LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te gök ifadesini içeren 299 kelime bulundu...

adn cenneti

  • Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

adrahş

  • Yıldırım. (Farsça)
  • Gökgürültüsü. (Farsça)
  • Şimşek. (Farsça)

afat-ı semavi / âfât-ı semavî

  • Gökten gelen belâlar, musibetler.

afat-ı semaviye / âfât-ı semâviye / اٰفَاتِ سَمَاوِيَه

  • Gökten gelen âfetler.

afat-ı semaviye ve arziye / âfât-ı semaviye ve arziye

  • Gökten ve yerden gelen belâlar, musibetler.

ahcar-ı semaviye / ahcâr-ı semaviye

  • Gök taşları, meteorları.

ahyar-ı semaviyyin / ahyâr-ı semâviyyîn

  • Göktekilerin hayırlıları, iyileri.

ahyef

  • Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.

akanyıldız

  • Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.

alaim-i sema / alâim-i semâ / علائم سما

  • Gökkuşağı.

alaimü's-sema / alâimü's-sema

  • Gökkuşağı.

alem-i ecsad / âlem-i ecsâd

  • Yerler, dağlar, gökler gibi, ölçülebilen ve tartılabilen madde âlemi. Buna âlem-i halk, âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk de denir.

alem-i feza / âlem-i feza

  • Gökyüzü, uzay âlemi.

alem-i semavat / âlem-i semâvât

  • Gökler âlemi.

alya

  • Yüksek yer, yükseklik.
  • Gökyüzü.

anan / anân

  • Bulutlar.
  • Gökyüzü, semâ.

ank

  • Kapı, bâb.
  • Güzel, hoş, gökçek olmak.

anter

  • (Çoğulu: Anâtir) Gök sinek.

arais

  • (Tekili: Arûs) Gelinler.
  • Güneşler.
  • Gökler.

arş / عرش

  • Bağ çardağı.
  • Gölgelik.
  • Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
  • Fevkiyyet, ulviyyet.
  • Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk
  • Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk (madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve Arş-ı a'lâ da denir.
  • Taht.
  • Dokuzuncu gök.
  • Çardak.
  • Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
  • Gök. (Arapça)
  • Taht. (Arapça)
  • Çardak. (Arapça)

arus

  • Süslenmiş gelin, güveyi.
  • Güneş. Gök.
  • Kim: Kükürt.

arz ve semavat san'atkarı / arz ve semâvât san'atkârı

  • Dünyayı ve gökleri mükemmel bir san'atla yaratan Allah.

aşku / aşkû

  • Tavan; kat, tabaka. (Farsça)
  • Gökyüzü. Gök. (Farsça)

asman / âsmân / آسمان

  • Gökyüzü, sema. (Farsça)
  • Gök, gökyüzü. (Farsça)

asman-gun / asman-gûn

  • Gök mavisi. (Farsça)

asmani / asmanî / âsmânî / آسمانى

  • (Çoğulu: Asmâniyân) Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)
  • Gökyüzüne ait. (Farsça)
  • Melek. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)

astronom

  • yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz
  • Gök bilimi.
  • Gökteki cisimleri inceleyen ilim.

asuman / âsuman / âsumân

  • Gökyüzü. Semâ. (Farsça)
  • Felek. (Farsça)
  • Gökyüzü, sema.
  • Gökyüzü, gök kubbe.

asüman / âsümân / âsüman / آسمان

  • Gökyüzü.
  • Gökyüzü. (Farsça)

asuman / âsumân / آسُمَانْ

  • Gökyüzü.

asümani / âsümânî

  • Göklere ait, vahiyle gelen.

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

avaz-ı ra'd u saika / âvâz-ı ra'd u sâika

  • Gök gürlemesinin ve yıldırımın âvâzı, sesi.

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
  • Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azfendak

  • Gökkuşağı. (Farsça)

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

bahr-i muhit-i havai / bahr-i muhît-i havaî / بَحْرِ مُح۪يطِ هَوَائ۪ي

  • Gök denizi.

bahr-i sema

  • Gökyüzü denizi.

bam-ı bülend

  • Yüksek çatı.
  • Gökyüzü, sema.

beçe-i tavus-u ulvi / beçe-i tavus-u ulvî

  • Gökteki tavusun yavrusu.
  • Kamer, ay.
  • Güneş, şems.
  • Ateş, nar.
  • Gündüz.
  • Yâkut.

beha

  • Gökçek olmak, şirin ve lâtif olmak.

behi

  • Şirin, lâtif, gökçek.

benefşe-gun / benefşe-gûn

  • Menekşe renkli, mor renkli. Gökyüzü. (Farsça)

berki'

  • Yedinci kat gök.

besen

  • Şirin, lâtif, gökçek, hüsn.

beyn-es sema ve-l arz / beyn-es semâ ve-l arz

  • Yer ile gök arasında. Arz ile sema arasında.

beyne'l-ecram

  • Gök cisimleri ve yıldızlar arasında.

beyne's-sema ve'l-arz / beyne's-semâ ve'l-arz

  • Yer ile gök arası.

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

beyt-i mamur

  • Kâbe'nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.

bilisan-ı semavat / bilisan-ı semâvât

  • Göklerin diliyle.

buhtu

  • Ra'd, gök gürültüsü. (Farsça)

burak

  • Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekke'den Kudüs-ü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.

burku'

  • (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe.
  • Kâbe örtüsü.
  • Yedinci kat gök.

buruc-u semaviye / burûc-u semâviye

  • Gökteki burçlar.

çader-i kuhli / çader-i kuhlî

  • Sema, gök.
  • Karanlık gece.

çarh

  • Çark, tekerlek.
  • Felek, gök, sema.
  • Ok yayı.
  • Elbisede yaka.
  • Tef.
  • Devreden, dönen.
  • Çakır doğan.
  • Talih.

çarh-ı ahdar

  • Gök kubbe.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cebbar / cebbâr

  • İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah.
  • Zalim, müstebit kişi.
  • Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.

cebhe

  • Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer.
  • Alın.
  • Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı.
  • Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört yıldız arslan alnına benzetilmiştir.
  • Bir kavmin ve cemaatin seyyidi.

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cevv / جو

  • Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ.
  • Ev veya odanın içi.
  • Hava boşluğu, gök.
  • Gök boşluğu.

cevv-i asuman / cevv-i âsuman

  • Gökyüzü, semâ.

cevv-i hava / جَوِّ هَوَا

  • Gökyüzü.

cevv-i sema / cevv-i semâ / جَوِّ سَمَا

  • Gökyüzü. Gök boşluğu. Fezâ. (Cevv-i âsuman da denir.)
  • Gökyüzü, uzay.
  • Gökyüzü.

cevvi / cevvî

  • Gök boşluğuna âit. Cevve dâir.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

cimse

  • Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.

cirm-i sema / cirm-i semâ

  • Gök cismi.

cünud-u semavat ve arz / cünûd-u semâvât ve arz

  • Gök ve yer orduları.

daire-i semavat / daire-i semâvat

  • Gökler dairesi.

davahi-s seb'

  • Yedi kat gök.

derya-yı ahdar

  • Yeşil deniz.
  • Mc: Sema, gök.

durah

  • Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur.

ebabil / ebâbil

  • Dağ kırlangıcı; kuş sürüsü; Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran kuşlar.

ebabil kuşları / ebâbil kuşları

  • Kâbe'yi yıkmaya gelen Habeş kumandanı Ebrehe'nin ordusuna gökten taş yağdıran mübârek kuşlar.

ebvab-ı sema / ebvâb-ı semâ

  • Semâ kapıları, gök kapıları.
  • Gök kapıları.

ecram / ecrâm

  • Gök cisimleri, yıldızlar.

ecram-ı semaviye / ecrâm-ı semâviye

  • Gök cisimleri, yıldızlar.
  • Gök cisimleri.

ecram-ı semaviyye / ecrâm-ı semâviyye / اجرام سماویه

  • Gök cisimleri, yıldızlar.
  • Gök cisimleri.

ecram-ı ulviye / ecrâm-ı ulviye

  • Gök cisimleri, gökteki büyük cisimler.

ecram-ı ulviye ve süfliye

  • Yerdeki ve gökteki büyük cisimler.

ecsam-ı camide-i seyyare / ecsâm-ı câmide-i seyyâre

  • Gezici ve cansız gök cisimleri.

eflak / eflâk / افلاک

  • (Tekili: Felek) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
  • Felekler, gökler; âlemler.
  • Felekler, gökler.
  • Her gezegene ait gök tabakaları.
  • Gökler.
  • Gökler, felekler. (Arapça)

ehl-i sema / ehl-i semâ

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i semavat / ehl-i semâvât

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i semavat ve arz / ehl-i semâvât ve arz

  • Göklerde ve yerde bulunan varlıklar; melekler gibi ruhanî varlıklar ve dünya üzerinde yaşayanlar.

ekheb

  • Gök renkli, mavi renkli.

el'as

  • Gök dudaklı.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

eyyam-ı şer'iye / eyyâm-ı şer'iye

  • Kur'ân'daki ölçülere uyan günler; gökyüzünde her cismin kendi etrafında dönmesiyle gün, bağlı olduğu sistem etrafında dönmesiyle de yine ona ait sene oluşur. Meselâ Sirius yıldızının bir günü ise bin senedir.

ezrak

  • Saf ve temiz su.
  • Gök renkli, mâvi.

fatır-üs semavat / fâtır-üs semâvât

  • Gökleri yaratan, Allah.

fedgam

  • (Çoğulu: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi.

felek / فلك

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten
  • Gök cisminin yörüngesi.
  • Gökyüzü, sema.
  • Âlem, dünya.
  • Talih, kader.
  • Gök, talih.
  • Gökyüzü. (Arapça)
  • Talih. (Arapça)
  • Kader. (Arapça)

felekiyyat / felekiyyât

  • Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi)
  • Gök ve heyet ilmine ait şeyler, astronomik.
  • Gök ilmi.

felekiyyun / felekiyyûn

  • Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)
  • Gök ilimcileri.

feza

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.

feza-yı gayr-ı mütenahi / fezâ-yı gayr-ı mütenâhî

  • Sonsuz uzay boşluğu, uçsuz bucaksız gök.

feza-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlâk

  • Uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay.
  • Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.

feza-yı ulvi / feza-yı ulvî

  • Uzay, gökyüzü.

feza-yı vasia / feza-yı vâsia

  • Geniş gökyüzü, uzay.

fezai / fezaî

  • Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.

firuze-fam

  • Açık mavi renkli, gök renkli.

firuze-rivak

  • Gökyüzü, sema.

gerdun-mina / gerdun-mîna

  • Gök, sema, asuman. (Farsça)

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

günbed-i azrak

  • Gökyüzü.

günbed-i ekvar

  • Gökyüzü.

günbed-i hadra

  • Yeşil kubbe.
  • Mc: Gökyüzü, sema.

hacer-i semai / hacer-i semâî / حجر سمائى

  • Göktaşı.

hacer-i semavi / hacer-i semavî

  • Gökten düşen taş.
  • Gök taşı.

hadire / hadîre

  • Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.

hadisat-ı cevviye ve semaviye / hadisat-ı cevviye ve semâviye / hâdisât-ı cevviye ve semaviye / حَادِثَاتِ جَوِّيَه وَ سَمَاوِيَه

  • Hava ve gök olayları.
  • Gökyüzü ve uzay hâdiseleri.

hadisat-ı semaviye / hâdisât-ı semâviye

  • Gökte meydana gelen olaylar.

hadise-i semaviye / hâdise-i semâviye

  • Gökle ilgili olay.

hakaik-i semavat / hakaik-i semâvât

  • Gökler gibi yüksek hakikatler.

hakim-i arz ve semavat / hâkim-i arz ve semâvât

  • Göklerin ve yerin hâkimi Allah.

halık-ı arz ve semavat / hâlık-ı arz ve semâvât

  • Gökleri ve yeri yaratan Allah.

halık-ı semavat / hâlık-ı semâvat

  • Gökleri yaratan Allah.

halık-ı semavat ve arz / hâlık-ı semâvât ve arz

  • Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah.

halka-i ab-gun / halka-i âb-gûn

  • Gökyüzü, semâ.

hamele-i arş ve semavat / hamele-i arş ve semâvat

  • Arş'ın ve göklerin taşıyıcısı olan melekler.

harekat-ı ecram / harekât-ı ecrâm

  • Gökcisimlerinin hareketleri.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

hava

  • (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası.
  • Hafif yel.
  • Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı.
  • Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu.
  • Müzikte ezgili ses, sadâ.

hayme-i kebud

  • Mavi çadır.
  • Mc: Sema, gök.

hayt-ı semavi / hayt-ı semâvî

  • Gökten inen bağ.

hayy-ül kayyum

  • Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.)

hazrevat

  • (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik.
  • Gökyüzü, felek. Asuman.

heft-asman

  • Yedi kat gök.

hem-matla'

  • Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.

herkül burcu

  • Gökyüzünün kuzey yönünde Herkül ismi verilen bir yıldız kümesi.
  • Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi.

heva

  • (Çoğulu: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı.
  • Yer ile gök arası.
  • Yukarıdan aşağıya inmek.
  • Her bir boş, ıssız yer.

hey'et

  • Şekil. Suret. Görünüş.
  • Birlik teşkil eden şahısların mecmuu.
  • Gök ve yıldız ilmi. Astronomi.
  • Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.

heyêt

  • Şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.

hezarmih / hezarmîh

  • Bin yerinden yamalı derviş hırkası. (Farsça)
  • Çok süslü. (Farsça)
  • Gök yüzlü. (Farsça)

hezec

  • Gök gürültüsü.
  • Güzel sesle şarkı söylemek.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hezk

  • şiddetli gök gürültüsü.
  • Uçurmak.
  • Yuvarlamak.

hıbve

  • (Çoğulu: Hubâ) Gökyüzüne yayılmış büyük bulut.
  • Dizlerini büküp, mak'adı üzerine oturup, elleri dizleri altından bağlamak.
  • Bele takılan şey.

hicri kameri takvim / hicrî kamerî takvim

  • Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği senenin Muharrem ayının birinci gününü başlangıç olarak alan ve gökteki ayın, dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesiyle bir yılı tamamlayan takvim.

hilkat-i arz ve semavat / hilkat-i arz ve semâvât

  • Göklerin ve yerin yaratılması.

hilkat-i semavat ve arz / hilkat-i semâvât ve arz

  • Göklerin ve yerin yaratılışı.

hokka-i mina

  • Sema, gök yüzü.

ibda-ı semavat ve arz eden / ibdâ-ı semavat ve arz eden

  • Gökleri ve yeri eşsiz, benzersiz ve mükemmel yaratan.

idcan

  • (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme.
  • Hava çok sisli ve dumanlı olma.

igmam

  • Kederlendirmek. Gamlandırmak. Hüzünlendirmek.
  • Gökyüzünün bulutlu olması.

ıhlivlak

  • Eskimek.
  • Bulutun gökyüzünü kaplaması.

ihtilaf-ı metali'

  • Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

ilan-ı tekvini / ilân-ı tekvinî

  • Umumi âfetler ve gök taşları düşmesi gibi Cenab-ı Hakk'ın tekvinî âyetleri ve ibretli hâdiseleri ile hakaik ve hikmet-i İlâhiyesini ilân edip bildirmesi.

illiyyin / illiyyîn

  • Yedinci kat gökte, arşın altında bulunan bir yer veya Cennet.
  • Mü'minlerin, öldükten sonra rûhlarının, nîmetler ve lezzetler içinde bulunduğu yer.

ilm-i hey'et

  • Gökler ve yıldızlar ilmi. Astronomi.

inkar-ı semavat / inkâr-ı semâvât

  • Gökyüzündeki tabakaları kabul etmeme.

inşikak-ı kamer

  • Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması.

irticas

  • Gök gürleme.
  • Top bürünme.

işaret-i azime-i semaviye / işaret-i azîme-i semâviye

  • Göklerde sergilenen büyük işaretler.

ısha'

  • Gökyüzünün açık ve bulutsuz olması.

iştibak

  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.

kaakı'

  • Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.

kabbe

  • Yağmur damlası.
  • Gök gürlemesi.

kainat seması / kâinat seması

  • Kâinatın ve bütün varlıkların üzerinde duran gökyüzü; burada bütün varlıklar âlemi dünyaya, onu kuşatan gökyüzü ise yücelerde bulunan manevî âlemlere benzetilmiştir.

kalb-i sema / kalb-i semâ

  • Gökyüzünün kalbi, merkezi.

kamea

  • (Çoğulu: Kamâ) Büyük gök sinek.
  • Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.

kamer

  • Gökteki ay. Hilâl.
  • Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

kavs-ı kuzah

  • (Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.
  • Gökkuşağı.

kavs-i kuzeh

  • Gökkuşağı.

kavsıkuzeh

  • Gökkuşağı.

kaziye-i felekiye

  • Gök ilmi hükmüne göre; astronomi ilminin hükmü.

kebud

  • Mavi. Gök rengi. (Farsça)

kebudfam / kebudfâm

  • Gök renginde olan. Mavi renkli. (Farsça)

kehkeşan

  • Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.) (Farsça)

kozmoğrafya

  • Astronomi, gök bilimi.

kozmoğrafyacı

  • Gök bilimiyle ilgilenen kimse.

kozmoz

  • (Kozmos) yun. Kâinat. Bütün gökler.

kubbe

  • Yarım küre; gökyüzü.

kubbe-i asuman / kubbe-i âsuman

  • Gökyüzü, gök kubbe.

kubbe-i mina / kubbe-i mîna

  • Gökyüzü. Gök kubbesi.
  • Gök kubbesi, gökyüzü.

kubbe-i sema / kubbe-i semâ

  • Gökkubbe.

kubbe-i ulya / kubbe-i ulyâ

  • Sema, gökyüzü.

kürsi / kürsî

  • Oturulacak yüksekçe yer, taht, makam.
  • Arş-ı a'lâ'nın altında bulunan, yer ve gökleri kuşatan alan.
  • Makam.
  • Arşın altındaki sema tabakası; Allah'ın yer ve gökleri kaplayan hükümranlığı ve ilminin tecellî ettiği yer.

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

kusur-u semavi / kusûr-u semâvi

  • Gökteki saraylar.

kusur-u semaviye / kusûr-u semâviye

  • Gök sarayları.

kütle-i nariye / kütle-i nâriye

  • Yanan ve ışık veren gök cismi.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

lika-yı afak / lika-yı âfâk

  • Sema. Gökyüzü.

mah

  • (Meh) Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. (Farsça)
  • Gökteki ay. Kamer. (Farsça)

mah-ı sipihr / mâh-ı sipihr / ماه سپهر

  • Ay, gökyüzündeki ay.

mahlukat-ı semaviye / mahlûkat-ı semâviye

  • Gökteki yaratıklar.

melek-i ra'd

  • Gök gürültüsü ile vazifeli melek.

men ve selva / men ve selvâ

  • Mûsâ aleyhisselâmın duâsı ile Allahü teâlânın İsrâiloğullarına gökten yağdırdığı kudret helvası (men) ve bıldırcın eti (selvâ).

mi'rac / mi'râc

  • Merdiven.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem elli iki yaşında uyanık iken, beden ile, hicretten altı ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Mekke-i mükerremede Mescid-i Harâm'dan Kudüs'e ve oradan göklere ve bilinmeyen yerlere götürülüp, getirilmesi.

mina-renk

  • Gök mavisi. (Farsça)

mücelcil

  • Gök gürlemesi olan bulut.

müdevvi / müdevvî

  • Gök gürültüsü olan bulut.

mushıye

  • Gökyüzünün bulutsuz, açık olması.

musibet-i semaviye / musibet-i semâviye

  • Bir hikmete binaen Allah tarafından gökten indirilen musibet, belâ.

musibet-i semaviye ve arziye / musibet-i semâviye ve arziye

  • Gökten ve yerden gelen musibetler, felâketler—sel ve deprem gibi.

müsmekat

  • (Mesmükât) Gökler, semavat.

müsta'tır

  • Kendine gökçek ve güzel kokular sürünen.

müteattır

  • Gökçek kokularla kokulanmış. Güzel kokular sürünmüş.

naarat-ı ra'diye / naarât-ı ra'diye

  • Gök gürültüsünün naraları.

nesimi küre / nesîmî küre

  • Atmosferi olan küre, yerküre gibi atmosferi olan gök cismi, gezegen.

netice-i hilkat-i semavat / netice-i hilkat-i semâvât

  • Göklerin yaratılış neticesi.

nili perde / nilî perde

  • Gökyüzü, sema.

nücum-u asümani / nücum-u âsümânî

  • Göklerdeki yıldızlar.

nüd'e

  • Mal çokluğu.
  • Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı.
  • Et köpüğünün üstü.
  • İç yağı.

nur / nûr

  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

nur-u asümani / nur-u âsümânî

  • Semâvî nur, göksel ışık.

nüzul / nüzûl

  • Gökten aşağıya inme.

nüzul-ü isa / nüzûl-ü isa

  • Hz İsa'nın (a.s.) gökten dünyaya gelişi.

perde-i nilgün

  • Gökyüzü, sema.

ra'd / رعد

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)
  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.
  • Gökgürültüsü. (Arapça)

ra'd u berk

  • Gök gürültüsü ve şimşek.

ra'd-ı kasıf

  • Korkunç gök gürültüsü.

ra'dat

  • Gök gürültüleri.

ra'dendaz

  • (Ra'd-endaz) Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen. (Farsça)

raad

  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.

rabbe's-semavati ve'l-aradin / rabbe's-semâvâti ve'l-aradîn

  • Göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah.

rabbü's-semavati ve'l-arz / rabbü's-semâvâti ve'l-arz

  • Göklerin ve yerin Rabbi.

rad / râd

  • Gökgürültüsü.

radmisal / râdmisâl

  • Gökgürültüsü gibi.

raki'

  • Ahmak kimse.
  • Gökyüzü.

rakraka

  • Şimşek çaktığı zaman duyulan gök gürültüsü.

ramişe

  • İyilik, gökçelik, hasene.

rasathane

  • Gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlem evi.

recs

  • (Recse) şiddetli gök gürültüsü.
  • şiddetli ses.

recsan

  • Gök gürlemesi sesi.

reyah

  • (Tekili: Râh) şaraplar.
  • Gökçek kokulu küçük bir kuyu.

rezm

  • Deve avazı.
  • Gök gürlemesi.
  • Cem'etmek, toplamak.

ruud

  • (Tekili: Ra'd) Gök gürültüleri.

sada-yı semavi ve ruhani / sadâ-yı semâvî ve ruhânî

  • Semâvî ve ruhanî olan sadâ, gökten gelen ses.

safih

  • Gökyüzü, semâ.
  • Yassı veya düz olan şey.

şahab

  • Gökteki ışıklı cisim.

sahaif-i arz ve sema / sahâif-i arz ve semâ

  • Yer ve gök sayfaları.

şahap

  • Meteor, göktaşı.

sahife-i sema / sahife-i semâ

  • Gökyüzü sayfası.

sahife-i semavi / sahife-i semâvî

  • Gök sahifesi.

saika-vari / sâika-vâri

  • Gök gürültüsü, yıldırım gibi.

sakf

  • Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü.

sakf-ı mualla / sakf-ı muallâ

  • Yüksek çatı, tavan, gökyüzü.
  • Yüksek gökyüzü.

sam

  • Ölüm, mevt.
  • Yer altındaki altın damarı.
  • Gök kuşağı.
  • Ateş.
  • Sersemlik hastalığı.
  • Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.

seb'a semavat

  • Yedi kat gökler.

sema / semâ / سما / سَمَا

  • Gök yüzü. Asuman. Gök.
  • Her şeyin sakfı.
  • Gölgelik.
  • Bulut ve emsali örtü.
  • Gök.
  • Gökyüzü, asuman, gök.
  • Gökyüzü.
  • Gökyüzü. (Arapça)
  • Gök.

sema-i dünya / semâ-i dünya

  • Dünya semâsı, gökyüzü.

sema-yı maneviye / sema-yı mâneviye

  • Mânevî sema, gök.

semai / semâî

  • Gökle ilgili, gökyüzüne ait.

semapare

  • Gök parçası. (Farsça)

semavat / semâvât / سموات / سَمَاوَاتْ

  • (Tekili: Sema) Gökler, semalar.
  • Gökler.
  • Semalar, gökler.
  • Gökler. (Arapça)
  • Gökler.

semavat ve arzın halıkı / semâvât ve arzın hâlıkı

  • Yer ve göklerin yaratıcısı olan Allah.

semavat ve arzın rabbi / semâvât ve arzın rabbi

  • Yer ve göklerin Rabbi.

semavat-ı latife / semâvât-ı lâtife

  • Lâtif, şeffaf gökler.

semavat-ı seb'a / semâvât-ı seb'a

  • Yedi kat gök.

semavi / semavî / semâvî / سماوی

  • Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik.
  • İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
  • Gök ile ilgili. (Arapça)
  • Tanrısal. (Arapça)

semavi ayetler / semavî ayetler

  • Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine işaret eden gökyüzündeki deliller.

semavi gözler / semâvî gözler

  • Göklerdeki melekler ve ruhânîlerin bakışları.

semavi kitaplar / semavî kitaplar

  • Gökle ilgili kitaplar, Kur'ân-ı Kerim, Tevrat, İncil, Zebur.

semavi nüzul / semavî nüzûl

  • Gökten inme.

şems-i taban / şems-i tâbân

  • Tavan güneşi, gök güneşi.

sevabit-i kevkebiye

  • Gökyüzünde sabit olarak görülen ve gece karanlığında insanlara yön gösteren yıldızlar.

seyyar

  • Bir yerde durmayıp yer değiştiren.
  • Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen.
  • Kervan, kafile.
  • Otomobil.

sidre

  • Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen bir makam.
  • Bir ağaç, gökte mânevî bir yer.

sidret-ül münteha

  • Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.

sidret-ül-münteha / sidret-ül-müntehâ

  • Yedinci kat semâda (gökte) Arş'ın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

sidretü'l-münteha / sidretü'l-müntehâ

  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail'in (a.s.) çıkabildiği en son makam.

şihab / şihâb

  • Parlak yıldız.
  • Kıvılcım.
  • Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
  • Şahap, akanyıldız, gök cismi.

sipihr / سپهر

  • Gökyüzü. (Farsça)

sükut-u ecram / sükût-u ecram

  • Gök cisimlerinin sessiz hali.

sümmeha

  • Yalan ve bâtıl nesne.
  • Yer ile gök arası.
  • Her tarafa dağılıp gitmek.

tabaka-i semavat / tabaka-i semâvat

  • Gökyüzü tabakaları.

tahşidat-ı semaviye / tahşidât-ı semâviye

  • Göğün üzerinde çokça durma, gökten çok bahsetme.

takvim-i semavi / takvim-i semâvî

  • Gök takvimi.

tarassudat-ı semaviye / tarassudât-ı semâviye

  • Gökyüzünü gözetlemeler.

tathim

  • Gökçek etmek, güzelleştirmek, tahsin.

tayf

  • Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller.
  • Gül.
  • Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.

tayyare-i cevviye

  • Gökyüzünün, havanın uçakları.

tedcic

  • Gökyüzünün bulutlu olması.
  • Silâh kuşandırmak.

teleskop

  • Gök cisimlerini görmek için kuvvetli dürbün. (Fransızca)
  • Gök dürbünü.

tesaud / tesâud / تصاعد

  • Göklere yükselme, ağma. (Arapça)

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.

tinnin-i felek / tinnîn-i felek

  • Saman yolu, hacılar yolu. Gökteki husuf ve küsuf mevkileri olan iki düğüm.

tiraje / tîrâje / تيراژه

  • Gökkuşağı. (Farsça)

tuba / tûbâ

  • Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali.
  • İyilik, güzellik. Baht.
  • Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi.
  • Çok berrak ve saf olan.
  • Saâdet. Hayır. Devlet.
  • Kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı.

ufk

  • Kıyı, kenar.
  • Rüzgârın estiği cihetler.
  • Ufuk. Gökle yerin birleşmiş gibi göründüğü yer. Görüşümüzün nihayetindeki yerler.
  • Mc: Görüş ve düşünüş derecesi.

ümm-ün nücum

  • Gök. Sema.

umman-ı sema

  • Sema, gökyüzü deryası.

uruc / urûc / عروج

  • Yükselme, göklere ağma. (Arapça)
  • Urûc etmek: Yükselmek, göklere ağmak. (Arapça)

uruş

  • (Tekili: Arş) Gökler, arşlar. Tavanlar.

vaziyet-i arziye ve semaviye

  • Dünyaya ve gökyüzüne ait durum, hâl.

vaziyet-i semaviye / vaziyet-i semâviye

  • Gökyüzünün değişik hâl ve vaziyetlere girmesi.

zat-ı semavi / zât-ı semâvî

  • Gökten gelen zat.

zemin ve asuman / zemin ve âsuman

  • Yeryüzü ve gökler.

zerak

  • Gök renkli. Mavi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR