LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ezme ifadesini içeren 78 kelime bulundu...

basiret / basîret / بَص۪يرَتْ

  • Kalb gözüyle görme, sezme.

bilhads

  • Derhal, süratle kavrama, sezme ve anlama.

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

cereyan / cereyân

  • Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
  • Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.

cevelan / cevelân

  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.

cevelan etmek / cevelân etmek

  • Dolaşmak, gezmek.

demdeme

  • Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. (Farsça)
  • Sinek vızıltısı. (Farsça)
  • Öğütmek. Sürte sürte ezmek. (Farsça)
  • Azab vermek, eziyet etmek. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Davul. (Farsça)
  • şöhret, nam, ün. (Farsça)

devf

  • Suda ıslamak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Misk ezmek.

devr-i alem / devr-i âlem

  • Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.

ehl-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyeti olanlar.

feraset / ferâset

  • Çabuk sezme ve anlama kàbiliyeti.

fiil

  • (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş.
  • Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)

gaflet

  • Olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.

geşt

  • Seyretme, dolaşma, gezme, tenezzüh.
  • Geçme.

geşt ü güzar / geşt ü güzâr

  • Gezip tozma, gezme.

hadsen

  • Birdenbire sezmekle.
  • Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

heves

  • Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.

hezm

  • Bozma, mağlub etme, hezimete uğratma.
  • Sıkıştırma, sıkma, bir şeyi sıkıp ezme.

hissetmek

  • Sezmek.

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Cezmeden harfler: lem, lemmâ, lâm-ül-emir, lâ-ün-nâhiye (nehyeden lâ edatı). Şart edatları da câzimdir.

idkak

  • (Dekik. den) Ezme, ufaltma, küçültme.

ihtisas

  • Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.

işca'

  • Yenme, ezme.
  • Kederlendirme, hüzün verme, üzme.

istikra / istikrâ

  • Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama.
  • Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istişmam

  • Koklamak. Kokusunu almak.
  • Hissetmek, sezmek, dolayısı ile anlamak.
  • Uzaktan haber almak.
  • Koklama, hissetme; ince meseleleri sezme, anlama.

kab'

  • Seyahat edip gezmek.
  • Nefesi tutulmak.
  • Atın burnu içinden çıkan hırıltı.

kahr

  • Zorlama, mahvetme, ezme.
  • Zorlama. Cebir.
  • Ezme. Mahvetme.
  • Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme.
  • Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.)
  • Zorlama, zorla bir iş gördürme.
  • Üstün gelerek mahvetme, batırma, ezme.
  • Çok kederlenme, çok üzüntü duyma.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kaziye-i bedihiyye

  • Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü ta

kaziye-i bedihiyye-i fıtriyye

  • Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.

keramet-i feraset

  • Çabuk sezme ve anlama kabiliyetindeki keramet.

keşt

  • Seyir ve temâşâ etmek. Gezmek.
  • Hanzale.

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma duyusu (sezme kabiliyeti).

lem

  • (Arabçada cezm harfidir) Muzari fiilinin başına getirilirse, nefyeder, cezmeder, sâkin okutur. "Gelir" fiilini "gelmedi" yaptığı gibi.

ma-i şartiye / mâ-i şartiye

  • İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. (Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.

medak

  • Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.

mehk

  • İyice ezme.

melel

  • Bıkma, usanma, bezme.

mesire

  • Seyredilecek, gezilecek yer. Tenezzüh ve gezme yeri.
  • Seyir.

metali'

  • Matla'lar. Tulu' edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler.
  • Ast: Herhangi bir yıldızın i'tidal-i rebii (Arz'ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 Mart'ta bulunduğu) noktasından geçmek üzere başlangıç kabul edilen daire ile bu yıldızın semavî istiva dairesi üzeri

midvek

  • Bir şey ezmekte kullanılan taş.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

rehd

  • Bastırarak ezme.

rehs

  • Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme.

sahk

  • Dövmek.
  • Ezmek.
  • Eski kaftan, eski elbise.

salaet

  • (Çoğulu: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.

salaye

  • (Çoğulu: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.

şart edatları

  • (Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi

secc

  • Gayet ince olan nesne.
  • Duvar sıvamak.
  • Hoş kokulu nesne ezmek.

sehc

  • Seyretmek.
  • Ezmek.

sehl

  • (Çoğulu: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise.
  • Nakit, para. nakit akçe.
  • İpliği bir kat bükmek.
  • Ezmek.
  • Dövmek.

sekk

  • Seyahat etmek, gezmek.

seyahat

  • Gezme, gezinti.

seyr-i bilad-ı kesire / seyr-i bilâd-ı kesîre

  • Çok sayıdaki beldeleri gezme ve dolaşma.

seyran

  • (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme.
  • Hareket etme.
  • Açılma, ferahlanma, teferrüc.

seyrangah / seyrangâh

  • Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri. (Farsça)

seyruret

  • Yürümek, gezmek.

taaddi

  • Saldırma.
  • Düşmanlık.
  • Ezme.
  • Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme.
  • Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.

teberrüc

  • Açık saçık olmak.
  • Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)

tecvil

  • Seyahat etmek, gezmek.

tedavül

  • Elden ele gezmek, dolaşmak.

tedvih

  • Şehirler gezmek.

teferrüc

  • Rahatlama, gezme.

temaşa

  • Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak. (Farsça)

tenezzüh etmek

  • Gezmek, dolaşmak.

tenkib

  • Dolaşıp gezmek.
  • Ticaret yapmak. Tefahhus etmek.
  • İnceden inceye araştırmak.

tesfif

  • Dövüp ezme, toz haline getirme.

teshik

  • Ezme, dövme, döğerek ezme.

tevatür

  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.

ticval

  • Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.

vaty

  • Ayak altında çiğneme, ezme, basma.
  • Çiftleşme.

vehs

  • Kırma.
  • Ayak altında çiğneme, basma, ezme.

zan / zân

  • Sanma, sezme.

zann

  • Şüphe. Zannetmek, samak. Sezme.
  • Sanma, sezme.

zevk-i selim

  • En temiz, nezih ve en yüksek derecedeki zevk. Selâmette olan zevk. Meşru dairedeki zevk.
  • Sezme kabiliyeti.