LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te emre ifadesini içeren 153 kelime bulundu...

a'mal-i şer'iyye / a'mâl-i şer'iyye

  • İslâm dîninde yapılması emredilen ibâdetler ve işler.

abdiyet

  • Kulluk.
  • Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adalet-i mahza-yı kur'aniye / adalet-i mahzâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'da emredilen ve bütün yönleriyle hak ve hukuku esas alan adalet; 'Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz' şeklinde ifade edilen, ferdin ve masumun hakkını hiçbir gerekçeyle çiğnenmesine izin vermeyen adalet.

amir / âmir / آمر

  • Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren.
  • Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse.
  • Emreden, yöneten, Allah.
  • Emreden, iş buyuran.
  • Emreden. (Arapça)

amir-i mutlak / âmir-i mutlak

  • Kesin emir sahibi olan, mutlak emredici, Allah.

amir-i vicdani / âmir-i vicdanî

  • Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.

amirane / âmirane / âmirâne / آمرانه

  • Emredercesine. Amir imiş gibi. (Farsça)
  • Emreden büyük kimseye yakışır şekilde. (Farsça)
  • Emrederek.
  • Emreden âmir gibi.
  • Emredercesine. (Arapça - Farsça)

amiriyet / âmiriyet

  • Âmirlik, emredicilik.

amiriyet-i külliye / âmiriyet-i külliye

  • Genel âmirlik, emredicilik.

amiriyyet / âmiriyyet

  • Kumandanlık hâli.
  • Amir, emredici olmak.

aramram

  • (Aremrem) Asker çokluğu.
  • Şiddetli hâl ve iş.

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

asi / âsî

  • İsyân eden, emre karşı gelen, itâatsizlik eden.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, günâhkâr.
  • Hükûmete, devlete baş kaldıran. Bâgî.

bakara

  • Sığır, inek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.

belarek

  • İyi su verilmiş kılıç, çelik. (Farsça)
  • Ok temreni, ok mahfazası. (Farsça)

bilek

  • Çatal temrenli bir nevi ok. (Farsça)

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

cemerat

  • (Tekili: Cemre) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.

cemre

  • Hacıların şeytan taşlarken attıkları taşlar veya bu taşların atıldığı yer. Çoğulu cimâr ve cemerât'tır. Minâ'da birbirlerine birer ok atımı mesâfede bulunan üç taş yığını vardır. Bunlardan birincisine Cemre-i ûlâ (birinci cemre), ikincisine Cemre-i vustâ (orta cemre) ve üçüncüsüne Cemre-i Akabe adı

cemre-i salise / cemre-i sâlise

  • Üçüncü cemre ki, toprağa düşer.

cemre-i saniye / cemre-i sâniye

  • İkinci cemre ki, suya düşer.

cemre-i ula / cemre-i ulâ

  • Birinci cemre ki, havaya düşer.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cimrilik

  • Dînin ve vicdânın, mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermemek. Vermek kendisine zor gelmek. Bahillik, pintilik.

cirit

  • Ucu temrenli bir çeşit mızrak.

cömerdlik

  • Dînin, vicdânın ve mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermek kendisine zor gelmemek.

çuhadar

  • Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.

cümmah

  • Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi)

dahdaha

  • Yorulmak, yorultmak.
  • Yavaşlamak.
  • Muti etmek, emre itaat ettirmek.
  • Hor etmek.

daraa

  • Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak.
  • Emre uymak, muti olmak.
  • Zayıf ve zelil olmak.

eda-i feraiz / eda-i ferâiz

  • Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz vazifelerini ifa etmek.

