LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te even ifadesini içeren 247 kelime bulundu...

adaletperver

  • Adâleti seven.

ahbab / ahbâb

  • Dostlar, sevenler.

ahyar

  • Hayırlılar.
  • Dostlar.
  • İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)

akkub

  • Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.

akres

  • Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve "devenin yemişidir."

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aluk

  • Arzu.
  • Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve.
  • Devenin otladığı ot.
  • Süt.

anik

  • Çok nesne.
  • Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.

arub

  • (Çoğulu: Urub) Erkeğini seven kadın.

aşık / âşık

  • Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun.
  • Saz şairi.
  • (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
  • Şiddetli seven.
  • Aşırı seven, vurgun, tutkun.

aşüfte

  • Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. (Farsça)
  • İffetsiz kadın. (Farsça)

ateş-dil

  • Sözü dokunaklı olan. (Farsça)
  • Her gördüğü güzeli seven. (Farsça)
  • Pek zeki adam. (Farsça)

atır

  • (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı.
  • Kokuları seven kimse.

atuf / atûf

  • Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen Allah.

avrupaperest

  • Avrupayı taparcasına seven.

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahhas

  • (Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

bazil

  • (Çoğulu: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve.
  • Devenin, önce biten dişi.
  • Şey.
  • Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.

büruz / bürûz

  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

ca'caa

  • Değirmen sesi.
  • İsteklerde zorluk vermek.
  • Devenin çökermesi.
  • Çökmüş deveyi kaldırmak.

cebb

  • Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek.
  • Devenin hörgücünü kesmek.
  • Kökünden kesmek.

cedil

  • Devenin boynuna taktıkları ip.

cehaletperver / cehâletperver

  • Bilgisizliği seven.

celah

  • Başın iki tarafından saçın dökülmesi.
  • Devenin ağaç yemesi.

cerir

  • (Çoğulu: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip.

ciran

  • (Çoğulu: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.

cirre

  • Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş.
  • Yapağı denilen yün.

cübab

  • Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.

cumhuriyetperver

  • Cumhuriyeti seven.

cüzare

  • Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)

davat

  • Devenin başında olan verem.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

di'dan

  • Devenin çok yelmesi.
  • Bir şeyi örtmek.

dida'

  • Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması.
  • Ay sonu.

dil-bend

  • Gönül bağlıyan, seven. (Farsça)

dinperver

  • Dindar, dinini seven.
  • Dini seven.

dirvas

  • Büyük deve.
  • Boynu kalın olan adam.
  • Arslan.
  • Köpek ve devenin sütü.

dünyaperest / dünyâperest / دُنْيَاپَرَسْتْ

  • Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven. (Farsça)
  • Dünyayı çok seven.

ebed-perest

  • Sonsuzluğu aşırı seven.

ebil

  • Devenin hâllerinden anlıyan kimse.

eclah

  • Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe.
  • Başı kel olan adam.

edvek

  • Devenin, misvak ağacını yemesi.
  • Bir yerde sâkin olmak.
  • Yaranın veremi sakin olmak.

el-hubbu fillah muhibb-i muhlis / el-hubbu fillâh muhibb-i muhlis

  • Allah için, hâlis ve samimî bir şekilde seven.

erek

  • Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.

faziletperver / fazîletperver

  • Üstün nitelikleri seven.

felil / felîl

  • Bir yere toplanmış kıl.
  • Devenin azısı.

fera'

  • Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)

fetel

  • Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması.

