LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ehli ifadesini içeren 276 kelime bulundu...

ahtar / ahtâr / اخطار

  • (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
  • Tehlikeler. (Arapça)

akabat / akabât / عقبات

  • Yokuşlar. (Arapça)
  • Tehlikeli anlar. (Arapça)

akabe

  • (Çoğulu: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
  • Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
  • Muhatara, tehlike.
  • Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
  • Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan da
  • Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire.
  • Tehlike.
  • Tehlikeli geçit.
  • Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.

akreb

  • Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık.
  • Saatin kısa ibresi.
  • Semâda bir burç ismi.

al-i aba / âl-i abâ / اٰلِ عَبَا

  • Peygamberimizin (asm) hırkası altına aldığı ehli.

alarm

  • Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret. (Fransızca)

alem-i ma'na / âlem-i ma'na

  • Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.

areb

  • Şehir ehli olanlar.
  • Mide fesâdı.

arik

  • Asil haseb ve neseb ehli olan.

ashab-ı cennet / ashâb-ı cennet / اَصْحَابِ جَنَّتْ

  • Cennet ehli insanlar.
  • Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar.
  • Cennet ehli.

ashab-ı dünya / ashâb-ı dünyâ / اَصْحَابِ دُنْيَا

  • Dünya ehli olanlar.

ashab-ı hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

ashab-ı suffa / ashâb-ı suffa

  • Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yükse

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

bad-ser

  • Mağrur, kibirli. (Farsça)
  • Serkeş, isyânkar, âsi. (Farsça)
  • Taassub ehli, mutaassıb. (Farsça)

badire / bâdire / بادره

  • Tehlikeli olay, felaket. (Arapça)

basine

  • Ekincilerin sabanı.
  • Sanat ehlinin âletleri.
  • Kaba çuval.

bayi' / bâyi'

  • Satan, satıcı, dînimizce satış yapabilme ehliyetine sâhib kimse.

behle

  • (Behli) Yırtıcı kuşlarla uğraşanların giydiği eldiven. (Farsça)

behram

  • Eskiden bir İran padişahının adı. (Farsça)
  • Bir pehlivan ismi. (Farsça)
  • Merih yıldızı. (Farsça)

belahet / belâhet / بلاهت

  • Eblehlik. (Arapça)

berere

  • (Tekili: Bârr ve Berr) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.

beyda

  • Tehlikeli mevki.
  • Sahra, çöl.
  • Medine ile Mekke arasında bulunan düz bir yer.

beyt-i atik

  • Kâbe-i Muazzama. (Çok eskiden beri Cenab-ı Hak tarafından her türlü tehlikelerden korunduğu ve kurtarıldığı ve hiçbir kimsenin ona mâlik olmayıp aslının hür olduğundan kinaye olarak bu isim verilmiştir.)

bid'at sahibi / bid'at sâhibi

  • Bid'at ehli.

bilatehlike / bilâtehlike / بلاتهلكه

  • Tehlikesizce. (Arapça)

bim

  • Korku, havf. (Farsça)
  • Tehlike. (Farsça)

buhran

  • Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı.
  • Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.

burak / burâk

  • İman ehlini Sırat köprüsünden geçirecek olan binek, âhiret bineği.

bürsute

  • Tehlikeli yer.

cadde-i kur'aniye / cadde-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gösterdiği, çizdiği yol; Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi, ehli sünnet yolu, Kur'ân yolu.

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

can-geza

  • Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

cankurtaran

  • t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta.
  • Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.

cazgır

  • Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

cuhfe

  • Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.

dehaliz / dehâlîz / دهاليز

  • (Tekili: Dehliz) Dehlizler, holler, koridorlar.
  • Dehlizler. (Arapça)

deylem

  • Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer.
  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Düşman.
  • Türaç kuşunun erkeği.
  • Cemaat.
  • Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.

dolagan

  • Dolap, dehliz.

eblehiyyet

  • Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.

ebu bekir-i sıddık

  • Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz alm

ecel-i kaza / ecel-i kazâ

  • Tehlikeye uğramak suretiyle gelen ecel.

ehil

  • Yetkili, yetkin, ehliyetli.

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

ehl-i ahiret / ehl-i âhiret

  • Âhiret ehli, âhiret hayatını esas tutan kimseler.

ehl-i alem / ehl-i âlem

  • Âlemin ehli olan insanlar.

ehl-i arz

  • Yer ehli, dünyalılar.

ehl-i azap

  • Azap ehli, azaba uğrayanlar.

ehl-i beyt

  • Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyade Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) evine mensub olanlar bu isimle anılırlar.

ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinden olup zikir ve ibadetle kendinden geçip dünyayı unutanlar.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

ehl-i dirayet / ehl-i dirâyet

  • Zeka, bilgi, tecrübe ehli.

ehl-i ebed

  • Sonsuzluk ehli.

ehl-i ehva / ehl-i ehvâ

  • Heva ehli, arzu ve isteklerine tabi olanlar.

ehl-i fikir

  • Fikir ehli, düşünürler.

ehl-i hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

ehl-i hayrat / ehl-i hayrât

  • Hayır ehli, sahipleri.

ehl-i hikmet

  • Hikmet ehli, hikmet bilen.

ehl-i ictihad

  • Müctehid olan kişi, içtihad ehli.

ehl-i ilim

  • İlim ehli, âlimler.

ehl-i iman

  • İman ehli.

ehl-i ırz

  • Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.

ehl-i kalb

  • Kalb ehli, mânevî gerçekleri kalbiyle sezenler.

ehl-i kalb ve iman

  • Kalp ve iman ehli olanlar, kalbiyle mânevî olarak terakkide bulunanlar.

ehl-i keşfe'l-kubur / ehl-i keşfe'l-kubûr / اَهْلِ كَشْفَ الْقُبُورْ

  • Kabir ehlinin hâlini görenler.

ehl-i kıble

  • Müslüman, kıble ehli.

ehl-i kitap

  • Kitap ehli; Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler.

ehl-i kubur / ehl-i kubûr

  • Kabir ehli. Ölüler.
  • Kabir ehli. Kabirdekiler, ölüler. Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur, Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.

ehl-i kur'an / ehl-i kur'ân

  • Kur'ân ehli.

ehl-i kur'an ve iman / ehl-i kur'ân ve iman

  • Kur'ân ve iman ehli.

ehl-i maarif / ehl-i maârif / اَهْلِ مَعَارِفْ

  • Eğitimciler; ilim ve irfan ehli olanlar.
  • İlim ehli olanlar.

ehl-i mektep ve fen

  • Okumuş ve ilim ehli kimseler.

ehl-i meşrutiyet

  • Meşrutiyet ehli, meşrutiyetçi.

ehl-i muhabbet

  • Muhabbet sahipleri, sevgi ehli.

ehl-i namus

  • Namuslu kimse, namus ehli.

ehl-i nar / ehl-i nâr

  • Cehennemlik olan. Cehennem ehli.

ehl-i nazar

  • Tefekkür ehli.

ehl-i şekavet

  • Sıkıntı ehli, Cehennemlik olanlar.

ehl-i sema / ehl-i semâ

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i semavat / ehl-i semâvât

  • Gök ehli, melekler ve ruhanîler.

ehl-i şia

  • Şia ehli.

ehl-i suffe

  • Suffe ehli ki bunlar, Medine'deki Mescid-i Nebevî'nin sofasında kalırlar ve burada Hz. Peygamber'den dni öğrenirlerdi.

ehl-i şuhud

  • Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. (Farsça)
  • Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar. (Farsça)

ehl-i şuur

  • Şuur ehli, bilinç sahibi olanlar.

ehl-i tahkik

  • Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler.
  • Tahkik ehli.

ehl-i tasavvuf

  • Tasavvuf ehli; kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimseler.

ehl-i vukuf

  • Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.

ehliyet-i vücub / ehliyet-i vücûb

  • İnsanın, lehine ve aleyhine olan hakların doğmasına elverişli olması. Vücûb ehliyeti.

ehliyyet

  • Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.

ekmehiyyet

  • Ekmehlik, anadan doğma körlük.

emn ü asayiş / emn ü âsâyiş

  • Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.

emniyet

  • (Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik.
  • İtimad, güvenme, inanma.
  • Polis ve zabıta teşkilâtı.

enva-ı mehalik / enva-ı mehâlik

  • Çok çeşitli tehlikeler.

erbab

  • (Tekili: Rab) Sahipler.
  • Rabler, Terbiyeciler.
  • Bâtıl ilâhlar.
  • Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.

eşaire

  • (Tekili: Eş'ari) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan sünnet ehlinin bir kısmı.

eshab-ı şimal / eshâb-ı şimâl

  • Cehennem ehli. Âhirette amel defterleri sol ve arka tarafından verilecek olanlar.

eshab-ı suffa / eshâb-ı suffa

  • Suffe ehli. Peygamber efendimizin Mekke'den hicretinden sonra, Medîne-i münevverede yaptırdığı câminin (Mescid-i Nebevî'nin) örtülü bölümünde ilim ve ibâdetle meşgul olan fakir ve kimsesiz müslümanlar.

eshab-ı yemin / eshâb-ı yemîn

  • Cennet ehli. Âhirette amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan mü'minler.

eslem / اَسْلَمْ

  • En selametli, en tehlikesiz.

feteva

  • (Tekili: Fetva) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları.

fetva

  • Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.

garer

  • Tehlike, zarar. Sonu belli olmayan şüphe ihtimâli olan satış.

gerden

  • Dönen. Dönücü. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)
  • Şeci'. Bahadır. Pehlivan. (Farsça)

girdab

  • Suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
  • Suların dönerek çukurlaştığı yer. (Farsça)
  • Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. (Farsça)
  • Anafor; suların dönerek çukurlaştığı tehlikeli akıntı yeri.

girdap

  • Tehlikeli yer veya durum.

girdibad

  • (Gird-bâd) Kasırga. Yel çevrintisi. Tehlike. Girdap. (Farsça)

gıslin / gıslîn

  • Yara yıkandığında içinden çıkan irinli ve kanlı su.
  • Cehennem ehlinin etleri ve kanlarının yıkandığı nesne.

gur

  • Kabir, mezar.
  • Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı.
  • Yaban eşeği.

hakim / hakîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmet sâhibi, ilmi kâmil, işi güzel, uygun işler yaratıcı ve kullar arasında hükmedici.
  • Hikmet ehli. Din bilgilerini fen bilgileri ile isbât eden âlim.

han

  • Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. (Farsça)
  • Ticaret ehlinin sakin olduğu yer. (Farsça)

hanasire

  • Hıyânet ehli, hâinler.

hatar / خطر / خَطَرْ

  • Tehlike, uçurum.
  • Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
  • Tehlike.
  • Tehlike. (Arapça)
  • Tehlike.

hatar-ı azim / hatar-ı azîm

  • Büyük tehlike.

hatarat / hatarât / خطرات

  • Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
  • Tehlikeler. (Arapça)

hatargah / hatargâh

  • Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri. (Farsça)

hatarlı

  • Tehlikeli.

hatarnak / hatarnâk / خطرناک

  • Korkunç, korkulu, tehlikeli. (Farsça)
  • Tehlikeli. (Arapça - Farsça)

hatarsız

  • Tehlikesiz.

hatir / hatîr / خطير

  • Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.
  • Tehlikeli. (Arapça)
  • Yüce. (Arapça)

hatır-ı rahmani / hatır-ı rahmanî

  • Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.

hazık / hâzık / حَاذِقْ

  • Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs.
  • İşinin ehli, becerikli, tecrübeli, uzman.
  • İşinin ehli, mahâretli.

hazzal

  • Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir.

hıtar

  • (Tekili: Hatar) Tehlikeler, hatalar.

huleyfe

  • Medine ehlinin ihramlandığı yer.

huzzak / huzzâk

  • (Tekili: Hâzık) İşinin ehli olanlar, ustalar, mütehassıslar. Hazâkatli kimseler.

icazet

  • İzin. Müsaade. Şehadetname. Diploma. "Olur" demek. Destur vermek. İlmî ehliyet. Reva görmek.

ifrit

  • Tehlikeli cin.

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.

ihtimal-i tehlike

  • Tehlike ihtimali.

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ilm

  • Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak. Cehlin zıddı.
  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Her şeyi bilmesi.
  • Bir şeyin sûretinin, görünüşünün zihinde şekillenmesi, bilme, bilgi.

iman-ı taklidi / iman-ı taklidî

  • Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman.

in'amperver

  • Nimetlerle bezeyen, çok nimet veren. Tehlikelerden sâlim kılan. (Farsça)

inhilak

  • Kendini tehlikeye atma.

irat

  • Tehlikeye, vartaya düşürmek.

istiktal

  • Ölümden korkmayarak kendini tehlikeye atma. Tehlikeli işlere yiğitçe atılma.

istilam / istîlâm

  • Selâmlamak. Hac ve umre ibâdetinde Kâbe'yi tavafa (etrâfında dönmeye) başlarken veya tavaf sırasında Hacer-ül-esved (Cennet'ten indirilen taşın) önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlîl getirerek (Allahü ekber, lâilâhe ill allahü vallahü ekber diyerek) onu selâmlamak ve e

ittika / ittikâ

  • Sakınma. Takva ehlinden olma.

keşakeş

  • Münâkaşa, çekişme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, tasa, gam. (Farsça)
  • Sıkıntı, felâket, ıztırab. (Farsça)
  • Tereddüt, kararsızlık. (Farsça)
  • Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. (Farsça)
  • İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. (Farsça)

kesb-i liyakat

  • Ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme.

kilab-ı ehliye / kilâb-ı ehliye

  • Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri.

kisvet

  • Elbise.
  • Özel kıyâfet.
  • Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet.

kızıl tehlike

  • Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.

kudret

  • Güç. Takat.
  • Her yeri kaplayan kudretullah.
  • Varlık. Ehliyet. Becerebilme.
  • Zenginlik.
  • Kabiliyet.
  • İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.
  • Güç.
  • Allah'ın bütün varlıkları kuşatmış olan gücü.
  • Varlık, zenginlik.
  • Ehliyet, becerebilme.

küşti / küştî

  • Pehlivanlık, güreşme. (Farsça)

küştigir / küştîgir

  • Pehlivan, güreşçi. (Farsça)

küştigiri / küştîgirî

  • Pehlivanlık. (Farsça)

kütüb-ü mutebere

  • Konu hakkında kaleme alınan ve bütün ilim ehli tarafından kabul edilen eserler.

lahavle / lâhavle

  • (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır." meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.

ledünn

  • (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı iz

lisan-ı ehl-i cennet

  • Cennet ehlinin dili.

liyakat / liyâkat

  • İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
  • İktidar, ehliyet, lâyık olmak.

ma-imeşkuk / mâ-imeşkûk

  • Şüpheli su; ehlî merkebin ve ondan doğan katırın artığı olan su.

maaz-allah / maâz-allah

  • "Allahü teâlâya sığınırım" mânâsına, tehlikeli, zararlı ve istenmeyen durumlardan korunmak için söylenen bir söz.

mahavif

  • (Tekili: Mahuf) Tehlikeli ve korkulu yerler.

mahtur

  • (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın.
  • Düşünme. Fikir ve endişe.

mahuf / mahûf

  • Korkulu. Tehlikeli.
  • Tehlikeli, korkulan.
  • Korkutan, tehlikeli.

mason

  • "Masonluk" denilen kökü dışarıda gizli ve tehlikeli bir örgütün üyesi, islâm düşmanı.

matirat / matîrat

  • Tehlikeli yerler.

me'mun

  • Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan.
  • Abbasi halifelerinden Hârun Reşid'in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı.

meclisiyan

  • Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.

mehail

  • (Tekili: Mehil) Tehlikeli ve korkunç yerler.

mehalik / mehâlik / مهالك

  • (Tekili: Mehleke) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
  • Tehlikeler, tehlikeli işler, helâk eden işler.
  • Tehlikeler.
  • Tehlikeli yerler. (Arapça)

mehalik-i azime / mehâlik-i azîme

  • Büyük tehlikeler.

mehammşinas / mehammşinâs

  • İşinin ehli. İşden anlıyan. (Farsça)

mehil / mehîl

  • Korkulu yer. Korkunç ve tehlikeli yer.

mehleke / مهلكه

  • (Çoğulu: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş.
  • Tehlikeli yer.
  • Tehlikeli yer. (Arapça)

mendeb

  • Tehlike. Ölüm.
  • Gürültü ve şamata ile ağlama.

mes'ud

  • Saadetli, iman ehli olan, bahtiyar. Mutlu.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

meslek-i velayet / meslek-i velâyet

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, yöntem.

meşreb-i ehl-i fark ve sahv

  • Fark ve sahv ehlinin gittiği yol.

mişvargah / mişvargâh

  • Gösteri yeri. (Farsça)
  • Pehlivanların güreştikleri saha. (Farsça)
  • At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan. (Farsça)

mugamir

  • Nefsini tehlikeye koyan kişi.

muhatara / مخاطره

  • Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak.
  • Zarar. Ziyan. Korku.
  • Tehlike ve zarar ihtimali olan.
  • Tehlike. (Arapça)
  • Zarar, ziyan. (Arapça)

muhatara-i izmihlal / muhatara-i izmihlâl

  • Dağılma tehlikesi.

muhatarat

  • (Tekili: Muhatara) Zararlar, ziyanlar, hasarlar.
  • Korkular. Tehlikeler.

mühellil

  • Tehlil eden. "Lâ İlâhe İllâllah"ı devamlı tekrar eden.

mühib / mühîb

  • Heybetli. Korkunç. Azametli.
  • Tehlikeli.

müjde-i peyman-ı kulub-u ehl-i hak / müjde-i peyman-ı kulûb-u ehl-i hak

  • Hak ehlinin kalplerinin müjdeli sözü.

munis

  • Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.

mürcie

  • Ehl-i Sünnet mezhebine muhalif ve dalâlet ehli olan bir fırka.

musaraa

  • Pehlivanlık. Güreşmek. Güreşe tutuşmak.

musari'

  • (Sar'. dan) Pehlivan, güreşçi.

müşebbıt

  • Ayak kaydıran, tehlikeye atan.

mutasavvıf

  • Tasavvuf ehli olan, kalbi dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan tarikat ehli kimse.
  • Tasavvufla uğraşan. İlâhiyyatla uğraşan, tarikat ehli olan.

mutasavvıfane

  • Tasavvuf ehline benzer şekilde.

mutasavvıfe

  • Tasavvuf ehli geçinen sûfîler, şeyhler.

mutasavvife

  • Mutasavvıflar, tasavvuf ehli olanlar.

mutasavvıfin / mutasavvıfîn

  • Tasavvuf ehli olanlar.

mütebeddi'

  • Sünnet ehli iken bid'at ehli olan.

müteehhil

  • Teehhül etmiş, evlenmiş olan.
  • Ehlileşmiş.

mütehalik / mütehâlik

  • (Helâk. dan) Tehâlük eden, kendini tehlikeye atacak kadar acele eden.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

mütevakki

  • Tevakki eden. Kendini gözeten, tehlikeli şeylerden sakınan ve çekinen.

mütevaziin / mütevaziîn

  • (Tekili: Mütevazi) Alçakgönüllü kimseler, mütevazi insanlar, tevazu ehli olan kişiler.

mütlif

  • (Telef. den) Yok eden, öldüren, telef eden.
  • Tehlikeli.

müttaki / müttakî

  • Takva ehli, Allah'tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan.

muvahhidin / muvahhidîn

  • Cenâb-ı Hakkın birliğine inananlar; tevhid ehli.

müzekkir

  • Andıran, hatıra getiren, yâd ettiren, zikrettiren, hatırda tutturan.
  • Zikreden, ibâdet eden.
  • Resul-i Ekrem (A.S.M.) mü'minleri ve bütün beşeriyeti tehlikeli şeylerden halâs edip iki cihan saadetine nâil olma yolunu tâlim ettiğinden, Kur'an-ı Kerim'de müzekkir diye isimlendiril

na

  • Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil : Ehliyetsiz, ehil olmayan.

na-ehil

  • Ehliyetsiz, beceriksiz. Ehil olmayan. (Farsça)

naehl / nâehl / ناأهل

  • Ehil olmayan, ehliyetli olmayan. (Farsça - Arapça)

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nahviyyun

  • Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler.

nazik / nâzik

  • Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. (Farsça)
  • Ehemmiyet verilmesi icab eden. (Farsça)
  • Tehlikeli husus. (Farsça)

nekahet / نقاهت

  • Hastalıktan sonraki tehlikeli geçiş dönemi. (Arapça)

neriman

  • Pehlivan, yiğit, kahraman. (Farsça)

neuzü billah / neûzü billah

  • "Allahü teâlâya sığınırız" mânâsına, tehlikeli hâllerden ve îmânı gideren şeylerden sakınma ve korkma mânâsını ifâde eden bir söz.

pehlevan / pehlevân / پهلوان

  • Pehlivan. Yiğit. Kahraman. Güreşçi. (Farsça)
  • Yiğit. (Farsça)
  • Pehlivan. (Farsça)

pehlevani / pehlevanî

  • Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık. (Farsça)

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

pişever

  • Sanat ehli, işçi. (Farsça)

pür-hatar / پُرْ خَطَرْ

  • Çok tehlikeli.

pür-hatarkar / pür-hatarkâr

  • Tehlikelerle dolu, çok tehlikeli.

rahş

  • Gösterişli, güzel at.
  • Rüstem adlı bir pehlivanın atı.

recül

  • Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.

saime / sâime

  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

salim / sâlim

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma

sefine-i rabbaniye / sefine-i rabbâniye

  • Her şeyi terbiye ve idare eden Allah'a ait bir gemi; iman ehlini sonsuz mutluluğa ulaştıracak araç.

selamet / selâmet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.
  • Her türlü korku ve tehlikeden uzak olma, kurtulma.

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

şiraze

  • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
  • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
  • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)

şirpençe

  • (Şir-pençe) (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban. (Farsça)

sırr-ı veraset-i nübüvvet / sırr-ı verâset-i nübüvvet / سِرِّ وَرَاثَتِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberin bıraktıklarına vâris olma (ilim ehli olma) sırrı.

sofi / sofî

  • Tasavvuf ehli, tarikat mensubu.
  • Tarikat adamı, tesavvuf ehli.

sôfi / sôfî

  • Tasavvuf ehli. Kalbini gafletten (Allahü teâlâyı unutmaktan) ve mâsivâya (Allahü teâlâdan başka şeylere) bağlamaktan koruyan, nefsini Allahü teâlâya itâate kavuşturan, pâk ve temiz bir kalbe sâhip olan kimse, velî derviş.

sofi meşrep / sofî meşrep

  • Tasavvuf yolunda giden, tarikat ehli.

sofiler / sofîler

  • Tasavvuf ehli, tarikat mensubu olanlar.

sofiye meşrebi

  • Tarikat yoluyla mânevî derecelere yükselme gayretinde olan tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, tarz.

sufi

  • (Çoğulu: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.

sünni / sünnî

  • Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan.

suraa

  • Pehlivan ve bahadır kimse.

tabib-i hazık / tabib-i hâzık / tabîb-i hâzık / طَب۪يبِ حَاذِقْ

  • İşinin ehli olan doktor.
  • İşinin ehli doktor.

tagrir

  • (Çoğulu: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma.
  • Tehlikeli yerlere düşürmek.

tahattur

  • Hatırlamak.
  • Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.

tasavvuf

  • Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak.

taun / tâun

  • Tehlikeli ve bulaşıcı veba hastalığı.

te'hil

  • Misafire "hoş geldiniz" demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek.
  • Ehliyetli kılmak.
  • Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak.
  • Lâyık ve müstehak görmek.

teehhül

  • Evlenme.
  • Ülfet ve ünsiyet eyleme. Ehlileşme.
  • Evlenme, ehlileşme, ülfet ve ünsiyet eyleme.

tehalük

  • (Çoğulu: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.

tehlike-i azim / tehlike-i azîm

  • Büyük tehlike.

tehlike-i diniye

  • Dine gelebilecek tehlike.

tehlike-i kat'iye

  • Kesin bir tehlike.

tehlike-i manevi / tehlike-i mânevî

  • Mânevî tehlike.

tehlike-i maneviye / tehlike-i mâneviye

  • Mânevî tehlikeler; imanî noktalarda oluşacak kayıplar.

tekke

  • Tarikat ehlinin zikir ve ibadet ettiği yer, dergâh.

tevehhüm

  • Evhamlanmak. Az tehlike ihtimâli olsa çok korkmak. Yok olanı var zannetmekle ye'se ve korkuya düşmek.

tevrit

  • Tehlikeye düşürme, vartaya düşürme.

ücümm

  • Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar.
  • Sığınacak yer.
  • Damlı dört köşeli ev.

ulema-i ilm-i huruf

  • Kur'anın bir harfinden, bir sahife kadar esrar bulduklarını söyleyen ve dâvalarını, o fennin ehline isbat edenler.

ulü

  • Sahipler. Bir şeyin ehli olanlar.

uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye / uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye / ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye

  • Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştül
  • Vahdetü'l-vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatın eşyaya sirayet etmesi.

vahama

  • (Tekili: Vahim) Tehlikeli, korkulu ve vahim olan şeyler.

vahamet / vahâmet / وخامت

  • Zor, güçlük.
  • Ağırlık. Tehlike. Muhatara. Neticesi fena.
  • Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu.
  • Korkulacak hal, tehlikeli vaziyet.
  • Güçlük, tehlike.
  • Korkunçluk, vehamet, tehlikeli durum. (Arapça)

vahim / vahîm / وَخ۪يمْ

  • Ağır.
  • Sonu tehlikeli. Çok korkulu.
  • Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.
  • Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
  • Korkutucu, tehlikeli.
  • Ağır, sonu tehlikeli.
  • Ağır, sonu tehlikeli.

vahşi

  • Medeni olmayan. İnsanlardan kaçan. Alışık ve ehlî olmayan.
  • Merhametsiz, duygusuz.
  • Ürkek, korkak.

varta / ورطه / وَرْطَه

  • Tehlikeli durum, içinden çıkılması zor olan şey, bataklık.
  • Her çukur yer. Uçurum.
  • Kurtuluşun zor olduğu yer. Tehlike. Muhatara.
  • Uçurum, tehlike.
  • Uçurum. (Arapça)
  • Tehlike. (Arapça)
  • Tehlike.

varta-i hayret

  • Tehlikeli, hayret uçurumu.

varta-i mevt

  • Ölüm tehlikesi.

varta-yı mevt

  • Ölüm tehlikesi.

vehamet / vehâmet

  • Güçlük, tehlike.

veraset-i ahmediye / verâset-i ahmediye / وَرَاثَتِ اَحْمَدِيَه

  • Peygamberimizin (asm) mîrâsına vâris olma (ilim ehli olma).

veraset-i nebeviye / verâset-i nebeviye / وَرَاثَتِ نَبَوِيَه

  • Peygamberimizin mîrâsına vâris olma (sünnete ciddî uyarak ilim ehli olma).

veraset-i nübüvvet / verâset-i nübüvvet / وَرَاثَتِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberliğin mîrâsına vâris olma (ilim ehli olma).

verese-i nübüvvet / وَرَثَۀِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberliğin mîrâsına vâris olanlar (ilim ehli olanlar).

vücud-i vehmi / vücûd-i vehmî

  • Tasavvuf ehlinin, eşyânın gördüğümüz varlığına verdikleri isim.

vuhuş

  • (Tekili: Vahş) Vahşiler, yabaniler, ehlileşmemiş olanlar.

yar-ı gar / yâr-ı gar

  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en sâdık sahabesi Hazret-i Ebubekir Radıyallahü Anh'ın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağaraya girdiklerinde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır.

yed-i emin

  • Kanunen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.
  • Mahkemece kendisine bir şey emanet olunan kimse.
  • Emniyetli, tehlikesiz ve korkusuz yer.
  • Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir lâkabı.

yel

  • (Çoğulu: Yelân) Pehlivan. şampiyon.

yelan

  • (Tekili: Yel) şampiyonlar, pehlivanlar. (Farsça)

yemame

  • Ehlî güvercin.

yetmiş iki fırka

  • Ehl-i sünnet yolundan (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği doğru yoldan) ayrılan ve Cehennem'e gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen bozuk fırkalar. Bunlara bid'at ehli veya dalâlet fırkaları da denir.

zal

  • İhtiyar. Ak sakallı. (Farsça)
  • İranlı meşhur kuvvet ve pehlivanlık senbolü Rüstemin babasının adı. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR