygamber efendimizi sağlığında peygamber iken bir ân gören, eğer âmâ ise (gözleri görmüyorsa) bir ân konuşan büyük ve küçük müslümanlar. Tekili sâhib'dir.

ashab-ı şuhud

  • Görülmeyen âlemlerdeki hakikatleri gözlemleyebilen kişiler.

atraf

  • (Tekili: Tarf ve Taraf) Gözler.
  • Taraflar. Kenarlar.

ayet-i tekviniye / âyet-i tekvîniye

  • Maddî alemde gözle görülen âyet.

aynelyakin / aynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

azırra

  • (Tekili: Zarir) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.

baky

  • Bakmak, nazar.
  • Muntazır olup yol gözlemek.

basair

  • (Tekili: Basiret) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler.
  • Kalb duyguları.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

bevarik

  • (Tekili: Bârika) Şimşek ve yıldırım parıltıları.
  • Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.

biaynelyakin / biaynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.
  • Gözle görürcesine kesin bilerek.

biaynilyakin / biaynilyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

cahi / cahî

  • (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.

cahma'

  • Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.

cahzem

  • Gözleri büyük olan kimse.

cefnak

  • Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.

çeşman / çeşmân / چشمان

  • (Tekili: Çeşm) Çeşmler, gözler.
  • Gözler. (Farsça)

cilbend

  • Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.

cin

  • Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen; evlenme, yeme-içme, çoğalmaları bulunan ve gözle görülmeyen varlıklar. Fârisî dilinde cine peri denir.

çipil

  • Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse.
  • Çepel.

cuham

  • İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.

deriyye

  • Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.

dest-keş

  • Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. (Farsça)
  • Kazanç. Kâr. (Farsça)
  • Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)
  • Bir işten vazgeçen. (Farsça)

dideban / dîdebân

  • Gözcü, gözleyen.

didegan / dîdegân / دیدگان

  • Gözler. (Farsça)

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

ebsar / ebsâr / ابصار

  • (Tekili: Basar) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
  • "Basar"ın çoğulu. Gözler, görme hassaları.
  • Gözler.
  • Gözler. (Arapça)

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nuraniye

  • Gözle görünmeyen nurânî cisimler.

ed'ac

  • Gözleri kara renkte ve büyükçe olan.
  • Pek siyah şey.

ehl-i ihtisas ve müşahede

  • Görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler.

ehl-i keşf

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i keşif

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış insanlar.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i keşif ve velayet / ehl-i keşif ve velâyet

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah'ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip olan veli zâtlar (k-ş-f;.

ehl-i tahkik ve keşif

  • Maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar.

ehl-i velayet ve şuhud / ehl-i velâyet ve şuhud

  • Mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah'ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip insanlar, velîler.

enzar / enzâr / انظار

  • Bakışlar, gözler. (Arapça)

enzar-ı mahlukat önünde / enzâr-ı mahlûkat önünde

  • Bütün varlıkların gözleri önünde.

ersad

  • (Tekili: Rasad) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.

eşkel

  • Gözlerinin akı kırmızılı olan adam.
  • Beyaz koyun.

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

gamz

  • Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak.
  • Çene veya yanak çukurluğu.

gamze

  • Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış.
  • Çene veya yanak çukurluğu.

gayb / غایب

  • Gizli olan, gözle görülmeyen şey.
  • Belirsiz, bilinmeyen şey.
  • Gözle görülmeyen, gizli. (Arapça)
  • Kayıp. (Arapça)

girişme

  • İşve, naz, cilve. Gözle kaşla işaret. (Farsça)

hadil / hâdil

  • (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış.
  • Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.

hakim-i ruhani / hâkim-i rûhânî

  • Rûhânî hâkim; gözle görülmez idareci.

hallakıyet-i umumiye / hallâkıyet-i umumîye

  • Bütün varlıklar âleminde gözlemlenen Allah'ın yaratıcılık özelliği.

havarık-ı zahire

  • Gözle görülebilen harikalar.

hazine-i hassa-i rahmet nazırı / hazine-i hassa-i rahmet nâzırı

  • İlahi rahmetin çok özel hazinelerinin gözlemcisi.

hücerat

  • (Hücürat-Hücrât) Hücreler. Hüceyreler. Gözler, odacıklar.

hücrat

  • (Tekili: Hücre) Hücreler, gözler, odacıklar.

hücürat

  • (Tekili: Hücre) Hücreler, odacıklar, gözler.

hur

  • (Tekili: Ahver) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar.
  • Cennet kızları, huriler.

hurde-bini / hurde-bînî

  • Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.

huri

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.

huşşa'

  • (Haşi') Huşu içinde olanlar. Gözleri korku ve saygı ile düşkün bir hâlde olanlar.

iftiras

  • Fırsat gözlemek. Fırsatı ganimet bilmek.