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

emarid

  • (Tekili: Emred) Bıyıkları terlememiş gençler.

emir / emîr

  • Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi.
  • Büyük ve meşhur bir soydan gelen.
  • Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen.
  • Zengin.
  • Bir kavmin, bir topluluğun başı, beyi, emredeni. Vâli, kumandan, devlet başkanı, melik.
  • Hazret-i Ali'nin lakabı.

emir ve nehy-i ilahi / emir ve nehy-i ilâhî

  • Allah'ın emretmesi ve yasaklaması.

emir ve nehy-i kur'ani / emir ve nehy-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın emrettiği ve yasakladığı şeyler.

emirane

  • Emredene yakışır bir surette. Emir gibi. (Farsça)

emirber

  • Emre hazır.

emirber nefer

  • Emre hazır asker.

emmare / emmâre / اماره

  • Emreden. Zorlayan. Cebreden.
  • Kötülüğü emreden.
  • Emreden, zorlayan.
  • Emredici. (Arapça)

emr

  • Buyruk; emredenin, emrolunandan bir işin yapılmasını istemesi veya bu sûretle yapılması istenen şey.
  • İş.

emr-i bi'l-ma'ruf

  • İyiliği emretmek.

emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker / emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker

  • Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i bilmaruf / emr-i bilmâruf

  • İyiliği emretme.

emr-i istihbabi / emr-i istihbâbî

  • Sevimli bir şeyin yapılmasını emreden buyruk.

emr-i kün

  • "Kün" emri. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği "Ol" mânasına gelen "Kün" emri. Allah (C.C.) bir şeye "Ol" diye emretse, (Yani, "Kün" dese) o şey derhal olur. (Yâni, "Fe Yekun")

emr-i ma'ruf / emr-i ma'rûf

  • Dinde emredilen şeyleri öğretmek, yaptırmak.

emr-i maruf / emr-i mâruf

  • İyiliği emretme.

emri / emrî

  • (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.

evamir

  • Emirler, emredilenler, vazifeler.

ezmayiş

  • Tahtadan yapılmış demir temrenli bir cins ok.

feraiz-i diniye / ferâiz-i diniye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

feraiz-i şer'iye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

ferma

  • Buyurucu. Emredici. Âmir. (Farsça)

ferman-berdar

  • Fermana uyan, emre uyan. (Farsça)

fermayiş

  • Emretmek. Buyurmak. (Farsça)

feth ve teshir ederek

  • Fethederek ve emre hazır hâle getirerek, boyun eğdirerek.

hadd-i ma'ruf

  • Şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.

hakikat-i amiriyet / hakikat-i âmiriyet

  • Emredicilik gerçeği.

hilaf-ı emir / hilâf-ı emir / خِلَافِ اَمِرْ

  • Emre aykırı.
  • Emre zıd.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hizmetkar-ı emirber / hizmetkâr-ı emirber

  • Emre hazır hizmetçi.

hükmkeş

  • Emre itaat eden, hükme boyun eğen.

ihlas

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ikra'

  • Okutmak. "Oku" diye emretmek.
  • Selâm göndermek. Yakın gelmek. Ziyafet istemek.

imtisal / imtisâl

  • Emre uyma, boyun eğme.

imtisal eden

  • Emre uyan.

imtisal etme

  • Emre uyma, boyun eğme.

imtisal etmek

  • Emre uymak, bir emri yerine getirmek.

infaz

  • Sözünü geçirme. Bir hükmü yerine getirme.
  • Aldığı emre göre birisini öldürme.
  • Öte tarafa geçirme.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

ismail

  • Peygamberlerdendir. İbrahim'in (A.S.) oğludur. Küçükken İbrahim'e (A.S.), oğlunu Allah için kurban etmesi emredildi. Halilullah olan İbrahim, İsmail'i (A.S.) kurban etmek isterken Cenab-ı Hak koç gönderdi. Mu'cize zâhir oldu. Bıçak İsmail'i kesmedi, yerine koç kurban edildi. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.

istinhaz

  • Bir kimseye bir iş için kımıldamamasını emretme.

isyan

  • İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.
  • İtaatsizlik, emre uymama.

ita'at / itâ'at

  • Söz dinleme, boyun eğme, emre göre hareket etme. Sözünden çıkmama.

itaat

  • Emre uyma.
  • Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek.

itaat etme

  • Emre uyma.

itaat etmek

  • Emre uymak.

itaat ettirme

  • Emre uydurma, boyun eğdirme.

itaat muhtel

  • Emir çiğnenmiş, ihlâl edilmiş, emre uyulmamış.

itaat-i askeriye

  • Askerin emre uyması.

itaatsizlik

  • Emre uymama, isyan.

kemerbeste-i ubudiyet

  • Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)

kıdah

  • Temrensiz ok.

kıt'

  • (Çoğulu: Aktâ-Aktu) Deve palası.
  • Yük üstüne örttükleri palas.
  • Gecenin bir miktarı.
  • Yassı ve büyük olan ok temreni.

kıyas-ı mukassim

  • Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")

kutbe

  • Nişan okunun temreni.
  • Erkek ismi.
  • Nişanlara atılan ufak ok.

lebbeyk

  • Buyurunuz. Emredersiniz.
  • Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır (gibi mânâlar ifâde eder.)
  • "Buyurun, emredin efendim" mânâsını taşıyan bir ifade.
  • Hac, umre veya her ikisini yapmak üzere niyyet ederken yâni ihrâma girerken başlayıp, Mina'da Cemre-i akabede (büyük cemrede) şeytan taşlanırken atılan ilk taşla söylemesi son bulan mübârek sözler: Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk innelhamde venni'mete leke vel-mülke
  • Buyurunuz, emrediniz.

lebbeyk-zen

  • Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan. (Farsça)

ma'ruf

  • Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur.
  • Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği.
  • Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele.

ma'rufat

  • Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.

ma'siyyet

  • İtâatsizlik, isyân. Günâh olan işler, Allahü teâlânın beğenmediği şeyler; Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak, haramlar. Allahü teâlânın yasak ettiği şeyler, günahlar.

maruf

  • Bilinen, tanınan, meşhur ünlü.
  • Şeriatin emrettiği, uygun gördüğü.

me'mur

  • Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.

me'murat / me'mûrât

  • Yapılması emredilen şeyler.

me'murü'n-bih / me'mûrü'n-bih

  • Yapılması emredilen şey.

memur-u musahhar

  • Emre itaat eden memur.

mendub / mendûb

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.
  • Dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış.
  • Emredilmediği hâlde yapılan güzel amel, iş.

mesture

  • Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın.
  • Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

mina / minâ

  • Mekke-i mükerremenin doğusundaki dağların eteğinden Arafât'a giden yol üzerinde bulunan yer. Hac ibâdeti esnâsında kurban kesmek ve cemre (şeytan) taşlamak için buraya gidilir. İbrâhim aleyhisselâm, kurban etmek için, oğlu İsmâil'i buraya götürmüştü.

mincab

  • Zayıf kimse.
  • Yeleği ve temreni olmayan ok.

minhac-üs sünnet

  • Sünnet yolu. Sünnet caddesi. Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) gittiği, emrettiği şeriat yolu.

mu'bile

  • (Çoğulu: Meâbil) Yassı, uzun ok temreni.

muavvezetan / muavvezetân

  • (Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mukaddesat-ı semaviye

  • İlâhî emre ve vahye dayanan mukaddes şeyler.

mukannit

  • Yer altından kanalla su akıtan kişi.
  • Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.

mümtesil

  • İmtisal eden, aldığı emre uyan.

münzecir

  • Yasak edilmiş, men edilmiş, yapılmaması emredilmiş, alıkonulmuş, mâni olunmuş.

murad-ı ilahi / murâd-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın murâdı; irâde buyurduğu, emrettiği.

musahharane / musahharâne

  • Emre uyarak, boyun eğerek.

müşir

  • Emreden, işaret eden, bildiren.
  • Mareşal. En büyük ünvanı taşıyan asker. Silâhlı kuvvetlerde, kaide olarak barış zamanında orgeneral rütbesine kadar terfi etmek mümkündür. Mareşal rütbesi, ancak muharebe sırasında ve bir meydan muharebesi kazanmış olan generallere verilir. Asıl vazife

müteemmir

  • Âmirlik yapan kişi. Emreden kimse.

muti / mutî

  • İtaat eden, emre uyan.

muti'

  • İtaatkâr, emre uyan.

mutia / mutîa

  • İtaatkâr, emre uyan.

nasal

  • Temrenci.

necif

  • (Çoğulu: Nicef) Geniş temrenli olan ok.

nefl

  • Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile.
  • Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek.
  • Yemin etmek.

nefs- i emmare / nefs- i emmâre / نفس اماره

  • Kötülükleri emreden nefis.

nezafet-i şer'iye

  • Dinin emrettiği temizlik.

niyyet

  • Kasd etme, kalbin bir şeye yönelmesi. İbâdetleri, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek.

nüfus-u emmare / nüfus-u emmâre

  • İnsana daima kötülüğü emreden, yasak zevk ve isteklere teşvik eden nefisler.

nuk

  • Okun ucu, temren. Kuş gagası. (Farsça)
  • Gaga gibi sivri uçlu olan şey. (Farsça)

nüşab

  • (Tekili: Nüşabe) Oklar. Temrenli oklar.

nüşabe

  • (Çoğulu: Nüşab) Ok. Temrenli ok.

nusul

  • Huruç etmek, çıkmak.
  • Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır)
  • (Tekili: Nasl) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.

nüve-i imtisal / nüve-i imtisâl / نُوَۀِ اِمْتِثَالْ

  • Emre uymayı sağlayan eşyanın mahiyetindeki temel çekirdek, özellik.
  • Emre itaatin özü.

örf

  • İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, ma'ruf, cud, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbu ve tevâli etmek, Allah (C.C.) tarafından ulülemre ve Sultana tevdi' olunan

peykan / peykân / پيكان

  • Temren. (Farsça)

realist

  • Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı. (Fransızca)

remy-i cimar / remy-i cimâr

  • Hac ibâdeti esnâsında Kurban bayramının birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerinde Minâ'da bulunan ve Cemre adı verilen taş yığınlarına nohut büyüklüğündeki taşları atmak. Buna şeytan taşlama da denilmektedir.

salat

  • Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet.
  • Tebrik, tezkiye.
  • Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua.
  • İstiğfar.
  • Rahmet.

sirac-ı musahhar / sirâc-ı musahhar

  • Emre boyun eğen lamba.

sırr-ı imtisal / sırr-ı imtisâl

  • Emre uyma sırrı.

sünnet-i hasene

  • İlk asırda (Resûlullah efendimiz ve O'nun arkadaşları olan Eshâb-ı kirâm zamânında) asılları îtibâriyle bulunan, sonraları daha da geliştirilen, minâre, mektep yapmak ve kitâb yazmak gibi, İslâm'ın izin verdiği, hattâ emrettiği güzel ve faydalı işler.

tavaf-ı sadr / tavâf-ı sadr

  • Hac esnâsında cemrelerin taşlanması bittikten sonra Mina'dan Mekke'ye inildiğinde yapılan tavâf. Buna Tavâf-ı vedâ da denilir. Hac vazîfeleri bununla sona erer.

te'mir

  • Emretmek.

telbiye

  • Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek.

temren

  • Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.

temsil-i itaat

  • Emre uyma benzetmesi.

tesanüd-ü hakikiye ve meşrua / tesanüd-ü hakikîye ve meşrua

  • Hakikî ve dinin emrettiği dayanışma.

teshir-i sehab

  • Bulutların emre boyun eğdirilmesi.

teşri'

  • Yolu açık ve vâzıh kılma.
  • Şeriata isnad ve nisbet eylemek.
  • Kanun vaz' ve tenfiz eylemek.
  • Peygamberimizin (A.S.M.) şeriata dair emretmesi.
  • Havuza su getirmek.

vacib / vâcib

  • Allah ve resulü tarafından yerine getirilmesi kesin olarak emredilmiş olan şey (diğer bir mânası; delili farz ifade edecek derecede kesin olmayan, fakat hiç terk edilmeden yapılması istenen amel; vitir ve bayram namazları gibi.
  • Varlığı zorunlu olan.

vazife-i memure

  • Yapılması emredilen görev.

vücub / vücûb

  • Kesin olarak emredilme, farz kılınma.

vücub-u zekat / vücub-u zekât

  • Zekâtın vacib, şart oluşu.
  • Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zekat-ı şer'i / zekât-ı şer'î

  • Şeriatın emrettiği zekât.