LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te eket ifadesini içeren 1015 kelime bulundu...

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

a'mal-i beşeriye / a'mâl-i beşeriye

  • İnsanların yaptığı iş ve hareketler.
  • İnsanların amelleri, iş ve hareketleri.

a'mal-i uhreviye / a'mâl-i uhreviye

  • Ahirete ait iş, hareket ve ibadetler.

a'razi / a'razî

  • Bir şeye zorunluluk sonucu bağlı olmayan, onun özünde bulunmayan şey, ilinek; hareket ve koku gibi.

a'sab-ı muharrike / a'sâb-ı muharrike / اَعْصَابِ مُحَرِّكَه

  • Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.
  • Hareket ettiren sinirler.

ab-ı adalet / ab-ı adâlet / âb-ı adâlet / آب عدالت

  • Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
  • Adalet suyu.
  • Doğruluğun bereketi.

ab-yar

  • Sulayan. (Farsça)
  • Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren. (Farsça)

abdulhamid ll

  • (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

abt

  • Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.

acente

  • (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru.
  • Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili.
  • Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.

adab / âdâb

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

adale

  • Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

adat-ı seniyye / âdât-ı seniyye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) örnek hal ve hareketleri.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz
  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

afaki / âfâkî

  • İnsanın dışındaki şeyler.
  • Uzak memleketlerden hac ibâdetini yapmak için gelenler.

ahali

  • (Tekili: Ehl) Halk, umum, nâs.
  • Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.

ahlak

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine

ahlak-ı ahmediye / ahlâk-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ahlâkı; hareket, tavır, söz ve danışlarından ortaya çıkan örnek hareket ve davranış tarzı.

akalim

  • (Tekili: Ekalim) (İklim) İklimler.
  • Dünyanın kıt'a ve memleketleri.

akıncı

  • Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini

aksa-yı bilad / aksâ-yı bilâd

  • Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.

aktab-ı al-i beyt-i muhammediye / aktâb-ı âl-i beyt-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) neslinden gelen ve bulunduğu yerde veya memleketteki evliyanın başı hükmünde olan büyük veliler.

aktar-ı memleket / aktâr-ı memleket

  • Memleketin dört bir yanı.

alim-i zitehevvür / âlim-i zîtehevvür

  • Öfkeli âlim; sonunu düşünmeden öfkeli hareket eden ilim adamı.

alüfte madam / âlüfte madam

  • Namus dışı hareketlerde ve faaliyetlerde bulunan kadın.

amel-i kalil / amel-i kalîl

  • Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
  • Namaz kılarken bir rükünde bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir veya iki hareket.

amel-i kesir / amel-i kesîr

  • Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar.
  • Namaz kılarken, bir rükünde namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç veya iki elin bir hareketi.

arazi-i emiriyye-i sırfa / arâzi-i emiriyye-i sırfa

  • Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.

arazi-i miriyye / arâzi-i mîriyye

  • Mîrî yâni devlete âit topraklar. Harp ile alınarak, gâziler arasında taksim edilmeyip, beytülmâle (devlet hazînesine) bırakılan veya uşr yâhut harac toprağı iken sâhibi ölüp, hiç mîrasçısı bulunmayan topraklar. Arâzi-i Memleket, Arâzi-i Emîriyye de denir.

arrade

  • (Çoğulu: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu.
  • Dişi çekirge.

arz

  • (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
  • Aşağı ve alçak.
  • Memleket, ülke.
  • Küre.
  • İklim.
  • Davarın ayağının altı.

arz-ı a'şariye / arz-ı a'şâriye

  • Öşür (onda bir vergi) veren memleket.

arz-ı harac

  • Harac veya vergi veren memleket.

arz-ı rum

  • (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.

arz-ı tazimat / arz-ı tâzimât

  • Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.

asab-ı muharrike ve hassase / âsâb-ı muharrike ve hassâse

  • Hareket ettirici, hissedici sinirler.

asalet

  • Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
  • Rüsuh.
  • Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
  • Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
  • Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.

asar-ı tahripkarane / âsâr-ı tahripkârâne

  • Tahrip edici davranış ve hareketler.

asayiş-i memleket / âsâyiş-i memleket

  • Memleketin güvenliği.

asil

  • Esas. Yedek olmayan.
  • Köklü.
  • Edebli, soylu.
  • Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
  • Akşam vakti.
  • Ölüm, mevt.

asker

  • (Çoğulu: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.

asr-ı seadet / asr-ı seâdet

  • Mutluluk devri. Peygamber efendimizin yaşadığı mübârek, bereketli ve hayırlı devir. Zamân-ı seâdet ve vakt-i seâdet de denir.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

atalet / atâlet / عَطَالَتْ

  • Tembellik, hareketsizlik.
  • Hareketsizlik, tembellik.
  • Boş durma, hareketsizlik.

atalet kanunu

  • Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

ateş-i cevval / âteş-i cevval

  • Daima hareket hâlinde olan yakıcı ateş.

avam-firib

  • Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog. (Farsça)

azimet-i şer'iye / azîmet-i şer'iye

  • Dinî azimet; dinde takva ile hareket etmek.

bab-ı feyz

  • Bereket kapısı.

bais-i feyz / bâis-i feyz

  • Feyiz, bereket sebebi.

baran-ı feyz ve rahmet / bârân-ı feyz ve rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

baran-ı feyz-i rahmet / bârân-ı feyz-i rahmet

  • İlâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru.

barekallah

  • Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.

barekte

  • Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).

barotaksi

  • Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri. (Fransızca)

bati / batî

  • Ağır hareketli. Ağır. Yavaştan.

bati-ül hareke / batî-ül hareke

  • Davranış ve hareketi ağır.

batiş

  • (Batş. dan) Sertlikle, şiddetle hareket eden. Güçlü.

be's

  • Azab, şiddet. Korku.
  • Zarar, ziyan.
  • Zorluk, meşakkat, zahmet.
  • Fenalık. (Arapçada: "Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak" mânâlarına gelir.)

becbece

  • Çocuk avutmak için yapılan tuhaf hareketler, gürültü.

bed-amel

  • Hareketi ve işi fenâ olan. (Farsça)

bed-kar / bed-kâr

  • Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan. (Farsça)

bed-reftar

  • Gidişi ve hareketi fenâ olan. (Farsça)

bedkar / bedkâr / بدكار

  • Kötü hareketli. (Farsça)

behlül

  • Çok gülen, çok gülücü.
  • Hayır sahibi, çok iyi adam.
  • Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.

belde / بلده

  • Memleket, şehir.
  • Büyük köy.
  • Yer, arz.
  • Göğüs, sadır.
  • İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.
  • Memleket, büyük köy.
  • Kent. (Arapça)
  • Diyar, memleket. (Arapça)

beled / بلد

  • (Tekili: Belde) Beldeler. Memleketler.
  • Kent. (Arapça)
  • Memleket. (Arapça)

berekat / berekât / بركات

  • (Tekili: Bereket) Bereketler. Bolluklar.
  • Bereketler.
  • Bereketler, hayırlar, iyilikler, bolluklar. Bereket'in çokluk şekli.
  • Bereketler.
  • Bereketler. (Arapça)

berekat-ı ilahiye / berekât-ı ilâhiye

  • Bereketli ve feyizli İlâhî hediyeler.

bereket-i dua-yı nebevi / bereket-i dua-yı nebevî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) duasının bereketi.

bereket-i ihsan

  • İlâhî ihsanın bereketi.

bereket-i ilahiye / bereket-i ilâhiye

  • Allah'tan gelen bereket, bolluk.

bereket-i rabbani / bereket-i rabbanî

  • Allah'tan gelen bereket, bolluk.

bereket-i taam

  • Yemekteki bereket.

besmele

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bezim

  • Kuvvetli, güçlü kişi.
  • Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi.

bi-hareket / bî-hareket

  • Kımıldamıyan, hareketsiz. (Farsça)

bi-ihtiyarem / bî-ihtiyarem

  • İradesizim, kendi irade ve ihtiyarımla hareket edemiyorum.

bi-sükun / bî-sükûn

  • Sükûn bulmaz, durmaz, hareketli. (Farsça)

bihareket / bîhareket / بى حركت

  • Hareketsiz. (Farsça - Arapça)

bıka

  • (Tekili: Buka) Topraklar, memleketler, ülkeler.

bika'

  • (Tekili: Buk'a) Ülkeler, memleketler. Topraklar, yerler.

bilad / bilâd / بلاد

  • Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
  • (Tekili: Belde) Beldeler. Diyarlar. Memleketler. Şehirler.
  • Beldeler, memleketler.
  • Beldeler. (Arapça)
  • Memleketler. (Arapça)

bilad-ı arabiye / bilâd-ı arabiye

  • Arap beldeleri, Arap memleketleri.

bilahareket / bilâhareket / بلاحركت

  • Hareketsiz, hareket etmeden. (Arapça)

bilaperva / bilâperva

  • Pervasızca hareket etme.

bilinçaltı

  • Psk: Şuur altı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hâdiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hare (Türkçe)

bilvasıta müteharrik

  • Bir başka unsur aracılığıyla harekete geçen.

bittahrik

  • Hareket ettirerek, oynatarak.
  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

büht

  • İftira, isnad edilen yalan.
  • Bir seyyarenin bir günlük hareketi.

büldan

  • (Tekili: Belde ve Beled) Beldeler, şehirler, iller, memleketler.

bum

  • Yer, toprak, zemin, memleket, yurt. (Farsça)
  • Huy, haslet, tabiat. (Farsça)
  • Sürülmemiş tarla, arazi. (Farsça)

burhanü't-temanü / burhanü't-temânü

  • Kâinatta iki ilâh kabul edildiği takdirde, bunların birbirlerine engel olacakları ve dolayısıyla düzenin bozulacağından hareketle tevhide dair elde edilen delil.

burudet-i memleket

  • Memleketin soğukluğu, soğuk iklim ülkesi.

ca'liyyat

  • Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller.

cail

  • Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

çal

  • Alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.
  • İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
  • Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.

çal-at

  • Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.

çalak

  • Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. (Farsça)
  • Akıl ve ferâseti açık. (Farsça)

camid / câmid

  • Donmuş, hareketsiz.
  • Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.

cariye / câriye

  • Harbde esir alınıp İslâm memleketine getirilen kadın köle.

cazibe

  • Çekme kuvveti.
  • Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal. (Hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir kanun-u Rabbanidir. Mek.)

cehan

  • Cihân, dünya, küre-i arz, arz. (Farsça)
  • Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden. (Farsça)

cela' / celâ'

  • Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak.
  • Başkalarını çıkarmak.
  • Açık haber.
  • Ruşen olmak, parlamak.

celse

  • Namazda iki secde arasında hareketsiz bir miktâr oturma.

cemile

  • Hoşa gitmek için yapılan hareket.

cenab-ı feyyaz-ı hakiki / cenâb-ı feyyâz-ı hakikî

  • Gerçek feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

cenab-ı feyyaz-ı mutlak / cenâb-ı feyyaz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket sahibi olan Allah.

cenin

  • (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk.
  • Gizli ve mestur, saklı olan şey.

cereyan / cereyân

  • Akım, hareket.
  • Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
  • Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.

cereyan etmek

  • Akmak, hareket hâlinde olmak.

cereyan-ı umumiye / cereyan-ı umumîye

  • Genel cereyan, akım, hareket.

cereyan-ı zındıka

  • Dinsizlik akımı, hareketi.

ceride-i seyyare

  • Hareketli gazete, yürüyen gazete.

cesaret-i medeniye

  • Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.

çevik

  • Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen. (Türkçe)

çevik çalak

  • Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
  • Hareketli, çalışkan.

çevik ve çalak

  • Hızlı hareket eden.

cevval / cevvâl / جوال / جَوَّالْ

  • Dâim hareket hâlinde olan.
  • Sürekli hareket hâlinde olan.
  • Pek hareketli.
  • Çok hareketli.
  • Çok hareketli, koşan. (Arapça)
  • Çok hareketli.

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

cilve-i feyzi

  • Bereketinden gelen yansıma, iz düşümü.

cinayetkar / cinayetkâr

  • Cinayet işleyen, kural ve kanunları hiçe sayarak hareket eden.

civelek

  • Tar: Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi kullanılan gençler.
  • Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç.

cumhur reisi

  • Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi.

cümle-i mübareke

  • Bereketli, hayırlı cümle.

cünban / cünbân

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)

cünbide

  • Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş. (Farsça)

cünbiş / جنبش

  • Kımıldanma, hareket. (Farsça)
  • Zevk, eğlence, cünbüş. (Farsça)
  • Kıpırtı, hareket, sallanma. (Farsça)

cünbüş

  • Zevk, eğlence.
  • Hareket, kımıldanma.
  • Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu: Cünbiş'tir).

cürcani / cürcanî

  • (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde olu

cürm

  • (Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.

çüst

  • Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. (Farsça)
  • Dar, sıkı. (Farsça)
  • Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı. (Farsça)

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

dagısa

  • (Çoğulu: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik.
  • Sâfi su.

daire-i hareket

  • Hareket, faaliyet alanı.

daire-i memleket

  • Memleket dairesi.

daire-i tasarrufat / daire-i tasarrufât

  • Tasarruf etme dairesi, hareket alanı.

dar-ı dünya / dâr-ı dünya

  • Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.) (Farsça)

dar-ı eman / dâr-ı emân

  • Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi.

dar-ül-islam / dâr-ül-islâm

  • İslâm memleketi. İslâm ahkâmının (kânunlarının) tatbik edildiği yer.

darül harb

  • (Dâr-ül harb) Harp yeri. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında sulh akdedilmemiş memleket. Kâfirlerin ve onların gayr-i islâmi hükümlerinin hâkim olduğu yer.

daüssıla / dâüssıla / دَاءُ الصِّلَه

  • Memleket hasreti.

davahi

  • Memleket köşeleri.

debb

  • Hareket etmek.
  • Ağır ağır yürümek.

debib

  • Yürümek.
  • Harekete geçmek.

debretmek

  • (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak. (Türkçe)

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

defif

  • Ağır ağır gitmek.
  • Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.

dehişt

  • İttifak, ittihad, birlik. (Farsça)
  • Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket. (Farsça)

dekaik-ı harekat / dekaik-ı harekât

  • Hareketlerdeki incelikler.

delail-i enfüsiye / delâil-i enfüsiye

  • Dahili deliller; kalb, vicdan, his ve lâtifeler gibi insanın iç âlemine konan donanımlarından hareketle Allah'ın varlığına ait deliller.

delalet-i hal / delâlet-i hal

  • Hâl ve hareketlerin işareti, delil olması.

denaet

  • Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac.
  • Asılsızlık, aslı olmamak.

depretme

  • Kımıldama, hareket etme.

desatir-i hareket

  • Hareket düsturları.

devir

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.

devirli

  • Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

devr-i senevi / devr-i senevî

  • Dünyanın güneş etrafındaki yıllık hareketi.

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,
  • Hareketli.

dinamo

  • yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.

diplomat

  • yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı.
  • Becerikli, söz söyliyebilen.
  • Memleket ve millet meseleleri hakkında siyasî söz sahibi.

dirhem-i urfi / dirhem-i urfî

  • Bir memlekette kullanılması âdet olan veya hükûmetlerin kabûl ettikleri belli ağırlıktaki dirhem.

diritnavt

  • Düşman saldırılarına engel olmak için yapılan hareketli kale.

diyar / diyâr / دیار

  • (Tekili: Dâr) Memleket.
  • Ülke, topraklar, memleket. (Arapça)

diyar-ı ahar / diyar-ı âhar

  • Başka, diğer memleket.
  • Başka memleket.

diyar-ı gurbet

  • Gurbet diyarı. Yabancı memleket. (Farsça)

diyar-ı küfr

  • İslâm ülkelerinden hariç olan memleketler.

doktrin

  • yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y.
  • Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.

dram

  • yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi.
  • Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.

düstur-u harekat / düstur-u harekât

  • Hareket kuralları.

düstur-u hareket

  • Hareket düsturu, prensibi.

ebrek

  • En bereketli.

ecr-i naim / ecr-i naîm

  • Bolluğun, bereketin karşılığı, ücreti.

edeb

  • Güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâli.
  • Namazda müstehab ve mendup olan şeyler.
  • Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ.
  • Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
  • Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
  • Edebiyat ve ondan bahseden ilim. (Kur'anın edebi ise: Öyle

ef'al / ef'âl / افعال

  • Fiiller, hareketler.
  • Fiiller. (Arapça)
  • Hareketler, eylemler. (Arapça)

ehadis / ehâdîs

  • Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler.
  • Hadisler; Peygamber Efendimizin mübarek söz, fiil ve hareketleri veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar.

ehadis-i şerife / ehâdis-i şerife / ehâdîs-i şerife

  • Hadisler; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar.
  • Hz. Muhammed (s.a.v.)'in söz, hareket ve ikrarlarından meydana gelen hadis-i şerifler.

ehali

  • (Tekili: Ehl) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar.
  • Avam, halk umum.

ehl-i keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ehl-i memleket

  • Aynı memleketten, hemşehri.

ehl-i meşrep

  • Bir hareket tarzı ve yol takip edenler, bir metoda sahip olanlar.

ehl-i rum

  • Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler. (Farsça)

ehl-i sekr

  • Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş. (Farsça)
  • Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali. (Farsça)

ehl-i sünnet

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir. (Farsça)

ehl-i veber ve badiye / ehl-i veber ve bâdiye

  • Çölde sürekli hareket halinde yaşayan insanlar.

ehl-i veber ve badiyet / ehl-i veber ve bâdiyet

  • Çölde sürekli hareket halinde yaşayan insanlar.

ekalim / ekâlim

  • (Tekili: İklim) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
  • İklimler, memleketler, ülkeler.

ekalim-i baride / ekalim-i bâride

  • Soğuk iklimler, soğuk memleketler.

ekliptik

  • Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.

el-buğzu fillah

  • Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.

eman / emân

  • Korkusuzluk, emniyet, güven.
  • Bir kimseye veya düşmana; söz, işâret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet (güven) altında olduğunu bildirme.
  • Müslüman olmayan bir kimsenin İslâm memleketine girmesi için kendisine verilen müsâade, izin.

emaret

  • Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.

emir

  • Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi.
  • Büyük ve meşhur bir soydan gelen.
  • Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen.
  • Zengin.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

emsar

  • (Tekili: Mısr) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.

emtia-i ecnebiye

  • Yabancı memleket malları.

enaet

  • Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.

enma

  • (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.

enva-ı harekat / envâ-ı harekât

  • Hareketlerin çeşitleri.

erke

  • Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.

eşell

  • Çolak. Kolu sakat olan.
  • Eli dâima hareketli olan kimse.

eşraf-ı belde

  • Memleketin ileri gelenleri.

esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü / esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü

  • Allah'ın selâmı rahmeti ve bereketi sizlerin üzerine olsun.

etvar-ı na-layıka / etvar-ı nâ-lâyıka

  • Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

evtan

  • (Tekili: Vatan) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.

eyalat / eyâlât / ایالات

  • (Tekili: Eyâlet) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
  • Eyaletler. (Arapça)
  • Memleketler, topraklar. (Arapça)

eyalet

  • (Çoğulu: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.

eyyam-ı mübareke / eyyâm-ı mübareke

  • Mübarek, bereketli günler.

ezeliyet-i madde ve hareket

  • Madde ve hareketin başlangıçlarının olmaması, sonradan yaratılmaması.

ezmel

  • Hareket etmek.
  • Muzdarib olmak, acı çekmek.
  • Savt, sadâ, ses.
  • Gül.

fa'al / fa'âl / فعال

  • Hareketli, çalışkan. (Arapça)

fa'aliyyet / fa'âliyyet / فعاليت

  • Hareketlilik, çalışma. (Arapça)

faal

  • Aktif, hareketli.

faalane / faalâne

  • Faal, hareketli bir şekilde.

fantezi

  • yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.

fasık / fâsık

  • (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.

felc

  • Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı.
  • İki kısma yarılmak.
  • Küçük nehir.
  • Fevz, zafer.

felekseyr

  • Hareketleri ve gidişi süratli olan. (Farsça)

fenafirresul

  • (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı hareke

fera'

  • Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)

ferah-na

  • Geniş yer. Büyük saha. (Farsça)
  • Bolluk, bereket. Genişlik. (Farsça)

feride

  • Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.

fetret

  • Uyuşukluk, zayıflık.
  • Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.
  • Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi.
  • İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz,

fettah / fettâh

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen

fevri / fevrî

  • Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.

fevzaiye

  • Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.

feyiz / فيض / فَيْضْ

  • Bolluk, bereket, lütuf.
  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.
  • Bereket, bolluk. (Arapça)
  • İlim. (Arapça)
  • Ma'nevî zevk, bereket.

feyizdar

  • Feyizli, bereketli.

feyizkar / feyizkâr

  • Feyizli, bereketli, ışıklı.

feyizli

  • Bereketli, hayırlı.

feyyaz / feyyâz / فياض / فَيَّاضْ

  • Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren.
  • Feyiz, bereket ve bolluk veren. Allah.
  • Pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren.
  • Verimli, bereketli. (Arapça)
  • Tanrı. (Arapça)
  • Çok feyiz ve bereket veren.

feyyaz-ı mütea / feyyâz-ı müteâ

  • Çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.

feyyaz-ı müteal / feyyaz-ı müteâl / feyyâz-ı müteâl / فَيَّاضِ مُتَعَالْ

  • Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
  • Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan çok bereket ve bolluk veren yüce Allah.
  • Çok feyiz ve bereket veren yüce Allah.

feyyaz-ı mutlak / feyyâz-ı mutlak

  • Sınırsız feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.

feyyaz-ı rahmani / feyyaz-ı rahmânî

  • Kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah'ın feyiz, bereket ve ihsanı.

feyz / فيض

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.
  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.
  • Bereket.
  • Bereket, bolluk. (Arapça)
  • İlim. (Arapça)

feyz-bahş

  • Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan. (Farsça)

feyz-dar

  • Feyizli, bol, bereketli, gür. (Farsça)

feyz-i fazl

  • Allah'ın lütuf ve ihsanının bereketi.

feyz-i hak

  • Allah'ın feyzi, mânevi gıda ve bereketi.

feyz-i ilim

  • İlimdeki feyiz ve bereket.

feyz-i iman / feyz-i îmân / فَيِضِ اِيمَانْ

  • İmanın bereketi, bolluğu.
  • Îmânın ma'nevî zevk ve bereketi.

feyz-i imani / feyz-i imanî

  • İmanın bereketi.

feyz-i keramet

  • Kerametin feyzi, bereketi.

feyz-i kur'an / feyz-i kur'ân

  • Kur'ân'ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu.

feyz-i kur'ani / feyz-i kur'ânî

  • Kur'ân'ın feyzi, Kur'ân'ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu.

feyz-i namütenahi / feyz-i nâmütenahî

  • Sonsuz feyiz ve bereket.

feyz-i sohbet-i nübüvvet / فَيْضِ صُحْبَتِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sohbetinin feyzi, bereketi.
  • Peygamberlik sohbetinin manevi zevki, bereketi.

feyz-i tecelli / feyz-i tecellî / فَيْضِ تَجَلِّي

  • Yansımadan doğan feyz, bereket.
  • Allah'ın isimlerinin görünmesinin manevi zevki, bereketi.

feyz-i ziya

  • Işığın bereketi.

feyz-nak

  • Feyizli, bereketli, bol. (Farsça)

feyz-resan

  • Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden. (Farsça)

feyzbahş / فيض بخش

  • Verimli, bereketli. (Arapça - Farsça)
  • Feyiz veren. (Arapça - Farsça)

feyzi / feyzî

  • Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.

feyziyle

  • İlhamıyla, bereketiyle.

fi'l / فعل

  • Hareket, davranış, eylem. (Arapça)
  • Fiil. (Arapça)

figür

  • Oyuncunun hareketi. (Fransızca)
  • Resim, şekil, canlı resim. (Fransızca)
  • Mecaz. (Fransızca)

fiil

  • İş, hareket.

fiilen

  • Fiille, davranış ve hareketlerle.

fiili / fiilî

  • Hareketlerle.

fikr-i hodserane / fikr-i hodserâne

  • Kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi.

firavun-meşrep

  • Firavunca hareket tarzı.

firavunmeşrep

  • Hareket tarzı, Firavun gibi olan.

frengistan

  • Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri. (Farsça)

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.
  • Edeb ve terbiyeye uymayan hareket.
  • Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram.
  • Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
  • Edebe aykırı hareket, haram, zina.

füyuz / füyûz / فيوض

  • Feyizler, bolluklar, bereketler. (Arapça)

füyuzat / füyuzât / füyûzât

  • Feyizler, mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler; mânevî bolluk ve bereketler.

füyuzat-ı ilmiye / füyuzât-ı ilmiye

  • İlmin verdiği feyizler, bereketler.

füyuzat-ı maneviye / füyûzât-ı mâneviye

  • Mânevî feyizler, bereketler.

füyuzat-ı nimet / füyuzât-ı nimet

  • Nimetlerin bolluğu, bereketi.

garbiyyun

  • Garplılar, Avrupalılar. Batı memleketleri ahalisi.

garib / garîb

  • Yabancı, memleketinden uzakta bulunan, kimsesiz.

garib-üd diyar / garib-üd diyâr

  • Memleketin yabancısı.

gaye-i hareket

  • Yapılan hareketin gaye ve maksadı.

gayr-i meşru / gayr-i meşrû

  • İslâmiyet'e uygun olmayan iş ve hareketler.

gayret

  • Dikkatle ve sebatla çalışmak.
  • Kıskanmak, çekememek.
  • Hareketli ve temiz hislerle çalışmak.
  • Dine, imana, namus gibi kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.

gibet / gîbet

  • Bir kimsenin, yüzüne karşı söylendiği zaman hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözünü, hâlini veya hareketini, arkasından, bulunmadığı yerde söylemek, hareketiyle göstermek veya îmâ etmek. Dedi-kodu.

giran-can

  • Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam). (Farsça)

giran-seyr

  • (Çoğulu: Giranseyrân) Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan. (Farsça)

grev

  • İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da mill (Fransızca)

günah

  • Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Farsça)

gurbet

  • Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el.
  • Gariplik, yabancı memlekette olma.
  • Gariplik, yabancılık.
  • Yabancı memleket, yabancı diyar, vatan dışı, yâdel.
  • Yabancı memleket, yâd el.

gurbet-zede

  • Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan. (Farsça)

habaz

  • Hareket.
  • Bâtıl olmak.
  • Eksilmek.

haber

  • Arapça gramerde, isim cümlesindeki hükmü (iş, oluş veya hareketi) ifade eden kısım.

habeş

  • Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan.
  • Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.

habeşi / habeşî

  • Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan.
  • Koyu esmer renkli adam.
  • Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.

habir / habîr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin hakîkatini, kâinâtın, varlıkların, görünen ve görünmeyen her şeyi hakkıyla bilen, hiçbir zerrenin hareketi ve hareketsizliği ilminden hâriç olmayan, nefslerin ne ile mutmain (huzurlu) ne ile huzursuz olduğundan, sükûnete kavuştuğunda

habt / خبط

  • Yanlış hareket.
  • Maktulün kanının heder olması.
  • Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme.
  • Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma.
  • Yanlış hareket. (Arapça)

hacc-ı temettu' / hacc-ı temettû'

  • Hac mevsiminde (Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce aylarında) önce ömre için niyet edilerek ihrâma girilip ömre yapıldıktan sonra memleketine dönmeyerek, yeniden ihrâma girip hac yapmak. Bu haccı yapana mütemetti hacı denir.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

hadis / hadîs

  • Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim.

hadis-i nebevi / hadîs-i nebevî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hadisi, mübarek söz, fiil ve hareketi.

hadisat-ı bereket / hâdisât-ı bereket

  • Bereket ile ilgili hâdiseler, olaylar.

hadise-i bereket / hâdise-i bereket

  • Bereket hâdisesi, olayı.

hak-sever

  • Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.

hakim / hâkim

  • Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.)
  • Memleketi idare eden.
  • Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk'a âit ol

halc

  • Çekmek.
  • Hareket etmek.

halen / hâlen

  • Hal ile, hareket ve davranışla.

halic

  • Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamyaze

  • Esnek, elâstik, esneme. (Farsça)
  • Kötü hareket, fenâ iş. (Farsça)

hane-i mübarek

  • Bereketli ev.

haramilik

  • Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da al

harekat / harekât / حركات / حَرَكَاتْ

  • (Tekili: Hareket) Hareketler.
  • Hareketler, davranışlar.
  • Hareketler.
  • Hareketler. (Arapça)
  • Hareketler.

harekat-ı ecram / harekât-ı ecrâm

  • Gökcisimlerinin hareketleri.

harekat-ı fikriye / harekât-ı fikriye

  • Fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler.

harekat-ı garibe / harekât-ı garîbe

  • Hayret verici, şaşırtıcı hareketler.

harekat-ı kalbiye / harekât-ı kalbiye

  • Kalbî hareketler, gelişmeler.

harekat-ı maziye / harekât-ı mâziye

  • Geçmişteki hareketler.

harekat-ı meşrua / harekât-ı meşrua

  • Dinen helâl olan, yapılmasında bir mahsur olmayan hareketler.

harekat-ı milliye / harekât-ı milliye

  • Millî mücedele hareketleri.

harekat-ı müstahsene / harekât-ı müstahsene

  • Herkesin beğendiği güzel davranış ve hareketler.

harekat-ı müştereke / harekât-ı müştereke

  • Müşterek hareketler, beraber davranışlar.

harekat-ı mütehavvile-i hadise / harekât-ı mütehavvile-i hâdise

  • Sonradan var olan değişen hareketler, oluşumlar.

harekat-ı muttarıda / harekât-ı muttarıda

  • Birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler.

harekat-ı muttaride / harekât-ı muttaride

  • Sürekli ve düzenli hareketler.

harekat-ı nameşrua / harekât-ı nâmeşrua

  • Dinen helal olmayan hareketler.

harekat-ı sabıka / harekât-ı sabıka

  • Geçen, daha önce yapılmış hareketler.

harekat-ı salatiye / harekât-ı salâtiye

  • Namazın hareketleri.

harekat-ı ubudiyet / harekât-ı ubudiyet

  • İbadet hareketleri.

harekat-ı zahiriye / harekât-ı zahiriye

  • Görünürdeki hareketler.

harekat-ı zerrat / harekât-ı zerrât

  • Zerrelerin, atomların hareketleri.

hareke

  • Hareket.
  • Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi)
  • Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.

hareke-i hakiki

  • Gerçek hareket.

hareket / حركت

  • Hareket. (Arapça)
  • Davranış. (Arapça)

hareket-i adiye / hareket-i âdiye

  • Sıradan, normal hareket.

hareket-i ahmakane ve caniyane / hareket-i ahmakâne ve câniyane

  • Aptalca ve cânice yapılan hareket.

hareket-i cezbekarane / hareket-i cezbekârâne

  • Kendinden geçer bir şekilde hareket.

hareket-i devriye

  • Dairesel hareket; birinin gidip yerine başkasının geçmesi.

hareket-i fikriye

  • Fikir hareketi, fikir akımı.

hareket-i islamiye / hareket-i islâmiye

  • İslâm hareketi.

hareket-i kasdi / hareket-i kasdî

  • Amaçlı bir hareket.

hareket-i kasdiye

  • Belli bir amaçla bilerek, plânlı yapılan hareket.

hareket-i mecnunane

  • Delice hareket.

hareket-i mer'iyye

  • Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.

hareket-i mezbuhane / hareket-i mezbûhâne

  • Can çekişme hareketi.

hareket-i mihveriye

  • Yörüngedeki hareket.
  • Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.

hareket-i milliye

  • Birinci Dünya Savaşının ardından İstanbul'u işgal eden İngilizler'e karşı ortaya çıkan direniş hareketi.

hareket-i mühimme

  • Önemli hareket.

hareket-i muntazama

  • Düzenli hareket.

hareket-i müstakime

  • Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.

hareket-i muttaride

  • Sürekli ve düzenli hareket.

hareket-i ruhaniye

  • Ruhen yapılan gezinti ve hareket.

hareket-i şahsiye

  • Şahsî hareket.

hareket-i şedide / hareket-i şedîde

  • Şiddetli hareket.

hareket-i şems

  • Güneşin hareketi.

hareket-i seneviye

  • Senelik hareket.

hareket-i vaz'iye

  • Hareket şekli, hareket konumu ve pozisyonu.

hareket-i zaile-i hadise / hareket-i zaile-i hâdise

  • Var olma ve yok olma şeklinde görülen hareket.

hareket-i zerrat

  • Zerrelerin, atomların hareketi.

hareket-i zikriye

  • Zikir hareketi.

hareketsizlik

  • Hareket etmeme.

haric / hâric

  • Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan.
  • Ecnebi.

harici / haricî

  • Haricîler denilen asiler hareketine mensub kimse.

haşefe

  • Hiss.
  • Harekete ve yürüyüş sesine derler.

hatm-ı hacegan / hatm-ı hâcegân

  • Nakşibendiyye yolunda fâidesi, feyz ve bereketi çok olan bir vazîfe. Bu yolun veya ona bağlı kolun büyüğünün koyduğu evrâdın (Belli zikr ve duâların okunmasının) toplu veya yalnız olarak yerine getirilmesi.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hatt-ı hareket

  • Rota; hareket yönü, istikamet.
  • Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.

havai / havaî

  • (Çoğulu: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı.
  • Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.

havl

  • Hareket, kuvvet.

havza

  • Coğ: Açık ve düz deniz kıyısı. Kenar.
  • Memleket.
  • Taraf.
  • Sınır için: Bir şeyin çevresi içinde olan.

hayvani ruh / hayvânî rûh

  • İnsanda istekli hareketleri yaptıran kuvvet.

hazer ve sefer

  • Memleketinde olma ve sefer, yolculuk hâli.

hazhaza

  • Sallama, el ile harekete getirme.

hazimane

  • Tedbirli ve basiretli hareket eden. (Farsça)

hazkil aleyhisselam / hazkîl aleyhisselâm

  • İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden veya Allahü teâlânın velî kullarından biri. Yâkûb aleyhisselâmın oğullarından Lâvî'nin neslindendir. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra gönderilen üçüncü peygamberdir. Allahü teâlâ, onun duâsı bereketiyle, ölen binlerce kişiyi diriltti.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.
  • Düşünceli hareket, sabır, sindirme.

hebs

  • Hareket.

hebt

  • (Hübut) İniş. Aşağı inme.
  • Aşağı indirme. Bir yere inip konmak.
  • Nüzul, illet, maraz.
  • Zayıflama.
  • Bir memlekete birisini dâhil ettirmek.
  • Eksiltmek.
  • Kötü bir hale uğratmak.

heca

  • (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi.
  • Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek.
  • Şekil. Kıyâfet.
  • Yemek.
  • Sükut etmek, susmak.

hem-hudud

  • Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi. (Farsça)

hemş

  • Ameli seri olan, hızlı, hareketleri çabuk olan.

hemşehri

  • Aynı şehirden. Aynı memleketli olan. (Farsça)

hendese-i mülkiye mektebi

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişah

hevai / hevâî

  • Nefsine boyun eğen, nefsinin zaafları doğrultusunda hareket eden.

hevzele

  • Depretmek, hareket.

heys

  • Atâ etmek, vermek, bağışlamak.
  • Hareket.

heyş

  • Hareket.
  • Davar sağmak.
  • Fitne.
  • Iztırab, acı.

hezaren

  • Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.

hezz

  • Hareket ettirmek. Depretmek. Tahrik.

hicret

  • Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak.
  • Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. İslâmiyetin ilk zuhurunda, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tert
  • Bir yerden başka bir yere göç etmek.
  • Resûlullah efendimizin Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göç etmesi.
  • Müslüman bir kimsenin, dînini korumak için, kâfir memleketinden, İslâm memleketine göç etmesi.
  • İslâm memleketinde fitne ve kötülük bulunan bir yerden iyi bir yere
  • Memleketten memlekete göç.
  • Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicreti, Miladın 622. senesi.

hilaf-ı evla / hilâf-ı evlâ

  • Yapılması sevâb fakat yapmamakla günâha girilmeyen hareket.

hilaf-ı hareket / hilâf-ı hareket

  • Öngörülen harekete aykırılık.

hilallemek / hilâllemek

  • Abdest alırken, el ve ayak parmakları ile sakalın ve kadınlarda sık saçların arasına ıslak parmaklarını sokarak hareket ettirmek.

hırak

  • Hareket.

hiss-i naim / hiss-i nâim

  • Uyuyan his, hareketsiz duran duygu.

hıtat

  • (Tekili: Hıtta) Ülkeler, memleketler, diyarlar.

hıtta

  • Günahlardan istiğfar etmek.
  • Başkasının üzerinden suçluluğu kaldırmak.
  • (Çoğulu: Hıtat) Diyar, ülke, memleket.

hizab

  • Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga. (Farsça)

hizb-üş şeytan

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.

horasan

  • İran'ın doğusunda bir memleket adı. (Farsça)
  • Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. (Farsça)
  • Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. (Farsça)
  • Kelime mânası: Doğan güneş. (Farsça)

hoşeda

  • Hareket ve davranışı hoş ve güzel olan. (Farsça)

hudud-u memalik

  • Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hukuk-u siyasiyye / hukuk-u siyâsiyye

  • Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.

hukuk-u teamüliyye

  • Memleketin ahlâkını ve âdatını bildiren örf mânasında kullanılır.

hükumet / hükûmet

  • Bir memleketi idare edenler. Vekiller hey'eti. Devlet.

hümanizm

  • Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi.
  • Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl

hürriyet

  • Serbestlik, hür oluş.
  • Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.

huruc-i fahiş / huruc-i fâhiş

  • Haddini aşmak.
  • Büyük isyan hareketinde bulunmak.

hüsn-ü muamele

  • (Hüsn-i muâmele) İyi muâmele. Güzel hatt-ı hareket.

hüsn-ü tedbir

  • İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek.
  • Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek.
  • Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek.

i'malat

  • Bir memlekette veya bir fabrikada yapılan işler ve eserler.

i'tidal-i dem

  • Soğukkanlı davranış. Heyecanlanmadan, acele etmeden, düşüne düşüne ve tedbirli hareket.

iade-i mücrimin / iade-i mücrimîn

  • Suçluların kendi memleketlerine iade edilmesi.

ibn-i vakt

  • Zamanın uyarına giden, vaktin icaplarına göre hareket eden kişi. Zamane adamı.
  • Mizaç ve tabiata göre söz söyleyen kimse.

ibn-üs-sebil / ibn-üs-sebîl

  • Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında malı, parası kalmamış olan ve çok alacağı varsa da, alamayıp, muhtâç kalan.

ibta'

  • Gecikme, geciktirme.
  • Ağır hareket.

ibtihac

  • Bolluk, bereket, mebzuliyet.

icazet-i fiiliye

  • Bir kimseden izin ve ruhsata delalet eden bir fiil ve hareketin sudûr etmesi.

icra kuvveti

  • Memleketi idâre eden, kanunları tatbik eden kuvvet.

içtimai cereyan / içtimaî cereyan

  • Sosyal aktivite, akım, hareket.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

ideoloji

  • İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi. (Fransızca)

idhalat / idhalât

  • (Tekili: İdhal) Memleket haricinden eşya ve mal getirmek.

idman

  • Alıştırmak. Bir şeyde meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket yapmak.
  • Beden terbiyesi. Jimnastik.

ıdtırab

  • Deprettirmek, hareket ettirmek. Izdırap.

ifaza

  • (Feyz. den) Bereketlendirmek. Feyz vermek. Bol bol dağıtmak ve akıtmak. Taşıp yayılmak.
  • Feyiz verme, bereketlendirme.

ifaze / ifâze / افاضه

  • Taşma. (Arapça)
  • Bereketlendirme. (Arapça)

ihrac

  • Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.

ihracat

  • (Tekili: İhrâc) Memleketteki fazla malı başka memlekete göndermek, satmak.
  • Çıkarmalar. İhraç etmeler.

ıhtilac

  • Seğirtmek, koşmak.
  • Hareket etmek.

ihtilaf-dar

  • Huk: Mirasçı ile miras bırakanın ayrı ayrı memleketler halkından olması. (Farsça)

ihtiyat / ihtiyât

  • Önlem alma, tedbirli hareket etme.
  • Dîne uygun olmayan bir işi yapma şüphesinden kurtulmak için, tedbirli hareket etme.

ihtiyat etme

  • Önlem alma, tedbirli hareket etme.

ihtiyatkarane / ihtiyatkârâne

  • Önlem alarak, tedbirli hareket ederek.

ihtizaz

  • Hafif titremek. Deprenmek.
  • Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme.
  • Sallanma, sıçrayıp oynama.

ihtizaza gelmek

  • Titremek, harekete geçmek.

ihtizaza getirme

  • Harekete geçirme.

ihtizaza getirmek

  • Titretmek, harekete geçirmek.

ıklim

  • Bir yerin hava şartları. Memleket. Küre-i arzın kıt'a ve her bir memleketi.

iktida

  • Uymak, tâbi olmak. Birinin hareketini örnek alarak ona benzemeye çalışmak. İttiba etmek.

ilhani / ilhanî

  • İlhanlık. İlhanla alâkalı. İlhanın idare ettiği devlet şekli, imparatorluk. Bu idareye bağlı memleketler. İlhan olma hâli.

ilm-i muhtar

  • Seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi.

ilm-i nücum

  • İlm-i Ahkâm-ı Nücum da denir. Yıldızların ahvalinden, hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak ve araştırmak ilmidir.

imhak

  • Kararma.
  • Bereketsiz.

imtiyaz madalyası

  • 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında sal

in'aş

  • Harekete getirme, canlılık kazandırma. Yukarı kaldırma.

inaş

  • Hareketlendirme.

inbah

  • Uyandırma, uyarma.
  • Kımıldatma, harekete getirme.

infial / infiâl

  • Gücenme. Darılma.
  • Can sıkılma. Teessür.
  • Hareketlenme. Harici bir sebeb ve te'sirle hâsıl olan hâl, te'sir ve hareket.
  • Harici te'sire kabil olmak.
  • Ruhun kabul ettiği tahavvülât. (Bir eser, müessirine nisbetle fiildir. Zuhur ettiği yere nisbetle infialdir.)
  • Bir tesirin gücü altında hareket etme.
  • Hareketlenme, kızma.

infialat / infiâlât

  • (Tekili: İnfial) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler.
  • Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.
  • Etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar.

inkişaf-ı feyezani / inkişaf-ı feyezanî

  • İlâhi lütuf, bolluk ve bereketin ortaya çıkması, görünmesi.

inkişaf-ı feyzani / inkişaf-ı feyzânî

  • İlâhî lütuf, bolluk ve bereketin ortaya çıkması, görünmesi.

insaf

  • Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf.
  • Merhamet ve adalet dairesinde hareket, vicdanlı bakış.

insafla

  • Vicdanlı hareket etme.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

intibah

  • Uyanıklık, göz açıklığı. Hassasiyet. Agâh ve münebbih olmak. Hakikatı ve hakkı anlayıp yanlıştan, fenadan dönmek.
  • Sinirlerin uyanması. Uzuvların harekete gelmesi.

intiyat

  • Kendi reyi ile davranma, kendi istek ve iradesi ile hareket etme.
  • Asılı kalma.

ırak / ırâk

  • Dicle nehrinden aşağı Basra'ya kadar Şat Suyu'nun iki tarafı olan memleket.
  • Su kenarı.
  • Kökler, asıllar, bünyadlar.
  • Uzak.

iran

  • Fars memleketi.

irha

  • Tatlılıkla ve kibarca hareket etme, yumuşak davranma, tatlı muâmele etme.

irtibal

  • Bir malı çoğaltma. Bereketlendirme.

irticac

  • Çalkanmak. Heyecana gelme.
  • Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.

irtifak

  • Bir yere dayanma.
  • (Kap) dolma.
  • İhtiyaç duyma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

islam-ı mecazi / islâm-ı mecâzî

  • Nefsin, itminâna gelmeden yâni Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmeye başlamadan önce, kişide bulunan ve Cennet'e girmek için yeterli olan İslâmiyet.

ism-i mef'ul

  • Gr. bir iş, oluş ve hareketin kendisine yapıldığı veya tesir ettiği şeyi gösteren kelimedir, meselâ.

ism-i merre

  • Def'a, kerre gibi bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil'den yapılan isim. (Darbe: Bir defa vuruş. Lem'a: Bir parlayış gibi.)

istibsar

  • Basiretli olmak. Düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapmak ve hareket etmek.

istibşar

  • Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme.
  • Gecikme, geç kalma.

istihlakat-ı dahiliye / istihlâkat-ı dâhiliye

  • Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.

istihraç

  • Delillerden hareketle hüküm çıkarma.

istihsalat

  • (Tekili: İstihsal) Üretilen şeyler. Bir memleketin veya fabrika gibi faaliyet merkezlerinin çıkardığı, yetiştirdiği şeyler.

istikamet

  • Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek.
  • Allah'a kulluk etmek.
  • Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması.
  • Yön, cihet.

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikraen / istikrâen

  • Eldeki verilerden hareketle genel bir hüküm verme şeklinde.

ita'at / itâ'at

  • Söz dinleme, boyun eğme, emre göre hareket etme. Sözünden çıkmama.

itaat

  • Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

ittifak

  • Beraber hareket için sözleşmek. İttihad ve muvafakat etmek. Söz birliği etmek. Anlaşmak.(İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.)

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittitan

  • Bir memlekette veya bir şehirde yerleşme. Vatan edinme.

jaketatay

  • Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket. (Fransızca)

jest

  • Çalım. Mânâlı ve gösterişli hareket. (Fransızca)
  • Anlamlı beden hareketleri.

jimnaz

  • Bazı memleketlerde orta tahsil müesseselerine verilen isim. İdadî mektebi.

kabahat / kabahât

  • Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
  • (Tekili: Kabahat) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.

kabil-i feyiz

  • Bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden.

kabus

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.

kahve

  • şarap.
  • Hâlis süt.
  • Kahve.
  • Güzel koku.
  • Bolluk, bereket.
  • Kahvehane.

kalb

  • Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek.
  • Gönül.
  • Herşeyin ortası.
  • Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme.
  • İmanın mahalli.
  • Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb i

kalb-i salih

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden insanın kalbi.

kalkal

  • Deprenmiş, hareket etmiş.

kames

  • Suya daldırmak ve batırmak.
  • Hareket edip acı çekmek.

kams

  • Hareket ettirmek.
  • Davar önüne sıçramak.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kavaid

  • (Tekili: Kaide) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı.

kavme

  • Namaz kılarken rükûdan kalkıp uzuvlar hareketten kesildikten sonra en az bir kerre sübhânallah diyecek kadar ayakta durmak.

kebbe

  • İzdihamlık, kalabalık.
  • Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

kedeme

  • Hareket.

kelimat-ı mübareke / kelimât-ı mübareke

  • Mübarek, bereketli kelimeler.

ken'an

  • Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi.

keramet-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah'ın bir ikramı olarak, kendinde görülen olağanüstü hal ve hareketler.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kılkal

  • Hareket ettirmek.

kinetik

  • Hareketle alâkalı. Hareket dolayısıyla meydana gelen, hareketli. (Fransızca)

kişver

  • Memleket, ülke. (Farsça)
  • İklim. (Farsça)

kişverküşa

  • Memleket fetheden.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum

kıtaat

  • (Tekili: Kıt'a) Bölümler, cüzler, parçalar.
  • Büyük kara parçaları.
  • Askeri birlikler.
  • Ülkeler, memleketler.

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

komedi

  • yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri.
  • Uydurma, yapmacık hareket veya söz.
  • Gülünecek hareketler.

komünizm

  • Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. (Fransızca)

kongre

  • Çeşitli memleketlerden yöneticilerin, elçilerin ve delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı. (Fransızca)

kozmoğrafya

  • yun. Yıldızların yerlerinden ve hareketlerinden bahseden ilim. Felekiyyat. İlm-i hey'et.

kubh

  • Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç.
  • Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.

kubhiyyat

  • (Tekili: Kubh) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.

kulle

  • (Çoğulu: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve.
  • Kule.
  • Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top.

kundak sokmak

  • Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak.
  • Yangın çıkarmak.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

küreyvat-ı beyza

  • Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atl

kusur

  • Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik.
  • Cem' olmalar.
  • Pahalanmak.
  • Eksilmek.
  • Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması.
  • Bereketlenmek.
  • İmtina', âciz olmak.
  • Bir hesabın üstü. Artan kısım.
  • (Tekili: Kasr) Kası

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

kuvvet

  • Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb. (Kuvvet, te'sir ettiği cisimlerin hâricindedir.)

laik

  • Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri'de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etm (Fransızca)

laklaka

  • Leylek sesi.
  • Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses.
  • Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak.
  • Boş ve mânasız söz.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

ma'mulat-ı dahiliye / ma'mulât-ı dâhiliye

  • Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.

ma'rifet

  • Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek.
  • Hüner. Üstadlık. San'at.
  • Tuhaflık, garib hareket.
  • Vasıta, tavassut.
  • İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak.

ma'rifetullah

  • Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek.

maarif

  • Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi.
  • Meharet. Üstadlık. Hüner.
  • Marifetler. Mâruflar. Kültürler.
  • Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri.
  • Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.

maddiyyun

  • (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.

mahlukat-ı seyyare / mahlûkat-ı seyyâre

  • Sürekli hareket eden varlıklar.

mahrek

  • Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu.
  • Hareket yeri.
  • Hareketli bir noktanın takip ettiği yol.
  • Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzolunan dairevî hat, yörünge.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir gezegenin bir sene boyunca döndüğü daire, hareket yolu, yıllık yörüngesi.

mahrum

  • Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak.
  • Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan.
  • İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.

mahsuldar

  • Verimli, bereketli. Mahsul veren. (Farsça)

makam-ı feyz

  • Feyiz makamı, bereket makamı.

makbaha

  • (Çoğulu: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

mal-ı habis / mâl-ı habîs

  • Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar, izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

malzeme-i mübareke

  • Bereketli, değerli malzeme.

mançurya

  • (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibir

manda

  • Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. (Fransızca)
  • t. Camız denen hayvan. Kömüş. (Fransızca)

manevra

  • Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. (Fransızca)
  • Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. (Fransızca)
  • Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etle (Fransızca)
  • Hareket kabiliyeti, harp oyunu.

manyatizma

  • Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir.

masdar-ı feyz

  • Bereket, nimet kaynağı.

matla-ı şems-i füyuzat

  • Feyizler, bereketler güneşinin doğuş yeri.

me'mur

  • Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.

me'sere

  • (Meâsir) Eskiden kalma güzel eser.
  • Cömertlik.
  • Güzel hareket ve fiil.

mebde'-i hareket / مَبْدَأِ حَرَكَتْ

  • Hareketin başlangıcı.

mebde-i hareket

  • Hareketin başlangıcı.

mecmu-u harekat / mecmu-u harekât

  • Davranış ve hareketlerin tamamı.

meczub

  • Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş.
  • Deli. Divane. Mecnun.

medain

  • (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler.
  • Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılm

medar

  • Sebeb, vesile.
  • Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer.
  • Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)
  • Bir şeyin döneceği yer, etrafında hareket edilen nokta.
  • Yörünge, gezegenin güneş etrafında dönerken çizdiği daire.

medar-ı bereket / medâr-ı bereket / مَدَارِ بَرَكَتْ

  • Bereket sebebi, vesilesi.
  • Bereket sebebi.

medar-ı bereket ve tebrik

  • Bereket ve tebrik sebebi, vesilesi.

medar-ı feyz / medâr-ı feyz / مَدَارِ فَيْضْ

  • Ma'nevî zevk, bereket sebebi.

medar-ı hareket / medâr-ı hareket

  • Hareket sahası, alanı.

medayih / medâyih

  • Medhe lâyık işler ve hareketler.
  • Övgüye lâyık iş ve hareketler.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

mekanik

  • Hareket ilmi.
  • Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap.
  • Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası.
  • Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.

melain

  • (Tekili: Mel'ane) Lânet edilecek iş ve hareketler.

melik / melîk

  • Hâkim-i Mutlak. Hükümdar. Sultan. Memleket sahibi. Padişah. Kadir. (Daimî sıfattır.)

memalik / memâlik

  • (Tekili: Memleket) Memleketler.
  • Memleketler.

memalik-i baride / memâlik-i bâride

  • Soğuk memleketler, ülkeler.

memalik-i harre / memalik-i hârre / memâlik-i harre

  • Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
  • Sıcak memleketler.

memalik-i islamiye ve osmaniye / memâlik-i islâmiye ve osmaniye

  • İslâm ve Osmanlı memleketleri, ülkeleri.

memalik-i osmaniye

  • Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.

memduh

  • Beğenilmiş. Medholunmuş. Övülmüş.
  • Fık: Peygamberimizin (A.S.M.) sevmiş olduğu hareket, iş.

memleket-i islamiye / memleket-i islâmiye

  • İslâm memleketi.

memleket-i rabbaniye / memleket-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın memleketi.

memleket-i vasia / memleket-i vâsia

  • Geniş, büyük memleket.

memluk / memlûk

  • Hür olmayan insan. İslâm hukûkunda harbde esir alınıp, İslâm memleketine getirilen kimse, köle.

memur-u rabbaniye / memur-u rabbanîye

  • Allah'ın emriyle hareket eden memur.

memurin-i ilahiye / memurîn-i ilâhiye

  • Allah'ın emriyle hareket eden memurlar.

memurin-i rabbaniye / memurîn-i rabbâniye

  • Allah'ın emriyle hareket eden memurlar.

menakıb / menâkıb

  • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.

menba-ı feyz-i iman

  • İman feyzinin, bereketinin kaynağı.

menba-ı tefeyyüzat / menba-ı tefeyyüzât

  • Bolluk ve bereketler kaynağı.

menfi hareket / menfî hareket

  • Yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek vs. gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış.

menkab

  • (Çoğulu: Menâkıb) Dağ arasında olan yol.
  • Dar yol.
  • Güzel hareket ve fiil.
  • Delik açılacak yer.

merkez-i devr

  • Hareket eden bir cismin, etrafında devrettiği nokta.

merkez-i feyz

  • Feyzin, bereketin merkezi.

merkuz

  • Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş.
  • Ayakla tepilmiş.

merre

  • Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def'a. Kerre.

mert

  • Çevik, zinde, hareketli. (Farsça)

mertebe-i feyz-i vücut

  • Varlığın en bereketli ve verimli hâle geldiği derece.

merzbum

  • Hududu belli olan memleket. (Farsça)

mes'ul

  • Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes'uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan.
  • Ceza verilmiş olan.

mes'uliyet

  • Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.

meşarib / meşârib

  • Meşrebler; yollar, metodlar, hareket tarzları.

meşhum

  • Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı.
  • Korkmuş. Korkutulmuş.
  • Çok güzel hareketli at.

meslek / مَسْلَكْ

  • Yol, usül, hareket tarzı.

meşreb / مَشْرَبْ

  • Hareket tarzı, metodu.
  • Hareket tarzı, huy.

meşreb-i hıllet

  • Yakın dostluğu öngören hareket tarzı.

meşreb-i uhuvvetkarane / meşreb-i uhuvvetkârâne

  • Kardeşliği öngören hareket tarzı.

meşreben / مَشْرَبًا

  • Hareket tarzı, huy olarak.

meşrep ehli

  • Belli bir hareket tarzı ve metod sahibi olan.

metl

  • Tahrik etmek, kımıldatmak, harekete getirmek.

mevcudat-ı seyyare / mevcudat-ı seyyâre

  • Devamlı hareket eden varlıklar.

mevki-i fiil

  • İş, hareket yapma sahası.

meyamin

  • (Tekili: Meymenet) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
  • (Tekili: Meymun) Bereketliler, uğurlular.
  • Maymunlar.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

meydan-ı cevelan / meydan-ı cevelân

  • Hareket alanı.

meymene

  • Sağ kol, sağ taraf.
  • Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.

meymenet / مَيْمَنَتْ

  • Bereket, uğur, kutluluk.
  • Uğur, saadet, bereket.

meymenetsiz

  • Bereketsiz.

meymun

  • Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.

meyt

  • (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.

meyyit-i gayr-ı müteharrik

  • Hareketsiz ölü, ölü gibi hareketsiz.

meyyit-i müteharrik

  • Hareket hâlindeki ölü.
  • Hareket halindeki ölü.
  • Mc: Sağ olup, gayret sahibi olmayanlara söylenir.

meyyit-i samite / meyyit-i sâmite

  • Susan ölü. Sessiz ölü. (Farsça)
  • Hareketsiz. (Farsça)

mezar-ı müteharrik

  • Hareketli mezar; yaşayan ölü.

meziyyet

  • İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.

mezmere

  • Çok şiddetli hareket ettirmek.

mihanikiyet

  • Hareket kabiliyeti, mekanik özellik.

mihanikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.

mihrak

  • Çok hareket eden.
  • Hareket âleti. Karıştıracak nesne.
  • Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta.
  • Hareket merkezi.

mikail aleyhisselam / mîkâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek.

minval

  • Hareket tarzı, davranış. Usul, yol.
  • Fayda.
  • Uslub, tarz.
  • Bez dokuyan cüllah.

miskin

  • Aciz, zavallı, beceriksiz, hareketsiz.
  • Cüzzamlı.
  • Mal ve mülkü olmayan, kendini idareden âciz, yoksul.
  • Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı.
  • Cüzzam hastası.
  • Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.

mısr

  • (Çoğulu: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil.
  • Memleket. Şehir.
  • Afrika'nın şimalinde bir memleket ismi.
  • Bir hububat adı.

mizacgir

  • Mizâc ve keyiflere göre hareket eden. (Farsça)

mu'cize-i bahire-i bereket / mu'cize-i bâhire-i bereket

  • Apaçık bereket mu'cizesi.

mu'cize-i bereket

  • Bereketle ilgili mu'cize.

mü'tefikat

  • Lut kavminin köyleri, memleketleri.
  • Lut kavmi.

muamele

  • (Çoğulu: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş.
  • Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.

muamele-i keyfiye / muâmele-i keyfiye

  • Keyfî hareket, keyfî işlem.

mübarek / mübârek / مبارك / مبارک / مُبَارَكْ

  • İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud.
  • Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.
  • Bereketli, hayırlı, uğurlu.
  • Bereketli, hayırlı.
  • Bereketli, feyizli, hayırlı, fâidesi bol.
  • Bereketli, hayırlı.
  • Kutlu, bereketli. (Arapça)
  • Bereketli.

mübarekat / mübârekât

  • Bereketli ve güzel şeyler.

mübelliğ-i marziyat / mübelliğ-i marziyât

  • Allah'ın razı olacağı hal ve hareketleri bildiren elçi.

mübti'

  • Ağır davranıp geciken. Ağır hareket eden.

mücavir / mücâvir

  • Komşu. Memleketini ve yurdunu terk ederek, zamânını Haremeyn-i şerîfeynde yâni Mekke-i mükerremedeki Mescid-i Harâm'da ve Medîne-i münevverede ise Mescid-i Nebî'de (Peygamber efendimizin mescidinde) ibâdetle geçiren kimse.

mucib-i bizzat

  • İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.)

müczil

  • Çok çok veren. Çoğaltan. Bollaştıran. Bereket ihsan eden.

müdafaa

  • Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak.
  • Düşman hücumunu men'etmek.
  • Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.

müdafaat

  • Müdafaalar. Karşı hücuma mukabil müteaddit def'edici hareketler. Savunmalar.

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdebber

  • (Dübur. dan) Azat olması efendisinin ölümüne bağlı bulunan köle.
  • Düşünce ile hareket edilmiş.,

mufaz

  • Çok, bol. Bereketli, feyizli.

müfaz

  • (Feyz. den) Bol. Bereketli, feyizli.

müfrit

  • (Fart. dan) İfrat eden. Haddini aşan.
  • Ölçüsüz ve taşkın hareket eden.
  • Mübalağalı.
  • İfrat eden, haddini aşan, ölçüsüz ve taşkınca hareket eden.

muhacir

  • Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen.
  • Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.

muhalefet / muhâlefet / مُخَالَفَتْ

  • Zıddına hareket etme.

muhannes

  • İşlerini, sözlerini, hareketlerini ve şeklini kadınlara benzeten erkek.

muharrik / مُحَرِّكْ

  • Hareket ettiren.
  • Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran.
  • Harekete geçirici, tahrik edici.
  • Harekete getiren.

muharrik-i vicdan

  • Vicdanı harekete geçiren, faaliyet azmi veren.

muharrike

  • Harekete geçiren duygu, refleks.
  • Hareket veren duygu.

mühlikat / mühlikât

  • (Tekili: Mühlik) Kötü ve günah olan işler.
  • Helâk edenler. Hayrı ve sevabı bozan fenâ hareketler.

muhtar

  • İhtiyar eden. Seçilmiş olan.
  • Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür.
  • Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan kimse.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ism-i şerifi.
  • Seçilmiş, seçkin.
  • Hareketinde serbest olan, istediği gibi davranan.
  • Peygamberimizin isimlerinden.
  • İhtiyar sahibi, hareketinde serbest olan.
  • Kendi iradesiyle hareket edebilen.

muhtariyet

  • Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.
  • Hareket serbestisi olan.

mukabele-i bilmisil

  • Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.

mukadderat-ı hayatiye

  • Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.

mukim / mukîm

  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.
  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

muksit

  • Adaletle iş gören. Haklı hareket eden.
  • Nefsine lâyık görmediği zararlı şeyi başkasına da münasib görmeyen.
  • Haklı hareket eden.

mülket

  • Mülk.
  • Memleket. Ülke.

mülkiye

  • Memleket idaresi için çalışan daire veya bu daireye mensup olanlar.
  • Asker olmayanlar.
  • Şeriat âlimlerinin hâricindeki memurlar sınıfı.

mültezim

  • Bir şeyi kendi üzerine lâzım eden; iltizam eden, üzerine alan, deruhte eden. Devlet hazinesine maktu, muayyen vergi verip bir kısım memleketlerin aşar gibi varidatının tahsilini üzerine alan.

mümaşat

  • Birlikte hoş geçinmek.
  • Bir maslahat yolunu takib etmek.
  • Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek.
  • Karışmamak.
  • Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.

mümaşatsız / mümâşatsız

  • Beraber hareket etmeksizin, uysallık göstermeksizin.

mümhika

  • Bereket gidermek.

müneccim

  • Yıldızların hareket ve hâllerini tedkikle uğraşan, mevki ve harekâtından mâna ve hüküm çıkaran. Falcı.
  • Astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran.
  • Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
  • İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.

münfail

  • İnfiâl eden. Te'sir ile harekete geçen.
  • Muztarib, kederli ve muğber olan. Bir şeyden canı sıkılan. Alınmış, gücenmiş.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

müpteda / müptedâ

  • (Ar. gr.) İsim cümlesinde haberin (yüklemin) anlattığı iş, hareket veya oluşu taşıyan ve onlara konu teşkil eden isimdir.

müruriye

  • Bir köprüden veya yabancı memleketden geçerken verilen para.

müsagsag

  • Konuştuğu zaman dişleri ağzından hareket edip ızdırap çektiğinden sözü anlaşılmayan kimse.

müsahhir

  • Teshir eden, zapteden. İstediği gibi hareket ettiren ve kullanan.

müsavat ve müvazene-i etvar

  • Bir kimsenin tavır ve hareketlerinin ölçülü ve dengeli olması.

müsbet hareket

  • Yapıcı ve düzeltici hareket.
  • Yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış.
  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müstahfız

  • Tar: Yeniçeriliğin kaldırılmasından evvel, kale, hisar ve memleket muhafazasında bulunan kimseler hakkında kullanılan bir tabirdi. İlk zamanlardaki müstahfızlık, daim hizmet hâlinde olduğu için kendilerine timar verilirdi. Sonraki müstahfızlık ise, harp gibi lüzum görüldüğü zaman askerlik hizmetine

müste'min kafir / müste'min kâfir

  • Müslüman bir memlekete onların izni ile giren müslüman olmayan kimse.

müstehabb

  • Sevilen, beğenilen.
  • Farz ve vacip olmayıp da yapılması sevap olan iş, hareket.

müstemlekat / müstemlekât

  • Müstemlekeler. Başka devletlerin emri ve idaresi altında olan yerler. Memleketler.

müstemleke

  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket, yer, sömürge.
  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket. Hicret etmişlerle iskân edilmiş yerler. Sömürge.

müsteşrik

  • (Şark. dan) Doğu memleketlerinin din, dil ve tarihlerini ve diğer bâzı hususları araştırıp tesbite çalışan batılı âlim. Garplı âlim. (Orientalist)
  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.

müteberrik

  • (Bereket. den) Mübarek sayılan, teberrük eden, uğurlu.

mütedebbir

  • İleriyi gören, tedbirli ve ölçülü hareket eden.

mütedehhi

  • Üstün zekâlı ve anlayış sahibi gibi harekette bulunan.

mütedehhiyane

  • Üstün zekâ ve anlayış sâhibi gibi harekette bulunana yaraşır yolda. (Farsça)

mütedeldil

  • Hareket eden, müteharrik.

mütederric

  • Derece derece ilerleyen. Hareket eden.

mütefeyyiz

  • (Feyz. den) Feyizlenen. Bolluğa kavuşan, bereket bulan.

mütehammik

  • (Humk. dan) Ahmak gibi konuşan veya ahmakçasına hareketlerde bulunan. Ahmaklaşan.

müteharrik / متحرک / مُتَحَرِّكْ

  • Hareket eden.
  • Harekete geçen, kımıldanan. Yerinde durmayıp hareket eden. Devir ve hareket eden.
  • Hareket eden.
  • Hareket eden, kıpırdayan. (Arapça)
  • Hareketli.

müteharrik-i bizzat

  • Hareket kabiliyeti kendinde olan.

müteharrike

  • Hareketli.

müteheyyi'-i hareket

  • Harekete veya gitmeğe hazırlanmış.

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütekasilane / mütekâsilâne

  • Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak. (Farsça)

mütemetti' hac

  • Hac aylarında ömre yapmak için ihrâma girip, ömre için tavâf ve sa'y yapıp, traş olup ihrâmdan çıkıp sonra memleketine gitmeyerek, o sene terviye gününde veya daha önce, ihrâma girerek müfrid hacı gibi hac yapma.

müterahi

  • Yavaş hareket eden, ağır davranan.

müterakkıs

  • Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.

müteremrim

  • (Çoğulu: Müteremrimîn) Bir şey söyleyecekmiş gibi harekette bulunduğu halde söylemeyip susan.

müteserri'

  • (Sür'at. den) Koşan, acele davranan, sür'atli hareket eden.

müteyemmin

  • Bereketli, mübarek sayan.
  • Kuvvetli kılan.

muvazene-i cereyan-ı umumi / muvâzene-i cereyan-ı umumî

  • Genel gidişat ve hareketin dengesi.

muvazenet-i etvar

  • Hal ve hareketlerdeki denge.

müyemmen

  • Bereketli, yümünlü.

nabız / nâbız

  • Hareket eden.

nabz-gir

  • Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen. (Farsça)

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

nane molla

  • Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.

natiş

  • Kuvvet ve hareket.

naznaza

  • Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi.

nebz

  • (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.

necid

  • Kahraman, bahadır.
  • Arabistan'da bir memleket ismi.
  • Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket.
  • Arslan.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

nefes-i mübarek

  • Bereketli, uğurlu nefes.

nefr

  • Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "n

nefs-i hayvani / nefs-i hayvanî

  • Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.

nehz

  • Ayağa kalkmak, deprenip kalkmak, hareket.

nehzat

  • Hareket, davranma, kalkışma. Yola çıkma.

netice-i hareket

  • Hareketin sonucu.

netk

  • Atmak.
  • Yüzmek.
  • Kendine çekmek, cezbetmek.
  • Depretmek, silkmek, harekete geçirmek.
  • Oğlu ve kızı çok olmak.

nevesan

  • Kımıldama, hareket etme.

nevs

  • Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.

nezh

  • (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık.
  • Hiçbir kötü hareketi olmamak.
  • Kerim, pak, pâkize.

nih

  • (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. (Farsça)
  • Memleket, şehir, belde. (Farsça)

nikkirdar

  • (Nîk-kirdâr) Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan. (Farsça)

nil-i mübarek

  • Bereketli Nil nehri.

niyet-i halisane / niyet-i hâlisâne

  • Samimi niyet; her türlü iş ve hareketlerinde yalnızca Allah rızasını gözetme niyeti.

nokta-i cevvale / nokta-i cevvâle

  • Dâimî hareket hâlindeki nokta. Dâire şeklinde hızlı dönen bir nokta.

nüfaz

  • Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.

nühuz

  • Hareket etme, deprenip kalkma.

nümüvv

  • Bereketlenip artmak.
  • (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.

nur / nûr

  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

nuristan-ı rahman / nuristan-ı rahmân

  • Sonsuz rahmet sahibi olan Allah'ın nurlu memleketi.

ömr-ü mübarek

  • Bereketli, hayırlı ömür.

otomatik

  • Kurularak veya vakti gelince harekete geçen, işleyen. (Fransızca)

pa-be-rikab / pâ-be-rikâb

  • Hareket etmek üzere olan.

pa-berca-yi hareket / pâ-bercâ-yi hareket

  • Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.

pa-beste / pâ-beste

  • Ayağı bağlı. Hareketsiz. (Farsça)

paberikab / pâberikâb / پابركاب

  • Gitmek üzere, hareket etmek üzere. (Farsça - Arapça)

paderikal

  • (Pâ-der-ikal) Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz. (Farsça)

paybeste

  • Hareketsiz. Ayağı bağlı. (Farsça)

politika

  • İtl. Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol. Siyaset.

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

rağmen li-enfihi

  • (ve alâ rağmihi) Zoraki ve mahsus tahkir ve tezlil için olan hareket.

rags

  • Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır.
  • Çoğalmak ve uzamak.

rahmet kapısı

  • Duâların kabûl edildiği, ihsân ve bereket kapısı. Duâların geri çevrilmediği lütuf kapısı.

rakid

  • Hareketsiz, durgun.

raks ve hareket

  • Oynama, düzenli bir şekilde hareket etme.

rasadhane / rasadhâne

  • Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer. (Farsça)

rasathane

  • Gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlem evi.

rav'

  • Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf.

ravda-i mübareke / ravda-i mübâreke

  • Mübârek, bereketli bahçe. Medîne-i münevverede, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberi arasında kalan mübârek mekan, yer.

recüle

  • Giyiniş ve hareketleriyle kendini erkeklere benzeten kadın.

reform

  • Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğind (Fransızca)

rehz

  • Hareket etmek.

resul-i sadık

  • Her haliyle doğru olan, sözleri ve hareketlerinde en küçük yalan olmayan Allah'ın elçisi Hz. Muhammed (a.s.m.).

rev'

  • Korku, halecan. Ürkmek.
  • Nefsanî hareket.

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

reyean

  • Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme.
  • Her şeyin evveli, tazelik zamanı.

rezail

  • (Tekili: Rezile) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.

rı'de

  • Titremek, hareket etmek.

ritm

  • (Reythme) Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. (Fransızca)
  • Müvazeneli ve tenasüblü hareket. (Fransızca)

riya

  • Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket.

rıza-yı ilahi / rıza-yı ilâhî

  • Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.

robot

  • Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz. (Fransızca)

rol

  • Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım. (Fransızca)

ru'b

  • Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak.
  • Kesmek.
  • Sihir, büyü, efsun.

ruh-u cevvale / ruh-u cevvâle

  • Sürekli hareket halinde olan ve çok hızlı hareket eden ruh.

rüku / rükû

  • Namazda elleri dizlere dayayarak eğilme hareketi, aşırı saygı gösterme.

rüşeym

  • Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir)

şabaş

  • Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek. (Farsça)

sabit

  • Duran, yerinde durup hareket etmeyen.
  • Doğruluğu isbat edilmiş olan.

sabite

  • Yerinde durur gibi olan yıldız.
  • Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)

safbeste-i hareket

  • Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
  • Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.

saff-ı evvel

  • İlk saf, birinci saf.
  • İlk sahabeler.
  • Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.

safk

  • Sesi işitilen vuruş.
  • Sarfetmek.
  • Reddetmek.
  • Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek.
  • Kullanmak.

şagşaga

  • Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.

sair

  • Seyreden, harekette olan.
  • Bir şeyden geri kalan.
  • Maadâ. Geçen, dolaşan.
  • Yolcu. Seyyar.
  • Başkası, diğeri.

sakin / sâkin

  • Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı.
  • Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
  • Hareketsiz.

sako

  • Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi)
  • Ceket, üste giyilen elbise.

salib

  • Titreten.
  • Hareketli.

salih

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, takva sahibi.

saliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah'ın sevgili kulu mü'mine kadın.

salihat

  • Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler.
  • Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.

salihin / salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket edenler, Allah'ın sevgili kulları.

şam

  • Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen" sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir.
  • Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir.
  • Arabların Dımışk dedikleri şehrin

samite-i meyyite

  • Ses çıkarmayan ölü.
  • Hareketsiz.
  • Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.

samyeli

  • Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.

sar'

  • Düşmek.
  • Yıkıp yere çalmak.
  • Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak.
  • Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.

şayan-ı teberrük / şâyân-ı teberrük

  • Bereketli ve mübarek olmaya lâyık.

sebeb-i bereket

  • Bereketin sebebi.

sebeb-i ref-i bereket

  • Bereketin ortadan kalkmasının sebebi.

sebükhiz / sebükhîz

  • Çabuk kalkan, hareket eden. (Farsça)

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.

sedr

  • Tenbel olmak.
  • İrsal, gönderme.
  • Gözü hareket ettirmek.

seferber

  • Harekete, yola çıkmaya hazır halde olmak.

şefşefe

  • Zayıflatmak.
  • Hareket ettirmek, depretmek.
  • Karışmak.

şehdere

  • Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız.
  • İsrafçı, müsrif.
  • Karnı büyük kimse.

şehr-i mübarek

  • Mübarek, bereketli ay.

şehristan / şehristân

  • Memleket.

şehristan-ı istikbal / şehristân-ı istikbâl

  • Geleceğin büyük şehri, istikbal memleketi.

şenaat

  • Fenâlık, kötülük, alçaklık.
  • Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.

şenayi'

  • (Tekili: Şenia) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.

senih

  • Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.

serahor

  • Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.

serbest

  • Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. (Farsça)
  • Sıkılmayan. (Farsça)
  • Engelsiz. (Farsça)

şerr

  • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
  • Kavga.
  • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
  • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
  • Daha kötü, en kötü.

setre

  • Yarı resmi ceket.
  • Yarı resmi ceket.
  • Düz yakalı ilikli çuha elbise.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İçgüdü, düşünme sonucu olarak değil, tabii hareket.
  • İstek dışı hareket. İç güdü. Canlıların hayâtiyetini ve nesillerini devâm ettirmek için, Hak teâlâ tarafından kendilerine verilen kuvvet.
  • Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.

sevkitabii / sevkitabiî

  • Hayvanlarda düşünmeyerek, tabiatın sevki ve zorlamasıyla yapılan hareket, içgüdü.

seyeran-ı mevcudat

  • Varlıkların seyir ve hareket halinde olması.

seyr ü seyelan-ı eşya / seyr ü seyelân-ı eşya

  • Varlıkların hareketleri, akıp gitmeleri.

seyr-i seri / seyr-i serî

  • Sür'atli seyahat, hareket.

seyran

  • (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme.
  • Hareket etme.
  • Açılma, ferahlanma, teferrüc.

seyyar

  • Hareketli, gezici.

şiddet-i hareket

  • Hızlı hareket.

sıfat-ı tehevvür

  • Öfke sıfatı; sonunu düşünmeden öfkeli hareket etme.

sıla / sılâ

  • Kavuşma, asıl memleket.

sıla-i rahim

  • Gurbette bulunanın memleketine gelip akrabasına kavuşması.

sinematoğraf

  • Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir. (Fransızca)

siret / sîret

  • Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı.
  • İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
  • Bir kimsenin iç hâli, hareketi, ahlâkı.
  • İnsanın tutmuş olduğu manevî yol.
  • Ahlâk, gidişât, hal, hareket, tavır, yaşayış.

siyaset

  • Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı.
  • Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak.
  • Diplomatlık. Politika.
  • Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.

su'-i edeb / sû'-i edeb

  • Edebsizlik, edeb dışı hareket, insanlara iyi muâmele etmemek, haddini bilmemek.

şu'le-i cevval

  • Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.

su-i hal

  • Fena hareket tarzı. Kötü hal.

su-i hareket / sû-i hareket

  • Kötü hareket, kötü iş.
  • Yanlış hareket.

su-i tedbir

  • Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.

su-i zan

  • Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.

sufi meşrep / sufî meşrep

  • Tasavvufa bağlı olanın hareket tarzı, metodu.

sufimeşrep / sufîmeşrep

  • Tasavvuf metoduyla hareket eden kişi.

şuh / şûh / شوخ

  • Şen ve hareketlerinde serbest olan. (Farsça)
  • Nazlı, işveli. (Farsça)
  • Açık saçık, hayasız. Oynak. (Farsça)
  • Oynak ve neşeli. (Farsça)
  • Hareketlerinde serbest olan. (Farsça)
  • neşeli güzel. (Farsça)

suht

  • Haram mal, her nevi haram.
  • Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak (mânasına saht'dan alınmıştır. Haramın bereketi olmadığından hânumânlar yıktığı için suht denilmiştir.)

şuhur-u mübareke / şuhur-u mübâreke / şuhûr-u mübareke

  • Mübarek, bereketli aylar.
  • Mübarek, bereketli, sevaplı aylar.

şühus

  • Yüksek olmak.
  • Bir yerden bir yere gitmek.
  • Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak.
  • Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.

sükun / sükûn / سكون / سُكُونْ

  • Hareketsizlik.
  • Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik.
  • Dinmek, kesilmek.
  • Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması.
  • Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.
  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Durma, hareketsizlik.

sükun-u mutlak / sükûn-u mutlak

  • Mutlak hareketsizlik, durgunluk.

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Vakarlılık, ciddiyet.
  • Durgunluk. Rahatlık.
  • Hareketsizlik.
  • Durgunluk, hareketsizlik.
  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

sükunetsiz / sükûnetsiz

  • Sakin kalmayan, hareketli.

şule-i cevvale

  • Sürekli hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.

suleha / sulehâ

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler.

sünen-i seniyye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet-i seniye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet-i seniyye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.

sünusi / sünusî

  • (Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de zaviy

sür'at-i harekat / sür'at-i harekât

  • Hareketlerin hızı.

sür'at-i hareket

  • Hareketin hızı.

sür'at-i seyr

  • Hızla hareket etme, yürüme.

şuttar

  • Pazu hareketi.

ta'dil-i erkan / ta'dîl-i erkân

  • Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

ta'kibat / ta'kibât

  • Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.

ta'limat

  • Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.

taabbüs

  • Sayıklama.
  • Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.

taaddi

  • Saldırma.
  • Düşmanlık.
  • Ezme.
  • Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme.
  • Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.

taamı teksir

  • Yemeği çoğaltma, yiyeceği bereketlendirme.

taammül

  • Amel etmek, hareket etmek.

taassub-u meslekiye

  • Kendi hareket tarzını ve metodunu en doğru olarak görüp, yanlış da olsa ısrar etme.

tabiat

  • (Tabia) Yaratılış, huy, karakter.
  • Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük

tagrib

  • (Gurbet. den) Birini gurbete gönderme.
  • Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma.
  • Kovma.

tahalhul

  • Deprenmek, harekete gelmek.
  • Aşağı etmek.

taharrük / تَحَرُّكْ

  • Hareketlenme.
  • Hareket etme.
  • Hareketlenme.

tahaşhuş

  • Deprenmek, harekete geçmek.

tahavvülat-ı zerrat / tahavvülât-ı zerrât

  • Atomların değişim, dönüşüm ve hareketleri.

tahazhuz

  • Suyun deprenmesi, hareket etmesi.

tahiyyat-ı mübareke / tahiyyât-ı mübareke

  • Canlıların bereket ve tebrik sebebi olan hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahkir

  • Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahrik / tahrîk / تحریك / تَحْر۪يكْ

  • Harekete geçirme.
  • Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme.
  • Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma.
  • Yola çıkarma.
  • Azdırma, kışkırtma.
  • Uyandırma.
  • Hareketlendirme, kışkırtma.
  • Azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.
  • Hareket ettirme, oynatma. (Arapça)
  • Kışkırtma. (Arapça)
  • Hareket ettirme.

tahrik eden

  • Harekete geçiren.

tahrik etme

  • Harekete geçirme.

tahrik etmek

  • Harekete geçirmek.

tahrikat

  • Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.

taka'ku'

  • Deprenmek, hareket etmek.
  • Ötmek.

takalkul

  • Deprenmek, hareket etmek.

taktik

  • Plânlı hareket.

talimat / tâlimât

  • Tâlimler, eğitimler; bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.

tamam-ı hareket

  • Hareketin tamam olması.

taraf

  • Yan, yön.
  • Yer, memleket, ülke. Kıt'a.
  • Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak.
  • Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.

tarih

  • Hâdiseye vakit tayin etmek.
  • Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti.
  • Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim.
  • Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam.
  • Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan ede

tarz-ı cereyan

  • Akış tarzı, hareket tarzı.

tarz-ı hareket

  • Hareket tarzı, davranış şekli.

tasa'su'

  • Deprenmek, hareket etmek.
  • Perakende olmak, dağılmak.

tasallut

  • Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.

tasannu yapmak

  • Yapmacık harekette bulunmak, birşeyi zorla daha iyi göstermeye çalışmak.

tasannu' / تَصَنُّعْ

  • Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
  • Yapmacık hareket etme.

tasannuat / tasannuât

  • Yapmacık hareketler.

tasannucu

  • Yapmacık olarak hareket eden.

tasannusuz / tasannûsuz

  • Yapmacık hareketten uzak.
  • Yapmacık hareketlerden uzak.

tasarruf etme

  • Bir şeyde değişiklik yapma vs. gibi dilediği gibi hareket etme.

tasniat / tasniât

  • (Tekili: Tasni') Hakiki olmayan yapmacık hareketler.

taşra

  • Hariç ve dış taraf.
  • İstanbul harici olan memleket.
  • Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.

tatbik-i hareket

  • Uygun hareket.

tatfil

  • Uyuntuluk etmek.
  • Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.

tavır

  • (Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet.
  • Bir kerre, bir defa.
  • İki şey arasındaki had ve fasıla.
  • Kader.
  • Miktar.
  • Durum, hareket.

tavr-ı şuurdarane / tavr-ı şuurdârâne

  • Şuurlu hareket.

tavr-ı ubudiyetkarane / tavr-ı ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır tavır, hareket.

tayyibat

  • İyi ve güzel işler, hareketler, ibadetler.

tayyibe

  • İyi, güzel, hoş iş ve hareket.

tazallüm-i hal / tazallüm-i hâl

  • Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tebarekallah / tebarekâllah

  • "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.

tebatu'

  • Ağır davranma. Ağır hareket etme.

tebcil

  • Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta'zim etmek. Hürmetle hareket etmek.

tebdil-i memleket

  • Memleket değiştirmek.

teberrük / تَبَرُّكْ

  • Bereket umma.
  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.
  • Bereket vesilesi.
  • Bereketlenme, mânen istifâde etme, faydalanma.
  • Bereket sayma.

teberrüken / تَبَرُّكًا

  • Bereket vesilesi olarak.
  • Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek.
  • Bereket umarak.
  • Bereket sayarak.

tebrik

  • Bereket dileme, kutlama.

tecavüz

  • Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme.
  • Aleyhine hareket etme.
  • Zorlama.
  • Geçme.
  • Sataşma, saldırma, sarkıntılık.

tecelcül

  • Deprenmek, harekete geçmek.

tedbir / tedbîr

  • Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol.
  • Cenab-ı Hakk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet.
  • Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.
  • Bir şeyi elde edecek veya önliyecek yol, çâre; bir işin sonunu düşünerek hareket etmek.

tedbir-i menzil / tedbîr-i menzil

  • İnsanın çoluk-çocuğuna karşı hareketlerinin nasıl olacağı ve ev idâresi ile ilgili husûslardan bahseden ilim.

tedric / tedrîc

  • Derece derece ilerleme, aşamalı olarak hareket etme.
  • Derece derece ilerleme, ilerletme. Azar azar hareket.

<