ıhaze

  • (Çoğulu: İhâzât-İhâz) Su birikip toplanacak yer.
  • Bir kimsenin kendisi veya sultanı için hıfzedip gözlediği yer.

ıhdar

  • Kendini gözlemek.
  • Bir yerde durmak, ikâmet.

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

intihaz

  • Fırsat bilip kaçırmamak. Fırsat gözlemek.

intizar

  • (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.
  • Bekleme, gözleme.

intizaren

  • Bekleyerek, gözleyerek.

irtikab

  • Bekleme, gözleme.
  • Ümit etme, umma.

işrak vakti / işrâk vakti

  • Güneşin ufuk hattından beş derece (bir mızrak boyu) yükselmesinden, yâni güneşin çıplak gözle bakılamıyacak kadar parlamasından îtibâren başlayan zaman, bayram namazı vakti.

istihlal

  • Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi.
  • Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi.
  • Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi.
  • Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması.
  • İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.

kehail

  • (Tekili: Kehil) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler.

kehhal

  • Gözlere sürme süren.
  • Göz doktoru.

kehila

  • Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın.

kemal-i zuhur / kemâl-i zuhur

  • Son derece açık olma; gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda olma.

keramet-i aleniye

  • Açık, gözle görünür kerâmet.

kilaet

  • Korumak. Gözlemek. Muhafaza.

kırla

  • Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

klasör

  • Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. (Fransızca)
  • Geniş mukavva dosya. (Fransızca)

kurret-ül a'yun

  • Gözlerin nuru.
  • Çok sevilen ve göz aydınlığına sebeb olanlar.

latif / latîf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

ma'kul ilimler / ma'kûl ilimler

  • His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

ma'nevi miras / ma'nevî mîrâs

  • Âlem-i emrdeki (gözle görülmeyen âlemdeki) şeyler yâni îmân, mârifet (tanıma, bilme), rüşd (doğru yolda olmak) gibi nîmetler (güzellikler, iyilikler).

maatıf

  • (Tekili: Ma'tıf ve Mı'taf) Gözlenilecek veya bakılacak yerler.

maddeten

  • Cismen. Madde ve cisim olarak.
  • İş olarak, iş ile.
  • Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.

maddiyat

  • (Tekili: Maddiyet) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.

maddiyet

  • Gözle görülür, elle tutulur şey.
  • (Çoğulu: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.

maddiyyat

  • Gözle görülür, elle tutulur şeyler.

mahsus ve meşhud

  • Hissedilir ve görülür olma, elle tutulur, gözle görülür hale getirme.

mahsusat / mahsusât

  • Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
  • Gözle görülür şeyler.

manevi alem / mânevî âlem

  • Maddeden olmayan, maddî gözle görünmeyen âlem.

mazgal

  • yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.

mazi-i şuhudi / mazi-i şuhudî

  • Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

medami'

  • Göz yaşları.
  • Gözler.

medd-i nazar etmemek

  • Bakışlarını yöneltmemek, gözlerini dikmemek.

melek

  • Allahü teâlânın nûrdan yarattığı gözle görülmeyen mâsum (kötülüklerden korunmuş) varlıklar. Çokluk şekli, melâike'dir.

melekut alemi / melekût âlemi

  • Gözle görülmeyen âlem, ruh ve mânâ âlemi. Buna yalnız Melekût da denir.

mer'i / mer'î

  • Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.
  • Riayet edilen, saygı gösterilen.
  • Yürürlükte olan, gözle görülen.

mer'iyyat

  • (Tekili: Mer'î) Gözle görülen şeyler.

meşhud / meşhûd / مشهود

  • Şahit olunan, görülen, gözlemlenen.
  • Görülmüş, gözlenmiş. (Arapça)
  • Meşhûd olmak: Görülmek, gözlenmek. (Arapça)

meşhudat / meşhudât / meşhûdât

  • Gözlemler, görülen şeyler.
  • Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.
  • Yapılan gözlemler.

meşhudatça

  • Gözlemce.

meşhudiyyet

  • Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik.

meşmeşiye

  • Bazı evliyanın keşfen gözlemledikleri gaybî veya misâlî bir âlem.

mikroskop

  • Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet. (Fransızca)

mirsad / mirsâd / مرصاد

  • Gözetleme yeri. Rasad yeri.
  • Gözetleme âleti.
  • Suçluları gözleyip duran.
  • Pusu.
  • Suçlular için hazır bekleyen.
  • Gözlemevi, gözlem yeri. (Arapça)

mirsad-ı tefekkür

  • Tefekküre sebep olan gözlem.

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

müktehil

  • (Kuhl. dan) Kendi gözlerine sürme çeken.
  • Otluk veya çimenle yemyeşil olan.

muntazar

  • Ümid ile gözlenen. Beklenen. Gözetilen.

muntazır

  • Bekleyen. Gözleyen. Birisinin gelmesini bekleyen.

mürabata

  • Bağlamak.
  • Düşman gelecek yerleri gözleyip sakınmak.

mürtekıb

  • (Rükub. dan) Bekleyen, gözleyen, uman.
  • Göz hapsine alan.

müşahedat / müşâhedât / müşahedât / مشاهدات

  • (Tekili: Müşahede) Gözle görülen şeyler.
  • Görüşler.
  • Keşifle seyredilenler.
  • Man: Mücerret his ile kat'iyyetle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.
  • Gözlemler.
  • Gözlemler.
  • Gözlemler. (Arapça)

müşahedat-ı beşeriye

  • İnsanların gözlemleri, şahit olduğu olaylar.

müşahedat-ı vakıa / müşahedat-ı vâkıa

  • Olgular, gerçekler üzerinde yapılan müşahedeler, gözlemler.

müşahede / müşâhede / مشاهده / مُشَاهَدَه

  • Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Seyretmek.
  • Muayene, kontrol.
  • Görme, gözlem.
  • Gözlem.
  • Gözlem. (Arapça)
  • Müşâhede edilmek: Gözlemlenmek. (Arapça)
  • Müşâhede olunmak: Gözlemlenmek. (Arapça)
  • Görme, gözlemleme.

müşahede eden

  • Gören, gözlemleyen.

müşahede edici

  • Gözlemci.

müşahede edilen

  • Gözlemlenen.

müşahede etme

  • Seyretme, gözlemleme.

müşahede etmek

  • Görmek, gözlemlemek.

müşahedet

  • Gözlem, deney, tecrübe.

müşahedeten / müşâhedeten

  • Gözlemle.
  • Gözlemle.

müşahedetullah

  • Varlıklar üzerinde Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemleme.

müşahitlik

  • Gözlemcilik.

mutarassıd

  • Gözleyen. Tarassud eden.

mütecessim

  • Şekillenen, cisimlenerek görünen, gözle görünen.

mütegamızin / mütegamızîn

  • (Tekili: Mütegamız) Birbirine göz ucu ile işaret edenler, gözle işaretleşenler.

müterakkıb

  • (Rükub. dan) Gözleyen, bekleyen.

müteşahhıs

  • (Şahs. dan) Şahıslanan, gözle görünür hâle gelen.
  • Şahsı farkedilmiş olan.
  • Şahsını tanıyan.
  • Gözle görünür hâle gelen, şahsı fark edilmiş olan, ayırt edilmiş olan.

muttali olan

  • Bir bilgiye ulaşan, gözlemleyen.

na-bina

  • (Çoğulu: Na-binayan) Kör, a'mâ, gözleri görmez. Anadan doğma kör.

na-meşhud

  • Gözle görülmemiş, şâhit olunmamış. (Farsça)

nazar değmesi

  • Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.

nazır-ı mahir / nâzır-ı mâhir

  • Becerikli gözlemci.

nazırlık / nâzırlık

  • Gözlemcilik, gözeticilik.

nazırsız / nâzırsız

  • Gözlemcisiz.

nazragah / nazragâh

  • Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü. (Farsça)

necs

  • (Neces) Pis ve murdar olan, habes. şer'an pis olup gözle görülen şey.
  • Pis, murdar olan, şer'an pis olup gözle görülen şey.

nigahban / nigâhban

  • Bekçi. Gözcü. Gözleyen.

pozitivizm

  • Gerçeğin deney ve gözlemle elde edilebileceği görüşünü savunan felsefî doktrin.

rasad / رصد / رَصَدْ

  • Gözleme, gözetme, gözlem.
  • Pusu tutma.
  • Gözlem. (Arapça)
  • Gözetleme. (Arapça)
  • Rasad edilmek: Gözlemlenmek. (Arapça)
  • Rasad etmek: (Arapça)
  • Gözlem yapmak. (Arapça)
  • Gözetlemek. (Arapça)
  • Gözlem.

rasadgah / rasadgâh

  • Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi. (Farsça)

rasadhane / رصدخانه

  • Gözlemevi. (Arapça - Farsça)

rasadi / rasadî / رصدی

  • Gözlemle ilgili. (Arapça)

rasat ehli

  • Gözlemci, gözetleyen.

rasathane / rasathâne

  • Gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlem evi.
  • Gözlem evi.

rasd

  • Yol gözlemek.

rasıd

  • (Çoğulu: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.

rassad / رصاد

  • (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
  • Gözlemci, gözlem yapan. (Arapça)

rekabet

  • Gözleme, gözetleme.
  • Kendi işini yürütmeye çalışma.
  • Benzerleriyle yarışa çıkma.

rıd'

  • Yardımcı, muavin.
  • Gözleyici.

riya-yı mütecessid / riyâ-yı mütecessid

  • Beden giymiş ve gözle görülür hale gelmiş gösteriş.

röntgen

  • Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır.
  • Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.

ruhani / ruhanî

  • Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek.
  • Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
  • Ruha ait, ruhla ilgili, gözle görülemeyen, cismi olmayan.

ruhaniler / ruhanîler

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlıklar.

ruhaniyat / ruhâniyât

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âleminin varlıkları.

safha

  • Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri.
  • Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri.
  • Kısım.
  • Bir şeyin düz yüzü.
  • El ayası.
  • Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri.
  • Yazılmış ve yazılabilir sahife.

seaf

  • Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir.
  • Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.

şuhud / şuhûd

  • Şahit olma, gözlemleme.

şuhud-u kevniye

  • Kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler.

şuhudi / şuhudî

  • Açıkça, gözle görür derecede.

suinazar / sûinazar / سوء نظر

  • Kötü gözle bakış. (Arapça - Farsça)

ta'kib

  • Gözlemek.
  • Yolunda gitmek.
  • Peşinden yürümek.
  • Suçlunun suçunu araştırmak.
  • Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi.
  • Bir şeyi ciddiyetle istemek.

tarassud / ترصد

  • Gözleme. (Arapça)
  • Tarassud edilmek: Gözlenmek. (Arapça)
  • Tarassud etmek: Gözlemek. (Arapça)

tarassudat / tarassudât

  • Gözlemeler.
  • (Tekili: Tarassud) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.

tarsis

  • (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma.
  • Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.

tatallu'

  • Nazar etmek, bakmak.
  • Beklemek, gözlemek, muntazır olmak.

tatalu'

  • Birbirine bakmak. Gözlemek.

tebrik

  • Gözlerini dike dike bir yere bakmak.
  • Günaha girmek.
  • Uzak bir yere sefer etmek.
  • Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak.
  • Kadının süslenip püslenmesi.
  • Evi ziynetleyip süslemek.

tecribi ilimler / tecribî ilimler

  • Tecribe ve müşâhede (gözlem) ile elde edilen bilgiler, ulûm-i akliyye (aklî ilimler).

teetti

  • Asan olmak, kolaylaşmak.
  • Beklemek, gözlemek.

tekeffü'

  • Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek.

telaum

  • Muntazır olmak, gözlemek, beklemek.

telebbüd

  • Birbiri üstüne yığılmak.
  • Bir yere gizlenip av gözlemek.

televvüm

  • Muntazır olmak, beklemek, gözlemek.
  • Kabul etmemek.

temaşa / temâşâ

  • Görme, gözlem yapma.

temaşa ehli / temâşâ ehli

  • Gözlemci, gözetleyen.

temaşa etme

  • Bakma, seyretme, gözlem yapma.

temaşager / temâşâger

  • Seyirci, gözlemci.

terakkub

  • Bekleme, gözetleme, yol gözleme.
  • Ümit etme.
  • Muntazır olma.

tevbis

  • Köpek yavrusunun gözlerini açması.

tevhid-i şuhud / tevhid-i şuhûd

  • Görünen ve gözlemlenen herşeyi bir olan Allah'a verme ve Ona ait kılma.

tezahürat-ı rububiyet / tezahürât-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin gözle görülür olması.

tilmiz-i avrupa

  • Avrupa öğrencisi; Batı felsefesinden ders alan, hayata bu gözle bakan öğrenci.

usmur

  • (Çoğulu: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.

uyun / uyûn / عيون

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Kaynaklar, pınarlar.
  • Gözler. (Arapça)

uyun-u ehl-i hak / uyûn-u ehl-i hak

  • Hakka taraftar olanların gözleri.

uyun-u mü'minin / uyûn-u mü'minîn

  • Mü'minlerin gözleri.

vasvas

  • Kadınların örtündükleri ve ancak gözleri görünecek derecede dar olan yüz örtüsü.

vasvasa

  • Yüz örtüsü.
  • Köpek eniğinin gözlerinin açılması.

vaziyet-i meşhude / vaziyet-i meşhûde

  • Gözlemlenen durum.

yakin-i imaniye / yakîn-i imanîye

  • İmanî kesinlik; kesin olan inanç. Gözle görür derecesinde kesin iman.

yed-i beyda / yed-i beydâ

  • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR