LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te eble ifadesini içeren 122 kelime bulundu...

adab / âdâb

  • Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak. Müfredi (tekili) edeb'dir.

adab u erkan / âdâb u erkân

  • Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.

adab-ı kur'aniye / âdâb-ı kur'âniye / اٰدَابِ قُرْآنِيَه

  • Kurânın ders verdiği edebler.

adet-i ilahiyye / âdet-i ilâhiyye

  • Sünnet-i ilâhî; Allahü teâlânın kânûnu. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmak için arada bulundurduğu sebebler. Bu sebebler tecrübe ile anlaşılır.

akarib

  • (Tekili: Akreb) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

belahet / belâhet / بلاهت

  • Eblehlik. (Arapça)

belca'

  • Kaşları arası açık olan kadın. (Müz: Eblec)

bevahe

  • (Tekili: Bûhe) Dişi baykuşlar.
  • Çakır doğan kuşları.
  • Ahmak, ebleh adamlar.

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Hâdiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.

bürhan-ı limmi / bürhan-ı limmî

  • Kanunlardan hâdiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlâl. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kablî delil. Ateşin dumana delil olması gibi.

büyü

  • Sihir. İlme, fenne uymayan gizli sebebler kullanarak garib işler yapmayı sağlayan ilim.

cu'bus

  • Ebleh, ahmak.

deng

  • Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. (Farsça)
  • İki katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. (Farsça)
  • Pergel noktası. (Farsça)

dinamik

  • yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu.
  • Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli.
  • Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi,

ebled

  • Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse.
  • Açık kaşlı.
  • Şişman gövdeli kişi.

eblehane / eblehâne

  • Ahmakçasına. Eblehçesine. (Farsça)

eblehiyyet

  • Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.

ehdaf

  • (Tekili: Hedef) Hedefler, nişan alınan yerler.
  • Yüksek yerler.
  • Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.

ektar

  • (Tekili: Keter) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.

emr-i ademi / emr-i ademî

  • Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.

emzice

  • (Mezc. den) Mizaclar, tabiatlar, huylar, meşrebler.

ensab

  • (Tekili: Neseb) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar.

er'an

  • Ahmak, bön, salak, ebleh.
  • Deli, çılgın.
  • Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş.
  • Uzun boylu, akılsız kişi.
  • Leşker.
  • Dağ. (Müe: Ra'nâ)

esbab / اسباب

  • (Tekili: Sebeb) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar.
  • Sebebler.

esbab-ı kainat / esbâb-ı kâinat / اَسْبَابِ كَائِنَاتْ

  • Kainattaki sebebler.

esbab-ı maddiye / esbâb-ı maddiye / اَسْبَابِ مَادِّيَه

  • Maddî sebebler.

esbab-ı mucibe / esbab-ı mûcibe / esbâb-ı mûcibe / اَسْبَابِ مُوجِبَه

  • Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
  • Gerekli kılan sebebler.

esbab-ı muhaffife

  • (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.

esbab-ı nüzul / esbâb-ı nüzûl

  • İnmesinin sebebleri.
  • Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler.
  • Kur'ân-ı kerîm âyetlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize indiriliş sebebleri.

esbab-ı tabiiye / esbâb-ı tabîiye / اَسْبَابِ طَب۪يعِيَه

  • Tabiattaki sebebler.

esbab-ı zahiriye / esbâb-ı zâhiriye / اَسْبَابِ ظَاهِرِيَه

  • Görünürdeki sebebler.

esbabperest

  • Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.

evgad

  • (Tekili: Vagd) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar.

eyadi-i kesire

  • Çok eller. Çok sebebler.

felsefe

  • Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği.
  • İlm-i hikmet.
  • Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim.
  • Herkesin hususi fikri. M

fevait / fevâit

  • Kasten, bilerek terketmekle olmayıp, dînin kabûl ettiği herhangi bir sebeble, özürle kaçırılmış farz veya vâcib namazlar. Fâitenin çoğuludur.

fırak

  • (Tekili: Fırka) Fırkalar, partiler.
  • Alaylar, bölükler.
  • Cennetler.
  • Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.

halal / halâl

  • Yasak edilmiş olmayan, yâhut yasak edilmiş ise de, İslâmiyet'in özr, mâni ve mecbûriyet saydığı sebeblerden birisi ile yasaklığı kaldırılmış olan şeyler.

harbat

  • Ahmak, bön, ebleh. (Farsça)
  • İri yapılı kaz. (Farsça)
  • Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse. (Farsça)

hem-hah

  • Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan. (Farsça)

i'dadiye

  • Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus.
  • Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.

i'rab

  • Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak.
  • Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.

ilel

  • (Tekili: İllet) İlletler. Esaslar. Temeller. Sebebler.
  • Sakatlıklar. Hastalıklar.

illet-i tamme / illet-i tâmme

  • Herhangi bir şeyin var olması için lâzım gelen sebeblerin tamamı. Bu sebebler var olunca neticesinin vücuda gelmesi bizzarure ve bilvücub iktiza eder.

illiyet

  • Sebeb ile alâkalı. Esas sebeble alâkadarlık. Sebeb arayış.

ıslahhane

  • Tar: San'at mekteblerine önceleri verilen isim.
  • Islah evi.

istiva / istivâ

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih, yâni görülen, ilk anlaşılan mânâların verilmesi akla ve dîne uygun olmayıp günâh olan ve bu sebeble tevîl etmek yâni uygun olan mânâları vermek îcâb eden kapalı sözlerden biri.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kalus / kâlus

  • Ahmak, ebleh, akılsız. (Farsça)

kan / kân

  • Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz. (Farsça)

katolik

  • Hıristiyanlıktaki mezheblerden biri. Roma kilisesinin kendine verdiği ad. Katolik kilisesine mensup kimse. Merkezi Roma'da (Vatikan'da) olup, rûhânî lideri papadır.

kemakl

  • (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.

kemend-i mahbub-i ilahi / kemend-i mahbûb-i ilâhî

  • Allahü teâlânın sevdiklerini kendisine çekmek için gönderdiği sebebler, dert, belâ ve sıkıntılar.

kilise

  • Kenîse; hıristiyanlara mahsûs ibâdet yeri. Hıristiyanlıktaki mezheblere de kilise denilmektedir.

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

lade

  • Ahmak, akılsız, ebleh. (Farsça)

lek

  • Ahmak, ebleh, sersem. (Farsça)
  • Yüzbin. (Farsça)
  • Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden. (Farsça)

ma'lul / ma'lûl / مَعْلُولْ

  • Sebeble meydana gelen.

ma'zeret

  • Elde olmadan suç, kabahat işleme.
  • Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.

mahcur / mahcûr

  • Çocukluk, sefîhlik, delilik, kölelik, bunaklık vs. gibi çeşitli sebebler yüzünden malını tasarruf hakkından, kullanmaktan men edilen kimse.

medaris

  • Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

mekatib / mekâtib

  • (Tekili: Mekteb) Mektebler, okullar.

mekatib-i aliye / mekâtib-i âliye

  • Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.

mekatib-i hususiye / mekâtib-i hususiye

  • Hususi mektebler. Özel okullar.

mekatib-i i'dadiyye / mekâtib-i i'dâdiyye

  • Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.

mekatib-i ibtidaiyye / mekâtib-i ibtidâiyye

  • İlk mektebler, ilk okullar.

mekatib-i leyliyye / mekâtib-i leyliyye

  • Yatılı mektebler.

mekatib-i rüşdiyye / mekâtib-i rüşdiyye

  • Orta mekteb derecesinde ve altı sınıflık olan Osmanlı Devleti devrindeki mektebler.

merakib

  • (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.

meşarib / meşârib

  • Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar.
  • Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar.
  • Su içecek şeyler. Maşrabalar.
  • Köşkler.
  • Meşrebler; yollar, metodlar, hareket tarzları.

metalib-i istikbal

  • İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

mezahib

  • Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar.

mezhebsiz

  • Müctehid (dînî delîllerden hüküm çıkarabilen büyük âlim) olmadığı hâlde, dört hak mezhebden birine tâbi olmayan, mezhebleri kabûl etmeyen ve dînî delillerden kendi anlayışına göre hüküm çıkarıp, buna göre amel eden veya böyle birine uyan kimse.

mibvele

  • (Bak: MEBLEVLE)

mu'tezile

  • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

muavin

  • Yardımcı. Yardım eden. Vekil.
  • Mekteblerde ve resmi dairelerde müdürden sonra gelen idare memuru.

müeddeb

  • Te'dip edilmiş. Edeblendirilmiş. Terbiye edilen. Edepli.

müeddib

  • (Çoğulu: Müeddibîn) (Edeb. den) Terbiye eden. Edeblendiren. Terbiye, bilgi ve görgü veren.

müflis

  • İflâs eden.
  • Dünyâda iken insanların haklarını yemiş, onları dövmüş, sıkıntı ve eziyet vermiş; bu sebeblerle âhirette hesâblar görülürken, hakkı olanlara bütün günahları verilip, hiç sevâbı kalmayan ve hak sâhiplerinin günâhlarını yüklenerek, Cehennemlik olan kimse.

mukim / mukîm

  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.

mülk / مُلْكْ

  • Her şeyin sebeblerle perdeli dış yüzü.

müsebbeb / مُسَبَّبْ

  • (Sebeb. den) Sebebleri ve vesileleri mevcut olan. Sebeb ile meydana getirilmiş olan.
  • Sebeble meydana gelen.

müşkilat-ı kur'aniye

  • Manasının incelik ve derinliği veya istiare-i bediyye ile ifade edilmiş olması gibi sebeblerden dolayı derin tetebbu ve tefekkür neticese ancak anlaşılabilen âyetler.

mütebalih

  • Kendini ebleh gösteren. Bönlük tavrı takınan.

müteeddib

  • Edeblenen, utanç duyan, utanan.

müteeddibane / müteeddibâne

  • Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteeddibin / müteeddibîn

  • (Tekili: Müteeddib) Utanç duyanlar, utananlar, hayâ edenler, edeblenenler.

mütegabi

  • Ahmak tavrı takınan. Kendini ebleh gösteren.

mütegabiyane

  • Ahmakçasına, eblehçesine. (Farsça)

mütehamikane

  • Ahmakçasına, eblehçesine. (Farsça)

nazariyye

  • Bir veya birkaç hipotez (faraziye) ile, birçok hâdiseleri îzâh ederek ve bunlardan yeni hâdiselere vararak ve bu hâdiseleri tecrübe ile inceleyerek görülen hipotez. Hipotez, aynı sebeblerle îzâh edilen çeşitli hâdiselerin hepsini birden îzâh edebilec ek umûmî bir fikirdir.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

nesebi / nesebî

  • Soy yönünden, neseble ilgili olarak.

nüzul / nüzûl

  • İnmek. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, sebebler âlemini görmeyip yalnız sebeblerin sâhibini yâni Allahü teâlâyı bilme hâline ulaşan bir velînin insanları irşâd ve terbiye için, tekrar sebebler âlemine inmesi.

ortodoks

  • Hıristiyanlık mezheblerinden. Ortodoks mezhebinin rûhânî (dînî) lideri patrik olup, merkezi İstanbul Fener'deki patrikhânedir. 1054 (H.446)'da İstanbul patriği olan Mihael Kirolarius, Roma'daki papadan ayrılarak Ortodoks kilisesini (mezhebini) kurdu. Roma'daki papaya tâbi olanlara katolik, İstanbul'

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret / پَرْدَه دَارِ دَسْتِ قُدْرَتْ

  • Allahın kudret elinin perdecisi (sebebler).

rafızi / râfızî

  • Hak mezheblerden ayrılıp sapan kimse.

rezzak / rezzâk

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her yarattığı ve rızık vereceği mahlûkunun rızkını yaratıcı ve ulaştırıcı ve o rızık ile faydalanma sebeblerini hazırlayan ve rızık gönderen Allahü teâlâ.

ruhsat

  • İslâmiyet'in, meşakkat ve zarûret gibi sebeblere bağlı olarak, ibâdetlerde ve diğer işlerde tanıdığı izin ve kolaylık; azîmetin zıttı.

sa' / sâ'

  • Hanefî mezhebinde 3500 gr'lık veya 4.2 litrelik ölçü birimi. Bu miktar diğer mezheblerde farklıdır.

sadedil / sâdedil / ساده دل

  • Saf, temiz yürekli. (Farsça)
  • Ebleh, bön. (Farsça)

safderun / safderûn / صاف درون

  • Saf, yüreği temiz. (Arapça - Farsça)
  • Ebleh, bön. (Arapça - Farsça)

şevakil

  • (Tekili: Şâkile) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.

sihr

  • Tabiat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kânunları dışında gizli sebebler kullanarak, garip şeyleri yapmayı sağlayan iş, büyü.

te'dib / te'dîb

  • Edeblendirme. Terbiye verme.
  • Haddini bildirme.
  • Terbiye etme, edeblendirme.
  • Suçluyu cezâlandırma.

teeddübat / teeddübât

  • (Tekili: Teeddüb) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar.

tefviz / tefvîz

  • Ismarlama, havâle etme.
  • Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya havâle etmek, helâl ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü teâlâdan beklemek.
  • Kadına kendini boşama hakkı vermek. Yâni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.

tekemmül-ü mebadi / tekemmül-ü mebâdî

  • Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.

telfik

  • Helâl ve harâm, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, mezheblerin hükümlerinden kolay olanı yapma ve karıştırma.

telfik-i mezahib

  • Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb y

terbiye

  • Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.
  • Edeblendirme, cezâlarını verme.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

tertib-i mukaddemat / tertib-i mukaddemât

  • Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.

teselsül-ü ilel

  • İlletlerin zincirleme devam etmesi. Sebeblerin teselsülü.

teveccüh

  • Yönelme.
  • Peygamberleri aleyhimüsselâm veya evliyâyı vesîle (vâsıta) yaparak, onların hâtırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmak. Buna, istigâse, tevessül ve teşeffü' de denir.
  • Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velîni

tevekkül / تَوَكُّلْ

  • İşi başkasına ısmarlamak.
  • Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek.
  • Yeis ve kederden uzak olmak.
  • Âcizlik göstermek
  • Sebeblerine uyup neticeyi Allaha bırakma.

tevvab / tevvâb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına tövbe etme sebeblerini kolaylaştıran, şartlarına uygun tövbe edenlerin tövbesini kabûl eden.

ümmid / ümmîd

  • Ummak, arzu, istek. Sebeblere yapıştıktan sonra iyi netice beklemek.

vesail

  • (Tekili: Vesile) Vesileler. Sebebler.

vesait-i zahiriye / vesâit-i zâhiriye / وَسَائِطِ ظَاهِرِيَه

  • Görünürdeki sebebler.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR