LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te esiz ifadesini içeren 282 kelime bulundu...

abes

  • Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi.
  • Saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.

abesiyet

  • Faydasızlık ve gayesizlik.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

acemi / acemî

  • İşin yabancısı, tecrübesiz.
  • Tecrübesiz.
  • Yabancı.
  • Yeni. Mübtedi.
  • Bir işte yeni olan, tecrübesiz.

acemiyan

  • (Tekili: Acemi) İranlılar. Acemler. (Farsça)
  • Acemiler, tecrübesizler. (Farsça)

acz / عجز

  • Acizlik, çaresizlik, bir şey yapamama. (Arapça)

adem-i müsaade / adem-i müsâade

  • İzinsizlik, müsaadesizlik

adem-i muvazenet / عدم موازنت

  • Dengesizlik.

adem-i tereddüd

  • Tereddütsüz, şüphesiz.

agırra

  • (Tekili: Garîr) Tecrübesizler, safdiller, acemiler.
  • Mağrurlar.

agrar

  • (Tekili: Gırr) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.

ahaff

  • Pek hafif, çok hafif.
  • Düşüncesiz.

aheste-rev

  • Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen. (Farsça)

akamet

  • Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
  • Neticesizlik.

akıbetsiz / âkıbetsiz

  • Neticesiz.

akim / akîm / عَق۪يمْ

  • Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
  • Yağmur getirmeyen rüzgar.
  • Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
  • Kısır, verimsiz, neticesiz.
  • Neticesiz.

akim bir kıyas

  • Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.

ala-yı illiyyin-i yakin / âlâ-yı illiyyîn-i yakîn

  • Şüphesizlik derecesinin en yükseği, doruğu.

alet-i laya'kıl / âlet-i laya'kıl

  • Akılsız, düşüncesiz bir âlet.

alet-i layeş'ur / âlet-i lâyeş'ur

  • Şuursuz ve düşüncesiz bir âlet.

arş

  • Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk (madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve Arş-ı a'lâ da denir.

bed-eda

  • Terbiyesiz, nezâketsiz ve kaba olan kimse. (Farsça)

bedel-i öşr

  • Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.

behresiz

  • Nasipsiz, hissesiz.

bekar / bekâr

  • Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam.
  • Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam.

bel'am

  • Terbiyesiz, açgözlü, obur.
  • Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.

belahet / belâhet

  • Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
  • Ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.

belki

  • Şüphesiz, kesinlikle.
  • Umulur, ihtimal, olabilir.
  • Hattâ.
  • Kat'iyyetle. Dahi. Şüphesiz.

berahin-i katıa

  • Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.

bi-bidaat / bî-bidaat

  • Sermayesiz. (Farsça)

bi-çare / bî-çare

  • Çaresiz. Zavallı. Şaşkın. (Farsça)

bi-dil / bî-dil

  • Ürkek, korkak. (Farsça)
  • Âşık. (Farsça)
  • Kalbsiz, gönülsüz. (Farsça)
  • Nüktesiz. (Farsça)

bi-edeb / bî-edeb

  • Edebsiz. Terbiyesiz.

bi-gayet / bî-gayet

  • Gayetsiz, sonsuz.
  • Gayesiz.

bi-gışş / bî-gışş

  • Hilesiz, safi, karışıksız. (Farsça)
  • Samimi. (Farsça)

bi-güman / bî-güman

  • Şeksiz, şüphesiz. (Farsça)

bi-hicab / bî-hicab

  • Hicabsız, perdesiz, âşikâr olarak.

bi-ihtiyarem / bî-ihtiyarem

  • İradesizim, kendi irade ve ihtiyarımla hareket edemiyorum.

bi-irtiyab / bî-irtiyab

  • Şüphesiz. (Farsça)

bi-iştibah / bî-iştibah

  • Şüphesiz. Şeksiz.

bi-kes / bî-kes

  • Kimsesiz.

bi-neva / bî-neva

  • Zavallı, nasibsiz, muhtaç, çaresiz. (Farsça)

bi-rayb / bî-rayb

  • (Bî-reyb) şüphesiz. şeksiz.

bi-reyb / bî-reyb

  • Şüphesiz, şeksiz. (Farsça)

bi-saman / bî-sâman

  • Sermayesiz, parasız. (Farsça)

bi-şek

  • Şüphesiz, şeksiz. (Farsça)

bi-sud / bî-sud

  • Faydasız, boş, neticesiz. (Farsça)

bi-vare / bî-vare

  • Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib. (Farsça)

biçare / bîçâre

  • Çaresiz, zavallı.
  • Çaresiz.

Biçare / Bîçare

  • Çaresiz

biçare / bîçâre / بيچاره / ب۪يچَارَه

  • Çaresiz. (Farsça)
  • Zavallı. (Farsça)
  • Çâresiz.

biçaregan / bîçâregân / بيچارگان

  • Çaresizler. (Farsça)
  • Zavallılar. (Farsça)

biçaregan-ı ümmet / bîçâregân-ı ümmet

  • Ümmetin çaresizi, zavallısı.

biedeb / bîedeb / بى ادب

  • Terbiyesiz, edepsiz. (Farsça - Arapça)

bihicap / bîhicap

  • Perdesiz, örtüsüz.
  • Perdesiz, gizlemeksizin.

biilmelyakin / biilmelyakîn

  • Şüphesiz ve kesin bir ilimle.

biilmilyakin / biilmilyakîn

  • Şüphesiz bir ilimle bilme.

biiştibah / bîiştibah

  • Şüphesiz.
  • Şüphesiz.

bikes / bîkes

  • Kimsesiz.

bikesem / bîkesem

  • Kimsesizim.

bilaşek vela şüphe / bilâşek velâ şüphe

  • Şeksiz ve şüphesiz.

bilaşüphe / bilâşüphe

  • Şüphesiz.
  • Şüphesiz.

bilatehlike / bilâtehlike / بلاتهلكه

  • Tehlikesizce. (Arapça)

bilateminat / bilâteminat / بلاتأمينات

  • Güvencesiz, teminatsız. (Arapça)

bilateşbih / bilâteşbih

  • Benzetmesiz.

bilyakin / bilyakîn

  • Bir şeyi şeksiz ve şüphesiz olarak itikad-ı kavi ve sahih ile bilmek, derk etmek.

bişübhe / bîşübhe / بى شبهه

  • Kuşkusuz, şüphesiz. (Farsça - Arapça)

bisud / bîsud

  • Faydasız, boş, neticesiz.

bürhan-ı satı' / bürhan-ı sâtı'

  • Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil.

cahil

  • Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy.
  • Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)

cal'

  • (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.

caris

  • Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.

çarnaçar / çârnâçâr / چارناچار

  • İster istemez, çaresiz, mecburen. (Farsça)

cebri nefy

  • "İnsan iradesizdir. Yaptığı işlerde mecburdur. Kendi seçme gücü yoktur" şeklindeki iddiayı reddetme; iradesizliği reddetme.

cehl

  • Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.

cezm

  • Kesinlik, şüphesizlik.

çirkaf / çirkâf

  • Çirkef. Pis su. Pis. (Farsça)
  • Terbiyesiz. Edebsiz. (Farsça)

cürd

  • Tüysüz, kılsız.
  • Cilt hastası (deve).
  • Tüyleri kısa olan (at).
  • Bitki örtüsü olmayan (arazi).
  • Piyâdesiz (süvâri).

damhar

  • Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.

delail-i katıa / delâil-i katıa

  • Kesin ve şüphesiz deliller.

derviş

  • Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. (Farsça)
  • Kimsesiz, fakir. (Farsça)
  • Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. (Farsça)
  • Mürid veya şeyh. (Farsça)

devasız

  • Çaresiz.

ecel

  • Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek.
  • İleride olacağı şüphesiz olan.
  • Allah'ın takdir ettiği ömür.

ecel-i mev'ud

  • Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm.

eceliyyet

  • Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise.

edepsiz

  • Görgüsüz, terbiyesiz.

ehl-i sünnet

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir. (Farsça)

ekvah

  • (Tekili: Kûh) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.

elif-i sakine / elif-i sâkine

  • Sakin, harekesiz elif.

emansız

  • Merhametsiz, müsaadesiz.

emn ü asayiş / emn ü âsâyiş

  • Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.

emniyet

  • (Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik.
  • İtimad, güvenme, inanma.
  • Polis ve zabıta teşkilâtı.

emza

  • Çok te'sirli olan, çok müessir.
  • Hükmü çok geçen.
  • Kat'i, şüphesiz.

esas-ı müselleme

  • Doğruluğu şeksiz, şüphesiz kabul edilen temel esas.

eser-i acz

  • Acizliğin, çaresizliğin sonucu.

eshab-ı suffa / eshâb-ı suffa

  • Suffe ehli. Peygamber efendimizin Mekke'den hicretinden sonra, Medîne-i münevverede yaptırdığı câminin (Mescid-i Nebevî'nin) örtülü bölümünde ilim ve ibâdetle meşgul olan fakir ve kimsesiz müslümanlar.

eslem / اَسْلَمْ

  • En selametli, en tehlikesiz.

etave

  • Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.

evkaş

  • Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.

ezel / ازل

  • Başlangıcı olmamak, öncesizlik.
  • Başlangıcı olmama, öncesizlik.
  • Öncesizlik, geçmişe doğru sonsuzluk. (Arapça)

ezel ve ebed

  • Başlangıcı ve sonu olmama, öncesizlik ve sonsuzluk.

fahiş

  • Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan.
  • Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı.
  • Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.

fakr u zaruret

  • Yoksulluk ve çaresizlik.

fela cerem / felâ cerem

  • Şüphesiz. Muhakkak.
  • Düşündürücü değil.

felasife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.

feletat

  • Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime.
  • Ansızlık.
  • Her ayın son geceleri.

feyzi-i biçare

  • Biçare, çaresiz Feyzi.

fıkdan-ı hile

  • Hilesizlik.

fikr-i infiradi / fikr-i infiradî

  • Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gamre

  • (Çoğulu: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık.
  • İzdiham, kalabalık.
  • Fenalığa dalmak.
  • Şiddet.
  • Zahmet.

garib / garîb / غریب

  • Yalnız, kimsesiz, zavallı.
  • Hayret verici. Tuhaf.
  • Kimsesiz. Zavallı.
  • Gurbette olan.
  • Garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
  • Yabancı, memleketinden uzakta bulunan, kimsesiz.
  • Gurbette yaşayan. (Arapça)
  • Yabancı. (Arapça)
  • Kimsesiz. (Arapça)
  • Tuhaf. (Arapça)

garib-nüvaz

  • Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan. (Farsça)

garibane / garibâne

  • Garip olarak, kimsesiz.

gayr-ı meskun

  • İçinde oturulmayan yer. Kimsesiz yer.

gayr-ı müsmir

  • Verimsiz, faydasız, meyvesiz.

geda / gedâ

  • Fakir. Kimsesiz. Dilenci. (Farsça)
  • Fakir, kimsesiz.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

guraba / gurabâ

  • Garipler, kimsesizler.

hads-i sadık / hads-i sâdık

  • Tam ve şüphesiz idrak etme ve bilme.
  • Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.

hailsiz

  • Perdesiz, engelsiz.

hali / halî

  • Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz.
  • Evlenmemiş erkek, bekâr adam.

halis / hâlis

  • Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli.
  • Pek beyaz.
  • Evvelce karışık iken kusuru zâil olan.
  • Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Müennesi: Hâlise'dir)
  • Hilesiz, katkısız, duru.
  • Saf, temiz, hîlesiz, katkısız. Menfaat düşüncesi karışmadan sırf Allah için olan, riya ve gösteriş bulunmayan.

halisen / hâlisen

  • Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.

halisiyyet / hâlisiyyet

  • Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.

ham

  • Olmamış, pişmemiş, çiğ. (Farsça)
  • Nâfile, beyhude, boşuboşuna. (Farsça)
  • İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. (Farsça)
  • Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi. (Farsça)
  • Tecrübesiz, olgunlaşmamış.

hammal

  • (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam.
  • Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

hasir / hasîr

  • Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.
  • Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.

hatarsız

  • Tehlikesiz.

hayhay

  • Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.) (Türkçe)

hazul

  • Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.

hikmetsiz

  • Gayesiz, faydasız.

hikmetsiz hikmet

  • Faydasız, gayesiz ilim; felsefe.

hikmetsizlik

  • Anlamsızlık, gayesizlik, faydasızlık.

hüccet-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

hüccet-i katıa

  • Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan. (Farsça)

ibda'

  • İzhar etmek. Bir yerden diğer bir yere çıkmak.
  • Yaratmak. Nümunesiz şey yapmak.
  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ibda' ve ihtira' / ibdâ' ve ihtirâ'

  • Varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme.

ihticac

  • (Çoğulu: İhticacat) Delil, vesika, şahit göstermek. Münâzaa ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek. Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.

ihtira' ve ibda' / ihtirâ' ve ibdâ'

  • Varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme.

ihtiyac

  • Çaresiz kalıp istemek. Muhabbetle meyletmek. Acz, fakr ve yoksulluk. Zaruret hali.

ilac na-pezir / ilac nâ-pezir

  • Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen. (Farsça)
  • İmkânsız, çaresiz. (Farsça)

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar.

iman-ı ye's

  • Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı.

incizam

  • (Kemik) Kırılma.
  • Gr: Meczum olma. Kelimenin son harfi harekesiz olarak telâffuz olunma.

inna / innâ

  • (İnne ile Na zamirinin birleşmesi ile meydana gelmiştir) şüphesiz biz (meâlindedir.)

inne rahmetallahi karibün mine'l-muhsinine / inne rahmetallâhi karîbün mine'l-muhsinîne

  • "Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.".

inni / innî

  • Şüphesizlik ve kat'iyyet ifade eden "inne" ile mütekellim zamirinin birleşmesidir. Türkçede karşılığını "muhakkak ben" diye söyleyebiliriz.

ipnotizma

  • (Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. (Fransızca)
  • Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler. (Fransızca)

irha-i imame

  • "Sarığı gevşetme" Kaygısız, endişesiz olma.

isbatiyecilik

  • Bu felsefe nazariyesine göre, isbat yolu ile yakîn, şüphesiz bilginin elde edilebilmesi, tecrübelerle müşahadelerle ve vakıalara istinaden mümkün olacağı iddia edilir. İsbat şeklini ve sahasını daraltıp sadece maddiyata münhasır kılan bu anlayış yalnız maddiyata ait mes'eleler için doğrudur.

israf / isrâf

  • Malı, İslâmiyet'in ve mürüvvetin uygun görmediği yâni lüzumsuz, fâidesiz yerlere dağıtmak.

istikan

  • Şüphesiz ve zansız olmak.

itikad-ı yakin / itikad-ı yakîn

  • Şüphesiz ve kesin olarak bilme.

ittikan

  • Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.

iz'an / iz'ân

  • Şüphesiz anlama ve inanma.

ıztırar

  • Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.

ıztırar vakti

  • Çaresizlik içinde kalındığı zaman dilimi.

ıztırari / ıztırarî

  • Zorunlu olarak, çaresizce.
  • Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.

ıztırari olarak / ıztırârî olarak

  • Çaresizce, zorunlu olarak.

kadim / kadîm

  • Öncesiz olan Allah.

kan / kân

  • Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz. (Farsça)

kat'i / kat'î

  • Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.

kat'i delalet / kat'î delalet

  • Şüphesiz, kat'i delil.

kat'i delil / kat'î delil

  • Kesin, şüphesiz delil.

kat'iyetle

  • Kesin bir şekilde, şüphesiz.

kat'iyy-üd delale

  • Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.

kat'iyy-ül metin

  • Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)

kat'iyyet

  • Kesinlik, şüphesizlik.

kat'iyyü'd-delalet olmak / kat'iyyü'd-delâlet olmak

  • Sözün hangi mânâyı gösterdiği kat'î ve şüphesiz olmak.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

kat'iyyü'l-metin olduğu gibi / kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi

  • (Delil olan) Söz kat'î ve şüphesiz olduğu gibi (sözün, âyet veya hadis olduğu kesin ve şüphesiz olduğu gibi).

kati / katî

  • Şüphesiz, tereddütsüz, kesin.

katiyet

  • Kesinlik, şüphesizlik.

kaviyyen

  • Kuvvetle, kat'i olarak. Şüphesiz olarak.

kemal-i iz'an / kemâl-i iz'an

  • Kesin bir şüphesizlik, tam bir inanç.

kes-i bikesan / kes-i bîkesan

  • Kimsesizlerin yardımcısı.

kevden

  • (Çoğulu: Kevâdân) Semerli at.
  • Akılsız, ahmak, düşüncesiz.

kıdem

  • Öncelik, öncesizlik.

kıyas-ı akim / kıyas-ı akîm

  • (Mantık) Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas (meselâ, kitap matbaanın telifi, eseri demek).
  • Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.

küvh

  • (Çoğulu: Ekvâh) Penceresiz ev.

labüd / lâbüd

  • Şüphesiz, kesin.

lacerem

  • şüphesiz, elbette, besbelli.
  • Nâçar, zaruri.

lailaç / lâilaç

  • Çâresiz, dermansız, imkânsız.

lamehale / lâmehale / lâmehâle / لامحاله

  • Hilesiz.
  • Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
  • İster istemez, çaresiz. (Arapça)

larayb / lârayb

  • Şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.

laşek / lâşek

  • Şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.
  • Şüphesiz.

laubalilik / lâubâlilik

  • Laubali olma hali; saygısızlık, seviyesizce davranma.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

lisan-ı ıztırar

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

lisan-ı ıztırari / lisan-ı ıztırarî

  • Çaresizlik ve mecburiyet dili.

maksatsız

  • Gayesiz, hedefsiz.

maslahatsız

  • Faydasız, gayesiz.

mazlum / مظلوم

  • Zulme uğramış. (Arapça)
  • Sesiz sedasız. (Arapça)

mazlumiyet / mazlûmiyet / مظلوميت

  • Mazlumluk, zulme uğramışlık. (Arapça)
  • Sesiz sedasız olma. (Arapça)

meczum

  • Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş.
  • Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)

medde

  • Uzatma; çekim harfleri; yazıldığı halde okunmayan, kendisi harekesiz olup, kendinden önceki harfi uzatan elif, vav, ye harfleri.

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

misvak

  • Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.

muaccel

  • Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va'desiz.

müfred

  • (Müfret) Tek, yalnız. Müteaddid olmayıp yalnız birden ibaret olan.
  • Basit, mürekkeb olmayan.
  • Gr: Yalnız bir şey veya şahsa işaret eden veya bire mahsus olan kelime. Cemi veya tesniye olmayan.
  • Edb: Başı ve sonu olmayan tek ve kafiyesiz beyit.

muhakemesiz

  • Akıl yürütemeyen, düşüncesiz.

mukın / mûkın

  • Şüphesiz ve kat'i olarak bilen.

mukınun / mûkınûn

  • Yakîn sahibi olanlar. Şüphesiz ve tereddüdsüz olarak imanî ve Kur'anî hakikatlara vâkıf olanlar.

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

müsellem

  • Doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş.

müstakim

  • (Kıyam. dan) Doğru, istikametli.
  • Eğri olmayan, düz, dik.
  • Hilesiz, temiz.

mütevahhiş

  • Issız, kimsesiz, korkutucu, ürkütücü.

mütevatir

  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.

mütevatiren / mütevâtiren

  • Kesin ve şüphesiz bir haber olarak.

müteyakkın

  • (Yakîn. den) Teyakkun eden, yakîn ve kat'î olarak şüphesiz bilen.

mutlak / مطلق

  • Salıverilmiş. Itlak olunmuş. Serbest.
  • Kat'i. Şüphesiz.
  • Aslâ bir şarta bağlı olmayan. Yalnız, tek.
  • Sonsuz, şüphesiz.

mutmain

  • Şüphesiz, tam kanaatle inanma.

mutmainane / mutmainâne

  • Şüphesiz bir şekilde.
  • Şüphesizce. Rahatlık ve emniyet içinde olarak. (Farsça)

muvazenesiz / muvâzenesiz

  • Dengesiz. (Arapça - Türkçe)
  • Dengesiz, ölçüsüz.

muzdar / مُضْطَرْ

  • Çaresiz.

muztar

  • Zorlanmış. Cebr olunmuş. Mecbur kalış. Çaresiz kalıp başı sıkılan.
  • (Zaruret. den) Çaresiz kalmış, zorlanmış.
  • Mecbur, çaresiz.
  • Sıkışık, zor durumda olan, çâresiz.

muztarrin / muztarrîn

  • Çaresizler. Sıkıntı içinde olanlar.

na-behencar

  • Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz. (Farsça)

na-bekaide

  • Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz, kuralsız, nizamsız. (Farsça)

na-çar

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. (Farsça)

na-çari / na-çarî

  • Çaresizlik. (Farsça)

na-dani / nâ-danî

  • Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. (Farsça)
  • Cahillik. (Farsça)

na-puhte

  • Ham, çiğ, pişmemiş. (Farsça)
  • Mc: Acemi, tecrübesiz, toy. (Farsça)

na-tuvan

  • (Nâtüvân) İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz. (Farsça)

naçar / nâçâr / ناچار

  • Çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.
  • Çaresiz, sorunda. (Farsça)
  • İster istemez. (Farsça)

nakl-i sahih

  • Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.

nasiyye

  • Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik.

natuvan / nâtuvan

  • Kuvvetsiz, çaresiz.

natüvanem / nâtüvânem

  • İktidarsızım, çaresizim.

nefs-i emmare

  • İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.

netice-i ıztırar

  • Çaresizliğin sonucu.

pakize

  • Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız. (Farsça)

peşiz

  • (Peşize) Akçe, mangır. Pul. (Farsça)
  • Balık pulu. (Farsça)

rivayet-i sadıka / rivayet-i sâdıka

  • Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.

safdil / صَافْ دِلْ

  • Düşüncesiz, saf.

şahid-i kàtı'

  • Kesin, şüphesiz delil.

sahih

  • Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
  • Hâlis, kusursuz, şüphesiz.
  • Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.
  • Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, y

şaibesiz / şâibesiz

  • Lekesiz, kusursuz.

şatahat / şatâhat

  • Mânevi sarhoşluk.
  • Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
  • Mânevî sarhoşluk hâlindeyken söylenen dengesiz sözler.

şatir

  • Irak, uzak, baid.
  • Garip, yalnız, kimsesiz.

sebükmağz

  • Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız. (Farsça)

sebükre'y

  • Düşüncesiz, hafif fikirli. (Farsça)

sefahet / sefâhet

  • Kıt akıllılık, düşüncesizlik, günahlara düşkünlük.

sefih / sefîh

  • Kıt akıllı, düşüncesiz, zevke düşkün.

sefihane / sefîhane

  • Sefihce, zevkine düşkün biri gibi, düşüncesizce.

şeksiz

  • Kuşkusuz, şüphesiz.

semeresiz

  • Meyvesiz, sonuçsuz.

semi-i mutlak

  • Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.).

sifle

  • Adi, alçak, zelil, terbiyesiz.

sıhhat

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)

şikestebal / şikestebâl / شكسته بال

  • Kanadı kırık. (Farsça)
  • Çaresiz, üzgün. (Farsça)

sır

  • Gizli, gizlenilen şey.
  • Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen âlemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.

şirret

  • Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik.
  • Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.

sükun / sükûn

  • Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik.
  • Dinmek, kesilmek.
  • Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması.

ta'ciz / ta'cîz / تَعْج۪يزْ

  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.
  • Rahatsız etme, çâresiz bırakma.

ta'kim

  • (Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma.

taciz / tâciz

  • Âciz bırakma, çaresiz kılma.

tahaddi mu'cizesi

  • Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tarik-i müteassife

  • Doğru yoldan sapanların yolu; çorak dengesiz ve zalimane yol.

tehevvür

  • Düşüncesizce hareket.

tenha

  • Boş yer. Kimsesiz yer. (Farsça)
  • Yalnız, tek. (Farsça)

teressül

  • Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak.
  • Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.

teyakkun

  • İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek.
  • Tam yakınlık hâsıl etmek.

üftade / üftâde

  • Düşkün, çaresiz.

vakf

  • Arapça bir kelimenin sonunun harekesiz okunması.

verik

  • Sikkesiz gümüş.
  • Gümüş.

vücub-u kat'i / vücub-u kat'î

  • Kesin zorunluluk; kesin ve şüphesiz farz oluş.

vücuh şirketi / vücûh şirketi

  • Sermâyesiz olup, halk arasında emniyet ve îtibârları ile veresiye alıp-satmak üzere kurulan şirket.

ya-i muhaffef / yâ-i muhaffef

  • Şeddesiz yâ harfi.

yakin / yakîn

  • Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek. (Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman
  • Şüphesiz ve kesin bilgi.

yakin-i imani / yakîn-i imanî

  • Kesin ve şüphesiz iman.

yakin-i kat'i / yakîn-i kat'î

  • Şüphesiz ve kesin bilgi.

yakinen / yakînen / يَق۪ينًا

  • Kesin ve şüphesiz olarak.
  • Hiç şübhesiz olarak, kat'i surette.
  • Şüphesiz olarak.

yakini burhan / yakînî burhan

  • Şüphesiz, kesin delil.

yakiniyet

  • Kesinlik, şüphesizlik; yakîn ile kesin olarak bilinme durumu.

yed-i emin

  • Kanunen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.
  • Mahkemece kendisine bir şey emanet olunan kimse.
  • Emniyetli, tehlikesiz ve korkusuz yer.
  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir lâkabı.

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.
  • Yetimlik, kimsesizlik.

zahir

  • (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan.
  • Görünüşe göre.
  • Şüphesiz.
  • Suret. Dış yüz. Görünüş.
  • Anlaşılan.
  • Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.

zaruret / zarûret

  • Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.
  • Çaresizlik, yoksulluk, mecburiyet.