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

galil

  • (Çoğulu: Gılâl) Güneşin harareti.
  • Susuzluk harareti.
  • Kin, hased.
  • Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.

garaibperest

  • Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven. (Farsça)

garaipperest

  • Garip ve tuhaf şeylere düşkün olan, çok seven.

garib

  • (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden.
  • İki omuz arası.
  • Devenin hörgücüyle boynu arası.

gırar

  • Devenin sütünün azalması.
  • Az uyku.
  • Miktar.
  • Cihet, Misâl.
  • Yol.
  • Birbiri ardınca olmak.
  • Her nesnenin kenarı.
  • Büyük kıl çuval.

guzr

  • Çokluk, kesret.
  • Devenin sütünün çok olması.

habc

  • Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi.
  • Vurmak.

habib

  • (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

hademe

  • Hizmetçiler, hâdimler.
  • (Çoğulu: Hıdâm) Halhal.
  • Devenin ayağını bağladıkları kayış.

hak-perest

  • Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan. (Farsça)

hakb

  • Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip.
  • Tutulmak.

hakikat-perest

  • Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı. (Farsça)

hakperest / حَقْپَرَسْتْ

  • Hakkı çokça seven.

hala' / halâ'

  • Boş, hâli.
  • Ayak yolu, abdesthane.
  • Devenin çökmesi.

haşef

  • Hurmanın yaramazı.
  • Eski elbise diken.
  • Devenin sütünün çok olması.

hatr

  • Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.

havıt

  • Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.

hayatperest / حَيَاتْپَرَسْتْ

  • Hayatı çok seven.

hayırsever

  • İyilik ve yardım etmesini seven.

hayr-hah

  • Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. (Farsça)

hebec

  • Devenin memesinde olan verem.

hedel

  • Devenin dudağının sarkık olması.
  • Bir şeyi aşağı indirmek.

hedhede

  • Bağırma, ötme.
  • Devenin bağırması, kuşun ötmesi.

hen'a

  • Devenin boynunun altına konan işaret.
  • Menazil-i Kamer'den bir menzil.

herec

  • Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.

hevadic

  • (Tekili: Hevdec) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.

hevdec

  • (Çoğulu: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel.

hibb

  • Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş.

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hidace

  • (Çoğulu: Hadâic) Devenin sırtına yüklenen yük.

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

himmetperver / هِمَّتْپَرْوَرْ

  • Ciddî gayret, ma'nevî yardımı seven.

hınaf

  • Devenin yulardan burnunu çözmesi.
  • Deve bileğinde olan yumuşaklık.

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hiza

  • Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra.
  • Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler.
  • Nalin.
  • Taraf.

hızc

  • (Çoğulu: Ehzâc) Devenin içtiği havuzun dibinde kalan su.
  • Ateş yakmak.

hörgüç

  • Devenin sırtındaki tümsek.

hübu'

  • (Çoğulu: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu.
  • Devenin boynunu uzatarak yürümesi.

hura'

  • Devenin delirmesi.

hüseyin

  • Küçük güzel.
  • (Hi: 6-61) Hazret-i Ali Radıyallahü Anhu'nun oğlu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sevgili torunudur. Peygamberimiz (A.S.M.) "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allah Hüseyini seveni sever." buyurmuştur. Kerbelâda şehid oldu (R.A.)

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

ibad

  • Devenin ayağını bağladıkları ip.

ibale

  • Kuyu bileziği.
  • Hayvanları muhafaza etme.
  • Küçük çocuklara def-i hacet ettirme.
  • Devenin hallerini ve huylarını iyi bilmek.

ictiraz

  • Devenin geviş getirmesi.

iczal

  • Semerin, devenin boynunu yara etmesi.

ıfa'

  • Devekuşunun yeleği.
  • Devenin yükünün çok olması.

ifratperver

  • Aşırılığı seven.

ihsanperver

  • Bağışta bulunmayı pek seven.
  • İhsan etmeyi seven.

ılat

  • (Çoğulu: Alât) Devenin boynuna takılan ip.

imanperver / îmânperver

  • Îmanı seven.

in'amperver / in'âmperver

  • Nimetlendirmeyi seven.

inamperver / inâmperver

  • Nimetlendirmeyi seven.

insaniyetperver / اِنْسَانِيَتْ پَرْوَرْ

  • İnsanlığı seven, iyi insan.
  • İnsanları ve insanlara hizmet etmeyi seven.
  • İnsanlığa hizmet etmeyi seven.

intizamperver / انتظام پرور

  • İntizamı çok seven, herşeyi tertipli ve düzenli yapan.
  • Her şeyi tertib ve düzenli yapan. İntizâmı çok seven. (Farsça)
  • Düzeni seven, düzenli, tertipli. (Arapça - Farsça)

ıras

  • Devenin başını ayağına bağladıkları ip.

ıslahatperver

  • Islahat taraftarı, ıslahatı seven.

ism-i vedud / ism-i vedûd

  • Allah'ın kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenildiğini bildiren ismi.

ıtrih / ıtrîh

  • Devenin hörgücü.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

ka'm

  • (Çoğulu: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey.
  • İçinde silah saklanan kap.
  • Bağlamak.
  • Öpmek.

kabkaba-i ibil

  • Devenin bağırması.

kahde

  • (Çoğulu: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.

kaltaban

  • Namussuz. Pezevenk. (Farsça)

kasf

  • Kırmak.
  • Oyun, eğlence.
  • Devenin diş gıcırdatması.

kaskas

  • Açlık.
  • Sür'at yapan, hızla giden.
  • Yol gösterici.
  • Devenin yediği bir ot.

katm

  • Kesmek. Isırmak.
  • Tatmak, zevk.
  • Devenin kükremesi.

kavvad

  • Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.

kecabe

  • Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan. (Farsça)

ker'a

  • Çocuk seven kadın.

ketibeperver

  • Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren. (Farsça)

kırmil

  • (Çoğulu: Karâmil) Azgın devenin yavrusu.
  • İki hörgüçlü deve.

kişaf

  • Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu.
  • Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.

kıtade

  • Geven, dikenli ot.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kunfuz

  • (Çoğulu: Kanâfiz) Kirpi.
  • Fare.
  • Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri.
  • Otları dolaşık yer.

kurme

  • İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

lebbe

  • Göğsün gerdanlık takılan yeri.
  • Devenin ve sığırın, göğsünden boğazladıkları yeri.
  • Evlâdını ve erkeğini seven kadın.

lebeb

  • (Çoğulu: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer.
  • Atın göğsüne yapılan sinebend.
  • Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne.
  • Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.

levend

  • (Levent) Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. (Farsça)
  • Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse. (Farsça)

levendan / levendân

  • (Tekili: Levend) Leventler, askerler. (Farsça)

levendane / levendâne

  • Leventçesine, hızla, süratle. (Farsça)

maarifperver / maârifperver

  • Eğitimi seven.

maddeperver

  • Maddeyi seven.

malperest

  • Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan. (Farsça)

mecnun / mecnûn / مجنون

  • Delice seven. (Arapça)
  • Cinli. (Arapça)
  • Leyla'nın aşığı. (Arapça)

mecr

  • Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek.
  • Çokluk asker.
  • Akıl.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven.
  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

mehar

  • Dizgin, yular. (Farsça)
  • Devenin burnuna takılan burunluk. (Farsça)

merdümgiriz

  • İnsanlardan sıkılan, yalnızlığı seven.

mesbere

  • Kadının veled getirdiği yer.
  • Devenin yavruladığı yer.

meşrutiyetperver / meşrûtiyetperver

  • Meşrutiyeti seven.

mihmanperver

  • Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven. (Farsça)

milletperver

  • Milletini seven.
  • Milletini seven.

milliyetperver / مِلِّيَتْپَرْوَرْ

  • Milliyetini seven. (Farsça)
  • Milliyetçi, milletini seven.
  • Milliyetini seven.

misafirperver

  • Misafir ağırlamayı seven.
  • Misafiri seven.

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

muaşık

  • (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.

muhabbet eden

  • Seven.

muhabbetdar / muhabbetdâr

  • Seven, sevgili.

muhib / محب / مُحِبْ

  • Seven.
  • Seven.
  • Seven. (Arapça)
  • Seven.

muhibb

  • Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen.

muhibb-i baz-ı geylan / muhibb-i bâz-ı geylân

  • Abdülkâdir-i Geylâni Hazretlerinin seveni.

müşfik

  • Şefkatle seven. Acıyan, merhametli.

müştehi

  • İştihası olan, seven. Hâhişger.

müteaşşık

  • Âşık olan, taaşşuk eden, çok seven.

müteatıf

  • (Atf. dan) Kendisine atfolunan.
  • Birbirini seven.

nagam-perver

  • (Çoğulu: Nagamperverân) Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven. (Farsça)

nahis

  • Vuran, vurucu.
  • Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.

nakal

  • Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar.
  • Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.

nasnaa

  • Depretmek.
  • Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.

ne-şebperestem

  • Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.

necer

  • Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.

nefais-perest

  • Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven. (Farsça)

nefisperver / نَفِسْپَرْوَرْ

  • Nefsini seven.
  • Nefsini seven.

nehz

  • Durmak, kıyam.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Yakın olmak.
  • Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak.
  • Dolması için kovayı suya vurmak.

nekab

  • Devenin tabanı aşınmak.

nekeb

  • Hastanın iyileşmesi.
  • Devenin omuzlarında olan bir hastalık.

nevaye

  • Devenin semiz olması.

nevend

  • (Nevende) Postacı. Atlı postacı. (Farsça)
  • Hızlı giden at. (Farsça)

neyy

  • Pişmemiş çiğ et vs.
  • Devenin semiz olması.
  • Semiz ve besili deve.

nikal

  • Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.

nis'a

  • (Çoğulu: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nu'nua

  • Devenin boyun eti.
  • Horozun boyun tüyü.

nühaz

  • Deve öksürüğü.
  • Devenin göğsünde olan bir hastalık.

nühza

  • Devenin göğsünde olan bir hastalık.

nükas

  • Devenin dudağında olan bir hastalık.

nüşuta

  • Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)

nütac

  • Doğurmak.
  • Gebe devenin karnındaki yükü.

pazen

  • Pezevenk. (Farsça)

perest

  • (Çoğulu: Perestân) Tapan, tapınan, taparcasına seven. (Farsça)

perestan

  • (Tekili: Perest) Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler. (Farsça)

perestiş eden

  • Aşırı derece seven.

perestişkar / perestişkâr / پرستشكار / پَرَسْتِشْكَارْ

  • İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
  • Tapan. (Farsça)
  • Taparcasına seven. (Farsça)
  • Haddinden fazla seven.

perver

  • Koruyan, besleyen, seven.

rabea

  • Devenin katı katı yelmesi.

rahin

  • Rehin veren, malını rehine koyan.
  • Sâbit, dâim, devamlı.
  • Devenin ve adamın zayıfı.

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

raiyyetperver

  • Halkını seven.

rebeze

  • (Çoğulu: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü.

resag

  • Devenin ayaklarında olan gevşeklik.

reum

  • Yavrusunu seven deve.
  • Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.

revendegan / revendegân

  • (Tekili: Revende) Yürüyenler, gidenler. (Farsça)

rezeme

  • (Çoğulu: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.

rims

  • Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot.
  • Islah etmek, düzeltmek.

rububiyetperver / rubûbiyetperver

  • Terbiye etmeyi ve olgunlaştırıp mükemmelleştirmeyi seven.
  • İhtiyaca cevap vermeyi ve terbiye etmeyi seven.
  • Terbiye etmeyi seven Allah.

rücz

  • Devenin mak'adında olan bir hastalık.
  • Pis, necis.
  • Azap.
  • Put, sanem.

sa'dane

  • (Çoğulu: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot.
  • Devenin göğsü.
  • Tırnak dibinin siniri.
  • Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme.
  • Kadın memesinin etrafı.

sad

  • Bakır.
  • Toprağa ağnayan horoz.
  • Devenin başında olan bir hastalık.

sadef

  • Yüksek büyük dağ.
  • Her yüksek nesne.
  • Devenin her dört ayağı.
  • Bir yöne ğilmek.

san'atperver

  • San'atı seven.

şe'v

  • Geçmek, takaddüm eylemek.
  • Son, nihayet.
  • Devenin yuları.
  • Zembil.
  • Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak.
  • Kaygan.

seaf

  • Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir.
  • Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.

şefkatperver

  • Şefkat etmeyi seven.
  • Şefkat etmeyi seven.

sefne

  • (Çoğulu: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri.

selika

  • Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
  • Tabiat.

şenak

  • Devenin yularını çekmek.
  • Çok yemekten mide dolmak.
  • Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.

sere

  • Suyun çok olması.
  • Devenin meme deliğinin geniş olması.

şib

  • Üzerine kar düşen dağ.
  • Su içerken devenin dudağından çıkan ses.

sıdar

  • Küçük gömlek.
  • Başa örttükleri bez, baş örtüsü.
  • Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.

sika'

  • Devenin burnuna bağladıkları nesne.
  • Kadınların örtündükleri peçe.

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

şikemperver

  • Midesini seven, obur.

şıkşaka

  • (Çoğulu: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.)
  • Zayıf, yaşlı kimse.
  • Uzun ince çubuk.
  • Ağzın çevresi.

sırar

  • Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip.

suretperest

  • Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. (Farsça)
  • Resimleri çok seven ve meftun olan. (Farsça)

ta'kil

  • Devenin ayağına ip takıp bağlamak.

ta'lit

  • Devenin yularını başından indirmek.
  • Deve boynuna nişan etmek.

takrid

  • Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek.
  • Hor ve zelil etmek.

teceddütperver

  • Yenilikçi, yeniliği seven.

tehdir

  • Hastalıklı devenin bağırması.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

temri

  • Hurmayı seven.

terakkiperver

  • Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven. (Farsça)

teres

  • Pezevenk manâsına gelen bir hakaret sözüdür. Hakaret için kullanılır. (Türkçe)
  • Pezevenk.

teşnedil / تشنه دل

  • Seven, arzulu, can atan. (Farsça)

unsuriyetperver / عُنْصُرِيَتْپَرْوَرْ

  • Milliyetini aşırı seven, ırkçı.

urret

  • (Çoğulu: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban.
  • Ulaşmak, varmak.
  • Kuş tersi.

usnun

  • (Çoğulu: Asânin) Sakal ucu.
  • Her nesnenin evveli.
  • Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.

vafi / vâfî

  • Vefalı, kendini seveni unutmayan, ilgisini kesmeyen.

vamık

  • Seven. Âşık, sevdalı.
  • Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.

vatanperver

  • Vatanını seven.
  • Vatanını seven. Memleketine hizmet eden. (Farsça)

vatanperverane / vatanperverâne

  • Vatanını seven kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

vazife-perver

  • Çalışmayı seven.

vazifeperver

  • Vazifesini seven, işine düşkün.
  • Görevini seven.

vedud / vedûd / وَدُودْ

  • Kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Bütün yarattıklarına ihsân eden, onlara iyilik ve ihsân etmeyi seven, beğenen Allahü teâlâ.
  • Çok seven ve sevilen (Allah).

vefa

  • Sözünde durma, kendini seveni unutmama, ilgiyi kesmeme.

veli / velî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine gâlib, üstün kılan, kâfirleri sevmeyen.
  • Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa kâdı veya bunların vasî tâyin ettik

ya vedud / yâ vedûd

  • Ey kullarını çok seven ve şefkat eden, kendisine çok sevgi beslenen Allah.

zabazıb

  • Devenin çok acıktığında karnının ötmesi.

zahire

  • Dışarı fırlamış olan göz.
  • Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.

zarafet-perver

  • Zarafete düşkün olan, zarifliği seven. (Farsça)

zebn

  • Şiddetle def'etmek.
  • Devenin çifte vurması.

zemel

  • Bir yanı üzerine çöküp öbür yanını yukarıya kaldırarak koşmak.
  • Devenin ayağına ârız olan aksaklık.
  • Su tulumunun sarkması.

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zıar

  • Devenin ağzını bağlamak.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın