LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te eles ifadesini içeren 130 kelime bulundu...

a'raf

  • (Tekili: Arf) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer. (Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.)

a'ref

  • Pek ma'ruf, çok bilen. Arif.
  • Çok anlayışlı, fazla bilgili.
  • Yelesi ve boynu uzun olan at.

aheste-rev

  • Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen. (Farsça)

arf

  • Güzel koku.
  • Yüksek yer.
  • Atın yelesi.
  • Horozun ibiği.

bedava / bedâva

  • Beleş, parasız.

bender

  • (Çoğulu: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.

bezm-i elest

  • Cenab-ı Hak ruhları yarattığında "Ben Rabbiniz değil miyim? meâlinde soru sorduğunda, ruhlar, "Evet Rabbimizsin" diye cevap vermeleri ânına "Elest meclisi" veya "Bezm-i elest" tabir edilir.
  • Elest Meclisi; Allah'ın ruhları yarattığında, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" anlamındaki sorusuna, ruhların, "Evet, Rabbimizsin" diye cevap verdikleri an.

bezm-i ezel-i elestü

  • Cenâb-ı Hak ezelde ruhları yarattığında, "Ben Rabbiniz değil miyim?" şeklindeki soruya bütün ruhların, "Evet Sen Rabbimizsin" diye söz vermeleri ânı; "Elest meclisi" veya "Bezm-i elest" şeklinde de ifade edilir.

büş

  • At yelesi. (Farsça)
  • Kahkül. (Farsça)
  • Noksan, eksik. (Farsça)

cihad-ı asgar ve ekber

  • Nefis mücadelesi olan en büyük cihat ve silahlı mücadele olan küçük cihat.

cüz'i hadise-i şer'iye / cüz'î hâdise-i şer'iye

  • Şeriatın ferdî, bireysel meselesi, olayı.

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

doru at

  • Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan at.

ehl-i tenkit

  • Eleştirmenler, kritik ve eleştiri yapan kimseler.

eltaf-ı ilahiyye / eltaf-ı ilâhiyye

  • İlâhî lütuflar; Allah'ın ihsanları, şefkatle muamelesi.

emr-i maaş

  • Geçim meselesi, geçinme işi.

ensar

  • (Tekili: Nâsır) Yardımcılar. Müdâfiler.
  • Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı.

esbab-ı damenkeş / esbab-ı dâmenkeş

  • Bir işten elini eteğini çeken sebepler; bir işte doğrudan müdahelesi olmayan, işe karışmayan sebepler.

eşkar

  • Mavi gözlü ve sarı tenli kimse.
  • Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.

feza

  • (Efzâ) Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza : Can verici. Hayret-feza : Çok hayret verici. Ruh-feza : Ruh verici. (Farsça)

fikr-i hiciv

  • Eleştiri düşüncesi.

fikr-i tenkit

  • Eleştiri düşüncesi.

füzud

  • Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud : Muhabbet artıran, sevgi artıran. (Farsça)

gişe

  • Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer. (Fransızca)

hayat-memat meselesi

  • Ölüm-kalım meselesi.

herkül

  • yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
  • Cesaret ve kuvvetiyle efsaneleşmiş Yunan mitolojisi kahramanı.

hiciv

  • Eleştiri.

hiss-i tenkit

  • Tenkit, eleştirme duygusu.

hıyar-ı tağrir

  • Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müçtehit olanların, şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri, dinî bir konuda söz birliği etmeleri.

icma-i ümmet

  • Ist: Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müctehid olanların, şeriatın bir mes'elesi hakkında verilen hükümde birleşmeleridir.

ihtisar

  • İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak.
  • Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme.

ikale

  • Pazarlığı bozma. Her iki tarafın isteğiyle alışveriş mukavelesini bozma. Bir hukuki muamele ile meydana gelen vaziyetin diğer bir hukuki muamele ile eski haline getirilmesi.
  • Demediği halde "Dedin" diye iddia etme.

intikad / intikâd / انتقاد

  • Eleştiri, tenkit. (Arapça)

isti'mar

  • Bir yeri imar etmek. Bir yerin mâmurluğunu istemek.
  • Müstemleke yapmak, sömürgeleştirmek. İstimlak etmek.

iştidad

  • (Şiddet. den) Şiddetlenme.
  • Sertleşme, katılaşma.
  • Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.

istifzal

  • Artırma, çoğaltma, ziyadeleştirme.

izdiyad

  • Ziyadeleşmek. Çoğalmak. Artmak.

kabil-i tenkit

  • Tenkit edilmesi mümkün, eleştirilebilir olma.

kalu bela / kalû belâ

  • Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir.

kavanin

  • (Tekili: Kanun) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.

leş

  • Kendiliğinden ölen veya Besmelesiz kesilen veya kesilmeyip de başka sûretle öldürülen veya Ehl-i kitâb olmayan kâfir ve mürtedlerin kestikleri yenmesi haram hayvanlar. Ölmüş hayvan.

ma'refe

  • Atın yelesi bittiği yer.

maa

  • (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu t

madde-i tenkit

  • Tenkit unsuru, eleştiri noktası.

manevi cihad / mânevî cihad

  • Mânevî mücadele, nefis mücadelesi.

matemfeza / mâtemfezâ

  • Yası ve mâtemi ziyadeleştirip arttıran. (Farsça)

mehr

  • Aşk, şefkat, muhabbet.
  • Güneş.
  • Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli.

melez

  • (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan.
  • Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.

mes'ele-i imamet / mes'ele-i imâmet / مَسْئَلَۀِ اِمَامَتْ

  • Halîfelik meselesi.

mesele-i akaid-i kelamiye / mesele-i akaid-i kelâmiye

  • Kelâm ilminin inanca dair meselesi.

mesele-i dünyeviye ve siyasiye

  • Siyaset ve dünya meselesi.

mesele-i insaniye

  • İnsanlık meselesi.

mesele-i melaike / mesele-i melâike

  • Melekler meselesi, konusu.

mesele-i melaike ve ruhaniyat / mesele-i melâike ve ruhaniyat

  • Melekler ve ruhanî varlıklar meselesi.

mesele-i sırr-ı iman

  • İmanın ince meselesi.

mesele-i tarikat

  • Tarikat meselesi.

mesele-i tevhid

  • Tevhid meselesi, birleme konusu.

mesele-i vahdetü'l-vücud

  • Vahdetü'l-vücud meselesi.

mesele-i vataniye

  • Vatan meselesi.

mest-i elest

  • Elest meclisinde hitab-ı İlahî ile mest olan.

meyte

  • Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan.

mikail / mikâil

  • Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi.

misak-ı ezeli / mîsak-ı ezelî

  • Bezm-i elest veya Kalû-Belâ ile de tabir edilir; ezelî sözleşme; Allah ruhları yarattıktan sonra, onlara.

muahez değil

  • Eleştiri konusu değil, sorguya tâbi tutulmaz.

muaraza

  • Bir şeyden yan verip sapmak.
  • Biri ile yarışmak.
  • Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.

muatat

  • Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek.
  • Vermek.

mübaale

  • Cilveleşme, oynaşma (karı-koca arasında).

mübareze-i hayat

  • Hayat mücâdelesi.

mübareze-i küfür ve iman

  • İman ve küfür mücadelesi.

mücahede-i fikriye

  • Fikir mücadelesi.

mücahede-i hayatiye

  • Hayat mücadelesi.

mücahede-i nefsiye

  • Nefis mücadelesi.

müft

  • Beleş, bedava, parasız. (Farsça)

mugazele

  • (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.

muhadat

  • Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek.

mülatefe / mülâtefe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

münekkid / منقد

  • Tenkid eden, eleştiren, değerlendiren.
  • Eleştirmen. (Arapça)

murdar / murdâr

  • Kendiliğinden ölmüş veya kasten besmelesiz kesilmiş olan hayvan, leş ve domuz eti gibi kendileri kat'î yâni kesin ve açık delîl ile haram olan şey.

müşagabe

  • Demegoji; tartışma ve eleştiriyi meslek kabul edenlerin yolu.

müşareme

  • Birbirinin başını yarmak.
  • Hediyeleşmek, atâ etmek.

mutayebe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mütelessim

  • (Çoğulu: Mütelessimîn) Yüzü peçeli, yaşmaklı.

müvaade

  • Vâdeleşmek, sözleşmek.

müvaheka

  • Vâdeleşmek, sözleşmek.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

müzdad

  • Çoğaltılmış. Ziyâdeleştirilmiş.

nakkad / نقاد

  • Eleştirmen. (Arapça)

nazır

  • Taze, tazeleşen.

nema / nemâ

  • Malın artması, çoğalması. Ziyâdeleşen mala nâmî denir.

nemadar / nemadâr

  • Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen. (Farsça)

nikah / nikâh

  • Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme.
  • Resmi evlenme muâmelesi.

nokta-i din

  • Din noktası, meselesi.

nokta-i medeniyet

  • Medeniyet noktası, meselesi.

reyean

  • Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme.
  • Her şeyin evveli, tazelik zamanı.

saik-i tenkit / sâik-i tenkit

  • Eleştiriye sevk eden sebep.

sebike-i hak

  • Hak külçesi.
  • Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.

tahlil

  • (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme.
  • Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek.
  • Açmak.

takriz / takrîz / تقریظ

  • Eleştiri. (Arapça)

tanzir

  • Tazeleştirme, tazelendirme.

tebliye

  • Eskitme ve çürütme. köhneleştirme.

tecessüm

  • Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tekemmül-ü mebadi / tekemmül-ü mebâdî

  • Alt yapının gelişmesi; bir şeyin başlangıç prensiplerinin ve temellerinin zaman içinde gelişmesi, mükemmeleşmesi.

tenkid / تنقيد / tenkîd

  • Eleştiri.
  • Eleştiri, değerlendirme.
  • Eleştirme.
  • Eleştiri. (Arapça)
  • Tenkîd edilmek: Eleştirilmek. (Arapça)
  • Tenkîd etmek: Eleştirmek. (Arapça)

tenkidat / tenkidât / tenkîdât / تنقيدات

  • Eleştiriler.
  • Eleştiriler. (Arapça)

tenkidat-ı rakipkarane / tenkidat-ı rakipkârâne

  • Rekabet edercesine yapılan eleştiriler.

tenkidat-ı siyaset

  • Siyaset eleştirileri, tenkitleri.

tenkidat-ı ukala / tenkidât-ı ukalâ

  • Akıllıların tenkitleri, eleştirileri.

tenkidkar / tenkidkâr

  • Eleştirici.

tenkidkarane / tenkidkârane / tenkidkârâne

  • Eleştiri şeklinde.
  • Eleştirircesine.

tenkit

  • Eleştiri.

tenkit eden

  • Eleştiren.

tenkit edilme

  • Eleştirilme.

tenkit etme

  • Eleştirme.

tenkit etmek

  • Eleştirmek.

tenkitkar / tenkitkâr

  • Tenkit eden, eleştiren.

teressül

  • Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak.
  • Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.

teşbik

  • (Şebeke. den) Şebekeleştirme, ağ biçimine koyma.

teşebbük

  • (Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme.
  • Parmaklarını birbirine giriştirmek.

tezayüd / tezâyüd

  • (Ziyadet. den) Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
  • Söz ve sair şeyleri tekellüfle çoğaltma.
  • Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
  • Ziyadeleşme, artma.

tezayüdat / tezayüdât

  • (Tekili: Tezayüd) Artmalar, ziyadeleşmeler, çoğalmalar.

tezayüt

  • Ziyadeleşme, artma.

tezeyyüd

  • Ziyadeleşme, çoğalma, artma.
  • Tekellüfle sözü uzatma.

tezyid / tezyîd

  • Ziyadeleşme, artma.

tezyid-i hüsün

  • Güzelliğin ziyadeleşmesi, artması.

tezyidat / tezyidât

  • (Tekili: Tezyid) Artırmalar, çoğaltmalar, ziyadeleştirmeler.

urf

  • (Çoğulu: A'râf) At yelesi.
  • Horuz ibiği.
  • Âdet.
  • Cennet ile Cehennem arasında bir makam.
  • İhsan.

zat-ı nakkad / zât-ı nakkad

  • Ehl-i tahkik; kiritik uzmanı, eleştirmen.

zekat / zekât

  • Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma.
  • Temizlik. Taharet.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın