LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te görü ifadesini içeren 1366 kelime bulundu...

işaret-i nass / işâret-i nass

  • Nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) görünen mânâsından başka, ayrıca maksûd olmayan, kastedilmeyen bir mânâyı da bildirmesi.

abdal

  • Evliyadan fazla nuraniyet kazanmış ve bir anda birkaç yerde görünebilen zâtlar.

abid-i muhsin / âbid-i muhsin

  • Allah'ı görür gibi Ona ibadet eden.

acaib-i mülk ve melekut / acaib-i mülk ve melekût

  • Allah'ın sahip olduğu ve hükmettiği görünen ve görünmeyen âlemlerdeki acaiplikler.

acib / acîb

  • Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
  • Benzeri görülmeyen, şaşırtıcı.

acibe / acîbe

  • Şaşılan ve hayret uyandıran şey; benzeri görülmeyen; garip.

adalet-i mahz

  • Tam ve mükemmel adalet; "ferdin hukuku asla fedâ edilemez" görüşündeki adalet.

adalet-i mahza / adâlet-i mahzâ

  • Tam adâlet; "ferdin hukuku hiçbirşey için fedâ edilemez" görüşünde olan adalet anlayışı.

add / عد

  • Sayma, görme, değerlendirme, kabul etme. (Arapça)
  • Addedilmek: Sayılmak, görülmek, değerlendirilmek. (Arapça)
  • Addetmek/eylemek: Saymak, görmek, değerlendirmek. (Arapça)
  • Addolunmak: Sayılmak, kabul edilmek. (Arapça)

adem-i basiret

  • Basiretsizlik, görüşsüzlük.

adem-i kuvvet-i zahire / adem-i kuvvet-i zâhire

  • Görünürde herhangi bir maddî güce sahip bulunmayan.

adem-i rü'yet

  • Görünmezlik, görülememe.

adem-i zahiri / adem-i zâhirî / عَدَمِ ظَاهِر۪ي

  • Görünürdeki yokluk.

adet zamanı / âdet zamânı

  • Kadında ve ergenlik çağına gelmiş olan kızlarda hayız (âdet) kanı görüldüğü andan kesilmesine kadar olan günlerin sayısı.

afak / âfâk

  • Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire.
  • Etraf. Cihetler.
  • Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
  • Ufuklar; dış dünya, gözle görülen âlemler.
  • "Ufuk"un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.

afil / âfil / آفل

  • Uful eden. Gurub eden. Batan.
  • Görünmez olan. Kaybolan.
  • Fâni, geçici.
  • Batan. (Arapça)
  • Görünmez olan. (Arapça)

agnostik

  • fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

ahfeş

  • Küçük gözlü, zayıf bakışlı.
  • Yalnız gece gören kimse.
  • Üç büyük Arab âliminin lâkabı.
  • Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.

ahirbin / âhirbîn / آخربين

  • İleri görüşlü. (Arapça - Farsça)

ahmak

  • Aklı az, görüşü kısa olan.

ahmed-i rüfai / ahmed-i rüfâî

  • (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)

ahval-i zahiriye / ahvâl-i zahiriye

  • Dış görünüşe ait haller, durumlar.

akibet-bin / âkibet-bin

  • İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören. (Farsça)

akibet-bini / âkibet-binî

  • Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme. (Farsça)

akıbetbin / âkıbetbîn / عاقبت بين

  • Âkıbeti gören; ileri görüşlü.
  • Sonu gören, ileri görüşlü. (Arapça - Farsça)

akl-ı evvel

  • "İlk akıl, Allah'ın yarattığı ilk mahlûk" mânâsında bazı eski filozofların görüşü.

akl-ı külli / akl-ı küllî

  • Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

akl-ı sakim / akl-ı sakîm

  • Kısa görüşlü akıl. Düşündükleri şeylerde ve yaptıkları işlerde yanılan ve çok kere pişmanlığa sebeb olan akıl.

aks-i misal

  • Görüntünün yansıması.

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

aksu

  • Gözlerde görülen bir hastalık. (Türkçe)

akval-i müfessirin / akvâl-i müfessirîn

  • Kur'ân-ı Kerimi tefsir edip yorumlayan âlimlerin görüşleri.

al / âl

  • Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
  • Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap.
  • Hile, tuzak.

alamet-i zahire / alâmet-i zâhire

  • Gözle görülen belirti.

alem-i batın / âlem-i bâtın / عَالَمِ بَاطِنْ

  • Görünmeyen, iç âlem.
  • İç âlem, görünmeyen âlem.

alem-i gayb / âlem-i gayb / عَالَمِ غَيْبْ

  • Gayb âlemi, görünmeyen âlem.
  • Görünmeyen âlem.

alem-i gayb ve şehadet / âlem-i gayb ve şehadet

  • Görünmeyen ve görünen âlemler.

alem-i hakiki / âlem-i hakîkî / عَالَمِ حَق۪يق۪ي

  • (Görünen) Gerçek âlem.

alem-i maddi / âlem-i maddî

  • Maddî âlem, görünen âlem.

alem-i maddiyat ve şehadet / âlem-i maddiyat ve şehadet

  • Maddî ve görünen âlem.

alem-i mana / âlem-i mânâ

  • Mânâ âlemi; maddî gözle görünmeyen mânevî âlem; rüya ve keşif âlemi.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen, kâinatın iç yüzü.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Görüntüler âlemi.
  • Varlıkların kendilerinin değil de sûretlerinin, görünüşlerinin bulunduğu âlem.
  • Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

alem-i misali / âlem-i misalî

  • Görüntüler âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem.

alem-i misaliye / âlem-i misaliye

  • Bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem.

alem-i mubsarat / âlem-i mubsarât

  • Görünen varlıklar âlemi.

alem-i mülk / âlem-i mülk

  • Görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i mülk ve melekut / âlem-i mülk ve melekût

  • Görünen ve görünmeyen âlem, herşeyin dış ve iç yüzü.

alem-i mülk ve şehadet / âlem-i mülk ve şehadet

  • Gözle görünen maddî ve cismanî âlem.

alem-i ruhani / âlem-i ruhanî

  • Maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemi.

alem-i şehadet / âlem-i şehâdet / عَالَمِ شَهَادَتْ

  • Görünen âlem, dünya.
  • Görünen âlem.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Gözle görünen âlem, dünya.
  • Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

alem-i suver / âlem-i suver

  • Sûretler âlemi, görüntüler dünyası.

alem-i zahir / âlem-i zâhir

  • Görünen âlem, dünyâ.

alem-i zuhur / âlem-i zuhur / âlem-i zuhûr / عَالَمِ ظُهُورْ

  • Görünen âlem.
  • Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
  • Görünen âlem.

alemü'l-gayb / âlemü'l-gayb

  • Gayb dünyası; görünmeyen âlem.

alemü'l-guyub / âlemü'l-guyub

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlem.

alim-ül-gayb ve-ş-şehade / âlim-ül-gayb ve-ş-şehâde

  • Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.

alinazar / âlînazar / عالى نظر

  • Yüksek görüşlü. (Arapça)

allah

  • İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve

allam-ul-guyub / allâm-ul-guyûb

  • Gâibleri (görünmeyen ve bilinmeyen gizli şeyleri) çok iyi bilen mânâsına, Allahü teâlânın isimlerinden.

anahtar-ı gaybi / anahtar-ı gaybî

  • Görünmeyen âlemlerdeki sırları açan anahtar.

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

anasır-ı zahiriye / anâsır-ı zahiriye

  • Görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su.

anese

  • Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)

angarya

  • yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

ara-i mütekabile / ârâ-i mütekâbile

  • Karşılıklı görüşler.

arıza / ârıza

  • Sonradan olan, noksanlık.
  • İsabet eden belâ ve keder.
  • Bozulma.
  • Gelip geçici.
  • Hariçten gelen te'sirle olan.
  • Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.

arş-ı ehadiyet

  • Allah'ın birliğinin en azami mertebede göründüğü makam.

asar-ı meşhude / âsâr-ı meşhude

  • Görünen eserler.

asar-ı meşhude-i alem / âsâr-ı meşhude-i âlem

  • Âlemdeki görünen eserler.

aşavet

  • Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.

ashab-ı kiram

  • Yüksek şeref sahibi Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler.

ashab-ı şuhud

  • Görülmeyen âlemlerdeki hakikatleri gözlemleyebilen kişiler.

aşikar / âşikâr

  • Apaçık, görünen.

aşkbazi / aşkbazî

  • Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib. (Farsça)

atb

  • Hışım etmek.
  • Fesad.
  • İkrah olunan, kerih görülen.

atiyen / âtiyen / آتيا

  • Gelecekte. (Arapça)
  • Aşağıda görüleceği gibi. (Arapça)

avalim-i gayb / avâlim-i gayb

  • Gayb âlemleri; görünmeyen dünyalar, âlemler.

avalim-i gaybiye / avâlim-i gaybiye

  • Gayb alemleri, görünmeyen dünyalar.

avamperestane nümayiş

  • Avamca gösteriş, halka hoş görünmek için farklı tarzlara yeltenme.

avret

  • Gizlenmesi gereken, dinen görünmesi haram sayılan organlar.

ayat / âyât

  • (Tekili: Âyet) Âyetler.
  • Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar.
  • Menziller. Mekânlar.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

ayet-i tekviniye / âyet-i tekvîniye

  • Maddî alemde gözle görülen âyet.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayn-el yakin / ayn-el yakîn

  • (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek.

ayn-el-yakin / ayn-el-yakîn

  • Görerek bilme.
  • Hadîs-i şerîfte bildirilen ihsân (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etme) mertebesinde bir ışığın kalbde parlaması. Zamanımızda tarîkata girmiş bir çok kimse, kendilerine tasavvufçu süsü vererek vahdet-i vücudu dillerine almış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor.

ayn-ı mün'akis

  • Aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi.

ayn-ı zahir / ayn-ı zâhir

  • Açıklık içinde, bizzat görünende.

ayyab

  • Kusur görücü, ayıb gören.

azame

  • Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.

azamet-füruş / azamet-fürûş

  • Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.

azb

  • Gizli kalma. Görünmez olma.

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

barnabas incili / barnabas incîli

  • Hazret-i Îsâ'nın havârîlerinden biri olan Barnabas'ın, Îsâ aleyhisselâmdan görüp işittiklerini doğru şekilde yazıp derlediği İncil.

basair

  • (Tekili: Basiret) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler.
  • Kalb duyguları.

basar

  • Görme, görüş, görme yeteneği.
  • Zihnî algı.

basari / basarî

  • (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.

basir / basîr / bâsir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Gizli ve açık her şeyi hakkıyle görücü.
  • Gören, görüp anlayan, ferasetli, zeki.

basire / basîre

  • Görme kuvveti, görüş.

basiret / basîret / بصيرت

  • Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.
  • İleri görüşlülük, seziş.
  • İleri görüş, kuvvetli seziş.
  • Görüş, ileriyi görme gücü. (Arapça)

basiretli

  • İleri görüşlü, ferasetli.

basiretsiz

  • Ferasetsiz, görüşü ve sezişi yetersiz.

batın-ı umur / bâtın-ı umur

  • İşlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri.

batıni / batınî / bâtınî

  • İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit.
  • Tas: Bâtiniyyeden olan.
  • İnsanın içinde bulunan, içsel, görünmeyen.

be-didar

  • Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar. (Farsça)

bedarf

  • Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.

bedayi / bedâyî

  • Görülmedik güzellikte şeyler.

bedayi'

  • (Tekili: Bedi'-Bedia) Yeni ihdâs olunmuş, görülmedik şeyler. Bedi'alar.

bedbin

  • Kötü görüşlü. Ümidsiz. Her şeyin fena cihetini görmek isteyen. Bed ve fena görüp, beğenmez, istihsan etmez olan. (Farsça)

bedbini / bedbinî

  • Bedbinlik, kötümserlik, ümitsizlik, fenâ görürlük. (Farsça)

beden-i misali / beden-i misalî

  • Görüntüden ibaret beden.

bedi' / bedî'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün
  • Allahü teâlânın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Daha önce benzeri olmayan, görülmemiş, işitilmemiş, bilinmeyen şeyleri yoktan var eden, yaratan.

bedi-ül beyan

  • İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihiyyet

  • Açıklık. Kolayca anlaşılır ve görülür olmak.

bediülbeyan / bedîülbeyân

  • Beyanındaki görülmedik güzellik.
  • Görülmedik derecedeki güzel söz.

bediüzzaman

  • Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan.

behailik / behâîlik

  • Müslüman görünüp İslâmiyet'i içerden yıkmak için çalışan El-Bâb Ali Muhammed ismindeki bir acemin talebesi olan Behâullah'ın, kurduğu bozuk yol.

ber-vech-i zir

  • Aşağıdaki gibi. Gelecekte görüleceği üzere. (Farsça)

beriberi

  • (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.

beruz / berûz

  • Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek.

berzah-ı kübra / berzâh-ı kübrâ

  • Kabirden kalkıp, mahşer yerinde hesâbın görülüp Cennet veya Cehenneme gidilinceye kadar geçen zaman.

bet'

  • Boynu uzun olmak.
  • Aşikâre ve zâhir olmak. Açık ve görünür olmak.

betyar

  • Şeytan, ifrit. (Farsça)
  • Düşman, adüvv. (Farsça)
  • Görülmesi istenilmeyen şey. (Farsça)

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

biaynelyakin / biaynelyakîn

  • Gözle görürcesine kesin bilerek.

bidatüzzaman / bidâtüzzaman

  • Zamanın görülmemiş ve harika olanı.

bikr

  • (Bikir) Bozulmamış. Temiz.
  • Bekâr. El sürülmemiş.
  • Her şeyin evveli.
  • Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.

bil-iltizam

  • Bile bile. Bir şeyi doğru ve lüzumlu görüp taraftar olmakla.

bilmüşahede

  • Görüldüğü gibi.

bilmüzakere / بالمذاكره

  • Görüşülerek. (Arapça)

bin / bîn

  • Kelime sonuna ilâve ile "gören, görücü" mânalarına gelir. Meselâ: (Farsça)

bina

  • Gören, görücü. (Farsça)
  • Göz. (Farsça)
  • Yapı, ev.
  • Yapma, kurma.
  • Göz, gören, görücü.

binende

  • Görücü, gören. (Farsça)
  • Tedbirli, ilerisini düşünen, akıllı. (Farsça)

bini / binî

  • Burun. (İnsan ve deniz için kullanılır.) (Farsça)
  • Dağ tepesi. (Farsça)
  • Zirve, uç nokta. (Farsça)
  • Yayın ele alınan kısmının ucu. (Farsça)
  • Görürlük, görmeklik. (Farsça)

biniş

  • Basiret, görüş, görme kabiliyeti. (Farsça)
  • Mülâkat. (Farsça)

bisinoz

  • yun. Pamuk işçilerinde görünen, pamuk tozlarının sebebiyet verdiği bir akciğer hastalığı.

bıtane

  • Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey.
  • Mahrem, sırdaş.
  • Astar.
  • Bir şehrin ortası, merkezi.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bolşeviklik

  • (Bolşevizm) Rusya'da kanlı komünizm ihtilalini yapan ve bütün hür dünya milletlerinin de aynı ihtilal metotlarıyla komünizmin hâkimiyeti altına gireceğini savunan Marksist Leninist siyasî görüş. Bu görüşün temsilcileri önce Rus halkını aldattılar, onlara en çok özledikleri şeyleri va'dederek onları

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

büdüv

  • Görünür hâle gelme. Aşikâr olma. Zâhir hâle gelme.

burhan-ı ehadiyet

  • Allah'ın herbir varlıkta görünen birlik delili.

bürhan-ı enfüsi / bürhan-ı enfüsî

  • İnsanın içinde ve hayatında görünen bürhan. Nefse ve şahsa ve içe ait bürhan.

burhan-ı limmi / burhân-ı limmî

  • Limeli (niçinli) delîl. İlletten sebebden ma'lûle (illetin bulunduğu şeye), müessirden (eseri yapandan) esere, san'atkârdan san'ata, sebebden netîceye götüren delîl. Görülen ateşten dumanın varlığına hükmetmek böyledir.

büruz / bürûz

  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

cadib

  • Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.

çağdışı

  • Askerliğe alınma çağı dışında.
  • Çağın fikirlerine felsefesine uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları

carud

  • Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.

cazib

  • Çekici, cazibeli.
  • Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.

cebir hissedilme

  • Cebriye mezhebinin yorumununun görülmesi.

cedel

  • Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik)
  • Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.

cehbez

  • (Çoğulu: Cehâbize) Basiretli, ileri görüşlü kimse.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

çehre

  • Vech, yüz, surat. (Farsça)
  • Mc: Surat asmak, dargınlık. (Farsça)
  • Görünüş, şekil, zahir. (Farsça)

cehret

  • Görünmek, zahir olmak.

cehvere

  • Zâhir olmak, görünmek.

celb-i suret ve savt

  • Görüntü ve sesi nakletmek.

celevat / celevât

  • Cilveler, görünümler.

celevat-ı cemaliye / celevât-ı cemâliye

  • Allah'ın güzel isimlerinin varlıklar üzerindeki görünümleri, akisleri.

celse-i muhakeme

  • Mahkeme heyetinin görüşme boyunca yaptığı oturum, yargılama duruşması.

cemadat / cemâdât / جَمَادَاتْ

  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemal-i suret / cemâl-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Görünüş güzelliği.
  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cereyan-ı suri / cereyan-ı surî

  • Görünüşteki akım, dönüş.

cevher-i ruh

  • Canlı, şuurlu olan ve çevresini görüp gösteren nurlu varlık.

cezaü'ş-şart

  • Şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, "gelirsen görüşürüz" cümlesinde "görüşürüz" cezaü'ş-şarttır.

cihet-i ittifaki / cihet-i ittifakî

  • Görüş birliğiyle kabul edilen yön, taraf.

cihet-i zahiri / cihet-i zahirî

  • İşin zahirî yönü, görünen kısım.

cilve / جلوه / جِلْوَه

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
  • Yansıma, görüntü.
  • Görünme, belirme, naz.
  • Görünüm.
  • Görünme. (Arapça)
  • Kırıtma. (Arapça)
  • Görünme.

cilve-i a'zam / جِلْوَۀِ اَعْظَمْ

  • En büyük mertebede görünme.

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i bedayi / cilve-i bedâyi

  • Benzersiz san'atların tecellîleri, görüntüleri.

cilve-i cemal / cilve-i cemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ

  • Güzelliğin görüntüsü.
  • Güzelliğin görünmesi.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl / جِلْوَۀِ جَمَالْ وَ كَمَالْ

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.
  • Mükemmelliğin ve güzelliğin görünmesi.

cilve-i cemal-i esma / cilve-i cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliklerinin görüntüsü.

cilve-i cüz'i / cilve-i cüz'î

  • Ferdî bir yansıma, görünme.

cilve-i ehadiyet / جِلْوَۀِ اَحَدِيَتْ

  • Allah'ın birliğinin her bir şeyde görünmesi.
  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, her bir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi.

cilve-i esma / cilve-i esmâ

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, yansıması.

cilve-i esma-i ilahiye / cilve-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin görüntüsü, aksi.

cilve-i etem

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i etemm

  • Tam yansıma ve görüntü.

cilve-i ferdiyet

  • Bir ve benzersiz oluşun görüntüsü.

cilve-i hassa ve mümtaze / cilve-i hâssa ve mümtaze

  • Çok özel ve seçkin yansıma, görüntü.

cilve-i hayat

  • Hayat görüntüsü, yansıması.

cilve-i hayat-ı sermedi / cilve-i hayat-ı sermedî

  • Sürekli ve sonsuz olan bir hayatın görüntüsü, aksi.

cilve-i i'caz / cilve-i i'câz

  • Mu'cizeliğin görüntüsü, yansıması.

cilve-i in'ikas / cilve-i in'ikâs

  • Görüntünün yansıması.

cilve-i inayet / cilve-i inâyet / جِلْوَۀِ عِنَايَتْ

  • İlâhî şefkat ve yardımın cilvesi, görünmesi.
  • Yardımın görünmesi.

cilve-i inayet-i rabbaniye / cilve-i inâyet-i rabbâniye / جِلْوَۀِ عِنَايَتِ رَبَّانِيَه

  • Allahın ihsânının görünmesi.

cilve-i irade-i ilahiye / cilve-i irade-i ilâhiye

  • İlâhî iradenin yansıması, görünmesi.

cilve-i kudret-i rabbaniye / cilve-i kudret-i rabbâniye / جِلْوَۀِ قُدْرَتِ رَبَّانِيَه

  • Terbiye edici Allah'ın kudretinin görünmesi.

cilve-i mana / cilve-i mânâ

  • Mânânın yansıması, görünmesi.

cilve-i merhamet

  • Merhamet cilvesi, görüntüsü.

cilve-i misaliye / cilve-i misâliye

  • Şeffaf şeyler üzerinde yansıyan görüntüler.

cilve-i nakş

  • Nakşın cilvesi, görüntüsü.

cilve-i nur

  • İlâhî nurun yansıması ve görünmesi.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cilve-i rahmet / جِلْوَۀِ رَحْمَتْ

  • Rahmetin cilvesi, görüntüsü.
  • Rahmetin görünmesi.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

cilve-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın isim ve sıfatlarının varlıklar üzerindeki yansımasının görünümü.

cilve-i şefkat

  • Şefkatin, merhametin görünmesi.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cilve-i şuunat / cilve-i şuûnât

  • Allah'ın iş ve tasarruflarının görünümü.

cilve-i tevhid

  • Tevhid cilvesi, görüntüsü.

cilve-i vahdaniyet / cilve-i vahdâniyet

  • Cenab-ı Allah'ın birlik görüntüsü.

cilve-i vahdet / جِلْوَۀِ وَحْدَتْ

  • Allah'ın birliğinin görüntüsü.
  • Birliğin görünmesi.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zati / cilve-i zâtî

  • Bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

cilvegah / cilvegâh / جلوه گاه

  • Görünme yeri. (Arapça - Farsça)
  • Cilvegâh olmak: Yatak teşkil etmek, yurt olmak. (Arapça - Farsça)

cilveger / جلوه گر

  • Cilve ve naz eden, cilveli; görünen.
  • Görünen. (Arapça - Farsça)
  • Kırıtan. (Arapça - Farsça)

cilveli

  • Güzel ve hoş bir şekilde görünme.

cin

  • Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen; evlenme, yeme-içme, çoğalmaları bulunan ve gözle görülmeyen varlıklar. Fârisî dilinde cine peri denir.
  • Göz ile görülemeyen ruhani varlıklar.

cürm-ü meşhud

  • Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

dahv

  • Zâhir olmak, görünmek.

daire-i esbab-ı zahiriye / daire-i esbab-ı zâhiriye

  • Görünürdeki sebepler dairesi.

daire-i melekut / daire-i melekût

  • Varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire.

daire-i nazar

  • Görüş dairesi, bakış açısı.

daire-i şuhud

  • Görüş dâiresi.

dalkavuk

  • Menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.

dar-ül ulum / dâr-ül ulûm

  • İlimler yurdu. Medrese. Ders görülen yer.

dar-ül-ceza / dâr-ül-cezâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüldüğü yer. Âhiret, öbür dünyâ.

dar-ul-ukba / dâr-ul-ukbâ

  • Dünyâda iken yapılan işlerin karşılığının görüleceği yer. Âhiret.

darvincilik

  • 19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye, görüş.

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

debsa'

  • Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey.

deha

  • Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.

deha-i fenni / deha-i fennî

  • Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.

delail-i zahiriye / delail-i zâhiriye / delâil-i zâhiriye

  • Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
  • Açıkta olan, görünen deliller.

delal

  • Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

delil-i zahir

  • Görünen, belli olan delil.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derecat-ı tecelliyat / derecât-ı tecelliyât

  • Görünüm ve yansıma dereceleri.

derece-i iman-ı bilgayb

  • Gayba iman derecesi; görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere inanma derecesi.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

dergah-ı vahid-i ehad / dergâh-ı vâhid-i ehad

  • Bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah'ın huzuru.

dermeyan

  • Görüş belirtme, ileri sürme.

deşne-i subh

  • Tan yeri. (Bu tabir, tan yerinin ilkönce hançer şeklinde göründüğünden kinaye olarak denmiştir.)

dest-i gaybi / dest-i gaybî

  • Görünmeyen el.
  • Görünmez el, inâyet-i İlâhi. (Farsça)
  • Mc: Allah'ın yardımı. (Farsça)

devair

  • (Tekili: Dâire) Daireler. Resmî işlerin görüldüğü yerler.

devair-i gaybiye / devâir-i gaybiye

  • Gaybî, görünmeyen daireler.

didar / dîdâr / دیدار

  • Mülâkat, görüş. (Farsça)
  • Görünme. (Farsça)
  • Yüz. Çehre. (Farsça)
  • Görüş kuvveti, göz. (Farsça)
  • Açık, meydanda. (Farsça)
  • Göz, görme, görünme.
  • Görüşme, buluşma. (Farsça)
  • Yüz. (Farsça)

didar-ı mevla / dîdar-ı mevlâ

  • Allah'ın cennetliklere cemâlini göstermesi, görünmesi.

divan-ı hümayun / divan-ı hümâyun

  • Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. (Farsça)

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

duhan

  • Duman. Tütün.
  • Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı.
  • Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler.
  • Kıtlık ve kuraklık.

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

dur-bini / dur-binî

  • İlerisini görürlük, uzağı görmeklik. (Farsça)

dur-endiş

  • Önceden görüp düşünen. Tedbirli. Her şeyin ilerisini evvelden mülâhaza eden. İlerisini düşünen. (Farsça)

durendiş / dûrendîş / دوراندیش

  • İleri görüşlü, ileriyi düşünen. (Farsça)

düstur-u külliye-i meşhude

  • Görünen büyük ve genel prensip.

ebced hesabı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me

ebsar

  • (Tekili: Basar) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.

ebu kalemun

  • Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.

ecsam-ı latife-i nuraniye / ecsâm-ı lâtife-i nuraniye

  • Gözle görünmeyen nurânî cisimler.

efkar-ı saibe / efkâr-ı saibe

  • İsabetli görüşler, doğru düşünceler.

ehadis / ehâdîs

  • Hadîs-i şerîfler. Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de bir şey demedikleri, mâni olmadıkları şeyler. Hadîs'in çokluk şeklidir.

ehadiyet / اَحَدِيَتْ

  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, herbir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi.

ehadiyet-i ilahiye / ehadiyet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Allah'ın herbir şeyde birliğinin görünmesi.

ehl / اهل

  • Maharet sahibi. (Arapça)
  • Evcil. (Arapça)
  • Bir yerde ikamet eden. (Arapça)
  • Bir yere veya görüşe mensup. (Arapça)

ehl-i batın / ehl-i bâtın

  • Görünürdeki eşyanın bize görünmeyen mânâlarına vakıf olanlar.

ehl-i ihtisas ve müşahede

  • Görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler.

ehl-i keşif ve ilham

  • Görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere ait olan hakikatleri Cenâb-ı Allah'ın lütfu ve yardımıyla bilen kimseler.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i kıble

  • Kâbeyi kıble edinenler, müslümanım diyenler. İş ve sözünde açıkça küfür görülmeyen dalâlet (sapık) fırkalarında olanlar.

ehl-i nazar ve felsefe

  • Tecrübeye dayanarak görüş ve düşünce sahibi olanlar ve felsefeciler.

ehl-i sevap

  • Allah tarafından mükâfata lâyık görülenler.

ehl-i vahdetü'ş-şuhud

  • Görünen herşeyin Allah'ın varlığını gösterdiğini söyleyen kimseler.

eklektizm

  • yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.

ekliptik

  • Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.

ela'

  • Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.

eluf

  • Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.

elvah-ı alem / elvah-ı âlem

  • Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.

elvah-ı misaliye / elvâh-ı misâliye

  • Herşeyin görüntülerinin kaydedildiği tablolar.

elvan

  • (Tekili: Levn) Renkler. Muhtelif görünüşler.

endam

  • Beden. Vücud. (Farsça)